MATERYALİZMİN GİRİŞİ VE TARTIŞMALARI (1839-1923)

0 24

Prof. Dr. Mehmet AKGÜN

Tanzimat sonrası, Cumhuriyet dönemi öncesi, Türk fikir dünyasında, bugün bizim anladığımız manada sistemli bir şekilde felsefî fikirlerin ortaya atıldığını ve bir görüş olarak en açık şekliyle savunulduklarını söylememiz mümkün değildir. Çünkü Tanzimat Dönemi’nden önce, eğitim ve öğretim kurumlarımızda felsefeye gereken önem verilmemiş ve bunun neticesi olarak da, bu alanla ilgili eserler ve makaleler kaleme alınmamıştır. Bu düşünce alanına karşı böyle bir tavır almanın ve takınmanın temelinde, düşünce tarihimizde etkili ve önemli bir yere sahip olan kişi veya kişilerin etkisi olduğu gibi, farklı bir medeniyet ve kültüre sahip olan toplumlarla karşılaşılmış olmanın da etkisi bulunmaktadır. Bu sebeple felsefî düşünüş tarzına pek itibar etmeyen ve düşünce derinlikleri üzerinde durmanın insanlık açısından yararları olduğunu fark edemeyen ülkelerin insanları, bu farklı medeniyet ve kültüre sahip olan ülkelerdeki gelişme ve ilerlemelerle karşılaşınca, bu ülkelerin, fikir, bilim ve teknik yönlerinden kendi ülkelerinden, daha üstün ve daha ileride olduğunu görünce, ister istemez bunlardan etkilenir ve bu gelişmeleri, heyecanla, hayretle, şaşkınlıkla, tereddütle izler; böylece geri kalmış bu ülkenin insanı, bu gelişmeler karşısında, kabul etme veya kabul etmeme gibi karmaşık duygular arasında bocalar. Böyle karmaşık düşünce ve duyguların hakim olduğu ülkelerin insanlarından, olgun ve yaratıcı düşüncelerin doğmasını beklemek biraz hayalcilik olur. Kanaatimce böyle toplumlarda, felsefî doktrinlerin kendilerini değil, ancak izlerini, yansımalarını bulabiliriz. Nitekim Tanzimat sonrası, Cumhuriyet dönemi öncesi, Türk fikir dünyasının böyle olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü bu dönemin insanını, metotları, kuralları, düşünülüş ve ele alınılış şekilleri belli olan felsefî sistemlere bağlamak doğru ve isabetli olmaz. Bu kanaatimiz ve düşüncemiz dolayısıyla biz, bu yazımızda, derin düşünce ürünü olarak bir felsefî düşünüş tarzı geliştiren fikir adamımızdan veya adamlarımızı değil, kaynaklarını, temellerini, ortaya konuluş ve temsil edilişlerini, Batılı fikir adamlarına borçlu olan materyalizmin, felsefî bir fikir ve görüş olarak, o sıralardaki fikir dünyamızda yansımalarını göstermeye çalışacağız. Bu konuyu işlerken, konuya açıklık getirir düşüncesiyle, ilk önce, söz konusu dönemde, felsefeyle ilgili olarak yapılan yayınları kısaca belirtip, ondan sonra, Rönesans’ın insanlığa sunduğu bilimsel gelişmelerden de destek aldığı izlenimini Türk dünyasının aydınları üzerinde etkili bir şekilde hissettiren ve böylece kısmî de olsa bazı düşünürlerimizce temsil edilebilme imkânı bulan ve bir felsefî fikir ve görüş olarak savunulmaya çalışılan materyalizmi, Türk düşüncesindeki savunucuları olan fikir adamlarımızdan örneklerle kısaca vermeye çalışacağız. Ayrıca, bu dönemde, materyalizme karşı bir karşı tepkinin doğduğunu gördüğümüzden, bu felsefî akıma karşı, bazı fikir adamlarımız tarafından kaleme alınarak yazılan eleştirel eserlerin, içerikleri hakkında da çok kısa ve öz bilgiler vermek istiyoruz.

1. Yayınlar

1.1. Tercümeler

Türk fikir dünyasının, Batı fikir dünyası ile etkilenme yönünden ilişkileri, en açık şekliyle, 1839 Tanzimat Fermanı’ndan sonrasına rastlamaktadır. Türk fikir adamlarının üzerinde durduğumuz bu dönemde, fikir ve görüş yönünden en çok etkilendikleri Batılı fikir ve görüş adamları ise genel olarak, Fransız fikir ve görüş adamlarıdır. Fransa’ya tahsil yapmak üzere gönderilen öğrenciler ile tarih içerisinde Batı ülkelerinden en fazla ilişkide bulunduğumuz ülkenin Fransa olmasının bu etkilenmede çok önemli bir rolü olduğunu söyleyebiliriz. Bu sebeple Tanzimatçı literatüre, siyasî görüşlerinde, edebî duyuş ve anlayışlarında Fransız literatürü rehberlik etmiştir.[1] Bu etkilenmenin neticesi olarak, Fransız Devrimi’nin hazırlayıcısı olarak kabul edilen, aydınlanma devri filozoflarının, bizim o dönem edebiyatçılarımız ve fikir adamlarımız üzerinde derin izler bırakan etkileri bulunduğu için, bu fikir adamları, onlar tarafından kendilerine çok değer verilen kişiler olmuşlardır. Kanaatimce üzerinde durduğumuz bu dönem edebiyatçılarımız ve fikir adamlarımız tarafından, aydınlanma devri filozoflarına ait eserlerin tercüme edilmesi bunun en açık delilidir. Ancak bu sözümüzden, sadece Fransız düşünürlerine ait eserlerin tercüme edildiği şeklinde bir neticenin çıkarılmaması gerektiğini özellikle belirtmek isterim. Çünkü başka ülkelerin fikir ve görüş adamlarının eserlerinin tercümeleriyle de karşılaşmaktayız. Örneğin Almanya, İspanya, Rusya, İngiltere vs. gibi ülkelerin fikir ve görüş adamlarından yapılan tercümeler de vardır. Tercümelere bütün olarak bakıldığında, genellikle edebiyat alanında yapılan tercümelerin belirli bir ağırlık ve yekûn oluşturduğunu görürüz. Bunun yanında matematik, fen bilimleri, eğitim, felsefe vs. gibi alanlarla ilgili olarak tercümelerin yapıldığını da görürüz. Bu ifademizden hareketle, araştırma alanımız olan felsefeyle ilgili olarak yapılan tercümeleri kısaca belirtmek istiyorum.

Romalılardan bahseden Montesquieu’nün (1689-1755), Roma’nın Esbâb-ı İkbal ve Zevali’ni Namık Kemal tercüme etmiştir. Onun yine Ruh-üş-Şerai’ni de Namık Kemal çevirmiştir. Tercüme edilen bu eserler, devrin istipdadı dolayısıyla bastırılamamıştır. Yine Montesquieu’nün Ruh-ül- Kavanin’i, Hüseyin Nazım tarafından tercüme edilmiştir.

Tanzimat sonrası Türk fikir dünyasında, Batı’dan ilk felsefî eser tercümesini, 1859 yılında, Voltaire, Fenelon ve Fontenelle’den Muhaverat-ı Hikemiye (Felsefî Konuşmalar) ismiyle Münif Efendi yapmıştır. (Fontenelle’den Yusuf Kamil Paşa’nın çevirdiği, Telemak’ın basım tarihi, 1862’dir. ) Bu tercüme 78 sahifedir. Bu tercüme eserde Fenelon’dan iki dialog, Fontenelle’den 1 dialog ve Voltaire’den 9 dialog bulunmaktadır. Bu dialoglar arasında en dikkate değer olanı, âlemin yaratılışı hususunda atomcu, yani materyalist felsefî anlayışa sahip olan Lucretius (M. Ö. 91-55) ile aynı konuda Lucretius’un tersi düşünceler ileri süren Poseidonios (M.Ö. 135-51) arasındaki konuşmalardır. Çünkü bu konuşmalar felsefî nitelik taşımaktadır.

Voltaire’in 14 aşk mektubunun tercümesini, 1885’te, Voltaire Yirmi Yaşında Yahut İlk Muaşakası ismiyle Ahmet Mithat yapmıştır.

Voltaire’in, felsefî nitelikteki Hikâye-i Hikemiye-i Micromega isimli eserinin ilki 1869, ikincisi 1871’de olmak üzere iki tercümesi yapılmış ve iki çevirinin de çeviricilerinin isimleri verilmemiştir. Bu eserin tercümesini, 1892’de, İbn-ül-Kâmil, Küremizde Seyahat ismiyle, 1909’da Süleyman Tevfik, Yıldızdan Yıldıza Seyahat adıyla yapmıştır.

Ziya Paşa, Rousseau’dan (1712-1778) Emil’i çevirmiş, İtirafları da Defter-i Amal ismiyle nakletmiştir.

Kemal Paşazade Said Bey (1848-1921), Rousseau’dan, 1883’te Fezâil-i Ahlâkîye ve Kemâlat-ı İlmiyye’yi tercüme etmiştir.

Milaslı Gad Franko, 1913’te, Rousseau’dan, Terbiye Nazariyelerinin tercümesini yapmıştır.

Rousseau’nun, Fransız İhtilali’nde büyük etkisi olan Le Contrat Social’ini (Sosyal Sözleşmesini), Namık Kemal, Şerait-i İctimaiyye ismiyle tercüme etmiştir.

