26 Ağustos 1071’de Bizans’a karşı kazandıkları Malazgirt zaferi sayesinde Türkler Anadolu’yu kendilerine yurt edinme davalarını gerçekleştirmek yolunda büyük bir başarı elde etmişler, kısa sürede batıda Ege ve Marmara kıyılarına kadar ulaşarak Anadolu’da merkezi İznik olmak üzere yeni bir Türk devleti kurmuşlardı. Ancak bir baskın gibi başlayan Birinci Haçlı Seferi (1096-1099) sırasında Türkler gafil avlanarak Orta Anadolu’ya çekilmek zorunda kalınca bu durumdan faydalanan Bizans İmparatoru Aleksios Komnenos (1081-1118) Batı Anadolu’daki bazı toprakları Türkler’den geri almayı başarmıştı. Fakat bu buhranlı dönemde, Türkiye Selçuklu Sultanı I. Kılıçarslan (1092-1107) ve oğlu Sultan I. Mesud (1116-1155) gerek Haçlılar gerekse Bizans’a karşı kazandıkları başarılarla Türkler’in Orta Anadolu’da tutunmalarını sağlamışlardı.[1]
Sultan Mesud’un ölümünden sonra oğlu II. Kılıçarslan da (1155-1192) kısa sürede Anadolu’da güçlü bir konum elde etti. 1162’de İstanbul’a giderek İmparator Manuel Komnenos (1143-1180) ile barış anlaşması imzaladıktan sonra on bir yıl sürecek olan bu barış dönemini iyi kullanarak Anadolu’da babası Sultan Mesud’un ölümünden sonra dağılmış olan Türk birliğini yeniden sağladı. Bu dönemde, evrensel imparatorluk fikriyle dolu olan İmparator Manuel ise Balkanlar ve Avrupa’da meşguldü. Manuel’in “eski Roma İmparatorluğu’nun ihyası” düşüncesini gerçekleştirebilmek için Batı’da uzun süreli ve yorucu bir mücadeleye girmesi Bizans’ı yıpratmış ve Selçukluların Anadolu’da daha rahat hareket edebilmelerine imkân vermişti. Böylece II. Kılıçarslan’ın Anadolu’da kudretinin gittikçe artığını geç de olsa fark eden İmparator Manuel dikkatini yeniden Anadolu’ya çevirdi.[2]
Bu arada Anadolu’da sayıları yüz bini aşan bir Türkmen kitlesi kendilerine yurt ve otlak bulmak gayesiyle Bizans hakimiyetindeki topraklara akınlar yapıyorlardı. İmparator, sultana elçi göndererek 1162 anlaşmasına uygun olarak Türkmenlerin bu akınlarına engel olmasını ve Bizans’a geri vermeyi vaat ettiği şehirleri teslim etmesini istedi. Ancak II. Kılıçarslan bu şehirleri iade etmedi. Ayrıca Sultan II. Kılıçarslan ile Alman İmparatoru Friedrich Barbarossa arasındaki yakınlaşma da 1162 Türk-Bizans dostluk anlaşmasının bozulmasında bir etken olmuştur. Zira, nasıl imparator Anadolu’daki Türk beylerini sultana karşı tahrik ederek Türk’ü Türk’e kırdırma politikası takip ettiyse, sultanın da, Manuel gibi evrensel imparatorluk iddiasında bulunan onun rakibi ve hasmı Friedrich Barbarossa ile yakınlaşarak bir ittifak kurmuş olması mümkündür. Sultan da Alman imparatorunun dostluk teklifini kabul etmiş, bu dostluk Üçüncü Haçlı Seferi sırasında da devam etmişti. Oysa 1162 anlaşmasına göre, sultan, imparatorun düşmanını kendisine düşman olarak kabul edecek ve bunlarla mücadelede Bizans’a yardımcı olacaktı.[3]
