TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI

MOĞOL İSTİLASINA KADAR IRAK TÜRKLERİ

Prof. Dr. Fazıl BAYAT

Değişik şartlar altında, çeşitli devirlerde Irak’ı yurt edinmiş olan Türklere, bugün, bir siyasi terim olarak “IRAK TÜRKMENLERİ” adı verilmektedir. “Türkmen” sözcüğünün ortaya atılmasından asırlarca evvel Irak’ta yerleşen Türkler, burada kurulmuş olan çeşitli devletlerin ordusunda asker, komutan, büyük devlet adamı vs. olarak hizmet görerek ve değişik beylikler kurarak Irak tarihinde önemli rol oynamışlar ve parlak bir yer ve itibara sahip olmuşlardır.

Türklerin Irak’ta ilk varlığı, Emevilerin ilk günlerine, özellikle Müslüman Arap mücahitlerinin Orta Asya’ya yaptıkları ilk seferler sırasına dayanır. İlk Emevi Halifesi Mu’aviye’nin Horasan valisi Ubeydullah b. Ziyad, 672-673 yılında Buhara melikesi Kabaç Hatun’la yaptığı savaşı kazandıktan sonra Arap tarihçilerinin adlandırdıkları “el-Buhariyye” yani Buharalılar, Buhara Türklerinden iki bin veya dört bin okçuyu kendi özel hizmetine sokarak vilayet merkezi olan Basra şehrinde yerleştirmiştir. O, bunlarla Basra’da nizam ve asayişi kurmuş ve savaşçı olduklarından yaptığı seferlerde kullanmıştır.

Buhara Türkleri Basra’daki varlıklarını 702-703 yılına kadar sürdürmüşlerdir. Bu yılda Emevi Halifesi Abdulmelik b. Mervan’ın Irak valisi Haccac, bunların çoğunu Basra’dan getirerek yeni yaptırdığı Vasit şehrine yerleştirmiş ve kuşkusuz kendi ordusunda muvazzaf asker olarak çalıştırmıştır. Bunlar Emevi Devleti’nin sonuna kadar aynı görevi sürdürmüşlerdir. 749 yılında Emevilerin son vasit valisi, beraberindeki 1300 (bin üç yüz) Buhara Türküyle yeni bir devlet kuran Abbasilere teslim olmuştur ki bu, onların Irak’a gelişlerinden beri Emevi Devleti ordusunda kesintisiz olarak görevde bulunduklarını ifade etmektedir.

Müslümanların Orta Asya’ya girmeleriyle İslamiyet’i giderek kabul etmeye başlayan ve İslam âleminde özellikle Horasan ve Maveraünnehir’de olup biten kimi olaylara isteyerek veya istemeyerek girişen Türkler, Abbasilerin Emevi Devleti’ne karşı giriştikleri mücadelelere katılarak onların bu alanda gerçekleştirdikleri zaferlerde katkıları olmuştur. Macar müsteşriki Vampiri’nin elde etmiş olduğu Ebu Müslim-i Horasani’nin biyografisini içeren bir yazmada, Abbasilerin komutanı Kuhtuba b. Şebib et-Tai’nin Emevilerle giriştiği ve bunların devletinin yıkılmasıyla sonuçlanan ve bugünkü Irak’ın kuzey doğusunda vuku bulan savaşta Abbasi askerlerinin çoğunun Türklerden oluştuğu yazılıdır. Aslında bu gerçek, Ebu Müslim’in bu dönemde Türklerle dolu Horasan ve Maveraünnehir’deki nüfuzunu ve Türklerin ona ne kadar bağlandığını gösterir. Bununla birlikte Türklerin tam bu sıralarda (yani Abbasi Devleti’nin kurulmasının hemen ardından) Irak’a büyük sayıda gelip yerleştiklerini kesinlikle söyleyebiliriz. Bağdat şehrinin kurulduğu sıralarda (H.145-149) II. Abbasi Halifesi Mansur’un askerlerinden olan Harezm Türkleri için şehrin batı yakasında adlarını taşıyan bir semtin yapıldığını ve bu semtten Derbul-Buhariyye yani Buharalılar yolunun geçtiğini biliyoruz. Bu Buharalıların ise, Vasit şehrinde bulunanlar olduğu muhakkaktır. Bununla birlikte Halife, aynı şehirde, Beleh Türklerinden olan kendi komutanlarından Beleh b. Abdullah et-Türki için adıyla anılan bir semt de ayırmıştır.

Abbasi Devleti’nde giderek önem ve itibarları artan Türklerin Irak’a doğru gelip yerleşmelerinin arkası kesilmiyordu. Horasan valisi Abdullah b. Tahir 826-827 yıllarında Abbasi halifesi Me’mun için Türkistan’ın çeşitli yerlerinden iki bin Oğuz Türkünü göndermiştir. Ne var ki Irak’ta sırf askeri alanlarda kullanılarak devlet tarafından yerleştirilen bu Türkler, bu sıralarda sayıları birkaç bini aşmamışsa da, Abbasi halifesi Mutasım devrinde olağanüstü bir artış göstererek orduda ve daha sonra siyaset alanında artık söz sahibi olmuşlardır. Halife Mutasım, sayılarının 70 bine vardığı ve yalnız askerlik alanında değil divan işlerinde yani devlet yönetiminde çalıştırdığı bu Türkler için yeni bir şehir yaptırarak (Samarra şehri) devlet merkezini de oraya taşımıştır. Mutasım, Samarra şehrinde bu Türklerin geldikleri şehirleri göz önüne alarak her şehir halkını bir arada yerleştirmiştir.