Dr. Abdullah Cevdet (1869-1931), Gustave Le Bon’dan, 1907’de Ruh-ul-Akvam’ı, 1913’te Asrımızın Nusus-u Felsefîye’sini, 1918’de Avrupa Harbinden Alınan Psikolojiyaî Dersler’i, Alfieri’den, 1905’te Hükümdar ve Edebiyatı, 1908’de İstibdat’ı, Lord Byron’dan, 1904’te Chillon Mahbusu’nu, Türk fikir dünyasında epey tartışmalara yol açan Tarih-i İslâmiyet’i (Eser iki cilt olup, Zeyl ile birlikte 733 sahife olarak Mısır’da Matbaa-ı İçtihat’ta yayınlanmıştır), Dr. Dozy’den tercüme etmiştir. Dr. Abdullah Cevdet, Louis Büchner’in Madde ve Kuvvet isimli eserinin bir kısmının tercümesini, Fenn-i Ruh ismiyle 1911’de yapmıştır.

Memduh Süleyman, Eduard Hartmann’dan (1842-1906) Darwinizm’i tercüme etmiştir.

Ahmet Nebil-Baha Tevfik, Nietzsche: Hayatı ve Felsefesi’ni, Ludwig Büchner’den (1824-1899) Madde ve Kuvvet’i (üç cilt), Ernest Haeckel’den (1834-1919) 1911’de Vahdet-i Mevcut, Bir Tabiat Aliminin Dini’ni, Alfred Fouille’den (1838-1912) Tarih-i Felsefe’yi (üç cilt olan bu eserin iki cildi tercüme edilmiştir) çevirmişlerdir.

Nahid, Ernest Renan’dan (1823-1892) 1914’te Hayat-ı Yesu (Paris Ulum-ı İçtimaiyye Mektebi Mezunlarından) tercüme etmiştir.

Baha Tevfik, Ernest Haeckel’den tercüme ettiği Kâinatın Muammaları’nı, 1910’larda Teceddüd-i İlmî ve Felsefî Kütüphanesi’nin yayın organı olan Felsefe Mecmuası’nda yayınlamıştır.

İbrahim Edhem Bin Mesut, 1893’te Descartes’dan (1596-1650), Usul Hakkında Nutuk’u tercüme etmiştir.[2]

Abbe Barbe’den, Bohor İsrail tarafından 1331’de tercüme edilen eserin adı Felsefe Tarihi’dir. Max Simon Nordau’nun Felsefe Tarihi’ni 1324’te, Sahib dilimize kazandırmıştır.

Bütün bu verdiğimiz tercümelere dikkatle bakacak olursak, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi genellikle Fransız filozofların eserlerinin tercüme edildiğini ve bunların da aydınlanmacı filozoflar olduğunu görürüz. Ayrıca tercüme eserler arasında, rasyonalist, materyalist ve pozitivist fikir ve görüşleri içerenlerinin bulunması da dikkate değerdir.

1.2. Telif Eserler

Bu dönemde felsefeyle ilgili olarak yazılan eserlere de kısaca göz atacak olursak, Beşir Fuad, Voltaire (1304), Victor Hugo (1302), Beşer (1303), İntikad (1304, Muallim Naci ile) ve Mektubat (1313, Fazlı Necib ile) isimleriyle, felsefî konulara yer verilen eserler kaleme almıştır. Ahmet Mithat Efendi, Schopenhauer’ın Hikmet-i Cedidesi (1304), Beşir Fuad (1305), Tarih-i Hikmet (1330), Sual ve Cevaplı Tarih-i Hikmet (tarihsiz), Letaif-i Rivayet-Felsefe-i Zenan (1287), Kâinat 1. Kısım (1288), Ben Neyim? Hikmet-i Maddiyeye Müdafaa (materyalizmin tenkit edildiği eser), Beşir Fuad gibi felsefî eserler yazmıştır.

Münif Efendi’nin, Telhis-i Hikmet-i Hukuk (1301), Hikmet-i Hukuk (1302) gibi hukuk felsefesini ilgilendiren kitapları vardır.

Hoca Tahsin Efendi, doğrudan felsefî konuları içeren Tarih-i Tekvin Yahut Hilkat (1310) ile Psikoloji Yahut İlm-i Ruh (1310) isimli eserleri yazmıştır.

Dr. Abdullah Cevdet, Fizyolacya-ı Tefekkür (1308), Fizyolacya ve Hıfz-ı Sıhhat-ı Dimağ ve Melâkât-ı Aklîyye (1312), Fünûn ve Felsefe ve Felsefe Sanihaları (1912), Dimağ ve Melâkât-ı Aklîyyenin Fizyolacya ve Hıfzıssıhhası (1333-1335) ve Dimağ: Dimağ İle Ruh Arasındaki Münasebet-i Fennîyyeyi Tedkik (1308) isimleriyle doğrudan felsefeyi ilgilendiren eserler kaleme almıştır.

Biraz Felsefe (El Yezması), Teceddüd-i İlmî ve Edebî (tarihsiz), Hassasiyet Bahsi ve Yeni Ahlâk (tarihsiz. Ahmet Nebil ile), Psikoloji-İlm-i Ahvâl-i Ruh (tarihsiz. Ahmet Nebil ile), Muhtasar Felsefe (1331) ve Felsefe-i Ferd (1332) gibi eserler, Baha Tevfik tarafından, felsefî muhteva içerisinde yazılmış olan eserlerdir.

Dr. Edhem Necdet, tekâmülcü fikir ve görüşleri içeren, Tekâmül ve Kanunlar (1329) ismiyle bir eser yazmıştır.

Subhi Edhem, Darwinizm (1327), Hayat ve Mevt (1329) ve Bergson Felsefesi (1919) isimleriyle, felsefî konuları içeren eserler kaleme almıştır.

Tarih-i İstikbâl c. 1 (1331), Tarih-i İstikbâl c. 3 (1332), İttihad-ı İslâm (1331) ile Müslümanlara ve Türklere Hakaret, Düşmanlara Riayet ve Muhabbet (1332) isimli eserler Celâl Nuri tarafından yazılmış olan felsefî içerikli kitaplardır.

Ahmet Şuayb’ın, 1320 yılında yazdığı Hayat ve Kitaplar isimli eseri, felsefeyle ilgili olan bir eserdir.

İlm-i Ahval-i Ruh (1327), Hangi Meslek-i Felsefeyi Kabul Etmeliyiz? (1329), Huzur-ı Akl-ı Fende Maddîyyun Meslek-i Dalaleti (1332) ve Allah-ı İnkâr Mümkün mü? gibi felsefî içerikli eserler, Filibeli Şehbenderzade Ahmet Hilmi tarafından yazılmışlardır.

Harputîzâde Mustafa Efendi tarafından, 1330 tarihinde, materyalizmi tenkit etmek gayesiyle, Red ve İsbat adında felsefeyle ilgili bir eser yazılmıştır.

Aynı gayeyle 1334 tarihinde Halid Edib, Maddîyyuna Reddiyye ismiyle 13 sahifelik şiir şeklinde bir eser kaleme almıştır.

1332 tarihinde, İbtâl-i Mezheb-i Maddîyyûn ismiyle, İsmail Ferid tarafından kaleme alınan eser de felsefeyle ilgili olan bir eserdir.

İsmail Hakkı İzmirli, Felsefe Dersleri (1330), Felsefe-Hikmet (1333), Muhassıl’ul-Kelâm Ve’l Hikme (1336), Muhtasar Felsefe-i Ulâ (1329) ve Muhtasar Fenn-i Menahic (1315) isimleriyle doğrudan felsefeyle ilgisi olan eserler yazmıştır.

Ömer Ferit Kam, Vahdet-i Vücud’u 1331’de, Dinî Felsefî Muhasebeleri 1329’da, kaleme almıştır.

Şemseddin Günaltay’ın, 1327’de yazdığı Felsefe Dersleri, doğrudan felsefeyle ilgilidir.

Mehmet Ali Ayni, 1330’da Tarih-i Felsefe, Said Rıza (Rıza Tevfik Bölükbaşı’nın oğlu) da, 1324’te Felsefe Tarihi isimli eserlerini yazmışlardır.

1.3. Yayın Organları

1860’larda Münif Efendi tarafından kurulan Cemiyet-i İlmîyye’nin[3] yayın organı olarak çıkan Mecmua-ı Fünûn dergisinin bir kaç yazarı, bu dergide, felsefî içerikli yazılara yer vermişlerdir.

Ahmet Mithat Efendi tarafından çıkarılan Dağarcık Dergisi, felsefeyle ilgilidir. Edebiyat-ı Cedide’nin yayın organı olarak çıkan Servet-i Fünûn Dergisi, felsefî yazıların yazıldığı ve bilhassa pozitivist, materyalist, evolüsyonist içerikli yazıların yayınlandığı bir dergidir. Dr. Abdullah Cevdet’in, 1904 yılında kurduğu İctihad Kütüphanesi isimli kuruluşun yayın organı olarak çıkan İctihad Mecmuası da aynı nitelikte olan bir yayın organıdır.

1910’da, Baha Tevfik’in gayretleri ve önderliğiyle kurulan, Teceddüd-i İlmî ve Felsefî Kütüphanesi’nin yayın organları olarak çıkan, Piyano (1910), Yirminci Asırda Zekâ (1912) ve Felsefe Mecmuası (1913) gibi yayın organları, gerek tercümelerin tefrika halinde ve gerekse felsefî nitelikteki makalelerin yayınlandığı yayın organları olmuşlardır. Bu dergi ve mecmualarda yayınlanan yazılar, genellikle materyalist, pozitivist ve evolüsyonist içerikli yazılardır. Yukarıda ismini verdiğimiz, Teceddüd-i İlmî ve Felsefî Kütüphanesi isimli kuruluş, felsefî nitelik arz eden bir çok tercüme ve telif eserlerin, yayınlandığı bir kuruluştur. Zaten bu kuruluşun kurulma gayesi de, Türk fikir dünyasında eksikliği hissedilen felsefe, fen ve diğer pozitif bilim alanlarındaki boşluğu doldurmaktır.

