Türk Tarihi ve Kültür Araştırmaları

MİRSAİD SULTANGALİYEV ve TURAR RISKILOV’un Sovyet Yönetiminde Ömür Süren Türkleri Birleştirme Siyaseti

0 6.314

Vecihi Sefa Fuat HEKİMOĞLU

Türklerdeki milliyetçiliğin tarihi, Türklüğün tarihi kadar eskidir. Türklerin tarih sahnesine çıktıkları ilk günlerden başlayarak, Hunlar ve ondan sonraki Göktürkler döneminde birçok hükümdarın milliyetçi tavırları bazı kaynaklarda yer almıştır. Büyük Hun İmparatoru Ho Han Yeh’in Çin’e bağlı olarak yaşama teklifi, kardeşi Çi-çi Yabgu tarafından şiddetle reddedilmişti. Göktürkler zamanında yapılan “Orhun Abidelerinde” Türkçülük açık sözlerle ifade edilmiştir. Bilge Kagan: “Ey Türk Ulusu! Üstte gök çökmedikçe, altta yer yarılmadıkça senin töreni ve ilini kim bozabilir” diyordu. Bilge’den önceki Göktürk hükümdarı Kapgan Kagan’ın devlet siyaseti içinde, Çin’de esir kalan Türkleri kurtarmak ve Asya’da yaşayan bütün Türk halklarını Göktürk Devleti çatısı altında toplamak yani “Türk Birliğini” sağlamak olduğu da bilinmektedir. Türklerin İslam dinini kabul etmelerinin ardından da Türkçü anlayış mevcudiyetini devam ettirmiştir. Kaşgarlı Mahmut ve Hoca Ahmet Yesevi eserlerini Türk dilinde yazarlarken, Karamanoğlu Mehmet Bey Türkçeyi resmi dil ilan ederek tarihteki yerlerini almışlardı.

“Türk Devleti fikrinin ortaya çıkışı, Türk halklarının tarih sahnesine çıkıp, onu çevreleyen etnik ve ülkesel kurulumlarla ilişki kurmaya başladığı MÖ 1000’li yılların sonu ile MS 1. yy aralığındaki zaman dilimine rast gelmektedir. Bu fikrin çeşitli eleklerden geçip, sosyo-politik ve ruhanî oluşumunu tamamlaması, Turan-Çin, Turan-Helen alemi, Turan- Arap halifeliği, Turan-Moğol, Turan-Hun, Turan-Rusya gibi ilişkiler ve çatışmalar içinde Türk halklarının kendi tarihi menfaatlerini kavrayıp onun için mücadele verişiyle dorudan bağlantılıdır. Bir başka deyişle ‘Türkistan Birliği’ fikri Türk halkları ile aynı anda ortaya çıkıp, tarihin çeşitli evrelerinden geçerek savunma reflesksi haline gelen çok önemli bir kavramdır. Tarihin çeşitli dönemlerinde bu fikrin savunucuları olarak Kültegin, Yusuf Has Hacip, Alişir Nevai, Magjan Jumabayev gibi tarihi şahsiyetler gösterilebilir.” demektedir Prof. Mambet Koygeldiyev Ulttık Sayasi Elita adlı kitabında[1]. ‘Türkçülüğün esasında Humanizm ve kültür ideaları yatmaktadır. O, ırkçılığı savunan Slavyanizm’den tamamen farklı bir akımdır… Türkçülük ve İslamcılık akımları arasında çok sıkı ilişki bulunmaktadır. Biri Türk halklarını, diğeri bütün Müslümanları birleştirmeyi, böylece emperyalizme karşı durmayı amaçlamaktadır. Bu fikirde saldırgan karakter aramak gerçeğe uygun düşmez’ diyerek, Köşim Esmagambetov, Türkçülüğün maksadını tam anlamıyla belirtmiştir[2].

Türkçülük fikrinin modern anlamda sistemli bir hal alması ise ancak 19. yy’ın sonlarında gerçekleşecektir. Bu yüzyılda, milliyet fikri Avrupa’dan gelmiş olduğuna göre, Avrupa ile en çok temas ve ilişkileri olan, Avrupa medeniyetinden az çok etkilenmeye başlayan, Türk kavimlerinin diğerlerinden önce bu fikirle tanışmış olmaları gerekir. Bu şartlara sahip Türk kavimleri, eskiden Osmanlı Türkleri denilen, Batı Türkleri ile Kırım Türkleri ve Kuzey Türklerinin İdil havzasında yaşayan kısımlarıyla Kafkasya’da oturan Azerbaycan Türkleridir. Gerçekten 19. yüzyılın sonlarına doğru, Türklerin bu dört kümesinin dördünde de milliyet fikrinin ortaya çıkarak yayılmakta olduğu görülmüştür[3]. Kırım ve İdil-Ural Türkleri modern milliyetçilikten ilk etkilenen Türklerdir. Kırım Türklerinden İsmail Bey Gaspıralı, Cafer Seyidahmet Kırımer; İdil-Ural Türkleri, Yusuf Akçura, Ayaz İshaki, Zeki Velidi, Abdullah Taymas ilk akla gelen Türkçülerdendir.

Pantürkizm diğer “pan” hareketlerden, örneğin Panslavizm ya da Pancermenizm’den bazı önemli noktalarda ayrılır. Öncelikle Pantürkizm ilerici bir içeriğin taşıyıcısı olmuştur. Rusya Müslümanları tarafından dışarıdan getirilen Pantürkizm ile beraber gelen aslında, Türk milliyetçiliği içine sızan burjuva liberal bir boyuttur. Pantürkistler modern bir din anlayışı geliştirmişler, kadının kurtuluşunu savunmuşlar ve Rusya’daki Tatar ve Azeri toplumunda olduğu gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nda da ekonomik ve toplumsal ilerlemenin gerçekleşmesini istemişlerdir. Pantürkizm, Türkiye’nin topraklarının genişlemesini sağlayacak bir yayılma ilkesi olma yerine, Türk göçmenleri ülkeye çekmeye yaramıştır. Pantürkizm adına toprak ilhakları yapılmamış, ama yüz binlerce Balkan, Rusya vb Türkü, Türkiye’ye yerleştirmiştir[4].

Düşünce tarihinde modern bir fenomen olarak millet fikrinin ortaya çıkması ve bu fikre dayalı olarak milliyetçilik, ilk Türkçülüğün tekamülüne bağlı olarak ortaya çıkmıştır. Bu sebeple Türkçülerin de kendilerini milliyetçi olarak nitelemeleri, “millet” deyince “Türk milletinin” anlaşılması, bizatihi millet kelimesinin batılı “nation”u ifade eden bir deyim haline gelmesi daha sonraki dönemde Batı tesiriyle olmuştur. 19. yüzyıla kadarki Osmanlı eserlerinde Türk kelimesi, “cahil Anadolu köylüsü” anlamında horlayıcı bir üslupta kullanılmaktaydı[5]. Osmanlı ülkesinde en çok ihmal edilmiş olan millet, devletin gerçek sahibi olan Türklerdir. Rumlar, Bulgarlar, Ermeniler ve Arnavutlar zengin bir edebiyat oluşturmuşlardı. Onlara tanınmış olan hukuk Türklere verilmemişti. Türkler asırlar boyunca cephelerde savaşarak can vermişlerdi. Türkler gerilerken sağlam toplum teşkilatına sahip Hristiyanlar sürekli ilerlemekteydi[6].

Osmanlı Devleti’nde millet tabiri etnik değil, dini grupları belirtmek için cemaat karşılığı olarak kullanılıyordu. Geleneksel ayırt edici çizgiler milli değil, diniydi. Mesela bu sisteme giren Osmanlı yönetimi açısından Yunan toplumu değil, Ortodoks milleti vardı. Ortodoks milleti içinde de Rumlar, Sırplar, Bulgarlar ve Hristiyan Araplar bulunuyordu[7]. Osmanlı tebaası gayrı Müslimler 19. yüzyılın başlarından itibaren etnik manada birer millet olarak ortaya çıkmaya başlamıştır. Bunların millet olarak ortaya çıkmalarında ve bağımsızlık özlemlerini eyleme çevirmelerinde iki temel faktör önemli rol oynamıştır. Birincisi Fransız İhtilali sonucu yayılmaya başlayan milliyetçilik fikrinin Osmanlı tebaası gayrı Müslimler arasında da etkili olmasıdır. İkincisi de Avrupalı büyük devletlerin şark meselesi çerçevesinde takip ettikleri yayılmacı ve himayeci politikalarıdır.[8]

Gayrı Müslimlerin milliyetçilik hareketleri sonucu devletten birer, birer ayrılmaları, buna paralel olarak Türklerin uğradıkları baskı ve zulüm Osmanlıcılık anlayışına rağmen, İmparatorlukta Türk unsuruna ağırlık verme gibi bir eğilimin başlamasına yol açmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında, devletin çöküşünü engellemek için çeşitli fikir akımları ortaya çıkmıştı. Bunlardan biri de Osmanlıcılıktır. Bu fikir ile Osmanlı topraklarında yaşayan tüm ulusların dini ve etnik ayrılıkları bir tarafa bırakılarak, vatandaşlık temelinde “Osmanlı” adında yeni bir milletin yaratılması planlanmıştı. Türk Milliyetçiliği açısından dönüm noktasını Balkan Savaşları teşkil eder. Rumeli topraklarını trajik bir şekilde terk eden Türkler bu savaşlardan sonra, eskinin heterojen ve geniş hükümranlık devirleri yerine, dar, homojen, toprak bütünlüğü ve nüfusunun altyapısı görece güvenilir bir sosyal yapı ortaya çıkaracaktır[9].