Nihayet, Ege bölgesindeki Sandıklı Ovası’nın, hayvanlarına yeni otlaklar arayan Türkmenler tarafından ele geçirilmesi üzerine imparator bu akınlara bir son vermek düşüncesiyle harekete geçti. İmparator, 1173 yılında Alaşehir’e kadar ilerleyince, savaşa hazırlıklı olmayan sultan, Süleyman adlı mahir bir elçisini kıymetli hediyelerle beraber imparatora gönderip Türkmenlerin Bizans arazisine yaptığı akınlardan sorumlu olmadığını bildirdi. II. Kılıçarslan’ın, misilleme olarak yapılan saldırılar sırasında Türkmenler’i Bizans’a karşı müdafaa etmeyişini göz önüne alan imparator, bu hususta ikna olmakla beraber sultanı bu olaylara karşı gerekli tedbirleri almamakla suçladı ve aralarındaki dostluk anlaşmasına uygun olarak hareket etmesini istedi.[4]
Fakat, Türkmenlerin bir türlü son bulmayan akınları Denizli, Bergama ve Edremit’e kadar ulaşmıştı. Öte yandan sultan, 1174 yılı sonlarında imparatorun kendisine karşı kati olarak harekete geçeceğini öğrenince Manuel’e haber gönderip, 1162’de geri vermeyi vaat ettiği şehirleri teslim alması için bir Bizans birliği göndermesini istedi. Ancak ustaca bir siyasetle bu durumu kendi lehine kullanan sultan, henüz ele geçiremediği şehirlere haber gönderip Anadolu’ya hareket eden Bizans kuvvetlerine karşı onları koruyacağını bildirdi; böylece bu şehirleri kendi topraklarına kattı. Bizans birlikleri de Anadolu’da hiç bir şey elde edemeden geri dönmek zorunda kaldılar.[5]
Böylece, Manuel hem Türkmenlerin Bizans sınırlarında yaptıkları akınlara mani olmak hem de II. Kılıçarslan’ın Anadolu’daki gücünü kırmak için bölgeye kuvvetler göndermeye karar verdi ve Türkmenlerin yıktığı Dorylaion (Eskişehir) ile Sublaion (Homa) kalelerini yeniden yaptırdı (1175).[6] İmparator Türklere karşı düzenleyeceği bu seferi bir Hilal-Haç mücadelesine dönüştürmek için de çaba sarf ederek Papa III. Aleksandre’dan kendisine Avrupa’dan yardım sağlamasını rica etti. Papa ise Türklere karşı bu yardımı ancak yıl sonunda gönderebileceğini söyledi. Bu arada Sultan Kılıçarslan, İmparator Manuel’e Süleyman adlı elçisini tekrar gönderip, aralarındaki barışın devam etmesini teklif etti. Ancak imparator Türkmenlerin hakim oldukları toprakları terk etmelerini, ayrıca kendisine sığınmış olan Danişmendli Zünnun ve kardeşi Şahinşah’ın topraklarının onlara iade edilmesini şart koştu. Bunun üzerine sultan da imparatorun Dorylaion’da yaptırdığı istihkamları tahrip için akınlara devam etti.[7]
İmparator ise kendisi yola çıkmadan önce Zunnün ve Şahinşah’ı ayrı ayrı Bizans kuvvetleriyle Anadolu’ya gönderdi. Ancak Mikhail Gabras ile birlikte Amasya üzerine gönderdiği Şahinşah, Eskişehir yakınında Türklerin pususuna düştü. Şahinşah gibi, Andronikos Vatatzes ile birlikte Niksar önünde yenilgiye uğrayan Zünnun da Anadolu’da hiçbir başarı elde edemeden geri dönmek zorunda kaldı. Böylece sultan Anadolu’daki siyasî birliğini korumayı başardı.[8]
Bunun üzerine İmparator Manuel, Sultan Kılıçarslan’a ağır bir darbe indirmek ve Selçuklu başkenti Konya’yı ele geçirerek Anadolu’daki Türk tehdidine kesin olarak son vermek düşüncesiyle harekete hazırlandı.1176 ilkbaharında Ayasofya’da yapılan muhteşem bir törenden sonra Frank, Sırp, Macar ve Peçeneklerden oluşan büyük bir orduyla İstanbul’dan yola çıktı. İmparator, ikinci kez barış teklifinde bulunan sultanı kendisine yapılan iyilikleri unutmuş olmakla ve nankörlükle suçladı. Sultan ise imparatora Dorylaion ve Sublaion kalelerini yeniden yaptırarak aralarındaki anlaşmaya riayet etmediğini bildirdi. Türklerle savaşta tecrübeli olan bazı Bizanslı kumandanlar, Manuel’i barışa teşvik ettilerse de imparator bunu kabul etmedi.[9]