1910’lardan sonra, Türk fikir dünyasının yayın hayatında yerini alan Bezmi Nusret Kaygusuz’un çıkardığı, Tenkid Mecmuası da, doğrudan felsefeyi ilgilendiren bir yayın organıdır.

Bahsettiğimiz bu yayın organları dışında, üzerinde durduğumuz bu dönemde, genellikle idealist ve spritüalist içerikli yazıların yayınlandığı yayın organları da bulunmaktadır. Sırat-ı Müstakim ve Hikmet dergileri gibi.

Verdiğimiz bilgilere dikkatle bakacak olursak, üzerinde durduğumuz dönemin ilk zamanları, yani 19. asrın sonlarına yakın zamanlara kadar, felsefî alandaki telif ve tercüme kitaplarla, sözünü ettiğimiz çeşitli dergi ve mecmualardaki yazıların, arzu edildiği kadar olmadığı, ama gittikçe arttığı görülmektedir. 20. asrın başlarından itibaren ve bilhassa 1908 Meşrutiyet’inden sonra ise, felsefî alanla ilgili neşriyatın iyice yoğunlaştığı ve nihayet felsefe ismiyle bir mecmuanın çıktığı müşahede edilmektedir. Yine verdiğimiz bilgilerden, Münif Efendi’nin önderliğiyle çıkan Mecmua-ı Fünûn ile Ahmet Mithat Efendi’nin önderliğinde çıkan Dağarcık Dergisi’ndeki felsefî yazılar[4] hariç tutulacak olursa, başlangıçta genel olarak sadece tercümelere yer verildiği anlaşılmaktadır. Ayrıca tercüme edilen eserlere genel olarak bakıldığında, bunlardan yedi tanesinin Voltaire’le, üçünün Fenelon’la, üçünün Montesquieu’le, beşinin Rousseau’la, üçünün Gustave Le Bon’la, birinin Dr. Dozy’le, birinin Nietzsche’le, birinin Eduard Hartmann’la, ikisinin Ernest Haeckel’le, birinin Ernest Renan’la, birinin R. Descartes’la ilgili olduğu dikkati çekmektedir. İsimlerini verdiğimiz bu filozoflara genel olarak baktığımızda ise, bunların, o sıralarda Batı’da etkili olan felsefî anlayış ve görüşlerden materyalizm, pozitivizm, evolüsyonizm gibi anlayış ve görüşlerle ilişkilerinin olduğunu gördüğümüz gibi, çok azının da rasyonalizmle ilişkileri olduğunu görürüz. O sıralarda Türk fikir dünyasında Voltaire, Büchner, Dr. Dozy, vs. gibi filozoflar hakkında pek de iyi olmayan menfi bir kanaat, yaygın bir şekilde bulunmaktadır. Yukarıda belirttiğimiz gibi Tanzimat Dönemi öncesinde de fikir tarihimizde, buna benzer bir duygu ve düşünceyle felsefeye pek iyi gözle bakılmamaktadır. Ama bütün bunlara rağmen 20. asrın başlarından itibaren felsefî alandaki tercümelerin, telif eserlerin, yayın organlarındaki felsefî yazıların gittikçe artmasını yine de sevindirici bir olay olarak görmekteyim. Bütün bunlardan sonra üzerinde durduğumuz bu dönemdeki felsefî eserlerde ve yazılarda genel olarak işlenmeye çalışılan fikir ve görüşlerin, rasyonalizm, materyalizm, pozitivizm ve evolüsyonizmle ilgili olduklarını bir kez daha belirtmek istiyorum. Bu fikirlerden evolüsyonizmi, materyalistler, ilmî düşünceye daha yakın gördüklerinden ve kendi fikirlerini kuvvetlendirmek için kullandıklarından, bu fikrin uzantıları, Türk fikir dünyasında, materyalist anlayışın yansımalarıyla temsil edilmiştir. Bu ana düşüncemiz dolayısıyla biz burada, daha önce de belirttiğimiz gibi, üç fikirden, sadece materyalizmin Türk fikir dünyasındaki yansımalarını, ana noktaları itibarıyla ve bundan sonra da materyalist fikir ve görüşler hakkında yapılan eleştiri içerikli eserlerle ilgili kısa ve öz bilgiler vermeye çalışacağız.

2. Materyalizm

Maddecilik düşüncesini benimseyerek, yegâne varlığın madde olduğunu, madde dışında hiçbir cevherin bulunmadığını, maddî ve manevî gerçekliğin, özünün ve temelinin maddede bulunduğunu, zihinsel ve tabiatüstü hiçbir şeyin olmadığını, her şeyin hareket halindeki maddeyle veya madde ve enerji ile açıklanabileceğini, bütün niteliksel farklılıkların niceliksel farklılıklara indirgenebileceğini[5] kabul eden materyalizm, dünya fikir tarihinde, sistemli bir düşünce olarak, ilk defa eski Yunan dünyasında görülmektedir. Leukippos ve Demokritos (M.Ö. 5-4. asırlarda yaşamışlardır) tarafından felsefî bir sistem haline getirilen materyalizm, 19. asrın ortalarına kadar tek yönlü bir gelişme seyri göstermiştir. 19. asrın ortalarından itibaren, materyalizmin, İlk Çağ’dan beri savunulan şekline, Hegel’in (1770-1831) dialektiğini bir metod olarak alıp, bu metodu, materyalist anlayışın izahında etkili bir yol olarak kabul eden Karl Marx’ın (1818-1883) temsil ettiği tarihî materyalizm eklenmiştir. Bu iki şekilde temsil edilen ve birçok yönden uyum içerisinde olan materyalizm, 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başlarında büyük merhaleler katetmişler, çeşitli ülkelerde taraftarlar bulmuşlar, birçok ülkenin, fikrî ve kültürel yapıları arasına sızarak, oralarda dikkate değer birer fikrî yapı oluşturabilmişlerdir.

Materyalizmin, Batı düşüncesinin ürünü olduğu hususunda şüphe yoktur. Bu düşünce, Batı ülkelerinde, felsefî bir meslek, siyasî bir anlayış olmasının yanında, önemli bir medeniyet, eğitim ve bilim meselesi olarak da değerlendirilmiştir. Bu sebeple, Batılılaşmak, medenileşmek, bilimsel olmak ve hatta demokratlaşmak arzusunu gösteren her ülke, ister istemez bu düşünceyle karşılaşmak durumunda kalmışlardır. Bilim, medeniyet ve kültür kavramlarının, ihtiva ettikleri manaların farkını kavrayabilen veya kendilerinde güçlü bir gelenek sistemi bulunan toplumlar, bu felsefî anlayıştan çok az etkilenmişlerdir.

Materyalizmin Avrupa’da hızlı bir şekilde yayıldığı 19. yüzyılda, Batı dünyası tesirlerine açılmamız ve onlarla ilişkilerde bulunmamız dolayısıyla, ülkemizde de, ister istemez, materyalist fikirlere karşı önemli bir ilginin uyandığına şahit olmaktayız. Çünkü bu dönemde, askerî, idarî, bilimsel, pedagojik vb. gibi bazı alanlarda, yenilik yapma zorunluluğu hissedilmiştir. Devletin yenileşme gayesiyle yeni eğitim kurumlarını açması bu sebepledir. Çünkü medreseler eski önemini kaybetmiştir. 1826’da, Avrupaî anlamda Tıbhane Mektebi açılmıştır. Bu mektebin kütüphanesi, o sıraların fikrî modasına uygun olarak zamanla materyalist anlayıştaki kitapları ihtiva eden bir kütüphane haline gelmiştir. Bir Fransız sefiri olan Mac Forlane, bu mektebin kütüphanesi hakkında bilgi verirken, burada önemli materyalist düşünürlerin eserlerinin bulunduğunu, örneğin, Baron d’Holbach’ın (1723-1789) “Sisteme de la Nature”ünün olduğunu ve bu kitaptan da, özellikle Tanrı’nın olmadığı, ruhun ölmezliği inancının imkânsızlığının gösterildiği kısımlarının, öğrenciler tarafından okunduğunu görünce şaşırdığını[6] belirtiyor. Tıp öğrencileri arasında, materyalist kitapları okuma geleneğinin varlığını, Adnan Adıvar’ın (1892-1955), “Tıp öğrencisiyken, modaya uyarak, Ludwig Büchner’in ‘Force et Matieres’ (Madde ve Kuvvet)’ini… okuduğumu hatırlıyorum”[7] ifadesinden de anlıyoruz. Türk Eğitim Sistemi’nde yer alan kurumlarımızdan olan Robert Koleji ile Galatasaray Lisesi de, Avrupa’nın yeni fikirlerine açılan iki kapı vazifesi görmüşlerdir. Bütün bunlar, yegane ve kesin sebep olmamakla beraber bilhassa 1860’lardan sonra, materyalist fikirlerin, Türkiye’ye girip yayılması için gerekli zeminin hazır olduğunu göstermektedir.