Avusturya’nın Bosna Hersek’i ilhakı, Bulgaristan’ın bağımsızlığını ilan etmesi, Girit meselesi (Girit adasının Yunanistan’a bağlanması), 31 Mart Vakası (Meşrutiyet karşıtlarının İstanbulda 13 Nisan 1909 tarihinde çıkarmış oldukları ayaklanma) ve Trablusgarp Savaşı (Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuzey Afrika’daki son toprağı olan Libya’nın İtalya tarafından işgal edilmesi) gibi olaylar imparatorlukta derin yaralar açmıştı. Fakat bütün bu olaylardan daha önemlisi Osmanlı Devleti’nin yenilgisi ile sonuçlanan Balkan Savaşları sonucu, Rumeli’nin kaybedilmesi, binlerce Türk’ün göçe ve katliama tabi tutulması gibi olaylar Türkler arasında büyük bir şok tesiri yaratmış ve Osmanlıcılık ideolojisinin fiilen iflasını hazırlamıştır.[10]

Daha 1862’de Hariciye Nazırı Ali Paşa, imparatorluktaki çeşitli milletlerin gayelerini, birbirine ters düşen menfaatlerini gördükten sonra, imparatorlukta birleştiricilik görevi yapacak olan unsurun bilhassa Türkler olduğuna işaret etmişti.[11] Ali Paşa’nın bu yorumu öncesi bir dönemde, imparatorluğun gerilemesi üzerine bir başka yaklaşım, Osmanlı ordusunun ciddi bir reformdan geçirmek üzere getirilen ve uzun yıllar devlete hizmet eden Alman Generali Moltke’den gelmişti. Moltke, İmparatorluğun Avrupa topraklarındaki umutsuz mücadelesinden vazgeçerek, milyonlarca Türk asıllının yaşamakta olduğu Asya’ya dikkatini yoğunlaştırması gerektiğine işaret etmişti. Son birkaç yüzyıldır Rus Çarlığının egemenliği altında yaşayan bu geniş kitlenin katkısı ile Avrupa’dan çekilmiş ama Kafkaslar ve İç Asya’da yaşayan Türk soylu halkları kapsayan geniş ve güçlü bir devlet kurulabileceğini ima etmişti. Von Moltke böyle bir siyasal projeyi daha 19. yüzyılın ilk yarısında önerirken; aslında Osmanlı Devleti’nin milliyetler çağında Avrupa topraklarında şansının kalmadığını görmüştü. Böyle sonuçsuz bir mücadele yerine, maddî temelleri olan bir siyasal birliğe yatırım yapmayı daha gerçekçi bulmuştu.[12] Benzer bir yorum Arminius Vambery tarafından da yapılmıştır. Bir Sahte Dervişin Asya-yı Vüstada (Orta Asya’ya) Seyahati adlı eserinde Vambery, Osmanlı Devleti’nin Büyük Petro öncesindeki güç ve üstünlüğüne Doğu’nun yeniden kurulması ile kavuşabileceğini belirtmiştir. Macar Türkoloğu Arminius Vambery, Türkler ve Moğollar arasındaki ırk ve dil bağlarına işaret etmiş, geliştirilen teorilere dayanarak Türkler, Çinliler, Macarlar, Estonyalılar ve diğer toplulukları Turan grubu altında toplamıştır. Osmanlı Devleti ve Orta Asya’da uzun süre kalan ve II. Abdülhamit’in dostluğunu kazanan Vambery, “Bir Anglo-Sakson, bir Slav, bir Latin milleti mevcut olduğu gibi büyük bir Turan kavmiyeti medeniyeti vardır ve o cemiyetin bayraktarı Türklerdir. Türklerin geleceği çok milletten daha emindir.” Gibi sözleri çeşitli yazı ve konuşmalarında söyleyerek Türk aydının gururunu okşamıştır.[13]

Rusya Türklerinde Türkçülük:

20. Yüzyılın ilk yıllarından başlayarak, Birinci Dünya Savaşı’na gelinceye kadarki dönemde, Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu, Hüseyinzade Ali gibi Rusya Türklerinin de İstanbul’a gelmesiyle birlikte Türkiye’de Türk Birliği fikri güç kazanmış ve çeşitli dernekler kurarak dergiler ve gazeteler çıkarmaya başlamıştır. Bu fikrin en büyük savunucusu olan ve Kırım’da çıkardığı “Tercüman” gazetesiyle tüm Türk Dünyasını etkilemeyi başaran İsmail Gaspıralı’nın görüşleri Türkiyede de dikkatle izleniyordu. Gaspıralı’nın Türkistan’daki etkisi Çarlık Rusya yönetimini de endişelendirmişti. 1880’li yıllarda Taşkent Erkek Lisesi Müdürü olan N. P. Ostroumov “Orta Asya’da en zararlı fikir Tatar propagandasıdır” derken bu propoganda içinde İsmail Gaspıralı’yı Türk ve İslam Birliğini yaymaya çalışan etkili bir kişi olarak göstermişti. Türkistan’da Tatarlar kadar Türkiye Türkleri de etkiliydi. Türkistanlıların başlarına “Fes” giymeleri, Rus yönetimi tarafından bölgedeki Türk etkisi olarak değerlendirilmiştir.[14]

Ömrünü Türk halklarının birliğine adamış olan İsmail Gaspıralı için Ruslar Panislamist değerlendirmesini yapmıştı.[15] O yıllarda “Müslüman” kavramı bir dini kavram olmaktan öte millet ismi olarak kullanılmaktaydı. Türklük, Rusya Türkleri için henüz tam anlamıyla “millet” adı olarak kullanılmıyordu. Rusya Türkleri “Biz Türküz” demekten çok “Biz Müslümanız” derlerdi. 1905 ve 1906 yıllarında Nijni Novgorod ve Peterspurg’daki; 1917 yılındaki Moskova’daki Türklerin kurultayları “Rusya Müslümanları Kurultayı” olarak adlandırılmıştı. Ancak, bu kurultaya Türk soylu olmayan hiç bir Müslüman halkın temsilcisi katılmamıştı. Yani esas itibarıyla bunlar Türklerin kurultaylarıydı. Bütün bunlardan yola çıkarak, İsmail Gaspıralı’nın esas hedefinin Müslüman Birliği’nden çok Türk Birliği olduğu sonucuna varabiliriz.

19 asrın sonu ile 20. asrın başlarında Türk halkları arasındaki dil ve kültür farkı günümüzdeki kadar açık değildi. Türk Dünyası’nın herhangi bir köşesindeki bir düşünce hareketi çok uzak bölgelerdeki Türkler tarafından da rahatlıkla takip edilebiliyordu. İsmail Gaspıralı’nın çıkardığı Tercüman gazetesinin İstanbul’daki Türkler, Türkistan’daki Kazaklar, Özbekler, Kırgızlar, Kafkasya’daki Azeriler ve İdil-Ural’daki Tatar ve Başkurtlar tarafından okunması; İstanbul’da basılan gazete ve kitapların Türkistan ve Kazan’a kadar ulaşması; Kazakların çıkardığı “Kazak” ve “Aykap” gazetelerinin yayın hayatına başlamaları “kutsal mücadeleye yeni katkılar” olarak Tercüman gazetesinde sevinçle duyurulması buna sadece küçük bir örnek olarak gösterilebilir.

Sultangaliyev’in Türk Birliği İdeali:

Rusya’da yaşamakta olan Türk gruplar siyasi partilerini, devrimden hemen önceki dönemde oluşturmuşlar ve liderleri de eylemcileri de Lenin’in devrimcilerinin başını çektiği kadrolarla boy ölçüşecek durumda değillerdi. Sovyetler başarılı bir şekilde bu grupları birbirine düşürdü ve Türk gruplar arasında büyüğe değil, küçük etno-kültürel alt birimlere vurgu yapan özerk bölgeler oluşturdular. Bu durum Sovyetlerin öteden beri korktuğu hem Pantürkizm hem de Panislamizm’in önüne büyük engeller oluşturdu.

Tatarlar arasında ortaya çıkan Sultan Galiyevcilik, önceleri Komünist Partisi içinde daha sonra da dışında ifade edilmeye başlandı. Buna göre halkının yüzde 75’i Türk ve yüzde 80’i Müslüman olacak güçlü bir devleti ile Sovyetler Birliği’ndeki tüm Türkleri birleştiren bağımsız bir Turan Cumhuriyeti’nin kurulması niyeti duyuruluyordu. Turar Rıskulov tarafından da gizlice kurulan, Türkistan’ı bağımsız bir birim ve Turan Devletinin de merkezi olarak gören Irk Partisi kurulmuştu. 1922 yılında ise Anti Bolşevik Müslüman Örgütler Kongresi toplanmış ve bu toplantıda en önemli karar olarak Bağımsız Türkistan Türk Cumhuriyeti adıyla geçici bir hükümetin kurulması kabul edilmişti.[16]

Ekim İhtilalinde Rusların oynadıkları ezici role ve 1918 başlarında Müslüman örgütlerin yok edilmesine rağmen, Tatar burjuva aydınları arasında pek çok kişi yeni rejimi sempati ile karşıladı. Hatta bunların arasında bazı kişiler Komünist Parti’ye üye olarak yerli proleter sınıfın yokluğunda önemli roller oynadılar. Eskiden milliyetçi hareketler arasında yer almış olan bu kişiler, partiye üye olurken Komünizmi milliyetçilikle barıştırmak istemişlerdi.[17]

Ekim İhtilalinin ardından Kazan’da örgütlenen Rus ağırlıklı yeni yönetim, yerel yönetici ve güçlere karşı kayıtsız davranmış ve bu durum daha sonra Müslüman milli Bolşeviklerle, Rus Bolşevikleri arasında derin ayrılıklara neden olan “ulusal ve sınıf” sorunu gibi tartışmaların zeminini hazırlamıştır.[18] 1918 Nisan’ından sonra Tatarlar arasında milliyetçilik ve Türkçülük düşüncesi sadece Komünist çerçevesinde Moskova Bolşevizm’ine karşı bir tepki olarak devam edebildi. Milliyetçi Komünistler ve Rus Bolşevikleri arasında görüş ayrılığının özünde milli soruna yaklaşımdaki farklılık durmaktaydı.

Milliyetçi Komünistler sosyalist dünya devrimini temel stratejik hedef olarak görmelerine rağmen, milletlerin kendi kaderini belirlemelerinin Sosyalist dünya devrimine giden yolun ayrılmaz bir parçası olduğunu çok ciddi bir şekilde kabul etmekteydiler.[19] Yeni rejimin ilk yıllarında, Sovyet Rusya’da İslam’ın kaderi, sosyalizme az ya da çok inanmış, ancak Cedid milliyetçiliği duygularından henüz ayrılmamış bir grup aydınların ellerinde bulunmaktaydı. Bunların sözcüsü Sultangaliyev’di. Marksiszm-Leninizm doktirinini sömürge çerçevesinde uygulamayı düşünmüş ve Ekim Devrimi’ni Asya’ya yöneltmeyi denemiş olan Sultangaliyev, 1880’de bugünkü Başkurdistan’ın Sterlitamak bölgesinde bir Tatar öğretmen ailesinin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Köyündeki mektepte ilköğretimini tamamladıktan sonra Kazan Tatar Yüksek Öğretmen Okulu’nu bitirdi. Sultangaliyev ilk Marksist fikirleri burada edindi ve 1900’lere doğru Ufa’da yerel idare içinde memur oldu. 1905 ihtilalinden sonra gazetecilik yapmaya başlayan Sultangaliyev, Rusça ve Tatarca birçok gazetede yazılar yazmıştır.[20]

Sultangaliyev devrimci yolda ilk adımını 1913 yılında Ufa’da attı ve kendisinden başka üç öğretmen ile birlikte “Sosyalist Enternasyonal Militan Tatar Örgütü”nün kurucusu oldu. Bu örgütün en önemli başarılarından biri, Eğitim Bakanlığı’nın Ruslaştırma politikalarına karşı direnmek ve Bakanlık tarafından atanan Rus ve Hristiyan Tatar öğretmenlerin hiçbirini köylerine sokmamak için Müslüman köylüleri harekete geçirmesidir.[21] Birinci Dünya Savaşı sırasında Kafkas Ötesine göç eden Sultangaliyev, Bakü Öğretmen Okuluna, öğretmen olarak atandı. Burada, Mehmet Emin Resulzade tarafından yönetilen milliyetçi harekete aktif olarak katıldı ve Resulzade’nin yönettiği “Kavkazkoye Slovo” gazetesinde “Kölke-bas” “Mirsayit” imzalarıyla yazılar yazdı. Aynı sırada “Söz”, “İl”, “Vakıt”, “Yıldız”, “Tormus”, “Kuyaş” ve “Tercüman” gibi milliyetçi ve sosyalist gazetelerde de makaleleri yayınlandı.[22]