Beklenmedik bir yolu takip ederek Türkleri ani bir baskınla mağlup etmeyi düşünen İmparator Manuel, Eskişehir yolu yerine Denizli yolunu tercih etti. Böylece Lopadion (Uluâbad)’daki ordugâhından ayrıldıktan sonra Balıkesir (Hadria-Notheras), Akhisar (Thyatera)-Denizli (Laodikeia)- Honaz (Colossai)-Dazkırı (Lempis)-Dinar (Céléne) üzerinden Homa’ya geldi.[10]
Bu arada Bizans ile kesin sonuçlu bir savaşın kaçınılmaz olduğunu anlayan sultan II. Kılıçarslan da civardaki Müslüman hükümdar ve beylerden yardım istemişti. Ayrıca imparatorun Türkler’i gafil avlamaya çalıştığını fark ederek beş-on bin kişilik Tükmen gruplarıyla Bizans ordusuna yanlardan saldırıp yıpranmış bir orduyla savaşa girmeyi plânlamıştı. Böylece Türk birlikleri, Bizans ordusunu gerek yürüyüşleri, gerekse ordugâh kurdukları sırada hırpaladılar. Bizans ordusunun geçeceği arazi, ekinler ve otlar tahrip edildi; çevredeki bütün su kaynakları kirletildi. Bu yüzden Bizans ordusunda çıkan dizanteri yüzünden çok sayıda Bizans askeri öldü. Sultan II. Kılıçarslan, bu arada imparatora üçüncü bir kez barış teklifinde bulunmayı da ihmal etmedi. Ancak İmparator kibirli bir şekilde barış görüşmelerinin Konya’da yapılacağını bildirdi.[11]
Sultan, Homa’dan ayrılışından itibaren Bizans ordusuna karşı yıpratma taktiğini kullanarak onları istediği yere çekmeyi başardı ve savaşın Türk topraklarında yapılmasını sağladı. Bir kısım kuvvetlerini Yalvaç Ovası’nda toplayan II. Kılıçarslan Karamıkbeli’ne kuvvetler sevk etti. Akşehir üzerinden Konya’ya gitmek yerine Karamıkbeli’nden geçerek Yalvaç ovasında Türkleri baskına uğratmayı düşünen İmparator Manuel ise Homa’dan sonra Düzbel-Karlı-Haydarlı-Uzunpınar güzergâhını takip etti.[12]
Bizans ordusu, 17 Eylül 1176[13] günü yıkık Myriokephalon istihkâmını aşıp Karamıkbeli’ne doğru ilerlemeye başladı ve Bizanslıların Tzibritze dedikleri sarp ve dar geçite girdi.[14] Çağdaş Bizans tarihçisi Niketas Khoniates’in kaydına göre[15] İmparator Manuel, böylesine zorlu bir yolda bulunmasına rağmen geçite girmeden önce hiçbir tedbir almamış, ovada yürür gibi geçiti geçmek istemişti.
Bizans ordusunun öncü kolu Konsantinos Angelos’un iki oğlu Ioannes ve Andronikos kumandasındaydı. Öncü kolunu Konstantinos Mavrodukas ile Andronikos Lampardos kumandasındaki birlikler takip etmekteydi. Bunların arkasından gelen ordunun sağ kanadına imparatorun kayınbiraderi Antakya hanedanından Baudouin, sol kanadına ise Theodoros Mavrozomes kumanda ediyordu. Bunların arkasında da ağırlıklar ve kuşatma aletlerini taşıyan arabalar, sonra asıl çekirdek kuvvetleriyle imparator gelmekteydi. Ardçıların komutanı ise Andronikos Kontostephanos idi.
Buradaki yüksek tepelere vadiye hakim olacak şekilde yerleşmiş olan Türk kuvvetleri, Bizans öncü birliklerinin geçiti aşıp ovaya inmesine imkân verdiler, böylece Bizans kuvvetlerini ikiye ayırmayı başardılar. Türkler, arkadan gelen Bizans ordusunun tamamı geçitten içeri girince taarruza başladılar. Karamıkbeli’nin çıkışındaki tepe noktasında geçişi kapattıran sultan, önce vadiye sevk ettiği kuvvetleri ile Bizans ordusunun sol kanadına hücum etti. Sol kanadın büyük bir kısmı kısa sürede yok edildi.