Niyazi Berkes, Hoca Tahsin’le (1813-1881) ilgili olarak, “Dogmalara karşı ve düşün özgürlüğüne dönük materyalist felsefelere eğilimli Bektaşiler gibi, o da, Avrupa’da o zaman çok moda olan Ludwig Büchner’in yazdığı Madde ve Kuvvet adlı eserin Fransızca çevirisinden çok etkilenen bir kişi olmuştu”[8] demektedir. Yine o, “Tahsin Efendi’nin Paris’te bulunduğu sırada materyalist denebilecek eserleri araştırdığı”[9] ve “Hoca Tahsin, varlığına inanmadığı öteki dünyaya ömrünün son yıllarının sefaleti içinde göçer”[10] şeklinde ifadeler kullanmaktadır ki, biz konuda, onun, en açık şekliyle materyalizmi savunmadığını düşünüyoruz. Çünkü bize göre, Hoca Tahsin’in somut bir şekilde materyalizmi benimsediğini söylemek biraz güç gibi görünüyor. Fikirlerini verirken, bazı yerlerde zaman zaman kullandığı muğlak ve kaçamak ifadeler, sanki materyalist anlayışa sahipmiş gibi bir izlenim bırakıyor. Ama o, bu ifadelerinin hemen arkasından, sahip olduğu fikirlerinin, âyet ve hadislere uygun olduğunu göstermek üzere örnekler veriyor. Ayrıca onun Esas-ı İlm-i Heyet isimli eserindeki şiirinde, inancının sağlam olduğunu gösteren ifadeler bulunmaktadır.

Şöyle ki; o, bu şiirinde, “Kaderin yüksekliği gök cisimlerinin hakkında olduğu gibi, Hakkında apaçık Kur’an âyetleri indirilmiştir…Muvaffakiyet veren Mevlâ’nın çalışmalarına yardımcı olmasıyla, Acizane Tahsin, ikmâle muvaffak oldu itinayla.Özetle açıklamasını dinle ne hayret vericidir, O Mevlâ’nın sanat kitabında, âlemler beğenilmiş-seçilmiştir…”[11]demektedir. Ayrıca Şemseddin Sami’nin, Hoca Tahsin’in hayatı hakkında verdiği bilgiler de, Niyazi Berkes’in verdikleri bilgilerle çelişmektedir.[12] Bütün bu bilgileri dikkate aldığımız zaman, Hoca Tahsin’in, şuurlu bir şekilde materyalizmi savunmadığını, ancak bazı fikirleriyle, bu felsefe anlayışının ülkemize girmesi için gerekli zemini hazırladığını söyleyebiliriz. Onun, Ludwig Büchner’in, Madde ve Kuvvet isimli eserini okumuş olması muhtemeldir. Çünkü o sıralarda, Büchner’in söz konusu eseri çok moda olduğu için, bu eseri, Türk fikir dünyasında okumayan hemen hemen hiç yok gibidir. Hoca Tahsin’in, fikirleri, materyalist anlayışlardan o sıralarda ayrı görülmeyen evrimciliğe daha yakındır. Çünkü o, Darwin’in (1809-1882), varlıkların oluşumuyla ilgili fikirlerinin geliştirilmesiyle, yaratılma olayının açıklanabileceği kanaatine sahip bulunmaktadır.[13] Bilimsel yönden ise, onun, pozitivist bir bilim anlayışına sahip olduğunu söyleyebiliriz.

Materyalizm konusunda müphem mesajlar veren bir diğer düşünür, Ahmet Mithat Efendi’dir (1844-1912). Onun kendi çıkardığı Dağarcık Dergisi’nde (1872) yazmış olduğu bazı makaleler, materyalist anlayışları (materyalizm ve evolüsyonizm gibi) çağrıştırdığından, ağır suçlamalarla karşı karşıya kalmıştır.

Örneğin, Dîvardan Bir Sada,[14] Veladet,[15] İnsan,[16] İnsan-Dünyada İnsanın Zuhuru[17] başlıklı yazılarında, şuurlu ve sistemli olmaktan uzak materyalist, hatta evrimci anlayışlar vardır. Dağarcık Dergisi’ndeki, bu yazılarından dolayı dinsizlikle suçlandığından, kendisinin İslâm’a aykırı düşünceleri bulunmadığını göstermek üzere aynı dergide yazılar yazmıştır. Bu yöndeki görüşlerini belirtmek üzere, Bir Mülahaza-ı Dinîyye[18] ile Mebde ve Mead[19] isimli makaleleri yazmıştır. Söz konusu makalelerde özet olarak o, tenasuh fikrini benimsemediğini, İslâm davasından zevk aldığını, Kur’an akidesini her şeyin üstünde tuttuğunu, fikrinin Kur’an’a uymayan fenleri atmaya hazır olduğunu, Kainat isimli kitabının mukaddimesini bu duyguyla yazdığını, şimdiye kadar hangi fenni tatbik ettiyse Kur’an’ı ona aykırı bulmadığını vs. söylemeye çalışmaktadır. Onun Dağarcık Dergisi’ndeki materyalist içerikli yazıları, derin düşünce ürünü olmaktan uzak, Batılı kaynaklardan aktarılmış fikir ve görüşlerle, halk seviyesindeki gündelik bilgilerden ibaret olarak görülmelidir.

Beşir Fuad’da (1852-1887) materyalist fikirlere rastlanmaktadır. Onun materyalist fikirlerinin, o sıralarda Avrupa’da ve ülkemizde, aydınlarımız tarafından çok rağbet gören, Alman filozofu Ludwig Büchner’den, kaynaklandığını tahmin etmek zor değildir. Büchner, Madde ve Kuvvet isimli eserinde, her türlü hayatın kaynağının madde ve maddenin değişimleri olduğunu, madde ve kuvvetin birbirlerinden ayrılamayacaklarını, maddenin dışında bir yaratıcının olmadığını ve dolayısıyla Allah kavramına gerek kalmadığını vs. ileri sürmektedir. Beşir Fuad da aynen Büchner gibi hareket ederek, varlıklardan herhangi birini inceleyecek olursak, her şeyden önce iki şeyin dikkatimizi çekeceğini, bunların madde ve kuvvet olduğunu, bu iki kelimenin değerini takdir edebilmek için bu isimle yayınlanan (Madde ve Kuvvet)[20] kitabın felsefe dünyası için yeni bir tarih oluşturduğunu belirtmektedir.[21] Bu ifadeler bize Beşir Fuad’ın, Büchner’i iyi tanıdığını göstermektedir. Çünkü o, eserlerinin çoğunda Büchner’i de büyük düşünürler arasında saymış ve eserlerinin okunmasını tavsiye etmiştir. Bunun dışında gerek makalelerinde ve gerekse eserlerinde adı geçen Batılı filozof ve bilginlerin geneli, ya pozitivist ya da materyalist anlayışa sahip olan filozof ve bilginlerdir. Örneğin, Auguste Comte, E. Littre, Voltaire, C. Bernard, S. Mill, H. Spencer, D. Diderot, D’Alembert, De La Mettrie gibi.

Materyalist fikirler, 1908 Meşrutiyet’inden sonra, Türkiye’de, daha rahat temsil edilebilme imkânı bulmuştur. Bundan sonra materyalist fikirleri savunan aydınların sayısı artmıştır. Bu yüz yılın başlarında eserlerini yayınlayabilme fırsatını yakalayan Dr. Abdullah Cevdet (1869-1932), bizzat kendisinin çıkardığı İçtihad mecmuasında yayınladığı yazıları, yazdığı eserleri ve tercümeleri vasıtasıyla, fizyolojik-biyolojist anlamdaki materyalist fikir ve görüşlerini yaymaya çalışır. Telif ve tercüme ellinin üzerindeki kitaplarında ve 1904 yılından başlayıp Cumhuriyetten sonra da yayınlanmasına devam edilen İçtihad (358 sayı) dergisindeki yazıları genel olarak bu niteliktedir. O, Büchner’in, Madde ve Kuvvet isimli eserinin bir kısmını, 1911’de Fenn-i Ruh adıyla çevirmiştir. Mesleği doktorluk olduğu için, bu felsefenin, fizyolojik-biyolojik materyalist düşüncelerini benimsemiştir. O, maddenin ezelî ve ebedî olduğu düşüncesindedir. Fizyolojik-biyolojik materyalistlerin ana düşünceleri olan, “karaciğer nasıl safra ifraz ederse, beyin de öylece düşünce üretir” veya “böbrek nasıl sidik ifraz ederse, beyin de aynen bunun gibi düşünce üretir” şeklindeki fikirlerini, Dr. Abdullah Cevdet’te de[22] görmek mümkündür. Dr. Abdullah Cevdet’te evrimci anlayışı da bulmak mümkündür.[23]

Dindar bir aileden gelen ve ilk şiirlerinde dinî duyguları dile getiren Dr. Abdullah Cevdet, daha sonraları bu duygularını kaybetmiştir. Kendisine dinî konularda yapılan tenkitlere, İslâmî yoldan cevaplar vermişse de, daha önce de söylediğimiz gibi, Dr. Dozy’nin Tarih-i İslâmiyet’ini (1908’de Kahire’de çevirmiştir) çevirerek yayınlaması, bu kitaptaki fikirleri uygun gördüğünü belirtmesi, gerek inanç ve gerekse uygulama yönüyle onun İslâm’a karşı olduğunu göstermektedir. İşte onun hem bu kitabı çevirmesi hem de bu kitaptaki fikirleri benimsediği yönde görüşler belirtmesi, o sıralarda kendisi hakkında önemli bir tepkinin doğmasına yol açmıştır. Ama bütün bunlar, II. Meşrutiyet sonrası Türkiyesi’nde, materyalist fikirleri savunan, bir taraftarlar grubunun oluşmasına vesile olmuştur.