Sultangaliyev, Bakü’de bulunduğu yıllarda Kuyaş gazetesinde yayınladığı bir makalesinde milletini sevdiğini açıkça dile getirmişti. Bu makale, Sultangaliyev 1929 yılında yargılanırken onun Bakü’de bulunduğu yıllarda devrimci olmadığını, milliyetçilikle açıkça ilişki kuran bir burjuva milliyetçisi olduğunu ispatlamak için delil olarak gösterilmiştir. Bu makalesinde Sultangaliyev şunları yazıyordu: “Eşit olmayanlar arasında iki isim var. Bunlardan biri Türkler ötekisi de diğer Müslümanlardır. Bunlar en çok ezilenler ve ayakaltına alınanlardır. Hiç kimse ve hiçbir şey, bunları benim yüreğimden söküp atamaz. Ne olursa olsun milletime olan bu sevgim sönmeyecek. Ancak ben öldüğümde, benimle birlikte sönecek. İşte bu sevgi, beni bir yerden bir başka yere atıyor. Bu kaderde bütün gücümü halkım için harcayacağım”.[23]

Ekim İhtilali sırasında Bakü’de politik çalışmalar içerisinde olan Sultangaliyev, kendisine yapılan çağrı sonucu Kazan’a gelerek, 7 Nisan 1917’de kurulan ve Mollanur Vahidov’un başkanı olduğu Müslüman Sosyalist Komitesi’ne (MUSKOM) girer. Böylece o, ilk Devrimci Bolşevik hareketini başlatmış olur.[24] Vahidov ve Sultangaliyev 1917 Ekim İhtilalinin gerçekleştiği günlerde, Kazan’daki Tatar asker ve işçilerin örgütlenmesinde de önemli rol oynamışlardır. Ancak Stalin’in Müslüman Sosyalist Komitesi’ni kendi partilerine üye yapmak ve bu üyelik aracılığıyla komiteyi kontrol altında bulundurmayı amaçlayarak hareket geçmesi, Sultangaliyev’in Sovyet rejiminin ilk yıllarında ulusal politikalar izlemesine yol açmıştır.[25]

1918 yılı Sultangaliyev’in yıldızının parladığı dönem olmuştur. Teşkilatçılığındaki başarısı onu MUSKOM Genel Sekreterliği’ne getirmişti. Bu dönemde, Tatar halkının Rus egemenliğine girdiğinden beri bağımsızlık ve özgürlük sembolleri olan “Süyüm Bike” minaresinin yeniden yaptırılması ve Hz. Osman’a ait olup Petersburg kütüphanesinde bulunan Kur’an-ı Kerim’in geri getirilmesindeki çabaları, onu halkın nazarında ulusal bir kahraman haline getirmişti.[26] 8 Mart 1918 de Vahidov ve Galiyev, Moskova Müslüman Emekçileri Konferansı’nı topladılar. Türk yurtlarındaki Komünistleri bir araya getirdiler. Toplantıdakiler Moskova hükümetine verilen tam desteğin sürdürülmesine karşın yerli Komünist hareketin tam otonomisi için karar aldılar. Başkanlığına Vahidov getirildi. 1918 Temmuz’unda, Vahidov’un liderliğinde, iki Tatar Avcı Tugayı, iki Tatar-Başkurt Avcı Taburu ve birçok özerk müfrezede 50.000’den fazla Müslüman asker, tüm cephelerde, Kolçak’a karşı verilen savaşlarda kahramanca çarpışıyordu. 1919’da doğu cephesinde çarpışan askerlerin yarıdan fazlası Tatar’dı.[27]

Rusya’da iç savaşın devam ettiği sırada Anti Bolşevik (Çek) Kazan’a doğru ilerlemesi üzerine, Tatar birlikleri diğer Kızıl askerlerle beraber Kazan’ı savunmak için zor şartlarda savaşmışlardı. 7 Ağustos 1918’de Kazan, Aklar tarafından ele geçirildikden sonra Mollanur Vahidov tutuklandı. Yapılan yargılamanın ardından Vahidov, 19 Ağustos’da idam edildi. Mollanur Vahidov’un ölümü üzerine liderlik Sultangaliyev’e geçmiştir.[28] Vahidov, 19. yüzyılda toprak aristokrasisini aşmayı başaran ve ulusal burjuvazisini yaratmış olan, saldırgan Rus burjuvazisine karşı rekabet edebilen, dahası aynı yüzyılda kapitalist aşamaya ulaşabilen, Rusya’daki tek Müslüman topluluk olan Kırım Tatarları arasında yetişmiş ve laik Rus eğitiminden geçmiş bir Kazanlıydı. Onun temel amacı Müslüman-Türk halkların Rus egemenliğinden kurtarılması, ulusal kurtuluş ve Sosyalizm’in aynı dünyada birleşik zaferiydi ve Marksist olduğunu ilan eden ilk Tatar siyasal örgütü olan “Müslüman Sosyalist Komite”nin kurucusuydu. Sultangaliyev ile teorik ve pratik olarak bir bütünlük içinde sonuna kadar beraber oldu.[29]

Mollanur Vahidov da Sultangaliyev gibi İhtilal’in Doğuya, Müslüman sömürgelere yayılmadan başarıya ulaşamayacağını düşünüyordu. Vahidov, “Milli İhtiyaçlar Uydurma Değildir” adlı makalesinde şunları yazıyordu: “Biz, Tatar-Başkurt Kararnamesi fikrini ortaya attığımızda, bizzat Müslüman Doğu’nun devrim sürecine katılması fikrini ön plana almış bulunuyorduk. Ve yine biz biliyoruz ki, sosyal devrim, ancak Müslüman proleteryanın bir dokuzuncu dalga halinde dünya devrim tarihine katılması durumunda güçlü ve yenilmez olacaktır.”[30] Milli bağımsızlığa ve bölgeler ötesi Doğu Enternasyonaline baştan beri karşı olan Moskova’da özellikle Stalin tarafından tehlikeli olmaya başlayan Mollanur Vahidov-Sultangaliyev birlikteliğinin, Vahidov’un ortadan kalkması Moskova için bir avantaj niteliğindedir. Nitekim Troçki daha sonra hatıralarında bu konuya değinirken Stalin’in Mollanur Vahidov’u Kazan’a bilerek gönderdiğini, esir düştükten sonra Çeklerin ellerinden kurtarılması mümkünken, Stalin’in göz yumduğunu belirtmiştir.[31]

Mirseyit Sultangaliyev’in görüşleri zaman içerisinde büyük bir evrim geçirmiştir. Devrimin ilk yıllarında muhafazakâr bir Bolşevik iken, 1920’li yıllarda bir milliyetçi olarak dikkat çekmiştir.[32] Devrimin ilk yıllarında vaad edilen sözlere dayanarak 1920’de Sultangaliyev ve yoldaşları tarafından Komünst Parti Merkez Komitesi’ne sunulan “İdil-Ural Sosyalist Cumhuriyeti”nin reddi, Sultangaliyev ile Moskova yöneticileri arasındaki “yol arkadaşlığı”nı bitirip, Sultangaliyev’in muhalefete geçtiği dönemin başlangıcı olur.[33] Bu tarihlerde artık o, Ulusal Komünizm’den bahseder olmuştu.

Sultangaliyev’in önemini vurguladığı Ulusal Komünizm Programının önemli noktaları şunlardı:

  1. Herhangi bir sosyalist sistem içinde Müslümanların ulusal kültürünü, hiçbir zarar vermeksizin korumak.
  2. İlk önce Tatar-Başkurt Devleti ve Türkistan Cumhuriyeti’ni kurduktan sonra, bunları Turan Federal Halklar Sosyalist Cumhuriyeti olarak birleştirmek ve buna daha sonra Azerbaycan ile Altay ve Çuvaş bölgesindeki Müslüman olmayan Türk topraklarının da katılmasıyla Sovyetler Birliği’nin bütün Türk ve Müslüman halklarının siyasi birliğini sağlamak.
  3. Üçüncü Dünya’nın tüm ezilen halklarının birliği olarak Kolonyal Enternasyonali organize etmek.[34]

Müslüman Ulusal Komünizmi, uzun yüzyıllar boyu devam eden sömürü yönetimi ve Ruslaştırma politikalarına karşılık olarak Sovyet Rusya’nın kuruluş dönemlerinde ortaya çıkmıştır. Milliyetçi Komünizmin savunucuları ve uygulayıcılarının amaçları, Cedidçiler gibi Müslüman Modernizmini gerçekleştirmekti ve bu akımın en önde gelen temsilcisi Mirseyit Sultangaliyev’dir. Onun Ulusal Komünist teorisi Sovyetler Birliği’nin Müslüman bölgelerinde kabul görmekle kalmayıp, Sovyet sınırının dışındaki Mısır ve Cezayir gibi ülkelerin liderlerini de etkilemiştir.[35] Sultangaliyev’in kişiliği, Tatar halkının Ekim sonrası tarihinde önemli rol oynamıştır. Yaşamın gerçekçiliği onu mücadelenin ortasına atmıştır.[36]

Sultangaliyev’in İslamı savunması, ulusal uyuma temel oluşturan unsuru sınıf dayanışmasının değil, İslam’ın sağladığına olan inancından kaynaklanmaktaydı. Sultangaliyev ve onun Müslüman Komünist yoldaşlarının Marksist teoriye getirdikleri en radikal yenilik, bu teoriyi kendi şartlarına göre yorumlamalarıydı. En açık ifadesiyle bu teorik duruş, 1920 Temmuz’unda Jizn Natsional’nostey dergisinde “Doğu’da Proleterya Devrimi’nin Görevlerine Dair Tez” adlı çalışmasında yer aldı.[37]

Sultangaliyev’in çalışmalarının sonucunda, özellikle Ortadoğu ülkelerinde kısa zamanda Bolşevik örgütler hızla yayılmaya başlamıştır. İran’da İran komünist Partisi, Endonezya’da Endonezya Komünist Partisi, Mısır’da Mısır Sosyalist Partisi ve Türkiye’de önce İştirakiyun Partisi daha sonra Yeşil Elma isimli örgütler kurulur. Sultangaliyev’in kendisine bir suç olarak yüklenen Turan Devleti ya da Müslüman Birliği projesinin anlamı, Sosyalist devrimin tüm doğuya yayılması ve Batı emperyalizminden kurtulmanın tek yolu olarak görünmesiydi.[38]