Mutasım’dan sonra (öl. 841) Türklerin Irak’a gelip yerleşmeleri kesilmemiş, tersine zamanla onlar geniş yetki ve nüfuza sahip oldukları gibi nüfusları da özellik yeni göçlerle giderek artmıştır. Enonim el-Uyun vel-Hadaik yazarının bir kaydından, Horasan valisi İsmail b. Ahmet’in gulamı Pars DÖRT BİN TÜRK’le 908’de geldiğini ve Abbasi veziri İbnul-Furat tarafından Irak’ın kuzey ve kuzeybatısında olan Diyar-i Rabia’ya gönderildiğini öğreniyoruz.

Bununla birlikte tarihçiler, İslam devletinde hizmet etmeleriyle ün kazanan birçok Türk ailesinden söz etmektedirler. Örneğin; Türk asilzadelerinden Soli ailesi, Curcanlı Bâcû (yahut Baçur) zade ailesi, Ferganeli Ahşitzade ailesi, Eşruseneli Afşinler, Semerkandlı Türkişi ailesi, ve Auttelanlı al-Bikiye ailesi. Bu Türk ailelerini tanımamıza rağmen yoğun bir şekilde Orta Asya’dan Irak’a göç edenlerin çoğunun hangi Türk aşiret veya kavminden olduğunu tespit etmemiz bugün bir türlü mümkün değildir.

Abbasi Hilafetinin İranlı Buveyhoğulları eline geçmesi, Türklerin Irak’a gelişlerini engellememiş, tersine bunlar onların da askeri gücünü oluşturmuştur. Bağdat’a giren ilk Buveyh hükümdarı Ahmet, beraberinde yedi yüz Türk de getirmiştir. Artık Irak’ta seçkin bir güç oluşturmuş olan Türkler, bu dönemde de tıpkı eskisi gibi devletin büyük ve önemli işlerinde de görevlendirirlerdi. Hatta onlar hükümeti devirmeye bile kalkışabilecekleri güçlere de sahip idiler. İşte bundan dolayı Büyük Selçuklu sultanı Tuğrul Bey daha Bağdat’a girmeden önce bunların eriştiği gücü tanıyarak kendilerine yazmış olduğu mektupta güzel vaatlerde bulunmuştur.

Selçuklu Devrinde Irak Türkleri

Türklerin en yoğun şekilde Irak’a yönelip değişik yerlerini yurt edinmiş olmaları Selçuklu döneminin değişik aşamalarında olmuştur. Selçukluların Gazneli Sultan Mahmut’la giriştikleri mücadelede tutuklanıp hapsedilen Arslan b. Selçuk’a bağlı Oğuzlar, Gaznelilerin baskısıyla Horasan yöresinden uzaklaştırılarak batıya yani İran, Irak-ı Acem, bugünkü Irak’ın kuzeyi ta Diyarbakır’a kadar sürülmüşlerdir. Bunlardan iki bin çadır halkı, Kirman’dan sonra İsfahan’a yönelmiştir. Bu Oğuzlar, daha sonra Irak Oğuzları, Irak Türkmenleri ve Balkan Türkmenleri adlarını almışlardır.

Çeşitli nedenlerden dolayı bölgede özelikle bugünkü İran’ın kuzeybatısı ve Cezire bölgesinde karışıklık çıkaran ve içinde bir Arap beyliği merkezi olan Musul olmak üzere birçok yeri de bir süre olsa da işgal eden bu Oğuzlar, dayanamayarak, buraları terk etmek zorunda kalmışlardır. Böylece Türkmenlerin bu aşamada Irak’ın kuzeyini yurt edinmeleri mümkün olmamıştır. Bundan sonraki aşamada ise (H. 437-441/M.1045-1049) Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’in üvey kardeşi İbrahim Yınal komutasında Oğuzlar Kürdistan bölgesinin hemen hemen birçok yerine hakim olmayı başararak buralardaki Kürt beylerini kendi taraflarına çekebilmişler ve tam bu sıralarda Irak’ın doğusuna düşen Bendenicin (bugünkü Mendeli ilçesi) ve Bakuba (bugün bir il merkezi) yakınlarındaki bölgelere kadar yayılmışlardır. İbrahim Yınal’ın Tuğrul Bey’le arası açılınca (H.441/M.1049) Kürdistan bölgesi doğrudan doğruya Tuğrul Bey’in nüfuzu altına girdi. Bu durum Tuğrul Bey’in Bağdat’a yönelmesine ve Oğuzların kitle halinde özellikle Irak’ın doğu ve kuzeydoğu bölgelerine yayılmalarına yol açtı. H.442/ M.1050’de Tuğrul Bey, Selçukluların eli altında bulunan Sirvan, Dakuk’a, Şehirzor ve Samğan bölgesini Kürt beylerinden Muhalhil’e teslim etmiştir. Tuğrul Bey bölgede bulunan Kürt beylerini kendi itaati altına alarak yerlerinde bırakmış, bunların aralarında baş gösteren anlaşmazlıklardan yararlanarak kendi gücünü arttırmıştır. Giderek güçsüz bir duruma düşen bu beyler, Tuğrul Bey ve haleflerine dayanarak yerlerini koruyabilmişler. Bu yüzden bu bölgelerde koruyucu sıfatıyla bulunup giderek toprağa bağlanan Türkmen – Oğuzların buraları yurt edinmeleri muhakkaktır. Abbasi halifelerinin bütün uğraşmalarına rağmen bunları buradan atamadılar.

Büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey H.447/M.1055 yılında büyük bir orduyla Bağdat’a yöneldiği sıralarda Bağdat’ın daha doğrusu Buveyhoğullarıyla Abbasi Hilafeti’nin askeri gücünü Bağdat Türkleri teşkil ediyordu. Bu Türklerin başkanı yine bir Türk olan Arslan el-Besasiri idi. Bağdat Türkleri, Tuğrul Bey’in Bağdat’a girmesiyle kendi otoritelerini kaybetmekten endişe ederek Bağdat’a girmesine kesinlikle karşı geliyorlardı. Bu yüzden Arslan el-Besasiri’nin Abbasi halifesiyle arası açıktı. O, halifeden Tuğrul Bey’in Bağdat’a girmesine izin vermemesini istiyordu. Fakat gerek kendisinin gerekse Bağdat Türklerinin gösterdiği çabalar sonuç vermedi. Tuğrul Bey aynı yıl Bağdat’a girdi ve böylece Abbasi hilafeti büyük Selçuklu Devleti’ne geçmiş oldu. Tuğrul Bey beraberindeki Türkleri Bağdat halkının evlerinde barınmalarını yasakladı ve Dicle nehri üzerinde bir şehir yaptırdı. Böylece Bağdat, Selçuklu devletinin ikinci başşehri haline geldi. O sıralarda surlarla çevrili olan bu şehrin çarşısının olduğunu ve H.485/M.1092’ de Sultan Melikşah’ın içinde görkemli bir cami yaptırdığını biliyoruz. Bu cami, bugünkü Bağdat’ın Ayvaziyye semtinde hala ayakta durmaktadır. Melikşah ayrıca kendi sarayının karşısına düşen o çarşının surunu ve satıcılar için hanlar da yaptırmıştır.

Tarihin akışını değiştirecek kadar önemli olan Tuğrul Bey’in Bağdat’a hakim olması durumu uzun sürmedi. Üvey kardeşi İbrahim Yınal’ın ayaklanması nedeniyle Bağdat’ı terk etmesi, Arslan el- Besasiri’nin duruma hakim olmasını sağladı. Bu yüzden de Selçuklulara bağlı Türkler, şehri (Bağdat’ı) terk etmek zorunda kaldı (H.451/M.1059). Fakat Oğuzlar Bağdat’tan uzaklaştırılmışlarsa da bu sırada Bağdat ve Güney Irak tarafları hariç, Irak’ın her yerinde yerleşmiş bulunuyorlardı. Buna rağmen Basasiri ayaklanmasını da bir Türk ayaklanması olarak telâkki etmek yanlış sayılmaz. Çünkü onun dayandığı askeri güç de yine soydaşları Türkler idi.

Abbası Hilafetinin geçici bir şekilde çöküşüyle ve Bağdat’ın Şii Fatimi Hilafetine bağlanmasıyla sonuçlanan Besasiri ayaklanması çok sürmemiş, ertesi yıl Tuğrul Bey tarafından bastırılmıştır. Bundan sonra Bağdat başta olmak üzere Irak, Selçuklu Devleti’nden ayrılmaz bir parça olmuştur.

Selçuklu sultanları Bağdat’ta kendi temsilcileri olarak burada nizam ve asayişi kurmak amacıyla bir şihne bırakıyorlardı. Şihneler görevlerini Türklerle yerine getiriyorlardı. Ayrıca şihnelerin eli altında polis teşkilatını andıran bir teşkilat da bulunuyordu ki, bunların Selçuklu devrinde Bağdat’a yerleşen Türklerden oluştuğu muhakkaktır.

Bununla birlikte Türkler, bu dönemde de Abbasi Halifelerinin özel hizmetine girmişlerdi. Hatta bu halifeler, Selçuklu sultanlarıyla araları açılıp giriştikleri savaşlarda da bu Türklere dayanmışlardır. Örneğin H.529/M.1133‘de halife Müsterşit’le Irak Selçuklu sultanı Mesud arasında vuku bulan savaşta Halifenin ordusunda “büyük sayıda Türkler” de yer alıyordu. Bu Türkler Halifeden ayrılarak Sultan Mesud tarafına geçince savaşın dengesini sultanın çıkarına çevirmişlerdi. İşte bu yüzdendir, Halifelerin Türkleri kullanmaları sultanların dikkatini çekmiş ve bunu engellemeye çalışmışlardı.

Selçuklu devrinde Irak’ta yerleşen Türkler, zamanla ikta sahibi olmuşlardır. Hatta H.547/M.1152 Sultan Mesud çıkardığı bir emirle askerlerin kendi iktalarından başaklarınkine tecavüz etmelerini yasaklamıştır.

Selçuklu Devleti’nin Irak’ta nüfuzunun azalması ve daha sonra yok olması, Bağdat’ta yerleşip Abbasi Devleti hizmetine giren Türkleri asla etkilememiştir. Tersine halifeler, bunlarla nizam ve asayişi kuruyor ve bu Türklerden gözde askerlerini seçiyorlardı. Arap Seyyahı İbn Cübeyr’in bir kaydından H.579/M.1183’te Bağdat Türklerinin hacdaki sayısının dikkati çekecek bir derecede çok olduğu anlaşılır. İbn Cübeyr, Irak Türkleri diye adlandırdığı bu Türklerin Mekke’de kendilerine özgü bir günlerinin olduğunu ve orada kendileri için hutbenin yalnız Arapça değil Türkçe olarak Horasanlı vaiz tarafından okutulduğunu yazmıştır. Irak Selçuklu Devleti’ne son veren Abbasi Halifesi Nasır da Bağdat Türklerine güvenmekten geri kalmıyor, devlette baş gösteren kavga ve karışıklıkları bunların çabalarıyla bastırıyordu. Halife Nasır’dan sonra da Türkmenlerin yalnız Bağdat’taki sayısı dikkati çekecek bir derecede idi. Hatta bunların, Sultan Çarşısı yakınlarında H.637/M.1239’da yaptıkları ev, dükkan, ahır ve hamamların binden fazla olduğu bilinmektedir. Bu binaların Tuğrul Bey’in yaptırdığı şehrin içinde olduğu muhakkaktır. Ne varki, bu şehir bu dönemde artık Tuğrul Bey ismiyle anılmıyordu ve her halde tarihçi Hazreci’nin zikrettiği ve H.654/M.1256’da Dicle’nin taşması üzerine su altında kalan karyet-et-Türk (Türk Köyü) idi.