Bu grubun başını çeken Baha Tevfik’tir (1884-1914). Baha Tevfik, II. Meşrutiyet’in sağladığı fikir ortamı içerisinde, görüşlerini hür bir şekilde yayabilme imkânına sahip olmuştur. İşte bu serbestlik ortamı içerisinde Baha Tevfik, 1880’li yıllardan beri Osmanlı toplumunca bilinen ama çevrilmesine cesaret edilemeyen Büchner’in Madde ve Kuvvet isimli eserinin tamamını, yani üç cildini birden, 1910’lu yıllarda Ahmet Nebil’le birlikte, çevirmiştir.

Bunun yanında yine materyalist anlayışa sahip olan Batılı düşünürler, onun çevirileriyle Türk fikir dünyasında tanınmaya başlar. Örneğin, Ernest Haeckel’in, Vahdet-i Mevcûd Bir Tabiat Aliminin Dini, 1911’de çeviri olarak, yine aynı düşünürün Kâinatın Muammaları isimli eserinin çevirisi, tefrika halinde Felsefe Mecmuası’nda yayınlanır. Teceddüd-i İlmî ve Felsefî Kütüphanesi’nin yayın organları olarak, Piyano (Düşünüyorum), Yirminci Asırda Zekâ ve Felsefe Mecmuası gibi dergiler, Baha Tevfik’in gayretleriyle çıkarılmıştır. Baha Tevfik, gerek bu yayın organlarındaki yazılarıyla ve gerekse Biraz Felsefe, Teceddüd-i İlmî ve Edebî, Hassasiyet Bahsi ve Yeni Ahlâk, Psikoloji-İlm-i Ahvâl-i Ruh, Muhtasar Felsefe ve Felsefe-i Ferd isimli kitaplarıyla, materyalist fikir ve görüşlerini, geniş okuyucu kitlelerine ulaştırabilme ve yayabilme fırsatını bulmuştur. O, bu anlayışların yanında, evrimci ve sosyalist görüşlerini de vermeye çalışmıştır.[24] Baha Tevfik, madde ve kuvvetin birbirinden ayrılamayacağını, her ikisinin de ezelî ve ebedî olduklarını, ruh ve vicdanın manevî cinsten olmadıklarını, maddede düşünme özelliğinin bulunduğunu, ahlâkta menfaatin ön planda tutulduğunu, maddesiz ruhun ve ruhsuz maddenin olamayacağını, bilginin kaynağının duyumlar olduğunu, bilgi elde etmede deneye önem vermek gerektiğini, metafiziğe ait bilgilerin önemli olmadığını vs. kabul etmektedir. Kısacası Baha Tevfik, dinsel inançların, metafiziğin, edebiyatın, şiirin, edebiyatta hassasiyetin şiddetle karşısında olup, bunların birtakım marazî tezahürler olduğu görüşündedir.

Baha Tevfik’in fikir arkadaşlarından, Manastır’da tabiî tarih hocalığı yapan Subhi Edhem, aynı zamanda materyalist fikir ve görüşlere de sahip bulunmaktadır. “Tabiat”, “Beşer ve Tabiat” isimleriyle dergiler çıkarmıştır. Darwinizm (1911), Lamarckizm (1914), Hayat ve Mevt (1913), Bergson gibi felsefî alanda eserleri bulunmaktadır. Subhi Edhem, canlıların en ilkel unsurdan başlayarak, en gelişmiş şekillerine kadar evrim geçirdiklerini, değişimde çevrenin etkisi bulunduğunu, tabiatta bir seçim olduğunu, bu seçim dolayısıyla canlılar arasında bir mücadele yaşandığını, mücadeleyi kazananların hayatlarını devam ettirebilmelerine karşılık, kazanamayanların hayatlarını devam ettiremediklerini, hayatın temelinde madde ve kuvvetin bulunduğunu ve bunların birbirlerinden ayrılamadıklarını kabul etmektedir.

Baha Tevfik’in grubunda yer alan Memduh Süleyman (1887-1920?), Yirminci Asırda Zekâ, Rübâb ve Felsefe Mecmuası’nda yazılar yazmıştır. E. Hartman’dan Darwinizm’i tercüme etmiştir. Felsefe Mecmuası’nda yayınlanan Felsefe-i Edyân isimli makalesinde, dinin, çeşitli tariflerini verirken, Feuerbach, Kant, Max Müller vs. nin görüşlerine başvurmaktadır. Bunlardan Kant hariç, hemen hemen hepsi ateist görüşe bağlı olan filozoflardır. O, materyalist anlayışlardan daha ziyade evrimciliği benimsemiştir.

Aynı grup içerisinde yer alan Dr. Edhem Necdet’in, Kolera Tabibi (1910) ve Tekâmül ve Kanunlar (1913) isimli eserleri bulunmaktadır. O, maddenin, canlı şekle geçerken, ayrışmalara ve birleşmelere tabi olarak canlıyı oluşturabilecek bir duruma geçebileceğini kabul etmektedir. Beynin, fikirleri, hisleri ve inançları ürettiğini ileri sürmektedir. Önceki fikirlerin, hislerin ve inançların atılmasıyla, beynin evrim geçirdiğini kabul ediyor. Bilgilerin deney ve gözlem yoluyla elde edilmesinden yanadır.[25]

Bu neslin son halkası Celâl Nuri İleri’dir (1877-1939). Celâl Nuri, çok sayıdaki eserleri, çıkardığı gazete ve dergilerle, materyalist fikir ve görüşlerini, vermeye çalışmıştır. Fikir ve görüşlerini, genel olarak Büchner’den almasına rağmen, hem onu ve hem de diğer materyalist düşünürleri tenkit edebilmiştir. O, maddenin ezelî ve ebedî olduğunu kabul etmekle beraber, Tanrı’nın varlığına ve dinlere inanmaktadır. Ona göre, madde, mutlak boşlukta şekil değiştire değiştire yuvarlanır. Tekâmül kanunu, tabiatın varlığa getirilişi görüşünün yerine geçecektir. Madde ve kuvvetin, beden ve ruhun birliği, monizm ve düalizmin yerini alacaktır. Evrende en ilkel canlıdan en gelişmiş canlıya kadar, evrim vardır. Mükemmel bir evrim eseri olan insan, aslen uzak çağın evrim geçirmiş bir protoplazmasıdır. Allah’ı en Mükemmel Remz olarak gören Celâl Nuri, Allah’ın insan şeklinde gösterilmesine karşı çıkıyor. Çünkü ona göre, Allah, şu yazıları yazana benzemez, O, bir şahsiyete sahip değildir. Bu şekilde kabul edilen Allah fikrini benimsemediğini belirtir. Ona göre, Allah, tarif edilemez, O, evreni kuşatan Yüce Bir’dir. Kısacası Allah, Mükemmel Remz’dir.[26] Dikkate değer fikirlere sahip olan Celâl Nuri, Dr. Dozy, Voltaire ve Ernest Renan’ın, İslâm tarihi hakkındaki menfi görüşlerine katılmaz. Onlarla ilgili olarak Celâl Nuri, inceleme ve tarihsel yorumlarıyla ün kazanan bu yazarların, peygamberlerin tarihsel kaderlerini anlayamadıklarını, bunun için Voltaire’i hiç affedemeyeceğini, İslâmîyet’i çok iyi bilen Ernest Renan’ın ise, gerek Hz. Muhammed’in ve gerekse İslâmîyet’in tarihteki yerini bahsetmeden geçmesinin unutulamayacak tarihsel bir hata olduğunu belirtmektedir.[27]

Buraya kadar ana hatlarıyla belirtmeye çalıştığımız Batı kaynaklı fikir akımlarından biri olan materyalizmin, izlerini ve yansımalarını, bu materyalist anlayışı savunan fikir adamlarımızda göstermeye çalıştık. Bu yazımızda söz konusu ettiğimiz fikir adamlarının genelinin, yurt içinde veya dışında, idareyle mücadele halinde oldukları bir gerçektir. Bunun yanında aynı dönem içerisinde, Batı kültürüne, fikir akımlarına, Batı medeniyetine, şu veya bu şekilde, daha ılımlı ve daha muhafazakar yaklaşan düşünürlerimiz de olmuştur. Bunlar o günkü idareyle, mücadeleye girmemişler veya girmiş olsalar da, millî değerlere ve devlete bütünüyle karşı çıkmamışlardır. Bu kişiler, genellikle hislerinin esîri olmadan sağduyulu davranarak, yeni ve zorunlu olan değişmelere, toplumu, hoşgörü anlayışı içerisinde yaklaştırmaya çalışmışlardır. Bunlara dengeli yenilikçi, ılımlı Batılılaşmacı kişilerdir diyebiliriz. Örneğin, Ahmet Cevdet Paşa (1822-1895), Münif Paşa (1828-1910), Ahmet Mithat (1844-1912) gibi şahsiyetler, böyle davranmışlardır.