Sultangaliyev bu konu hakkında “Yolumuz doğru Yoldur” adlı makalesinde şunları yazmıştır: “Bizce, başlıca dikkatin Doğu’ya, Avrupa sermayesinin baskısı altında inleyen ve bir türlü kurtulamayan ülkelere odaklanması gerekmektedir. Doğu ülkelerine yaklaşımlarda, Parti’nin VII. Kongresi’nin eskiden bu yana ezilmekte olan Doğulu halkların kurtuluşu doğrultusunda göstermiş olduğu olanakların genişletilmesi zorunludur. Kendi ayaklarının üzerine basabilmeleri için Tatarlara, Başkurtlara, Kırgızlara, Türkistan ve Kafkas Müslümanlarına bir an önce yardım edilmesi gerekmektedir. Bu halkları organize ederek, bütünleştirerek ve silahlandırarak İran ve Afganistan üzerinden, onların devrimci güçleri ile bir arada, Türkiye’ye Arap ülkelerine Hindistan’a yönlendirmek gerekir ki, buraları Avrupa sermayesinin elinden kurtarsınlar. Dünya devriminin bir tek yolu vardır. Biz Doğulu Bolşevikler, bu yolu gösteriyoruz. Daha net bir şekilde ifade edecek olursak, her şeyden önce Doğu ülkelerini kudretli Avrupa sermayesinin elinden kurtarmak ve bu sermayeyi hammaddeden mahrum bırakmak gerekir.”[39]

1921 Nisan’ında yapılan Komünist Partisi’nin Onuncu Kongresi’nde Stalin, Komünizm’in Asya’da gelişiminin önündeki en büyük engeller olarak milliyetçiliği ve Türk Komünistleri’nin teorilerini gösterdi. 9-12 Haziran 1923 tarihleri arasında yapılan Ulusal Cumhuriyetler ve Bölgelerin İşçileri ile Komünist Parti’nin Merkez Komitesi Konferansında Sultangaliyev açıkça kötülenmiş ve ihanet ve milliyetçi sapmalarla suçlanarak partiden atılmıştır. Sultangaliyev, gerçeğe aykırı olarak Zeki Velidi ve Basmacılar ile birlikte olmakla ve Türkiye ile İran’daki destekçileri ile beraber Sovyet hükümetinin milletler politikasına karşı ortak platform oluşturmaya çalışmakla suçlanmış ve 1 ay hapiste tutulmuştur.

Sultangaliyev Haziran 1923’te Gürcistan’a gönderildi. Ancak 1924’de tekrar tutuklanarak Moskova’ya geri getirildi. Sekiz ay hapis yattıktan sonra devrime yaptığı hizmetlerden ötürü tekrar serbest bırakıldı. Sultangaliyev yoğun bir gözetim altında bulunduğu 1923-1928 yılları arasında büyük bir doktriner olarak örgütsel çalışmalar içine girdi. Bu beş yıl içeresinde sömürgelerde devrim üzerine yeni teorinin temellerini atmış ve gizli bir karşı-devrimci örgüt meydana getirmişti.[40]

Sömürgeler Enternasyonalinin ilk aşaması, Turan Cumhuriyeti adı ile Rusya’da büyük bir ulusal Türk devletinin kurulmasıydı. Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan, Tacikistan, Tataristan, Başkurdistan, Çuvaşistan, Azerbaycan ve Altay Türklerinden oluşan bu büyük devletin nüfusu 30 milyonu geçmekte, halkının yüzde 75’i Müslüman ve Türklerden meydana gelmekteydi. Rusya Federatif Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne ve kapitalist batılı güçlere karşı bağımsız, egemen bir devlet şeklinde örgütlenecek olan Turan, Federatif, Demokratik, Halkçı ve Sosyalist bir cumhuriyet olacaktı. Turan’ın ve Sömürgeler Enternasyonali’nin siyasal yönetimi, 1918’de kapatılmış olan Müslüman Komünist Partisi’nin yerini alacak, Doğu Sosyalist Partisi tarafından idare edilecekti. Bu parti bir kitle partisi olacak ve tabanı oldukça geniş tutularak arasında köylüler, şehirli proleterya ve küçük burjuvazi yer alacaktı.[41]

Sultangaliyev, Türk halklarının birleşmesinin gerekliliğine ilişkin görüşlerini “Asya ve Avrupa’nın Türk Halklarının Sosyo-politik, Ekonomik ve Kültürel Gelişiminin Temelleri” isimli çalışmasında (1924-1925) ve “Turan Cumhuriyeti’nin Oluşturulması Sorunu Üzerine” adlı makalesinde ortaya koymuştur. O, henüz 1923 yılında Pantürkizmi, sömürge halkların milli kurtuluş ideolojisi olarak görüyor ve Kremlin’in bu ideolojiye karşı mücadelesini eleştiriyordu. Mirseyit Sultangaliyev, Türk halklarının ve cumhuriyetlerinin birleşme sürecini doğal bir süreç olarak görüyordu. Onun düşüncesine göre, SSCB’nin Türk halklarının birleşmesinin tarihi kaçınılmazlığı, Türklerin yaşadıkları bölgelerde kapitalizmin ortaya çıkmasının sonucu olarak feodal-serflik düzeninin dağılmasından kaynaklanmaktaydı. Bu birleşme sürecinin Sosyalist devrim tarafından Doğu’daki konumun pekiştirilmesi amacıyla kullanılabilirdi. Bundan başka, Türk cumhuriyetlerinin birleşmesini Çin ve Hindistan taraflarından gelecek tehlikeler açısından da gerekli görüyordu. Çin ve Hindistan üzerinden olabilecek saldırılara karşı güçlü bir tampon devletin Ukrayna ile eşit haklara sahip, doğrudan SSCB’ye bağlı olan bir Türk Sovyet Cumhuriyetleri Federasyonu’nun gerekli olduğunu düşünüyordu.[42]

Kazan’da basılan Çayan dergisinde Sultangaliyev’in “Turan hükümeti” adlı bir makalesi yayınlanır. Sömürgelere Enternasyonali’nin ilk aşaması olarak öngörülen, Turan Devleti’nin kurulması konusunda Sultangaliyev’in görüşleri açık bir Türkçü nitelik taşımaktadır. Jizn Natsional’nostey’de yayınlanan bir makalesinde: “Turan devleti’nin merkezi olarak Kazan, aynı zamanda Volga’dan Pasifik’e kadar Rusya’nın tüm doğusunun merkezidir. Çünkü bütün Doğu’da Türkler yaşamaktadır” demektedir.[43]

1929 yılında Sultangaliyev davası devam ederken, o “ordusuz general” şeklinde nitelenerek önemi ve gücü küçültülmeye çalışılmıştır ancak Sultangaliyev, Rusya Türklerinden azımsanmayacak ölçüde destek almıştır. Sultangaliyevci bölge örgütleri, özellikle Tataristan ve Başkurdistan’da çok güçlüydü. Bununla birlikte bu örgütler Azerbaycan, Orta Asya ve Kuzey Kafkasya’da da vardı. 1923-1928 yılları arasında Müslüman Komünistlerin önemli bir bölümü az ya da çok aktif olarak Sultangaliyevci harekete katılmıştı. Bütün bunlardan başka gizli ya da yarı gizli birkaç Müslüman örgüt Moskova’daki Sultangaliyevci merkeze doğrudan bağlanmıştı. Bunlardan en önemli ikisi Kazakistan’daki Alaş Orda ve Kırım’daki Milli Fırka Partisi’nin eski üyelerinden oluşuyordu.[44]

1926-1927 yıllarında M. Burundukov (Milli Eğitim Halk Komiseri), V. İshakov (Gosplan İkinci Başkanı), Alimov, G. Maksudov gibi 1924’de iktidardan uzaklaştırılmış başlıca Tatar Sultangaliyevistler, Komünist Partisi bölge örgütleri bürolarında yeniden göreve getirildiler. Ruslar, o tarihten sonra partide direniş içerisinde olan bir Tatar bloğu ile karşı karşıya kaldılar. Özellikle 1927 Baharında, Tataristan ulusal kültürünün gelişmesi için toplanan konferans sırasında on Tatar Halk Komiseri’nin grevi buna örnek olarak gösterilebilir. Halk Komiserleri bu olayda yerlerinden ayrılarak Moskova’ya gitmişler, Merkez Komitesi’ne başvurarak Tataristan Rus Komünistlerini şikayet etmişlerdi. Komiserler Rusları, “Tataristan’ın ulusal çıkarlarına aykırı, emperyalist bir siyaset izlemekle” suçluyorlardı.

Tatar Komünist yöneticilerin milliyetçi bir cephede bir araya getiren bu girişim, Moskova’daki Sultangaliyevci merkezle bağlantılıydı. Bu yüzden Sultangaliyev 1928’de tekrar tutuklandı. 1929 yılında Moskova’da yargılanan Sultangaliyev on yıl zorunlu çalışma cezasına çarptırıldı ve cezasını çekmek üzere Beyaz deniz kıyısındaki Solovski kampına gönderildi. 1939 yılında serbest bırakılan Sultangaliyev’in Kazan ve diğer cumhuriyetlerin merkezinde oturması yasaklandı. O da Kuybişev’e yerleşti. Burada edebiyatla uğraşmak için bir müddet izin beklemiştir fakat bu izni alamamıştır. 1940’dan sonra Sultangaliyev’in izine rastlanamamıştır.[45]

Sultangaliyev’in tutuklanmasından bir ay sonra arkadaşlarının partiden atılmaları ve tutuklanmaları istendi. Bu durum, bir Komünist Parti içinde milliyetçi sapmaları hedef alan ilk krizdi. Kısa süre içerisinde Tataristan Merkez Yürütme Kurulu Başkanı Keşşef Muhtarov, Merkez Yürütme Kurulu Propaganda Bölümü Şefi Kasım Mansurov, Komünist Parti OBKOM’u Birinci Sekreteri Rauf Sabirov, Firdevs, Enbayev, Dran Ajriy, Ayaz Maksudov, Veli İshakov, Ganeyev, Mikdad Burundukov, Mahmut Budejil gibi kişiler Sultangaliyev’in yönetiminde “karşı-devrimci, anti-Sovyet, anti-Rus” bir örgüt kurmakla suçlanarak tutuklandılar. İddiaya göre bu örgütün amacı, proleterya diktatörlüğünü devirmek ve yerine burjuva ve kapitalist bir rejim kurmaktı. Bu kişiler, Milli Fırka, Türkistan Basmacıları ve İngiliz emperyalistleri gibi karşı-devrimcilerle ilişki kurmakla da suçlandılar.[46]

Bu sırada Sultangaliyevizm’in etkileri özellikle aydın çevrelerde tüm canlılığını koruyordu, bu yüzden partinin çabaları üniversiteye ve aydınlara yöneldi. 1929 Kasım’ında milliyetçiliğin en önemli merkezlerinden olan “Tataroloji Derneği” (Obşestvo Tatarovedeniya) kapatılarak yerine daha proleterya yanlısı ve üyeleri arasında daha çok Rus bulunan “Tataristan Etütleri Derneği” (Obşestvo İzujeniya Tatarstana) kuruldu. Bu baskı ve tutuklama işlemleri birçok alanda birkaç yıl daha devam etti. 1933 yılına gelindiğinde, örgütlü Sultangaliyevizm’in varlığı artık sona ermişti. Ancak Sultangaliyevizm ideolojisi, özellikle gençlik kesimiyle bilim ve edebiyat çevrelerinde etkisini korumaktaydı. Tatar ve Başkurt aydınlarının tam olarak “Temizlenmesi” 1939’a kadar sürmüştür.[47]