H.656/M.1258’de Abbasi Hilafetinin merkezi Bağdat’ın Moğolların taarruzuna uğrayışında Bağdat Türkleri şehrin korumasında büyük rol oynamışlardır. Bu Türklerin başında Yıvalarla birlikte beyleri Erçemoğlu Süleymanşah bulunuyordu.

Türklerin Abbasi Devleti’nde sadece bir askeri unsur olmadığı, biyografik eserlerde de belirtildiği üzere devletin her türlü işinde görevlendirildikleri işaret etmeye değer. Bu görevlerin başında hac emirliği, beylik, valilik, iltizam, elçilik, haciplik, hacipler hacipliği vs. gelir.

Irak’ın Kuzey Doğusunda Türkmenler

Bugün Erbil, Süleymaniye ve Kerkük illerini içerisine alıp bir coğrafi ad olarak tanınan ve Osmanlı devrinde bir vilayet olan Şehrizor (veya Şehrizol) bölgesinde Türkmenler, Selçuklu devrinde artık bölgenin itibarlı gücü olarak kendini göstermiş, H.465/M.1072’de bölgenin birçok yerini kendi egemenlikleri altına almışlardır. Selçuklu sultanı Berkyaruk H.493/M.1099’da buradaki Türkmenlerden büyük sayıda asker toplamıştır. Tarih kaynakları bu arada Kara-beli adında bir Türkmen liderinden bahsederek, bunun bölge emirlerinden Serhap’la giriştiği bir savaşta iki bin kişiyi öldürdüğünü ve adının kendine bağlı bölgeye veriliğini belirtmişlerdir. Şehrizor Bölgesi Selçukluların zaafa uğramasıyla Musul Atabeyliği sonra Eyyubi Devleti hükmü altına girmiştir.

Burada ilk bağımsız Türkmen beyliği H. VI./M. XII. yüzyılın ilk çeyreğinde Arslan Taşoğlu Kıfçak tarafından kurulmuştur. Şehrizor Bölgesi’ni kendi yönetimi altına almış olan Kıfçak, her taraftan koşup gelen Türkmenleri kendi etrafına toplamış ve bağımsızlığını H.534/M.1139’a dek sürdürmüş ve bu yılda Musul Atabeği hizmetine girmek zorunda kalmıştır. Selçuklu Sultanı Mahmut’un ölümü üzerine (H.525/M.1130) baş gösteren taht mücadelesinde kardeşi Mesut, Emir Kıfçak’ın beyliğine uğramış (H.526/M.1131) burada on bin atlı toplamıştır. Bunların Emir Kıfçak’ın emrindeki Türkmenlerden olduğu muhakkaktır.

Kıfçak’ın ölümü üzerine beyliği, doğrudan doğruya Zengi’nin yönetimine geçmiş ve atadığı Türkmen beyleriyle idare edilmiştir.

Şehrizor Bölgesi VI. (XII). asrın son çeyreğinde Türkmen Yıvaların eline geçmişse de, daha sonra Salahaddin Eyubi’nin yönetimi altına girerek onun gönderdiği Türk valiler tarafından idare edilmiştir (H.581/M.1185). Bu durum H.586/M.1199’a kadar devam etmiş ve bu yılda Salahaddin bölgeyi Erbil Atabeği Gökböri’ye vermiştir.

Kaynakların verdiği bilgilerden anlaşıldığı üzere, Şehrizor Türkmen beyleri tarafından H.640/M.1242’ye dek idare edilmiş, sonra Abbasi Devleti hükmüne geçmiş, fakat aradan çok geçmeden Moğol istilasına uğramış ve bunların hâkimiyetine geçmiştir.