2.1. Materyalizm Konusunda Yapılan Eleştiriler

Her etki bir tepki doğurduğundan, yukarıda ülkemizde materyalizmi yayma gayreti içinde bulunduklarını belirttiğimiz materyalist düşünürlerimizin karşısına, spiritüalist ve idealist fikirlere bağlı maneviyat taraftarı olan düşünürlerimiz, materyalist anlayışların yanlış ve tutarsız olduğunu göstermek üzere bu konulardaki eleştirel fikir ve görüşlerini içeren eserleriyle çıkmışlardır. Türkiye’de bu konuda yazılan eserler içerisinde bilhassa, II. Meşrutiyet’ten sonraki yıllarda, felsefî sahada yazılanları dikkati çekmektedir. Felsefî sahadaki mücadelede, Ahmet Mithat, İsmail Ferit, Harputîzâde Mustafa Efendi, Filibeli Şehbenderzâde Ahmet Hilmi, Halid Edip, Mehmet Emin Feyzi, İsmail Fenni Ertuğrul gibi düşünürlerimiz, materyalist fikirlere karşı yaptıkları eleştirilerle, Türk fikir tarihinde kendilerine has yerlerini almışlardır. Ahmet Mithat Efendi, İsmail Ferit, Halid Edip ve Mehmet Emin Feyzi, materyalizmin esaslarını genel anlamda ve ayrıntıya girmeden eleştirirken, Harputîzâde Mustafa Efendi, Şehbenderzâde Ahmet Hilmi, İsmail Fenni Ertuğrul gibi düşünürlerimiz, hem genel anlamda ve hem de ayrıntılı bir şekilde materyalizmi eleştirmeye çalışmışlardır. Bu düşünürlerimiz içerisinde özellikle Şehbenderzâde Ahmet Hilmi, üzerinde durduğumuz dönem içerisinde yer alan düşünürlerimizden, materyalist fikirleri savunan Celal Nuri’nin fikirlerini de eleştirmiştir.

Materyalizm konusunu işlerken, Ahmet Mithat Efendi’nin çıkardığı, Dağarcık Dergisi’nde yayınlanan, onun, Dîvardan Bir Seda, Veladet, İnsan, İnsan-Dünyada İnsanın Zuhuru isimli yazılarındaki materyalist içerikli fikirlerine karşı bir tepkinin doğduğunu ve bu sebeple de bu fikir ve görüşlerinden dolayı dinsizlikle suçlandığını, belirtmiştik. Ayrıca, onun, sözü edilen bu suçlamalara karşı, yine Dağarcık Dergisi’nde, Bir Mülahaza-ı Dinîyye ile Mebde ve Mead isimleriyle yazılar yazdığı ve bu yazılarında, kendi fikir ve görüşlerinin İslâmiyet’e ve bilimlere aykırı olmadığını ileri sürdüğü üzerinde de durulmuştu.

Ahmet Mithat Efendi’nin, yukarıda sözü edilen materyalist içerikli yazıları, hayatının çok kısa bir süresini içermektedir. O, hayatının bundan sonraki kısmında, bu fikir ve görüşlerin yanlışı ve tutarsızlığını göstermeye çalışmış ve bu konudaki fikir ve görüşlerini belirtmek üzere eserler yazmıştır. O, Beşir Fuad,[28] Ben Neyim? Hikmet-i Maddîyeye Müdafaa[29] isimli eserlerini bu gayeyle yazmıştır. O, her iki eserinde de materyalistlerin, madde ve kuvvetin ayrılamazlığı, bunların ezelî ve ebedî olduğu şeklindeki ana iddialarına karşılık olarak, madde ve kuvvetin yeni bulunmuş ilkeler olmadığını, bunların, eski felsefenin, cevher ve araz olarak kabul ettikleri ilkeler olduklarını, bu ilkelerin ise her şeyin yaratıcısı derecesinde kabul edilemeyeceğini, bu sebeple, bunların, ezelî ve ebedî olmadıklarını, madde ve kuvvet de dahil olmak üzere her şeyin yaratıcısının Allah olduğunu, dolayısıyla tek ezelî ve ebedî varlığın ancak Allah olabileceğini ileri sürüyor. Maddenin devamlı olarak hareket halinde olduğu için devamlı değiştiği, buna bağlı olarak bizim maddî varlığımızın da devamlı değişiklik içinde bulunduğu şeklindeki materyalist iddiaya karşılık olarak da, vücudumuzun, maddenin yaratığı olmadığını, şayet vücudumuz, maddenin yaratığı olmuş olsaydı, yaratıcımız olan maddenin bizden ayrılmasıyla, canlılığın da bizden ayrılması gerekirdi. Yani ruh denilen kısmın da ölmesi gerekirdi.

Demek ki, bizim, bir madde yönümüz, bir de ruh yönümüz bulunmaktadır. Ezelîlik ve ebedîlik, maddede olmaktan ziyade ruhta olması gerekir. Allah, ruhu, bizim tarafımızdan tahlil edilebilecek şekilde yaratmadığından, ruh için, “o, benim emrime ait bir şeydir” demiştir. Ama Allah, maddeyi, yani bedeni, ruha kılıf olarak, herkes tarafından tahlil edilebilecek şekilde yaratmıştır. Ahmet Mithat Efendi, materyalistlerin, ruhun, değiştiğini iddia etmelerine karşılık olarak, değişmediğini ileri sürmüştür.

İsmail Ferit (?-), Ludwig Büchner’in, Madde ve Kuvvet isimli eserindeki, materyalist fikirleri eleştirmek gayesiyle, İbtâl-i Mezheb-i Maddîyyûn[30] adıyla bir eser yazmıştır. O, bu eserinde, L. Büchner’in, sözü edilen eserindeki, materyalist felsefe anlayışının temel görüşleri olan, madde ve kuvvetin ezelî ve ebedî olduğu, maddenin kuvvetsiz, kuvvetin maddesiz olamayacağı, bunların, ezelî ve ebedî harekete sahip oldukları, Allah’ın âlemi yokluktan yaratmadığı, vs. şeklindeki ana iddialarını ele alarak cevaplandırmaya çalışmıştır. İsmail Ferit, materyalist Büchner’in, bu konularda yanlış ve çelişkili düşündüğünü göstermek için, pozitif bilimlerden bilhassa fizik bilimine ait bilgilerini kullandığı gibi, kendisine ait bazı yorumlar da getirmesiyle dikkati çekmektedir. O, Büchner’in, yukarıdaki iddialarında yanlış ve tutarsız, fikir ve görüşlere sahip olduğunu, örnekler vererek gösterdikten sonra, kendisinin de, aynı konulara ait, fikir ve görüşlerini verirken, her şeyin Allah tarafından bir düzen halinde yaratıldığını, dolayısıyla, madde ve kuvvetin yaratıldığı gibi, hareketin, zamanın da yaratıldığını belirtmeye çalışıyor. Onun, felsefeyle ilgili olan bu konulardaki eleştirilerinde, gerek kendi kültüründen ve gerekse Batı kültüründen, materyalist felsefeyi eleştiren, filozofların, fikir ve görüşlerine yer vermediği gözlenirken, kendi fikir ve görüşlerinin de, materyalist iddiaları, karşı iddialarla cevap verilemeyecek şekilde çürütemediği gözlenmektedir. Bu sebeple, onun, materyalizm konusundaki eleştirilerinin, tıpkı Ahmet Mithat Efendi’de olduğu gibi, derin düşünce ürünü olmadığını söyleyebiliriz. Ancak bütün bunlara rağmen, onun, o dönemde geçerli olan tek fikrin materyalizmden ibaret olmadığını, materyalizmin bilimsellik iddiasında bulunmasına rağmen, ileri sürülen temel görüşlerinde, bilimsel anlayışla çelişen yönlerinin bulunduğunu göstermeye çalışmasını takdire şayan bir çaba olarak görmek ve değerlendirmek mümkündür.

Harputîzâde Mustafa Efendi (?-?), L. Büchner’in, Madde ve Kuvvet isimli eserindeki, materyalist içerikli fikir ve görüşleri eleştirmek gayesiyle, Red ve İsbat[31]adında bir eleştiri kitabı yazmıştır. O, da diğer düşünürlerimiz gibi, Büchner’in, Madde ve Kuvvet adlı eserinde geçen, madde ve kuvvetin, ezelî ve ebedîliği, maddesiz kuvvetin, kuvvetsiz maddenin olamayacağı, evrenin sebepsiz yaratıldığını farz etmenin daha uygun olduğu, evrende hareketsiz hiçbir şeyin düşünülemeyeceği, bazı maddelerde, ruhsal ve dimağsal durumların olmadığı vs. şeklindeki temel iddiaları ele alarak, bu iddiaların, yanlış ve tutarsız olduklarını göstermeye çalışmaktadır.

O, Madde ve Kuvvet isimli eserden aldığı, hemen hemen çoğu birbirini takip eden sayfalarda geçen, Büchner’in birbiri ile çelişik olan on ifadesini vererek,[32] materyalistlerin, çelişkili düşündüklerini, bilgilerinin ise, sabit olmadığını söylemektedir. Hatta onların, maddenin bir unsurdan mı, yoksa birden fazla unsurdan mı meydana geldiğini bile tayin edemediklerini, bazı eşyayı görmekten aciz olduklarını, ama bütün bunlara rağmen, deney ve gözleme önem verdiklerini, bunun için de bilimsel olduklarını ileri sürmeye cesaret ettiklerini belirtiyor. Onların, kesin bilgileri bulunmadığı, sonsuz eşya hakkında konuşamayacaklarını da ifade ediyor. O, madde ve sıfatlarının kendiliğinden meydana gelemeyeceğini, meydana gelebilmek için bir etki ediciye ihtiyacı bulunduğunu, bu etki edicinin ise ilim ve irade sahibi bir varlık olduğunu ileri sürüyor. Materyalistlerin, “eşyada intizam yoktur” iddialarına karşılık olarak, bunun en güzel örneğini, dünyanın güneşe oranla, durum ve hareketinin düzenli olmasında göreceğimizi, asırlardan beri dünyanın günlük hareketinde herhangi bir düzensizlik görülmediğini, dünyanın günlük ve yıllık hareketinin, ilim ve irade sahibi bir varlık tarafından düzenlendiğinin anlaşılacağını söylüyor.