Turar Rıskulov’un Türk Birliği İdeli:

Rusya’da gerçekleştirilen büyük Ekim İhtilali sonrasında, Komünist Partisi’ne giren, bölge yöneticiliği görevinden başlayarak Sovyetler Birliği Milli Halk Komiserliği başkan yardımcılığı, Türkistan Komünist Partisi sekreterliği, Türkistan Devlet başkanlığı, Müslüman Bürosu başkanlığı, Savnorkom ve Komitern başkan yardımcılığı gibi çok önemli görevlerde bulunan, Bakü Birinci Doğu Halkları kongresini toplayan komitede yer alan ve kongrede bir konuşma yapan, Türkistan Komünist partisi beşinci kongresine, o günler için akıl almaz öneriler sunan Turar Rıskulov, Molla Nur Vahidov ve Sultan Galiyev gibi milli Komünizm ekolünün en önemli temsilcilerinden biridir.[48]

Turar Rıskulov 26 Aralık 1894’de Yedisu vilayetinin Vernıy’e bağlı Şıgıs Talgar bölgesinde dünyaya gelmiştir. Onun babası Rıskul Jılkıaydarulı, buraya yerel yöneticilerin baskılarından dolayı 19. Asrın ikinci yarısında Sırderya viilayeti Çernayev’den (Bügünkü Tülkibas) göç etmiştir. 1907 yılında Merke’deki Rus-Tüzdik İlkokulunda eğitimine başlayan Rıskulov, 1910’da Bişkek’teki Birinci Dereceli Köy İşleri Okulu’na girdi ve burayı 1914 Ekim’inde Bağ-Bağçe Yetiştiricisi uzmanı olarak tamamladı. Eğitimini devam ettirmek isteyen Rıskulov, Samara’daki Orta Dereceli Köy İşleri Uçilişesinde okumaya hak kazandı. Ancak bu uçilişenin müdürü “Kazak göçmenidir. Onlara toprak işlemeyi öğretmenin lüzumu yoktur” diyerek onu kabul etmedi.

1915’de Taşkent’te yeni açılmış olan Öğretmen Enstitüsü’ne girmeyi denedi, fakat onu buraya da “buratana” diye adlandırarak almadılar. Sonunda Rıskulov, Eğitim Bakanı’na şikâyette bulunarak, özel izinle imtihana sokularak okula alındı. 1916 yılına gelindiğinde, Kazak ülkesinde Ulusal Bağımsızlık Ayaklanması başlamıştı. Çar’ın fermanı boyunca cepheye alınma tehlikesi ortaya çıkınca, Rıskulov Enstitü’deki eğitimini bırakarak, Evliyaata uezindeki Merke’ye döndü.[49]

Turar Rıskulov, Kazakistan’daki 1916 yılı Ulusal Bağımsızlık Ayaklanması’nın önderlerinden biri olmuştur. Bu ayaklanma, Birinci Dünya Savaşı devam ederken Çar’ın fermanı ile cephe gerisine adam toplama işine karşı duyulan tepki ile başlamıştı. Ancak bu sadece ayaklanmanın başlamasına bahane olmuştu, ayaklanmanın sebepleri daha derinlerde yatmaktadır. Rıskulov’un sözüyle: “Ayaklanma araklıksız devam eden sömürüye karşı duyulan ekonomik ve siyasi tepkilerin sonucunda doğmuştur”.[50]

Merke’deki ayaklanmanın liderleri arasında yer alan Rıskulov, ayaklanmacıların Rus çiftçileri üzerine baskında bulunmaması konusunda özel olarak durmuştur. Ayaklanmanın en ateşli döneminde bir ay süre ile tutuklanan Rıskulov, hiçbir suç bulunamayınca serbest bırakılmıştı. Ancak onun siyasetle ilgilenmesi yasaklanmıştı. Hapishaneden çıktıktan sonra ağır bir hastalık geçiren Rıskulov, bu dönemde ayaklanma ile ilgilenememişti. Ondan yoksun kalan isyancılar, ayaklanmayı bastırmakla görevli Rus birlikleri karşısında çok zor anlar yaşamıştır. Turar Rıskulov’un yeniden siyasetle uğraşmaya başladığını anlayan polis, onu tutuklamak için araştırmalara başlayınca o, gizli bir şekilde Taşkent’e gitmek zorunda kaldı. 1916 Ulusal Bağımsızlık Ayaklanması, Rıskulov’a acı gerçeği tüm açıklığıyla göstermiş, onu halkının bağımsızlık mücadelesine girmeye sürüklemiştir[51].

Evliyaata uezindeki ayaklanma bastırıldıktan sonra Rıskulov, Taşkent’teki eğitimini devam ettirdi. Ancak o, enstitüyü tamamlamadan ihtilalci hareketlerle ilgilenmeye başladı. Bu sırada Rusya’da 1917 yılı Şubat İhtilali gerçekleşmiş, Çarlık yönetimi devrilerek idare Geçici Hükümet’in eline geçmişti. Turar Rıskulov, Geçici Hükümetin de halkına eşitlik ve bağımsızlık getirmeyeceğini kısa sürede anladı. Bundan sonra o, Bolşeviklere yaklaştı. 1917 yılında Merke’ye dönen Rıskulov, “Kazak Gençlerinin İhtilalci Odağı”nı kurdu[52].

1917 Eylül’ünde “Sosyal Adalet” ve “Ulusların Eşitliği” gibi sloganlara inanan Turar Rıskulov, Komünist Partisi’ne üye oldu[53]. Ordalı Konıratbayev, Turar’ın Komünist Partisine üye oluş tarihi hakkında farklı bilgi vermektedir. Onun bildirdiğine göre Turar Rıskulov, 1919 yılı Eylül ayında Taşkent’te gerçekleşen Cumhuriyet Sovyetlerinin VIII. Kurultayı’nda delegelerin, kaydedildiği kâğıda “1918 yılı başından beri Partinin içindeyim” diye yazmıştı[54]. 1918 Nisanı’nda ise Evliyaata Sovyetlerinin Uezdik İdare Komitesi başkan yardımcılığına seçilmişti. Bu dönemde Turar, 1916 yılı ayaklanması yenilgi ile sonuçlandıktan sonra Çin’e göç etmek zorunda kalanları, vatanlarına geri getirmek ve onlara yardımda bulunmak için işleri organize etti. Bu dönemden başlayarak o, Türkistan ile Kazakistan’ın önemli devlet ve siyaset adamı olarak kendisini gösterebildi[55].

1918 Sonbaharında Turar Rıskulov, Sovyetler’in Türkistan Merkezi İdare Komitesi (Türkatkom)’ne çalışmaya çağırılarak Taşkent’e gitti. O burada aynı anda Türkistan ASSR’i Sağlık Koruma Halk Komiserliği, Türkatkom başkan yardımcılığı ve RKP (b) Ülkelik Müslüman Bürosu’nun Başkanlığı görevlerini yürüttü. Turar’ın devlet adamı olarak otoritesi gün geçtikçe artmaktaydı. Turar, 1920 yılı Ocak ayında, içinde bugünkü Özbekistan, Taciksitan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Kazakistan’ın Güney Vilayetleri (Kızılorda Güney Kazakistan, Jambıl, Taldıkorgan, Almatı) olan Türkatkom’un başkanı oldu ve 1920 Sonbaharında Moskova’ya giderek RSFSR Ulus İşleri Yönündeki Halk Komiseri’nin yani Stalin’in İkinci Yardımcılığı görevine atanana kadar başkanlıkta kalmıştır.[56]

Turar Rıskulov tarafından yönetilen Ülkelik Müslüman Bürosu (Müsbüro) yöneticileri, siyasi durumu değerlendirerek önemli değişiklikler yapma gayreti içine girdi. Bu dönemde Turar Rıskulov’un görüşlerini şu şekilde özetlemek mümkündür: “Türkistan Cumhuriyeti’nin yerli halkların ulusal devletine dönüşmesi şarttır. İhtiyaç halinde adı değiştirilerek, dış şekli iç özelliklerin uygun hale getirilmelidir. Yaşayanların büyük çoğunluğu Türk dilli halklar olduğu için cumhuriyetin adının “Türk Halklarının Cumhuriyeti” olmalıdır. Türkistan komünist Partisi, “Türk Halklarının Komünist Partisi” adıyla yeniden kurulmalıdır.” Bu fikirlerin iş yüzünde gerçekleşmesi için kısa sürede parti konferansının toplanması hazırlıklarına başlandı. Turar Rıskulov, Genel Parti Konferansına ek olarak Müsbüro’nun Olağanüstü III. Konferansını da toplantıya çağırdı.[57]

20-27 Ocak 1920 tarihleri arasında Taşkent şehrinde gerçekleşen TKP V. Konferansı ile Müsbüro’nun Olağanüstü III. Konferansı Türk Halklarının tarihinde önemli yer aldığı gibi Türkistan Cumhuriyeti’nin tarihinde de önemli rol oynamıştır. Birleşik Türkistan kurma fikrini savunan Turar Rıskulov yönetimindeki Müsbüro’nun, konferanstan galip çıkmış olması çok önemlidir. Bu konferansın kabul ettiği kararlar boyunca TKP Ulusal seksiyonları birleştirilerek “Türk Halklarının Komünist Partisi” (THKP) adını aldı.[58]

25 Ocak 1920 tarihi, Pazartesi günü V. Komünist Parti konferansında bölgesel partilerin raporlarının değerlendirilmesi sırasında yeni kurulmuş olan “Türk Halkları Komünist Partisinin” Geçici Merkezi komitesine açık oylama ile seçim yapıldı. Bu seçimde Turar Rıskulov 92 oy ile (oy birliğiyle) en çok oy alan üye oldu[59].