Selçuklular devrinde Türkmenlerin Irak’ta yerleştiği yerlerden biri de, Osmanlı devrinde Musul vilayetinin güney sınırını teşkil eden Lahaf (Himrin Dağı) yöresiyle Bendenicin yani bugünkü Mendeli bölgesidir. Burada da Türkmenler yoğun bir şekilde yerleşmişler ve Selçuklu tarihinde önemli bir rol oynamışlardır. H.549/M.1154’te Irak Selçuklu Sultanı Mesud’un Bağış isminde bir valisinin Lahaf yani Himrin Dağı bölgesinde bulunduğunu ve burada özellikle Vasit ile Lahaf arasındaki bölgelerde kalabalık bir Türkmen topluluğunun yaşadığını biliyoruz. On iki bin aileden oluşan bu Türkmenler, Selçukluların Abbasi Halifesiyle giriştikleri bir savaşa katılmışlardır. Bu sıralarda Hemedanlı Sungur liderliğinde bu Türkmenlerin bölgede faaliyetleri artmış ve Bağdat Halifesinin dikkatini çekerek endişesine yol açmıştır. Halife Sungur’un bölgedeki Türkmenler üzerine olan nüfuzunu ikrar ederek Lahf bölgesini ona ve kendi emirlerinden olan Eregeşe ikta etti. Aslında Halife, Ergeş’i buraya göndermesiyle kaybolan egemenliğini buraya farz etmek istiyordu. Fakat aradan çok geçmeden iki liderin arası açılarak savaşla sonuçlanmış ve sonunda Ergeş bölgeyi terk etmek zorunda kalmıştır. Sungur, bölgeye tek başına hakim olmuşsa da, ancak Halife’nin gönderdiği kuvvet karşısında dayanamayarak yenilmiştir (H.553/M.1158). Fakat her şeye rağmen o, Maheki kalesine kapanarak varlığını bir Türkmen beyi olarak sürdürebilmiştir. Halife, kendisi için bir tehlike oluşturan Sungur’u buradan koparmaya ne kadar uğraşmışsa da onu ancak Lahaf bölgesinden atabilmiş ve Mahehi Kale’sine kapattırabilmiştir. H.557/M.1161-1162 yılına kadar Maheki Kalesi’ni elinde tutan Sungur, bilinmeyen bir nedenle burayı terk ederek Hemedan’a gitmiş ve yerine adamlarından birini koymuştur. Ancak kale yöresindeki Türkmen ve Kürtlerin akınına bir türlü son veremeyen bu zat, kaleyi Bağdat Halifesi Müstencid’e teslim etmekten başka bir çare bulamamıştır. Tarih eserlerinden edindiğimiz bilgilere göre, Maheki Kalesi, Lahaf yani Himrin Dağı yöresi ve Bendenicin (Mendeli) gibi Türkmenlerin yoğun bir şekilde yaşadıkları bölgeler, Selçuklu Devleti’nin zaafa düşmesiyle birlikte Halife’nin egemenliği altına girmiş, buralara atanan Türk valiler tarafından idare edilmiştir. Bu durum Abbasi Devleti’nin sonlarına kadar devam etmiş ve bölge öteki civar bölgeler gibi Moğolların işgaline uğramıştır.

Irak’ın Türkler tarafından yurt edinilen bölgelerinden biri de Musul bölgesidir. Cezire veya Fırat Ceziresi’nin bir parçası olan bu bölgede de Türkler, öteki yerlerde olduğu gibi, Selçuklulardan çok önce yerleşmiş bulunuyorlardı. Burada hüküm süren yerli hanedanlardan Ukayloğullarının hizmetinde bir askeri unsur olarak görev almışlardı. Buna rağmen Türklerin yoğun bir şekilde burada yerleşmeleri Selçuklu devrinde gerçekleşmiştir. Tuğrul Bey, Ukayloğullarını kendi egemenliği altına aldıktan sonra Oğuzlar bunların da hizmetinde çalışmaya başladılar. Örneğin H.453/M.1062’de beyliğin başına geçen Kureyşoğlu Müslim’in Oğuzları kendi hizmetine soktuğunu, yaptığı seferlerde bunları kullandığını biliyoruz. Ukayloğullarının Musul yöresindeki hükmü H.489/M.1090’da sona erdi ve bölge doğrudan doğruya Selçuklu yönetimi altına girdi. Bu tarihten I. Dünya Savaşı’nın sonuna dek Türklerin elinde kaldı.

Selçuklular Musul yöresini ilk valileri olan Kerboğa’dan başlayarak Türk valiler ile yönettiler. Kerboğa’nın valiliği sırasında Haçlı kuvvetleri Müslüman topraklarına saldırmaya başlayarak kimi şehir ve bölgelerini işgal etmişlerdi. Bununla birlikte bu dönemde yani Selçuklu sultanları tarafından Musul’a atanan valiler döneminde, Selçuklu saltanatı taht mücadelesine sahne olmuştu. Bu yüzden bu valiler isteyerek veya istemeyerek kendilerini bu olayların içine atmışlardır.

Musul’un Selçuklu egemenliği altına girmesi ve özellikle Haçlı tehlikesinin artmasıyla, bölgenin askeri bakımdan güçlendirilmesi, Musul valisinin emrinde büyük sayıda bir askeri gücün sürekli olarak bırakılması, Selçuklu sultanlarının gözlerinden kaçmayan bir mesele idi. Bu yüzden bununla paralel olarak orada bir vilayeti koruyabilecek ve Haçlılara karşı gelebilecek bir ordu bulunduruyorlardı. Bu bakımdan Türklerin bu devrin daha başlangıcından başlayarak burada yerleştirildikleri kuşkusuzdur. Bununla birlikte Haçlı tehlikesinin artmasıyla Selçuklu sultanları buralara peş peşe asker sevk ediyorlardı. Örneğin H.500/M.1106 de Müslüman ülkesine Haçlı tecavüzünün artması üzerine Selçuklu sultanı Mehmet, Cavlı Sakavı büyük bir orduya serasker ederek Musul’a gönderdi Cavlı’nın valiliği sırasında (1106-1108) Musul’da çok sayıda Türk’ün bulunduğuna dair birçok delil vardır.

H.500/M.1106’da Anadolu Selçuklu Sultanı Kılıçarslan’la giriştiği savaşa dört bin askeri soktuğunu ve bu sıralarda yalnız Musul Kalesi’nde 1500 Türk atlısının bulunduğunu (H.502/M.1108) biliyoruz. Bilad uş-Şam bölgesinde tecavüzleri artan Haçlılara karşı Musul bir askeri üs haline getirilmiş ve bu yüzden burada her zaman kendileri süper bir güç olarak sayılan ve İslam aleminin korunmasını üstlenen Selçuklular tarafından sürekli bir şekilde büyük bir kuvvet bulundurulmuştur. H.508/M.1164’te Selçuklu Sultanı Mahmut, Porsuki’yi Musul valiliğine atadığında kendisini on beş bin atlı askerle oraya göndermiştir. Porsuki, H.510/M.1116’da Haçlılara karşı savaşan Şam Atabeği Tuğ-Tegin’in yardımına koşmuş ve bu savaşta kendi askeri birliklerini oluşturan Türklerle büyük rol oynamış ve muazzam başarılar gerçekleştirmiştir.