H. Mustafa Efendi’nin, Büchner’in, Madde ve Kuvvet isimli eserini çok dikkatli incelediği, bu eserde fikirsel yönden yapılan çelişkileri yerinde tespit ettiği, materyalizmin ana iddiaları cevaplandırılırken, felsefî bir anlayışla meselelere yaklaştığı, bilimsel bilgilere de gerekli görüldüğü zamanlarda başvurduğu gözlenmektedir. O, materyalist fikirleri eleştirirken, Batı kültürüne pek yer vermeyerek, sadece kendi kültür anlayışı ile eleştirilerini yürütmüştür. Ancak gerek Ahmet Mithat Efendi’ye ve gerekse İsmail Ferit’e göre, eserinin daha felsefî içerikli olduğunu söyleyebiliriz.

Şehbenderzâde Ahmet Hilmi (1865-1914), Celâl Nuri’nin, Tarih-i İstikbâl[33] isimli esrinin 1. cildi olan Mesail-i Fikriye’deki materyalist içerikli fikirleri eleştirmek gayesiyle, Huzur-u Akl-ı Fende Maddîyyûn Meslek-i Dalâleti[34] adında bir eser yazmıştır. O, aynı zamanda Allah’ı İnkar Mümkün müdür? ismiyle yazdığı eserinde de, ateizmin mümkün olup olamayacağını ve çeşitli ateist fikirlerin felsefî birer eleştirisini yapmıştır. Bu arada çeşitli materyalist düşünürlerin, fikirlerini de bu eserinde eleştirmiştir. O, materyalizmi eleştirdiği, Huzur-u Akl-ı Fende Maddîyyûn Meslek-i Dalâleti isimli eserinde, eleştirilerini yaparken, eleştirilerinde, henüz ülkemizde orijinal fikirler üreten düşünürlerimizin az oluşu dolayısıyla, Batılı bilim ve fikir adamlarının fikir ve görüşlerine yer vereceğini belirtiyor. Ş. Ahmet Hilmi, Celâl Nuri İleri’nin, yukarıda sözü edilen eserinde, kendisine ait fikir ve görüşler üretemediğini, Büchner başta olmak üzere Batılı materyalist düşünürlerin fikir ve görüşlerini vermekten öteye gidemediğini, bunun için de onun bu faaliyetini nakilcilik ve kopyecilik olarak değerlendirmek gerektiğini belirtiyor.[35]

O, materyalizmi eleştirdiği bu eserinde, diğer düşünürlerimizin de üzerinde durduğu, madde ve kuvvetin ezelî ve ebedîliği, bunların birbirlerinden ayrılamazlığı, evrenin ezelden beri var olduğu, ruhun ve vicdanın maddenin dışında düşünülemeyeceği, hareketin başlangıcının ve sonunun olmayacağı, C. Nuri’nin, Allah’ı mükemmel remz olarak kabul etmesi vs. şeklindeki materyalistlerin temel iddialarını ele alarak, onların bu fikir ve görüşlerinin yanlış ve tutarsızlığını göstermek için, Batılı bilim adamları ve filozoflarının, fikir ve görüşlerine dayanarak eleştirilerini yapmıştır.

Ş. Ahmet Hilmi’nin, materyalizmi eleştirmek için yazdığı bu eserinin, bilimsel disipline bağlı kalınarak yazıldığı, eleştirilerde, hem bilimsel delillere ve hem de felsefî fikir ve görüşlere gereken ağırlığın verildiği gözlenmektedir. O, eleştirilerinde, materyalist fikir ve görüşlerin, akıl, mantık ve tecrübe ölçüleriyle ilgisi bulunmadığından, bu fikir ve görüşlerin, tutarsız ve çürük olduğu neticesine varıyor. Eleştiriler yapılırken, uygun örnekler verilip kıyaslamalar yapılıyor. Ş. Ahmet Hilmi, bu eserinde, sadece kendi kültüründen olan bilim adamı ve filozofların görüşlerine değil, aynı zamanda Batı kültüründen olan bilim adamı ve filozofların, fikir ve görüşlerine de yer veriyor. Eser, üzerinde durduğumuz bu dönemde, ağırlıklı olarak Batılı bilim adamı ve filozofların, fikir ve görüşlerine dayanılarak, materyalist fikir ve görüşlerin, eleştirisinin yapıldığı, ciddî bir eleştiri kitabı olmasıyla dikkati çekmektedir. Ayrıca, bu eserde, Celâl Nuri’nin, fikir ve görüşlerinin eleştirisi yapılırken, özellikle o sıralarda, başta C. Nuri olmak üzere, İslâmiyet hakkında materyalist fikir ve görüşleri savunan düşünürlerce oluşturulmuş olan yanlış fikir ve görüşleri, hakikat adına ortaya çıkarma düşüncesi de güdülmüştür. Kısacası, onun bu eserinde materyalist fikir ve görüşlerin, etraflı bir şekilde ele alınarak, bilimsel ve felsefî bir analizinin yapıldığı görülmektedir.

Halid Edip (? – ?), materyalizm konusunda, Maddîyyûna Reddiye[36] ismiyle bir eleştiri yazar. Şiir şeklinde yazılan ve 13 sayfadan ibaret olan bu reddiyede, madde ve kuvvetin ezelîliği ve ebedîliği, madde ve kuvvetin harekette olması vs. gibi materyalist iddialar üzerinde durularak, maddenin, kuvvetin, hareketin, Allah’ın ilim ve iradesiyle var edildiği, var edildikleri için de ölümsüz olmadıkları, ölümün de, yaratılmış olan varlıklar için Allah tarafından var edildiği, tek ölümsüz varlığın ise, her şeyin yaratıcısı olan Allah olduğu belirtilmektedir. Bu sebeple ona göre, madde ve kuvvete, harekete, yaratılmamış ve bunun için de yok olmayacaklar gözüyle bakılamaz. Eserde, Halid Edip, bilimsel ve felsefî örneklere pek yer vermemiştir.

Mehmet Emin Feyzi (1862-?), İlim ve İrade ismiyle, materyalist fikir ve görüşleri eleştiren bir eser yazmıştır. O, bu eserinde, evrenin yaratıcısı olmadığı, evrenin bütününün maddeden ibaret olduğu, madde ve kuvvetin, ezelîliği ve ebedîliği, madde ve kuvvetin her yerde aynı oldukları, maddenin çeşitli değişimler geçirmesine rağmen maddeliğini asla kaybetmediği, insan ve hayvan ruhunun ayrı ayrı şeyler olmadıkları, ruhu maddenin meydana getirdiği, ruhun ölümsüz olmadığı, insan da dahil olmak üzere bütün canlıların evrim neticesinde ortaya çıktığı, vs. gibi konulardaki[37]materyalist içerikli iddiaları ele alarak, bu iddialara karşı geliştirdiği eleştirel görüşlerle cevap vermeye çalışmıştır. Eserde, Batı kaynaklı olan, materyalizmin ve evolüsyonizmin, ana iddialarına karşı eleştirel görüşler geliştirilirken, bu felsefe anlayışlarını eleştiren, Batılı fikir adamlarınca yapılan eleştirilere pek yer verilmemiştir. Onun, her iki felsefe anlayışıyla ilgili olarak yaptığı eleştirilerde ileri sürdüğü fikir ve görüşleri dolayısıyla, felsefeye ilgi duyduğunu, döneminde, bu çeşit fikir ve görüşlere karşı eleştiriler getirmiş olmasını da, takdirle karşılamak gerekir.

İsmail Fenni Ertuğrul’un (1855-1949), materyalist fikir ve görüşlerin (materyalizm, pozitivizm ve evolüsyonizm) eleştirisini yaptığı, Maddîyyûn Mezhebinin İzmihlâli ile Dr. Dozy’nin Tarih-i İslâm isimli eserindeki fikir ve görüşlerinin eleştirisini yaptığı, Kitab-ı İzâle-i Şükûk adlarında eleştiri niteliğinde, iki eseri bulunmaktadır. Bu eserlerden birincisi doğrudan bizim konumuzla ilgilidir. İsmail Fenni Ertuğrul, materyalist fikir ve görüşleri eleştirdiği, Maddîyyûn Mezhebinin İzmihlâli isimli eserinde, materyalistlerin, maddesiz kuvvet, kuvvetsiz madde olamaz, kuvvet ve madde ezelî ve ebedîdir, evren ezelî ve ebedîdir, madde yok edilemez ve sonsuzdur, bazı kavimlerde Allah fikri yoktur, Allah ismini semaya yıldızlarla niçin yazdırmadı, ruh, maddî olup ölümlüdür, düşünce beynin bir vazifesidir[38] vs.

şeklindeki ana iddialarını felsefî bir tarzda ele alarak eleştirmiş ve bu iddiaları çürütücü ve geçersiz kılıcı karşı görüşler geliştirmiştir. O, materyalist fikir ve görüşleri eleştirirken, bir taraftan kendi fikir dünyasını yoğurup şekillendiren bilim ve felsefe anlayışına, bir taraftan da, Batı’nın bilim ve felsefe anlayışına yer vermiştir. Eleştirilerinde, Büchner’in, fikir ve görüşlerinin, tutarsız ve geçersizliğini izah eder gibi görünmesine rağmen, onun asıl karşı çıktığı kişiler, 1908 Meşrutiyeti’nden sonra ülkemizde materyalist anlayışın etkisi altında kalarak materyalizmi cüretli ve şuurlu bir şekilde yaymaya çalışan Baha Tevfik ve materyalizm konusunda onun takipçileri olan yukarıda isimlerini verdiğimiz arkadaşlarıdır. İsmail Fenni Ertuğrul, Maddîyyûn Mezhebinin İzmihlâli isimli eserini, bu gayeyle yazdığını kendisi de ifade etmektedir.