Sabit Şildebay, geçici komiteye seçilenler arasında en genç üye olmasına rağmen en çok oy toplayan kişinin Turar Rıskulov olduğunu belirterek, onun genç olmasıyla beraber siyasi bedelinin ne kadar yüksek olduğuna dikkat çekmektedir. Yine Şildebay, 16-21 Nisan 1917’de gerçekleşen Birinci Türkistan Ülkelik Müslümanlarının Kurultayında Mustafa Çokay’ın “Türkistan Ülkesi Müslümanlarının Sovyeti”ne yaşı en genç olmasına rağmen başkan olarak seçilmesini, Rıskulov’un durumu ile karşılaştırıp, diğer Türk halklarından çıkan siyasi önderlere göre Kazak siyasi önderlerinin ileri saflarda yer almasını, ulusal gurur kaynağı olarak değerlendirmektedir.[60]

Turar Rıskulov parti kurma işini bir dereceye kadar düzenledikten sonra, kendisinin ikinci ideali olan ha­reketi gerçekleştirebilmek için işe girişti. Bu ideal Tür­kistan Cumhuriyeti’ni “Türk Sovyet Cumhuriyeti”ne dönüştürmek idi. Müsbüronun olağanüstü III Konfe­ransının 25 Ocak tarihinde gerçekleşen oturumun­da Turar Rıskulov, “Türkistan Cumhuriyeti’nin Muh­tariyeti Hakkında” adlı bildiri okuyup, Türkistan’ın özerkliği ile ilgili tezlerini tartışmaya açtı. Bu tezler ilk olarak 17 Ocak da gerçekleşen Birleştirilmiş Meclis’te açıklanıp, bazı değişikliklerden sonra partinin konfe­ransında değerlendirmeye sunulmuştu. III. Muskonferentsiyada (Müslüman Halkların Konferansı) ha­raretli tartışmalarla değerlendirilmiş, ancak esası ve ruhu korunarak 17 Ocak’taki nüshası kabul edilmişti. Bu tezlerin:

  1. maddesinde; “Sırderya, Jetisu, Fergana, Semerkant ve Zakaspi vilayetlerinden meydana gelen Türkistan-Kırgız (Kazak), Özbek, Türkmen, Karakalpak, Kıpçak, Tatar, Taranşı (Uygur), Dungan ve baş­kaları, bununla birlikte Türk soylu olmayan Tacikler Türk halklarının vatanı olarak sayılsın. Bunlardan başka Ruslar, Yahudiler, Ermeniler ve diğerleri göç­men elementer olarak hesaplansın.”Teze, Türk soylu olmayan Tacikler ile Dunganlar tarihi, ananesi, dini bir Müslümanlar oldukları için eklenmiştir. Dunganlar kendilerinin bu teze dahil edilmelerini hararetle talep etmişlerdi[61].
  2. maddesinde; “Rusya Sovyet Federatif Sos­yalist Cumhuriyetinin (RSFSC) içindeki Türkistan Cumhuriyeti’nin” bölgesel özellikleri bakımından uygun düşmediği için “RSFSC’nin Türkistan Cumhuriyeti” değil “RSFSC’nin Türk Cumhuriyeti” olmalı ve ülkedeki hükümet kurumlarının adları buna bağlı olarak değiştirilmeli.
  3. maddesinde; Türk Sovyet Cumhuriyeti devlet hizmetlerini ve anayasasını yerli halkın sosyal, tarihi ve ekonomik ihtiyaçlarına göre oluşturur.
  4. maddesinde; Şimdiki sosyalist oluşum sürecin­de, sadece bölgesel değil, onunla birlikte Türkistan halkları arasındaki sınırların da birer-birer yok edi­leceği gün gelmiştir. Türkistan’ın beş vilayetinden başka, Türk Sovyet Cumhuriyeti’ne katılmak isteyen başka yeni cumhuriyetlerin katılımına imkan vardır.
  5. maddesinde; RSFSC’nin işçileri ile sömürülen halkların hukukları ile ilgili deklarasyon esas alınarak, önümüzdeki Sovyetlerin Dokuzuncu Kongresi’nde yerel duruma uygun gelecek yeni anayasanın kabul edilmesi için, Sovyetler’in Altıncı Kongresi’nde onay­lanan Türkistan Cumhuriyeti’nin anayasası yeniden gözden geçirilmeli.
  6. maddesinde; İşçiler ile sömürülen halkları en­ternasyonal yol ile birleştirmek maksadıyla, Türk Halklarının: Tatar Kırgız (Kırgız ve Kazak), Başkurt, Özbek v.d. olarak bölünüp, küçük cumhuriyetler kur­maya olan yönelimi Komünst propaganda yolu ile engelleyip, birlik maksadı için RSFSC içindeki diğer Türk halklarını Türk Sovyet Cumhuriyeti çatısı altın­da toplanması şarttır. Bunun gerçekleşmemesi du­rumunda bölgesel özelliklerine göre Türk halklarının birliklerinin kurulması gerekmektedir.
  7. maddesinde; Tarihi ve toplumsal ilişkiler açı­sından bakıldığında Türkistan sakinleri kendi sosyal durumlarına göre birbirinden farklı üç gruba, yerli-göçebe halklar, yerli-yerleşik halklar ve göçmen halk­lar olarak ayrılması gerekmektedir.
  8. maddesinde; Sınıf mücadelesinin başarıya ulaşması için, konferansın, cumhuriyetin federa­tif önemi olan bazı kurulumlarının merkezileştiril­mesine karşı olmadığını bildirir ve bununla birlikte Türkistan’ın merkeze uzak oluşu, coğrafyasının geniş oluşu, etnografik, topografik ve toplumsal özellikleri nazara alınıp, Türk Sovyet Cumhuriyeti’nin merkezi hükümetine, iç işlerinde kanun hazırlamasına izin ve­rilmeli. Bununla birlikte devlet organlarında resmi dil olarak Türk dilinin kullanılması için gerekenlerin vakit kaybetmeksizin hızla yerine getirilmesi şarttır.
  9. maddesinde; Bu kararın, 6-maddeyle belirle­nen, RSFSC içindeki tüm Türk halklarına kısa sürede bildirilip, onlarla bağlantı kurulmalıdır.
  10. maddesinde; Yukarıda belirtilenlerin tamamı, yakında yapılacak olan Bölgesel Parti ve Sovyet Kongrelerinde uygulanmalıdır; denilmiştir.[62]

Konferans biter bitmez Turar Rıskulov, onun ka­rarlarını onaylatmak için RKP (b) Merkez Komitesine mektup yolladı. Merkez Komite bu kararlara olumlu bir şekilde bakmadı ve uzun süre cevapsız bıraktı. Cevabın gecikmesinden rahatsız olan Rıskulov, Şu­bat ayının başında Lenin’e yeni bir telgraf yolladı.[63] Rıskulov’un bu girişimlerinin ardından M. Frunze 22 Şubat 1920’de Taşkent’e geldi. 23 Şubat’ta tam kad­ro toplanan Türikkomissya meclisinde Frunze, TKP V. Konferansı ile III. Muskonferensiya kararlarını “Pantürkçülük”. “Panislamcılık” ve “Burjuva Milliyetçi­liği” kararları olarak değerlendirdi. Bu konferansların bütün kararları reddedilerek, durumun önceki haliyle değişmeden kalacağı açıklandı.[64]

Turar Rıskulov, Türk Birliği fikrini Komünistle­rin şovenist siyasetine karşı mücadele aracı olarak kullanmıştır. Komünist Parti ile Sovyet Hükümetinin Çarlık Rusyası’nın sömürü siyasetini devam ettir­mekte olduğunu anlayarak ona karşı mücadeleye gi­rişmiştir. Sovyet Hükümetinin Alaş Orda Hükümetini devirip Alaş Partisi’ni dağıtması, Komünistlerin Orta Asya Halklarına bağımsızlık vermeyeceğini açık bir şekilde ortaya çıkarmıştı. Bu durum karşısında Kazak aydınları ülke dışına göç etmek zorunda kalmıştı. Bir kısım aydınlar ise Komünistlerin şovenist siyasetleri karşısında boyun bükmeye mecbur olmuşlardı. Turar Rıskulov ise mücadeleden vazgeçmemiştir.[65]

1920 yılının ikinci yarısından itibaren Turar Rıskulov’un siyasi ömrünün ikinci dönemi başlar. Bu dönemde o, Ulus İşleri Yönündeki Halk Komiserliği, Azerbaycan Cumhuriyeti Komiterninin İdare Komite­sinde yönetici olarak çalışmıştır. 1920 yılında topla­nan Doğu Halklarının Bakü’deki I. Kurultayına katıldı. Azerbaycan’da bir yıl kadar çalışmıştır. Turar Rısku­lov merkezde çalışmasıyla birlikte, ulus ve ulusal ba­ğımsızlık meseleleri ile özel olarak ilgilenmiştir.[66]

1921 yılının Şubat ayının ortasında biten, Azer­baycan Komünist Partisi’nin III. Kurultayının seçimiy­le Turar Rıskulov, RKP(b) X. Kurultayının delegesi olarak mart ayının başında Moskova’ya gelmiştir. Moskova’da RKP(b) X. Kurultayı ile aynı anda, Türk Halkları Komünistlerinin II. Genel Rusya Sovyeti de 6 Mart 1921’de başlayarak dört gün sürmüştür. Bu toplantıda görüşülen en önemli konu ulus meselesi idi. Bu konu hakkındaki esas konuşma G. Safarov tarafından yapılmıştır. O konuşmasında Türikkomisyasının siyasetini destekleyerek bütün suçu yerli mil­liyetçilerin, Pantürkçülerin ve Panislamcıların üzerine atmıştır. Bunun için de Turar Rıskulov tarafından sert bir şekilde eleştirilmiştir.[67]

Turar Rıskulov, G. Safarov’un Türikkomissyasının Türkistan Cumhuriyeti’nde yürüttüğü siyasetini destekleyen sözlerinin yanlış olduğunu karşı konu­lamaz bir şeklide ispatladı. Rıskulov, RKP(b) Mer­kez Komitesi’nin Ulus siyasetini “Kızıl Emperyalizm” olarak değerlendirdi. Moskova’nın tam ortasında RKP(b) Merkez Komitesi’nin liderlerinin karşısında durup, onların yürütmekte oldukları siyasete “Kızıl Emperyalizm” diyebilmek herkesin yapabileceği bir şey değildi.[68]

Turar Rıskulov’un konuşmasında, Türkistan Cumhuriyeti’nde yürütülen askeri siyasetin ve Türk komisyonunun ekonomi siyasetinin değerlendirilme­sinin ardından en önemli bölümü “Pantürkizm” kav­ramını değerlendirmesidir. Türk dilli halkların doğal yakınlaşmasını engellemek için bilerek aşağılanıp duran, yani “Pantürkizm” denilen kavrama başka ba­kış açısıyla bakmak gerekmektedir demiştir. Ayrıca Turar Rıskulov, “Pantürkizm” fikrinin Türk halkları için ne kadar önemli bir kavram olduğunu şu şekilde be­lirtmiştir: “Ben, Pantürkizm meselesini değerlendir­mek istiyorum; birçokları Panislamizmle, dini birlikler­le karşılaştırmaktadır. Bununla birlikte bu meselenin bizim için çok önemli olduğunu belirtmemiz gerekir. Avrupalı emperyalistlerin gösterdiği Pantürkizm hiç­bir zaman olmamıştır, onun başka türü var. Bizim söylemek istediğimiz Türkiye, emperyalist Türkiye o şimdi yok. Doğunun halklarının önemli bir bölümünü peşinden sürükleyen Yeni Türkiye var. Bizim elimiz altındaki Kafkasya, Asya ve Türkistan’daki toplumu Sovyet kurulumuna çekebilmek için Kemalist harektin tecrübesinden yararlanılmalıdır. Buna göz yum­mak olmaz, ayrıca Pantürkizmi eski bakış açısıyla değerlendirmenin faydası da yok” RKP (b) tarihinde, yapılan toplantıların hiçbirinde “Pantürkizmi” Turar Rıskulov gibi açıkdan savunan hiçkimse olmamıştır.