Musul Atabeyi İmadaddin Zengi döneminde (H.521/M.1127-H.541/M.1146) yarı bağımsız bir beylik (atabeylik) olan Musul vilayetinde Türkler, buranın ordusunun omurgasını teşkil ediyordu. Bölgede yaptığı faaliyet ve Haçlılara karşı gerçekleştirdiği zaferlerle şöhret kazanan Zengi, Musul’da büyük ve mükemmel talimli bir ordu bulundurmak zorunda idi.

Bilindiği üzere Zengi döneminde Musul Atabeyliği’nin sınırı, bugünkü Irak’ın kuzey ve kuzeybatı sınırlarını aşarak Cezire, Güneybatı Anadolu’nun bir bölümünü ve Bilad uş-Şam’ın büyük bir kısmını içeriyordu ki, bu bölge özellikle Suriye’nin kuzeyi Haçlıların saldırısına sahne olmuştur. Bundan dolayı buralarda Haçlıları önlemek ve ilerlemelerini durdurmak amacıyla buraya sabit bir askeri birliğin yerleştirilmesi gerektiğinden Zengi, Irak’ın kuzeydoğusunda yerleşen Türkmen Yıva boyunun bir kısmını Emir Yaruk ile birlikte Suriye’nin Halep vilayetine yerleştirdi. Bunlar Haçlılarla savaşarak buradaki gücü korumuşlar ve fethettikleri yerleri H.600’e kadar ellerinde bulundurmuşlardır. Ayrıca Zengi, H.534/M.1139’da Türkmenlerin yoğun bir şekilde yaşadıkları Kıfçakoğullarının ülkesi olan Şehrizor’u alarak burada yaşayan bütün Türkmenleri kendi egemenliği altına almıştır.

Zengi döneminin son yıllarında Türklerin doğu tarafından Musul’a yönelik göçleri hemen hemen durdurulmuş bir aşamaya gelmiştir. Bu durum, bir yandan Selçuklu Devleti’nin kendi gücünü yitirip bunalıma düşmesi yüzünden Haçlı meselesine eskisi gibi önem verememesinden, bir yandan da Zengi’nin yarı bağımsız bir hükümdar vaziyeti almasından ileri gelmektedir. Zengi’nin ölümünde ordusunun büyük bir kısmı Suriye bölgesinde bulunuyordu. Ülkesi iki oğlu arasında paylaşılınca, askerlerinin bir kısmı oğlu Nureddin Mahmut ile Halep’e gitmiş, doğu ülkesi askerleri de Musul’a dönmüştür.

Bu sıralarda Musul askerinin sayısının ne kadar olduğunu Arap Tarihçisi İbn-ul-Esir’in bir kaydından öğrenebiliriz. Musul Atabeyi Seyfeddin Gazi, 1. ordusu için her gün 100 baş koyun ve maiyeti için 30 baş koyun, bayram münasebetlerinde ise dana ve tavuğa ilaveten bin baş koyun keserdi. Bununla birlikte H.581/M.1185’te başta Musul olmak üzere Cezire bölgesinde Türk- Türkmenler, buranın yerli halkı olan Kürtlere karşı gelebilecek bir sayıda idiler. Bölge, iki tarafın (Türklerle Kürtlerin) arası açılarak yıllarca süren savaş ve karışıklıklara sahne olmuştur. Birçok kimsenin ölümüne yol açıp bölgede huzur ve asayişi bozan bu olağanüstü duruma nihayet Musul naibi Mucahid ud-din Kaymaz son verebilmiştir. Bu arada Türkmenler aşiret düzeni yaşıyordu. Kaymaz, Kürtlerle Türkmenlerin aşiret reislerini bir araya getirerek aralarında barışı sağlayabilmiştir. Anonim el-Havadis el-Camia eserinin bir kaydından Musul’da Türkmen Çarşısı adıyla bir çarşının bulunduğunu öğreniyoruz ki, bu da Türkmenlerin yalnız askerlik alanında değil aynı anda ticaretle de uğraştıklarını gösterir.

Irak’ta Türkmenlerin yerleştiği bölgelerden biri de Erbil bölgesidir. Bu bölge de Irak’ın kuzeydoğusundaki bölgelerle birlikte Selçuklu hükmüne geçmiştir. Burası Gökbörilerin kurduğu ve Erbil tarihinin simgesi olan Erbil Atabeyliği’yle söhret kazanmıştır. Kaynakların yetersizliğine rağmen, Erbil’de Türkmenlerin yerleşmesi Gökbörilerin kurduğu atabeğlikten daha önce gerçekleştiği anlaşılmaktadır. H.526/M.1131’de Zengi’nin egemenliği altına giren bu bölge Moğol istilasına kadar Türkmenlerin elinde kalmıştır. Erbil, Muzaffar uddin Gökböri zamanında, civarındaki diğer bölgeler gibi Türkmenler tarafından yurt edinilmiş bulunuyordu. Muzaffaruddin’in Musul atabeğliğiyle arası açıldıktan sonra H.621/M.1224’te Musul şehrini kuşattığında Erbil ordusundaki Türkler büyük rol oynamışlardır. Bunu kaydeden Tarihçi İbn ul-Esir, bu Türklerden başka kimseden bahsetmemiştir. Muzaffer uddin, Türkmenlerle dolup taşan Şehrizor ve yöresini nüfuzu altına alınca Erbil’in kapıları bu Türkmenler için açıldığı gibi bu Türkmenlerin de bir kısmı Muzaffer ud-din’in hassa ordusuna girmişlerdir.