Bunlara yardıma gelen sağ kanat kumandanı Baudouin de savaşta öldü. Türkler bütün yol ve patikaları tutarak geçiti tamamen kapamış oldukları için dar geçitte sıkışıp kalan Bizanslılar birbirlerinin hareketini engelliyordu. Geri çekilme imkânları da kalmamıştı. Üstelik imparatordan veya ardçılardan yardım da alamazlardı. Zira Manuel, ağırlıkları kendi komutasındaki birlikler ile esas ordu arasına yerleştirdiğinden, bu arabalar yolu bir duvar gibi kapatmıştı. Böylece kanatların ezilmesinden sonra kısa sürede ardçı kolu da yenilgiye uğratıldı. Bu sırada Türkler, Niksar yakınlarında savaşı kaybeden Andronikos Vatatzes’in kesik başını mızrağın ucuna takıp Bizanslılara göstererek morallerini iyice bozduktan sonra karanlık basıncaya kadar Bizans ordusunu imha ettiler.[16]
Türkler, Bizans ordusunun en büyük ve güçlü kısmını, yani imparatorun hassa kuvvetlerini de mağlup ederek Bizanslılara son darbeyi indirmek düşüncesiyle büyük çaba sarf ediyorlardı. Manuel, birliklerine yol açmak için uğraştı, ancak hiçbir başarı elde edemedi. Olduğu yerde kalıp mahvolmaktansa, herkesin kendi başının çaresine bakmasını emredip Türk birliklerinin üzerine atıldı. Bu sırada çıkan bir fırtına yüzünden göz gözü görmez hale geldi. Ordu sanki gece karanlığında savaşıyordu. Türkler ve Bizanslılar karanlıkta kendi arkadaşlarını ayıramadıkları için önlerine geleni öldürüyorlardı. Fırtına dinince, korkunç tablo tüm çıplaklığı ile ortaya çıktı. Bütün vadi insan ve hayvan cesetleriyle dolmuştu. Yaralılar, yanlarından geçenlere yalvararak yardım rica ediyorlardı, ancak herkes kendi canının kurtarmak derdindeydi.[17]
Türklerin elinden kurtulan İmparator Manuel ise şaşkın, çaresiz ve perişan vaziyette bir ağacın altında öylece oturmuş kalmıştı. Onu görerek yanına gelen bir Bizans atlısı imparatoru Türklerin eline esir düşmekten kurtardı. Manuel, pek az sonra yanına gelen bir grup kılıç artığı Bizanslı ile birlikte öncülerin bulunduğu tepeye ulaşmak için gayret sarf etti. Ancak Türkler kadar yolu kapatan cesetler de imparatorun bu hareketini zorlaştırdı. Son bir gayretle geçiti aşmaya çalışan Manuel, bu sırada yeğenlerinden birinin kocası olan Ioannes Kantakuzenos’un yardımına gidemedi ve onun ölümünü seyretmek zorunda kaldı. Ioannes Kantakuzenos ve yanındakileri öldüren Türkler, Manuel’i fark edince onu da yakalamak için harekete geçtiler. Ancak imparator, sonunda bin bir güçlükle öncü koluna ulaşmayı başardı. Bir süre sonra ardçı birlikleri komutanı Andronikos Kontostephanos da yanındaki az sayıdaki kişiyle öncülere katıldı.[18]
Böylece gece karanlığı çöktüğünde, Sultan II. Kılıçarslan’ın kuvvetleri tarafından Bizans ordusunun tamamına yakını imha edilmişti. Bundan sonra Bizans ordu kalıntısının toplandığı tepeyi kuşatan Türkler, bütün gece Bizanslılar’ı taciz ettiler. Niketas’ın kaydına göre,[19] Bizans ordugâhının etrafında dolaşan Türkler, daha önce Hıristiyanlığı kabul etmiş olan ve ücretli asker olarak Bizans ordusunda bulunan soydaşlarına bağırarak sabaha kadar Bizanslıları terk edip kendilerine katılmalarını, çünkü gün ışıyınca ordugâhtaki herkesin öldürüleceğini bildirdiler. Dehşet içinde kalan bizzat İmparator Manuel bile askerlerini bırakarak gizlice kaçmayı plânladı. Maiyetindekileri toplayıp bu plânı açıkladığı zaman herkes imparatorun aklını kaçırdığını sandı, özellikle Kontostephanos buna şiddetle itiraz etti. Yine Niketas’ın rivayetine göre,[20] toplantının yapıldığı çadırın önünde bulunan ve konuşulanları duyan bir asker de şöyle haykırmıştı: “Sen değil misin bizi Tanrı’nın terk ettiği bu dar geçite zorla tıkıştıran… Bu felâket vadisinde, bu cehennemi andıran boğazda ne işimiz vardı? biz basit insanların Barbarlarla ne alıp vereceği vardı? Hiçbir şey! Şimdi bu adamlar bu dar, ne sakladığı görünmez vahşi toprakta bizi sarmış bulunuyorlar ve bizi tuzağa düşürdüler. Ve şimdi sen bize ihanet edip bizi koyunlar gibi boğazlanmak üzere düşmanlara bırakıyorsun haaa!” İmparator nöbetçinin bu ağır sözleri üzerine kaçma teşebbüsünden vazgeçmişti.