O, RKP (b) Merkezi Komitesi’nin millet siyasetini “Kı­zıl Emperyalizm” olarak değerlendirip, günü geldiğin­de Türk halkları, Rusya ile değil, tarihi ile kaderi, dili ile dini, kültürü aynı olan Türkiye ile birlik kuracaktır demesi hayran kalınacak durumdur. Mesela bağım­sızlık mücadelesi veren Türkiye’yi örnek vererek o şunları söylemiştir: “Bugün Kemalist Türkiye, ‘Türk halklarının hareketlerini Sovyet Rusya idare ede­medi’ demektedir. Biz onların söylediklerinin doğru olduğunu kabul etmeliyiz” Sözünün sonunda Turar Rıskulov, sözlerinin tamamını özetleyerek RKP(b) 10. Kongresi’nden sonra partinin Türk halklarına uy­guladığı politikayı tamamen değiştirmesi gerektiğini belirtmiştir[69].

Turar Rıskulov, Türkistan Cumhuriyeti’nde çalıştı­ğı dönemde savunduğu Türk Halklarının Birliği fikrini, SSCB Anayasası’nın planının tartışıldığı dönemde bir kez daha, bu sefer başka bir yönden değerlendir­meye sundu. Orta Asya’daki Türk soylu halkları odak içinde birleşmesi meselesine bağlı olarak, Türkistan Cumhuriyeti, Kazak otonom Cumhuriyeti, Buhara ve Harezm Cumhuriyetlerinden oluşan “Orta Asya Cum­huriyetlerinin Federasyonu” adında siyasi bir odak kurarak, onu doğrudan SSCB’ye bağlamayı savun­du. Onun bu fikri gerçekleşseydi, Orta Asya’nın Türk soylu halkları için siyasi, sosyal ve ekonomik açıdan çok önemli bir olay gerçekleşmiş olurdu. Ancak Turar Rıskulov’un bu ideali de gerçekleşmemiştir.[70]

Türkistan’daki siyasi ve ekonomik durumun bo­zulması RKP(b) Merkezi Komitesini, Turar Rıskulov gibi ülkeyi iyi tanıyan ve onu bu zor durumdan çıka­rabilecek siyasi önderlerin Türkistan ASSR’inde idari göreve yeniden getirmeye mecbur etti. 1922 yılının Sonbaharında Turar Rıskulov, Türkistan ASSR’i Halk Komiserlerinin Başkanı olarak atandı. O, Türkistan ASSR’i hükümet başı olarak, 1920’de tarih sahne­sinden gitmiş olan Alaş Orda Hareketi’nin liderleri ile önemli üyelerine elinden geldiğince yardımcı oldu ve onları kolladı. Rıskulov’un hükümeti yönettiği sırada Ahmet Baytursunov, Halel Dosmuhamedov, Jüsipbek Aymauıtov, Magjan Jumabayev, Muhamedjan Tınışbayev gibi değerli Kazak aydınları Taşkent ile Kazakistan’ın güney bölümlerinde ilmi ve pedagojik çalışmalarına imkan sağlanmıştır[71].

Turar Rıskulov bütün ömrü boyunca devlet ve parti siyasetindeki ulıderjavalık şovenizm görümüne karşı mücadele etmiştir. O, yerel milliyetçiliğin, bir­çok durumda ulıderjavalık şovenizme bir tepki olarak doğduğunu ispat etmiştir. Kendisinin bu meseleler etrafındaki düşüncelerini, 9-12 Haziran 1923 tarihin­de RKP(b) Merkez Komitesi’nde gerçekleşen ulusal cumhuriyetlerden sorumlu görevlilerin IV. Meclisi’nde de açıkça dile getirmiştir. Bu meselede Rıskulov, parti ve ülkedeki yönetimi eline almaya başlayan İ. Stalin’e karşı çıkabilmiştir. İkisinin arasındaki ilk açık karşıtlık burada ortaya çıkmıştır. Bu mecliste Stalin, Rıskulov’u “Tatar Milliyetçisi” Sultangaliyev ile fikir birliği yapmakla ve Sultangaliyev gibi parti yolundan sapmakla suçladı. Turar ise bu konuda “Stalin yolda­şın açıklamaları doğru değil, Stalin hata yapmakta­dır” demiştir[72].

Türkistan Cumhuriyeti’nin Halk Komiserleri Sovyeti’nin Başkanı Turar Rıskulov’ı “Basmacıların” hareketlerini şiddetlendirdiği 16 Ocak 1924’de yöne­timden uzaklaştıran “Stalin” siyaseti, Türkistan’ı bö­lünmesinin tüm hazırlıklarını tamamlamıştı. Türkistan Muhtar Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ni bölümlere ayrılmasına Turar Rıskulov’un bu bölünme işlemine şiddetle karşı çıkacağı bilindiğinden o, Stalin tarafın­dan 1924 Ekim ayı ile 1925 Temmuz ayı arasında Komite’nin temsilcisi olarak Moğolistan’a yollandı. Bu işlem gerçekleştikten sonra 27 Ekim 1924’de Türkis­tan milli devletlere bölündü[73].

Moğolistan’dan ülkeye dönen Turar Rıskulov, 1926 yılının Mayıs ayında Kazakistan’ın o zamanki başkenti Kızılorda’da “Enbekşi Kazak” gazetesinin redaktörlüğünü yürüttüğü sırada Moskova’ya çağırılıp, RSFSR Halk Komiserleri Sovyetinin Başkan Yardımcılığı görevine atandı. Bu, merkezi idarenin Stalin’in yönetimiyle yeni Sovyet Emperyasını kur­mak için yoğun çalışmaların başladığı dönemdi. Yeni emperyal prensiplerin üstünlük kurmasına var gücüyle karşı çıkan Z. Velidov (Ahmet Zeki Velidi Togan), M. Sultangaliyev ve onlar gibi siyasi önderleri, görevlerinden uzaklaştırılıp, hapishanelere konulup, güçleri kırılmıştı. Bununla birlikte merkezin baskıları­na direnebilenler hala vardı. Turar Rıskulov da bun­lardan biri idi.[74]

1926 yılının Haziran ayında BKP(b) OK Siyasi Bürosu “RSFSC’yi, içindeki milli cumhuriyetler ile vilayetlerin içeriğinin geliştirilmesi” meselesi boyun­ca M. İ. Kalinin yönetiminde 33 kişiden oluşan bir komisyon kurdu. Ulusal kurulumlar ile merkez ara­sındaki anayasal-hukuki ilişkileri belirli bir sisteme getirmekle yükümlü olan bu komisyonun çalışmaları büyük umutlar besleyecek durumda değildi. Ancak kısa sürede çözüm bekleyen sorunlar gün geçtikçe artmaktaydı. Böylece Bolşeviklerin, ezilen halklara eşitlik verileceği vaadi ulaşılamaz bir hayale dönüş­tü. Bu durum, RSFSR içindeki otonom kurulum ida­recilerinin merkez siyasetine karşı şikâyetlerinin art­masına yol açtı. 12-14 Kasım 1926 tarihleri arasında Turar Rıskulov tarafından gerçekleştirilen “Sovyet” bu şikâyetlerin toplam görünümü idi. Bu toplantıya 11’i Kazak siyasi önder olmak üzere 49 kişi katılmış­tır. Sovyeti açış konuşmasında Turar Rıskulov, top­lantının “BOAK’ın Ulus İşleri Bölümü ile Moskova’ya sessiyaya gelen Ulus aymakları temsilcilerinin ricası boyunca” gerçekleştiğini söyleyip, gündeme şu me­seleleri sunmuştur:

  1. Kalinin’in başkanlığını yaptığı BKP(b) OK’nin Komisyonunun işlerine bağlı RSFSR’deki ulusal otonom kurulumların meseleleri;
  2. BKP(b) OK’ya bağlı ulusal meseleler boyunca gerçekleştirilen olağan kurultaylar hakkında;
  3. BOAK Prezidium’una bağlı milli işler bölümü­nün görevleri hakkında;
  4. RSFSC’nin başlıca resmi organlarında halktan memurlar görevlendirilmesi hakkında[75].

Kurultay’da konuşma yapan Kazak temsilcileri

S. Asfendiyarov, S. Mendeşev, J. Mınbayev, S. Kojanulı, A. Dosov Kazakistan’daki ahvali eleştirmiştir. Kurultayda son değerlendirme konuşmasını yapan Turar Rıskulov da rahatsızlığını dile getirmişti. Ku­rultay, T. Rıskulov’un görevlendirmesiyle, Kurts ta­rafından hazırlanan karar taslağı tartışılıp kabul etti. Kurultay kendi hukuki statüsünü açık bir şekilde orta­ya koyamadan M. İ. Kalinin yönetimindeki komisyona teklifler vermekle sınırlandırılmıştı. Bununla birlikta Kurultay, Rıskulov, Kurts, Samurskiy, Nagovitsin ve Asfendiyarov’u “Kurultayda görüşülen konular hak­kında Stalin’i bilgilendirip, onun adına beşinci ku­rultayın zamanında toplanmasının sağlanmasıyla görevlendirdi”.

Tabii ki Stalin, kendi fikirlerini sert bir şekilde eleştiren bu kurultayın kararlarını paylaşma­dı. RSFSC’nin bütün otonom kurulumlarında “Rıs­kulov Kurultayının” kararlarını karalayan toplantılar yapılmaya başlandı. Bunlardan biri de Kazakistan’ın o zamanki başkenti Kızılorda şehirinde 18 Aralık 1926’da gerçekleşti. Orada esas bildiriyi okuyan F. Goloşekin idi. Toplantıda şu karar alınmıştı: “Milli­yetçilerin yukarıda belirtilen kurultayında kabul edi­len kararların hiç birine katılmadığımızı bildiririz. Biz Merkezi Komite’nin millet politikasını tamamen des­teklemekteyiz. Bundan sonra, milli cumhuriyetlerin fikirlerini ve ihtiyaçlarını sadece parti ve hükümet açıklayabilir”. Milliyetçiler kurultaylarının tarihi, tabi ki milli cumhuriyetlerde yapılan karalama toplantılarıyla son bulmadı. 1937-1938 yılları Sovyetler Birliği’nin tamamına yayılan sürgün siyaseti sırasında Rıskulov Kurultay’ına katılan devlet adamlarının tamamı hapis cezalarına çarptırıldı[76].

Kazakistan ile Orta Asya’nın ekonomisi ve kül­türünün gelişmesine büyük katkısı olacak diye Sta­lin ile Goloşekin tarafından başlatılan “Küçük Ekim” hareketi neticesinde özellikle Kazakistan’da açlık baş göstermiş, halkta toplu bir şekilde açlıktan ölümler başlamıştı. Halkının içine düştüğü bu durumdan ra­hatsız olan Rıskulov, bir kaç defa Stalin’e mektuplar yazmıştı. Bu mektuplar sırasında Stalin’le tartışma içine giren Rıskulov, 1937-1938 yıllarında tüm ülkeyi saran büyük devlet terörünün kurbanı oldu.[77]

Mirseyit Sultangaliyev ve Turar Rıskulov bütün ömürlerini Rusya’da yerleşik Türk halklarının birliğine adamış ulu liderlerdir. Şovenist Bolşevizmine ve özel­likle Stalin diktatörlüğüne karşı en ufak bir çekinme bil­dirmeyen bu değerli isimler, sadece Rusya değil tüm dünya Türklüğü için unutulmaz bir yıldız olarak tarihte­ki saygın yerlerini almışlardır.