Bilindiği üzere Gökböriler döneminde Erbil, bir kültür merkezi haline gelmiştir. Bu yüzden burada bir çok alim, yazar ve şair yetişmiştir. Bunların arasında bir çok Türkmene de rastlıyoruz. Bunlardan Kara-Tay oğulları ailesi, el-Haciri adıyla tanınan büyük şair İsa b.Sancar b.Behram b.Cibril b.Humar-Tegin b.Taş-Tegin ve Gökböri ailesinden olan Musa b.Kutb ud-din b.Ak-böri b.Ali b.Beg- Tegin ve saire…

Türkmenlerin Erbil şehri yöresinde de bu dönemde yaşadıklarını biliyoruz. Tarihçi İbn ul-Esir’in bir kaydına göre H.627/M.1229-1230’da Erbil ile Hemedan arasında !à|!ûRr aşiretine mensup olan Türkmen beyi Sevinç meydana çıkmış adamları artmış, yolları keserek tahribatta bulunmuştur. Gökböri’ye karşı gelebilecek bir derecede de gücü artmıştı. Bölgede birkaç kaleyi de ele geçiren Sevinç’in ölümü üzerine yerine adını bilmediğimiz kardeşi geçmiş, bunun da Moğollar tarafından öldürülmesi üzerine yerine yeğeni geçmiştir. Bunun dışında bu aileye dair herhangi bir bilgimiz yoktur.

Her halde ülkeleri Moğol istilasına uğramış ve kendileri de tarihe kavuşmuştur. Bu ailenin aslına gelince Oğuzların hangi boyuna mensup olduğu bilinmemektedir.

Tarih kaynaklarının verdiği bilgilerle Irak Türklerinin jeopolitik tarihi için genel bir tablo rağmen, onların aşiret ve boylarına dair yeteri kadar bilgiye sahip değiliz. Çünkü bu kaynaklar onlardan, Türk veya Oğuz (Türkmen) veyahut savaşçı asker adları altında söz etmekle yetinmektedirler. Buna rağmen, bu kaynaklar, Irak’ta yerleşen iki Oğuz boyundan bizi hemen hemen tatmin edebilecek kadar söz etmiştir. Bunlar Bayat ve Yıva boylarıdır ki, Bayat boyu bugün Irak’ta yaşayan Türklerin ezici çoğunluğunun atası sayılır.

24 Oğuz boyundan birini teşkil eden Bayat Oymağının, bugün Irak’ın kuzeyinde yaşadıkları yerleri ne zaman yurt edindiklerine dair elimizde kesin bir bilgi olmasına rağmen, biz bu konuda yine de kaynakların verilerine dayanarak bir tahmin yapabiliriz.

Irak’ta tanıdığımız ilk Bayat soyunu taşıyan, Selçuklu Sultanı Mehmet’in Basra valisi Bayatlı Aksungur’dur. Bunun dışında Basra’da veya kendi yönetimi altında Bayatların bulunup bulunmadığını bilmiyoruz.

XIII. yüzyılın başlarında bugünkü Irak’ın Vasit iline bağlı Bedre ilçesinin doğusunda kalabalık bir Bayat topluluğu yaşıyordu. Bunlar burada merkezi Bayat Kalesi olan bir beylik kurmuşlardır. Bu Bayatların burayı Harzemşahlar devrinde (H.470-628/M.1077-1231) gelip yurt edindiklerini söyleyebiliriz. Sultan Harzemşah Alauddin Mehmet’in -ki annesi Bayatlardan idi- ordusunun büyük bir çoğunluğunu Bayatlar teşkil ediyordu. Bunlar daha sonra bugünkü Irak’ın doğusunda bir beylik kurmuşlardır. Hicri VII. yüzyılın ilk çeyreğine kadar devam eden bu beylik, Lur Kürtleri tarafından işgal edilmiştir. Moğollarla el birliği yapıp Halifeye de karşı gelen bu Kürtlerin baskısı üzerine Bayatlar, yerlerini terk etmek ve büyük bir ihtimalle Halifenin himayesi altına girmek zorunda kalmışlardı. Çünkü bunlar, Moğolların istilasına uğrayan doğu İran tarafına geçemezlerdi. Böylece Halifenin emriyle bugün oturmakta oldukları yerlere yani Kerkük özellikle Dakuk, Tuzhurmatu, Kifri ve Karatepe yörelerine, Abbasi Devleti’nin doğu sınırını korumak amacıyla yerleştirilmişlerdi. Çünkü buraları, Abbasi Devleti’nin Moğol saldırısına en çok duçar olan yerlerinden biriydi. Bütün bunlara rağmen, Bayat Kalesi Moğol devrinde varlığını mahafaza etmiş ve Osmanlı devrinde bir sancak merkezi olmuştur. Ancak bugün oturdukları yerlere yerleşen Bayatlar, sadece Bayat Kalesi’nden gelenler değildi. Bunlara eskiden Harezmşahlar ordusunda Muvazzaf asker olup, fakat Sultan Celaleddin Mengüberti ile araları açıldıktan sonra Moğolların baskısına uğrayan Bayatlar da katılmıştır. Batı tarafına yönelen bu Bayatlar, büyük bir ihtimalle Abbasi Halifesi’nin himayesi altına girerek onun tarafından öteki Bayatların yerleştikleri yörede barındırılmışlardır.