Sabahleyin Türkler, Bizans ordugâhına yeniden taarruza geçtiler. İmparatorun emri üzerine önce Ioannes Angelos, sonra da Konstantinos Mavrodukas komutasındaki birlikler, Türk taarruzunu püskürtmek için çaba sarf ettilerse de hiçbir başarı elde edemediler. Bizans ordusunun kalıntıları tam ölümle burun buruna gelmişti ki, Sultan Kılıçarslan’ın emriyle taarruz durdu. Niketas’a göre[21], sultan, emir Gabras’ı imparatora elçi olarak göndermiş ve Dorylaion ile Sublaion’da yeniden inşa ettirdiği kaleleri yıktırması karşılığında barış teklifinde bulunmuştu. Zira Sultan, İmparator Manuel ve ordusunun geri kalan kısmının imha edilmesi yerine Bizans’la istediği şartlarda bir barış anlaşması yapılmasının Türkler için daha faydalı olacağını düşünmüştü.
Böylece 17 Eylül 1176 tarihinde Myriokephalon’da (Karamıkbeli) Türklerin pususuna düşerek büyük bir felakete uğrayan, bütün ordusunu, silâh ve ağırlıklarını kaybeden İmparator Manuel, sonunda Dorylaion ve Sublaion’daki kalelerini yıktırmayı ve geri dönünce sultana yüklü bir miktar para göndermeyi kabul ederek II. Kılıçarslan ile anlaşma yaptıktan sonra Türkmenler’in saldırılarına maruz kalarak İstanbul’a dönebildi. Manuel, geri dönerken, sultanla yapmış olduğu anlaşmaya uygun olarak Sublaion’u tahrip etti, ancak Dorylaion’a dokunmadı. Sultana da mecburiyet içinde kabul edilmiş bir anlaşmayı önemsemediğini bildirdi. Sultan ise buna yirmi dört bin kişilik bir ordu gönderip Menderes bölgesini tahrip ederek cevap verdi.[22]
İmparator Manuel bizzat, bu yenilgiyi 105 yıl önceki Malazgirt savaşına benzetmiş ve başına gelen felâketin büyüklüğünü İngiltere Kralı II. Henry’e yazdığı mektupta da belirtmiştir. Kılıçarslan’ın bu başarısı 1071 Malazgirt savaşından sonra Bizans’a karşı kazanılan ikinci büyük zafer olup Anadolu Türk tarihi açısından bir dönüm noktası teşkil etmiştir. Myriokephalon yenilgisinden sonra Bizans’ın Anadolu’yu Türklerden geri alma hayali kesin olarak sona ermiştir. Böylece Türkler Anadolu’nun Türk yurdu olduğu gerçeğini ispatlamışlar ve Ege sahil şeridi dışında Anadolu’ya tam anlamıyla hakim olmuşlardır. Birinci Haçlı Seferi’nden bu tarihe kadar hücumda olan Bizans artık elindeki toprakları koruyabilmek kaygısıyla savunma durumuna çekilmek zorunda kalmış ve Anadolu’daki üstünlük tekrar Selçuklular’a geçmiştir. Bizans imparatorluğu bu tarihten sonra gerileme ve çöküntü devrine girerken 17 Eylül 1176 tarihi Selçuklu Türkleri için Haçlı Seferlerinin sebep olduğu buhranlı devrin sonu ve ilerleme devrinin başlangıcı olmuştur.[23]
Myriokephalon savaşından sonraki yıllarda Türkmenlerin Bizans topraklarına saldırıları daha da arttı ve bu baskılar karşı konulamaz hale geldi. II. Kılıçarslan ise Türkmenler’in akınlarına destek olmadığı gibi müdahale de etmedi. Sultan Batı Anadolu topraklarını Selçuklu topraklarına katmak için burada zaman ve güç harcamak yerine Anadolu Türk birliğini kesin olarak sağlamayı ve Suriye ve Mezopotamya’yı çevreleyen Müslüman devletlerin yanında siyasette aktif bir rol oynamayı daha önemli görmüştü. II. Kılıçarslan Myriokephalon savaşından sonra Bizans kendisi için tehlike olmaktan çıktığı için artık hiçbir engelle karşılaşmadığından kendisini bu amaca vermek imkânını bulacaktır.[24]