Sonuç olarak, Sultangaliyev ve Turar Rıskulov’un mücadelesini verdiği Türk Cumhuriyeti, gelecekte Türkleri birleştirecek Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti içindeki Türklerin kendi kendilerini yönetebilmelerini sağlayacak, otonomi prensibini esas alan bir devletti. Türk Cumhuriyeti, diğer Türk devlet kurulumlarına kapılarını her zaman açık tutmuş ve gelecekte ulusal özelliklerine göre ayrı gruplar halinde ancak bir­leşmiş bir konfederasyon şeklinde bütünleşmeyi amaç edinmişti.

Sovyetler Birliğinin daha sonraki yıllarında görüldüğü üzere Turar Rıskulov’un fikirlerinin Sovyet yönetimi tarafından kabul edilmesinin imkanı yoktu. Başkent Moskova’da veya ona bağlı yerel yönetim organlarında bu fikri sahiplenecek bir kurum veya kişi bulmak mümkün değildi. Sultangaliyev’in fikrine göre Çarlık Rusya, Roma İmparatorluğu, Arap Halifeliği, Cengiz Han, Timur ve Osmanlı İmparatorluğu’nun yo­lundan yürüyüp yıkılan bir imparatorluktu. Onun yerine kurulan SSCB’de sonsuz olmayacak, geçici bir varlık­tır. Onun içinden de bağımsız devletler çıkacaktır. İşte bu durum içinde Sultangaliyev, Sovyetler Birliği içinde yaşayan Türk halklarının bağımsızlık sonrasında bir organizma içerisinde yer almalarının en doğru yol ola­cağını belirtmişti. Buna ek olarak da Doğu Türkistan, Afganistan ve İran’daki Türkler de, bu birliğin içinde kendilerine yer bulabileceklerdir.

Kaynakça: Türk Yurdu • Haziran 2010 • Sayı: 274


Dipnotlar:
[1] Mambet Koygeldiyev, Ulttık Sayasi Elita, Jalın Baspası, Almatı, 2004, s. 214.
[2] Köşim Esmagambetov, Alem Tanıgan Tulga, Dayk Press, Almatı 2008, s. 346.
[3] Yusuf Akçura, Türkçülüğün Tarihi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2001, s. 19.
[4] François Geogeon, Osmanlı Türk Modernleşmesi (1900-1930), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2006, s. 7.
[5] Yusuf Sarınay, Türk Milliyetçiliğinin Tarihi Kökenleri ve Türk Ocakları, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2004, s. 24.
[6] Pavrus Risal, “Türkler Bir Ruh-ı Milli Arıyorlar I”, Türk Yurdu, yıl 1, sayı 21, cilt 2, 23 Ağustos 1328-5 Eylül 1912, s. 656-657.
[7] Yusuf Sarınay, age, s. 41.
[8] Nizam Önen, İki Turan, Macaristan ve Türkiye’de Turancılık, İletişim Yayınları, İstanbul, 2005, s. 42.
[9] Rıdvan Akın, Osmanlı İmparatorluğu’nun Dağılma Devri ve Türkçülük Hareketi (1908-1918), Der Yayınları, İstanbul, 2002, s. 8-9.
[10] Yusuf Sarınay, age, s. 131.
[11] Yusuf Sarınay, age, s. 48.
[12] Rıdvan Akın, age, s. 7.
[13] Necati Gültepe, TURAN, Turancılık Tarihinin Kaynakları, Turan Kültür Vakfı Yayınları, İstanbul, 1999, s. 38-39.
[14] Özbekistan Cumhuriyeti Merkezi Devlet Arşivi, Fond No. 1, OP No. 31 D. No. 540 P. 25-29.
[15] Özbekistan Cumhuriyeti Merkezi Devlet Arşivi, Fond No: 1-1, OP No: 31 D. No. 540 P.6.
[16] Jacob M. Landau, age, s. 31.
[17] Alexandre Bennigsen-Chantal Quelquejay, Sultan Galiyev ve Sovyet Müslümanları, Çeviren: Nezih Uzel, Elips Yayınları, Ankara, 2005, s. 108.
[18] Erol Kaymak, Sultan Galiyev ve Sömürgeler Enternasyonali, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1993, s. 100.
[19] Rafael Muhammetdinov, “Bolşevizm, Milli Komünizm ve M. Sultan Galiyev Fenomeni”, Çeviren: Alesker Aleskerov, Türkler Ansiklopedisi, C. 18, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002. s. 843.
[20] Alexandre Bennigsen-Chantal Quelquejay, Sultan Galiyev, s. 112-113.
[21] Ayşe Azade Rorlich, agm, s. 838.
[22] Alexandre -Chantal Quelquejay, Sultan Galiyev, s. 113.
[23] Erol Cihangir-Arif Acaloğlu, Sultan Galiyev Davası, Doğu Kütüphanesi Yayınları, İstanbul, 2006, s. 10.
[24] Erol Kaymak, age, s. 88.
[25] Ayşe Azade Rorlich, agm, s. 838.
[26] Erol Cihangir-Arif Acaloğlu, age, s. 12.
[27] “Mollanur Vahidov Kimdir?”, http://www.sultangaliyev.org/gyoldas/vahkim.asp
[28] Erol Kaymak, age, s. 106.
[29] “Mollanur Vahidov Kimdir?”, http://www.sultangaliyev.org/gyoldas/vahkim.asp
[30] Mollanur Vahidov, “Milli İhtiyaçlar Uydurma Değildir”’, http://www.sultangaliyev.org/gyoldas/vahih.asp
[31] Erol Cihangir-Arif Acaloğlu, age, s. 14.
[32] Rafael Muhammetdinov, agm, s. 847.
[33] Erol Cihangir-Arif Acaloğlu, age, s. 15.
[34] Ayşe Azade Rorlich, agm, s. 840.
[35] Ayşe Azade Rorlich, “Mirsaid Sultan Galiyev ve Milli Komünizm”, Çeviren: Bülent Keleş, Türkler Ansiklopedisi, C. 18, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002. s. 837.
[36] Rafael Muhammetdinov, agm, s. 847.
[37] Ayşe Azade Rorlich, agm, s 840
[38] Erol Kaymak, age, s. 200.
[39] Mirseyit Sultangaliyev, “Yolumuz Doğru Yoldur”, http://www.tawish.org/tatarmakale/content/view/74/45/
[40] Alexandre Bennigsen-Chantal Quelquejay, Sultan Galiyev, s. 201.
[41] Alexandre Bennigsen-Chantal Quelquejay, Sultan Galiyev, s. 206-207.
[42] Rafael Muhammetdinov, agm, s. 849-850.
[43] Erol Kaymak, age, s. 198.
[44] Alexandre Bennigsen-Chantal Quelquejay, Sultan Galiyev, s. 208.
[45] Alexandre Bennigsen-Chantal Quelquejay, Sultan Galiyev, s. 211-212.
[46] Alexandre Bennigsen-Chantal Quelquejay, Sultan Galiyev, s. 214-215.
[47] Alexandre Bennigsen-Chantal Quelquejay, Sultan Galiyev, s. 215-216.
[48] Yavuz Selim, “Turar Rıskulov”, http://www.ufukotesi.com/yazigoster.asp?yazi_no=20060277
[49] Ordalı Konıratbayev, Turar Rıskulov, Kogamdık- Sayasi Jane Memlekettik Kızmeti, Kazakstan, Almatı, 1994, s. 18-19.
[50] S. Maduanov-H. Kenjebek, “1916 Jılgı Ult-Azattık Kozgalıs T. Rıskulov (Evliyaata Uezi Materyaldarı Boyınşa)”, Turar Rıskulovtın 110 Jıldıgına Arnalgan Halıkaralık Gılımi Konferentsiyanın Materyaldarı, Turan, Türkistan, 2005, s. 73.
[51] Ordalı Konıratbayev, age, s. 21.
[52] G. K. Otarbayeva, “Turar Rıskulovtın-Kıskaşa Ömirbayanı, Ömiri men Kızmetinin Derek Közi Retinde”, Turar Rıskulovtın 110 Jıldıgına Arnalgan Halıkaralık Gılımi Konferehtsiyanın Materyaldarı, Turan, Türkistan, 2005, s.260.
[53] Kenes Nurpeyisov, “Halkımızdın BirtuarPerzenti”, Turar Rıskulovtın 110 Jıldıgına Arnalgan Halıkaralık Gılımi Konferehtsiyanın Materyaldarı, Turan, Türkistan, 2005, s. 59-60.
[54] Ordalı Konıratbayev, “Turar Rıskulovtın Türkistandagi Sayasi Memlekettik Kızmetine Katıstı Tın Derekter”, Turar Rıskulovtın 110 Jıldıgına Arnalgan Halıkaralık Gılımi Konferehtsiyanın Materyaldarı, Turan, Türkistan, 2005, s. 90.
[55] Kenes Nurpeyisov, “Halkımızdın Birtuar Perzenti”, s. 59-60.
[56] Kenes Nurpeyisov, “ Turar Rıskulov”, Kızıl Kırgın 37-de Opat Bolgandar, Kurastırgandar: Kayırjan Kasenov, Emirhan Törehanov, Kazakstan, Almatı, 1994, s. 24.
[57] Ordalı Konıratbayev, Turar Rıskulov, s. 123.
[58] Sabit Şildebay, Türikşildik Jane Kazakstandagı Ult- azattık Kozgalıs, “Gılım” Gılımi Baspa Ortalıgı, Almatı, 2002, s. 138.
[59] Ordalı Konıratbayev, Turar Rıskulov, s. 127.
[60] Sabit Şildebay, age, s. 138.
[61] Ordalı Konıratbayev, Turar Rıskulov, s.129-130.
[62] Ordalı Konıratbayev, Turar Rıskulov, s. 130-134.
[63] Ordalı Konıratbayev, Turar Rıskulov, s. 136.
[64] Sabit Ş ildebay, age, s. 140-141.
[65] M. Abiltayn, “Körnekti Memleket Jane Kogam Kayratkeri”, Turar Rıskulovtın 110 Jıldıgına Arnalgan Halıkaralık Gılımi Konferehtsiyanın Materyaldarı, Turan, Türkistan, 2005, s. 8.
[66] M. Abiltayn, agm, s. 10.
[67] Ordalı Konıratbayev, Turar Rıskulov, s. 271-272.
[68] Ordalı Konıratbayev, Turar Rıskulov, s. 274-275.
[69] Ordalı Konıratbayev, Turar Rıskulov, s. 278.
[70] M. Abiltayn, agm, s. 13.
[71] Kenes Nurpeyisov, “Halkımızdın Birtuar Perzenti”, s. 62.
[72] Kenes Nurpeyisov, “Turar Rıskulov”, s. 25.
[73] Sabit Şildebay, age, s. 147.
[74] Mambet Koygeldiyev, ages. 338.
[75] Mambet Koygeldiyev, age, s. 339.
[76] Mambet Koygeldiyev, age, s. 340-342.
[77] Kenes Nurpeyisov, “Turar Rıskulov”, s. 26.


Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.