Kaynakların yetersizliklerine rağmen Bayatların VII. (XIII.) asrın sonlarında, burada bir güç oluşturduklarını söyleyebiliriz: Bu sıralarda Moğollar Azerbaycan’dan hareket ederek Şehrizor tarafına yürüdüklerinde (H.629/M.1231), Abbasi Halifesi Mustansir, aralarında Bayat beyinin bulunduğu bölge hükümdar ve valilerine yazarak hazır olup asker toplamalarını istemiştir. Halifenin gönderdiği Bağdat beylerine Bayat Beği Felek üd-din Emir Baz da katılarak Erbil Atabeği Müzeffer ud-din ülkesine yönelmişler ve Kerhini (=Kerkük) yakınlarında onunla bir araya gelmişlerdi. Burada bizi ilgilendiren mesele, Bayatların bu sıralarda ve bu yörede dikkati çekecek bir güce sahip olmalarıdır. Arap Tarihçisi İbn ul-Futi’nin bir kaydında, Bayat liderlerinin bey ve başkan sıfatıyla eski bir hanedan olarak görev yaptıkları, misafiperver, sofraları açık ve halk tarafından sayılı kişiler oldukları geçmiştir. Aynı kayıtta Bayat lideri Felek ud-din Abul-Muzaffer Emir Baz b. Haci Mengülü el-Bayati’nin cesur bir bey olduğu, eski bir hanedan soyundan geldiği de geçmiştir.

Bütün bu bilgilere rağmen, bu dönemden önce buradaki yani Gökböri Beyliği’ne komşu olan Bayat vilayetine dair herhangi bir işarete rastlamadık. Bu durum onların tespit ettiğimiz tarihlerde bizzat buralara yerleşmeleri ihtimalini güçlendiren bir kanıttır.

Bayatlar, Abbasi Hilafeti’yle iyi bir dostluk içinde geçinmişlerdir. H.664/M.1246’da beyleri Felek ud-din, Halife veziri tarafından Bağdat’a davet edilmiş, hasta olduğu halde oraya gitmiş ve aynı yıl orada ölmüştür.

Oğuz Yıva Boyu’na gelince, bunların ne zaman ve ne şartlar altında Irak’a gelip yerleştiklerine dair kesin bir bilgimiz yoktur. Fakat bunların, H.VI/M.XXII. yüzyılda Irak’ın kuzey doğusunda yerleşmiş bulunduklarını söyleyebiliriz. Musul Atabeyi İmad ed-din Zengi (H.521-541/M.1127-1146) burada yaşayan Yıvaların bir kısmını Emir Yaruk ile Haçlılara karşı cihatta bulunmak amacıyla Suriye’ye götürerek yerleştirdiğini daha önce belirttik. Yıvalar daha sonra yani H.VI/M.XII. asrın sonuna doğru Şehrizor’a hakim olmuşlardır.

Şehrizor içinde olmak üzere bölge, Salah uddin Eyyubi’nin H.581/ M.1185’te egemenliği altına geçince buraya gönderdiği güçlerle Yıvaları buradan püskürtmüştür. Buna rağmen Yıvalar, bölgede güçlü bir unsur olarak varlıklarını sürdürmüşler ve özellikle Abbasi Halifesi ile Irak Selçuklu saltanatı arasında baş gösteren olaylarda ne kadar güçlü olduklarını göstermeye çalışmışlardır. Selçuklulardan sonra Harzemşahlılarla Abbasi Hilafeti arasında da anlaşmazlıklar baş göstermiştir. Bu anlaşmazlıklardan yararlanan Yıvalar bölgede varlıklarını sürdürmüşlerdir. Çünkü iki taraf da onları kendi tarafına çekmeye çalışıyordu. Fakat Yıvalar giderek Abbasi Hilafetine yönelerek onun himayesi altına girmişlerdir. H.628/M.1230 yılından başlayarak Moğollar, Yıvaların beyliğine tecavüz etmeye başladılar. Bu sıralarda Yıvaların beyi Süleymanşah idi. Moğollarla iş birliği yapan bölgedeki Kürt beyleriyle arası açılan Süleymanşah, Moğolların saldırılarına dayanamayarak beyliğini terk etmek zorunda kalmıştır. O, bir kısım Yıvalarla birlikte Bağdat’a gitmiş ve “Bağdat’ın ileri gelenlerinden ve ordu kumandanlarından biri” olmuştur.

Kendi yerlerinden ayrılmayan, daha doğrusu kendi kalelerinde kalan Yıvalarsa, Moğollara baş eğen Dertenk (Hulvan) hükümdarının yönetimine girmek zorunda kalmışlardır. Yıvaların ellerindeki kaleler arasında Diz (Dizizer) yani Altın Kale adlı bir kaleleri vardı. Bunun Irak tarihçisi Abbas ul-Azzavi, bugün Kerkük iline bağlı Altınköprü ilçesi olduğunu tahmin etmiştir. Süleymanşah, Bağdat’a gidip Halifenin hizmetine girmiş ve değerini muhafaza etmiştir. O kendi Yıvalarıyla birlikte Moğolların taaruzuna duçar olan Hilafet merkezi Bağdat’ı ölesiye savunmuştur (H.656/M.1258). Bağdat’ın işgali üzerine Süleymanşah ile akrabalarından 700 kişi elleri bağlı olarak Hülagü’ye getirilmiş ve onun emriyle hepsi öldürülmüştür.

Prof. Dr. Fazıl BAYAT

Al-ul-Beyt Üniversitesi / Ürdün

Bağdat Üniversitesi Edebiyat Fakültesi / Irak

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 4 S: 795-802

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