Myriokephalon savaşı Anadolu’nun Türkleşmesi açısından da dönüm noktası teşkil etmiş, zamanla Türk ahalinin nüfusu yerli Hıristiyanların sayısına yaklaşmıştır. Bundan yarım asır sonra başlayacak olan Moğol istilası yüzünden Orta Asya’dan gelen yeni göçlerle Anadolu baştan başa Türk yurdu haline gelecektir.[25]
Yine bu zaferden sonra Anadolu’nun yerli Hıristiyan halkı da politikalarını değiştirerek Bizans’tan yardım ummak yerine Anadolu’ya kesin olarak hakim olan Türklere tabi olmak zorunluluğunu anlamışlardır.[26]
II. Kılıçarslan’ın savaştan sonra komşu Müslüman devletlere ve Alman İmparatoru Friedrich Barbarossa’ya fetihnameler göndererek zaferini dünyaya ilân etmiş, gerek Doğu’da gerekse Batı’da büyük bir itibar kazanmıştır. Bu savaştan önce zamanın en güçlü hükümdarı olan gerek Doğu’da gerekse Batı’da büyük başarılar elde eden İmparator Manuel ise Batı’daki üstünlüğünü de kaybetmiş ve Bizans’ın dünya siyasetindeki yeri çok sarsılmıştır. İmparator Manuel savaştan sonra, kendisi gibi evrensel imparatorluk iddiasında bulunan hasmı Alman İmparatoru Friedrich Barbarossa’ya gönderdiği mektupta uğradığı yenilgiyi gizlemeye çalışmış ve sultana boyun eğdirdiğini iddia etmişti. Ancak II. Kılıçarslan’ın kendisine gönderdiği mektup sayesinde durumu öğrenmiş ve iki taraf arasında bir Türk-Alman dostluk anlaşması yapılmıştı. Friedrich Barbarossa, bu yenilgiden sonra önemli bir rakibinin saf dışı kalmasıyla Roma İmparatorluğu’nu yalnız kendisinin gerçekleştirebileceğine inanmıştı. Friedrich Barbarossa, kendisinden “Romalıların Prensi” diye bahseden İmparator Manuel’e sert bir cevap vererek Roma İmparatoru yerine “Grek Kralı” diye hitap ettiği bir mektup gönderip artık onu önemsemediğini açıkça gösterdikten sonra Roma İmparatoru sıfatıyla kendisine itaat etmesini istedi.[27]
Myriokephalon yenilgisi imparatorun ruhi durumunu da çok etkilemiş ve üzerinde büyük bir yıkıma sebep olmuştu; onun melankoliye kapıldığı ve akli dengesini tam anlamıyla koruyamadığı söylenir. Bundan üç yıl sonra 1179’da İstanbul’u ziyaret eden Lâtin tarihçisi Willermus Tyrensis[28], imparatorun bu yenilgiden sonra neşesini kaybettiğini, bir daha ölene kadar huzura ve sukûna ermediğini belirtmiştir.
Sonuçta 17 Eylül 1176 Myriokephalon (Karamıkbeli) Savaşı Anadolu Türk tarihi ve Bizans tarihinde bir dönüm noktası teşkil etmiştir. 1071 Malazgirt savaşıyla Anadolu’ya yerleşmeye başlayan Türkler Myriokephalon Zaferi’nden sonra Anadolu’nun kesin olarak bir Türk yurdu olmasını sağlamışlar ve bölgeden atılamayacaklarını bütün dünyaya ispatlamışlardır. Bundan sonra çöküşe başlayan Bizans’a ise son darbe Fatih Sultan Mehmet tarafından indirilecektir.
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi / Türkiye
Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 6 Sayfa: 630-634