Hem materyalizm ve hem de materyalist fikir ve görüşlerin eleştirisi ile ilgili olarak verdiğimiz bilgilerden de anlaşılacağı gibi, ülkemizde şuurlu ve şümûllü bir şekilde yayılmaya çalışılan materyalist fikir ve görüşlere karşı, aynı şuurluluk ve şümûllülük içinde, Türk fikir dünyasında bir tepkinin doğduğunu ve takdir edilmeye değer yerini aldığı görülmektedir. Böyle bir hareket içerisinde ömürlerini bilime adayan ve bu sebeple, hem kendi kültürel dünyalarını ve hem de Batı’nın kültür dünyasının yetiştirdiği materyalizm karşıtı bilim ve kültür adamlarını, yakından ve derinlemesine tanıdıkları anlaşılan, Ş. Ahmet Hilmi ve İsmail Fenni Ertuğrul gibi düşünürlerimizin bulunması, bu karşı tepki hareketinin anlamını bir kat daha kuvvetlendirmiştir. Materyalist fikir ve görüşleri eleştiren düşünürlerimiz genel olarak, bu fikir ve görüşleri savunan fikir adamlarımızın, özellikle orijinal fikirler üretmemelerine, bu sebeple de, taklit, kopye ve nakilci olmalarına karşı çıkmışlardır. Materyalizmi eleştiren düşünürlerimiz, eleştirilerinde, materyalistlerin bilimsel bilgilere dayanma iddialarına rağmen, bu fikir ve görüşlerin, bilimle, fenle ilgilerinin olmadığını, hem bilimsel ve hem de felsefî örnek ve yorumlarla gösterdikten sonra, Batı’nın, yanlış, tutarsız ve çürük fikir ve görüşlerinden ziyade, bilim ve tekniğe ait bilgilerinin alınmasından yana olan tavırlarını ortaya koymuşlardır.

Prof. Dr. Mehmet AKGÜN

Pamukkale Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 14 Sayfa: 807-818


Kaynaklar:
ESERLER
♦ Abdullah Cevdet; Fizyolocya-ı Tefekkür, İstepan Mat., İstanbul 1308.
♦ Abdullah Cevdet; Dimağ: Dimağ İle Ruh Arasındaki Münasebât-ı Fenniyeyi Tedkik, İstepan Mat., İstanbul 1308.
♦ Abdullah Cevdet; Fizyolojya ve Hıfz-ı Sıhhat-ı Dimağ ve Melâkât-ı Aklîye, Mahmut Bey Mat., Dersaadet, 1312.
♦ Abdullah Cevdet; Fünûn ve Felsefe ve Felsefe Sanihaları, Matbaa-ı İctihad, İstanbul 1912. Abdullah Cevdet; Gizli Figanlar, Matbaa-ı İctihad, Mısır 1906.
♦ Abdullah Cevdet; Dimağ ve Melâkât-ı Aklîyyenin Fizyolojya ve Hıfzıssıhhası, Matbaa-ı Amire, İstanbul 1333-1335.
♦ Adıvar, A. Adnan; Bilim ve Din (İlim ve Din), Evrim Matbaacılık, İstanbul 1980.
♦ Ahmet Mithat; Kâinat (I. Kısım), Muharririn Zâtına Mahsûs Matbaa, İstanbul 1288.
♦ Ahmet Mithat; Schopenhauer’ın Hikmet-i Cedidesi, Tercüman-ı Hakikat Mat., İstanbul 1304.
♦ Ahmet Mithat; Beşir Fuad, Tercüman-ı Hakikat Mat., İstanbul 1305.
♦ Akgün Mehmet; Materyalizmin Türkiye’ye Girişi ve İlk Etkileri, Başbakanlık Basımevi, Ank., 1988.
♦ Baha Tevfik; Biraz Felsefe (El Yazması).
♦ Baha Tevfik; Teceddüd-i İlmî ve Edebî, Osmanlı Şirketi Mat., İstanbul, tarihsiz.
♦ Baha Tevfik; Hassasiyet Bahsi ve Yeni Ahlâk (Ahmet Nebil ile birlikte), Osmanlı Şirketi Mat., İstanbul.?.
♦ Baha Tevfik; Psikoloji Yahut İlm-i Ahvâl-i Ruh (Ahmet Nebil ile birlikte), Osmanlı Şirketi Mat., İstanbul, tarihsiz.
♦ Baha Tevfik, Muhtasar Felsefe, Artin Asaduryan ve Mahdumları Mat., İstanbul 1331.
♦ Baha Tevfik; Felsefe-i Ferd, Ketion Bedrosiyan Mat., İstanbul 1332.
♦ Berkes, Niyazi; Türkiye’de Çağdaşlaşma, Bilgi Basımevi, Ank., 1973.
♦ Beşir Fuad; Victor Hugo, İstanbul 1302.
♦ Beşir Fuad; Beşer, Mihran Mat., İstanbul 1303.
♦ Beşir Fuad; Voltaire, Şirket-i Mürettibîye Mat., İstanbul 1304.
♦ Beşir Fuad; Mektubât (Fazlı Necib ile birlikte) Bab-ı Ali Caddesinde 25 Numaralı Mat., İstanbul 1313.
♦ Birand, Kâmuran; Aydınlanma Devri Devlet Felsefesinin Tanzimatta Tesirleri, Son Havadis Mat., Ank., 1955.
♦ Bolay, Süleyman Hayri; Türkiye’de Ruhçu ve Maddeci Görüşün Mücadelesi, Polat Mat. İstanbul 1979.
♦ Büchner, Louis; Madde ve Kuvvet, c. 1, 2, 3., (Çev. Baha Tevfik-Ahmet Nebil), Osmanlı Şirket-i Mat., tarihsiz.
♦ Celal Nuri; Tarih-i İstikbal, C. 1, Yeni Osmanlı Matbaası ve Kütüphanesi, İstanbul 1331.
♦ Celâl Nuri; Müslümanlara ve Türklere Hakaret, Düşmanlara Riayet ve Muhabbet, Kader Mat., İstanbul 1332.
♦ Celal Nuri; Hatemü’l Enbiya, Yeni Osmanlı Matbaası ve Kütüphanesi, İstanbul 1332.
♦ Celâl Nuri, Tarih-i İstikbâl, c. 3, Yeni Osmanlı Matbaası ve Kütüphanesi, İstanbul 1332.
♦ Ertuğrul, İsmail Fenni; Maddîyyûn Mezhebinin İzmihlâli, Orhaniye Mat., İstanbul 1927.
♦ Halid Edip; Maddîyyûna Reddîye, Levha Mat., Kütahya, 1334.
♦ Harputîzâde Mustafa Efendi; Red ve İsbat, Hikmet Matbaa-ı İslâmiyesi, İstanbul 1330.
♦ Hoca Tahsin; Psikoloji Yahud İlm-i Ruh, Artin Asaduryan Şirket-i Mürettibiye Mat., İstanbul 1310.
♦ Hoca Tahsin; Esas-ı İlm-i Heyet, İstepan Mat., İstanbul 1311.
♦ Hoca Tahsin; Tarih-i Tekvin Yahud Hilkat, Artin Asaduryan Şirket-i Mürettibiye Mat., İstanbul 1310.
♦ İsmail Ferit; İbtâl-i Mezheb-i Maddîyyûn (neşreden: Süleyman Halit), Ahmet Celâdet ve Şirketi Mat., İzmir 1312.
♦ İsmail Habib; Avrupa Edebiyatı ve Biz, C. 2, Remzi Kitabevi, İstanbul 1941.
♦ Korlaelçi, Murtaza; Pozitivizmin Türkiye’ye Girişi ve İlk Etkileri, Pınar Matbaacılık, İstanbul 1986.
♦ Mehmet Emin Feyzi; İlim ve İrade (Maddîyyûn Mezhebinin Reddini Muhtevîdir), Necm-i İstikbâl Mat., İstanbul 1342.
♦ Muallim Naci-Beşir Fuad; İntikad, Mahmut Bey Mat., İstanbul 1304.
♦ Okay, M. Orhan; İlk Türk Pozitivist ve Naturalisti Beşir Fuad, Dergah Yayınları, İstanbul.
♦ Runes, D. Dagobert; The Dictionary of Philosophy, Philosophical Library, New York.
♦ Subhi Edhem; Darwinizm, Bey-nel-milel Ticaret Mat., Manastır, 1327.
♦ Subhi Edhem; Hayat ve Mevt, Nefaset Mat., İstanbul 1329.
♦ Şehbenderzâde Ahmet Hilmi; Huzur-u Akl-ı Fende Maddîyyûn Meslek-i Dalâleti, Hikmet Matbaa-ı İslâmiyesi, Darülhilâfe, 1332.
♦ Ülken, Hilmi Ziya; Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, Ahmet Sait Mat., İstanbul 1966.
MAKALELER
♦ Ahmet Mithat; Dîvardan Bir Sada, Dağarcık, S. 4, Muharririn Zatına Mahsus Mat., İstanbul 1288.
♦ Ahmet Mithat; İnsan, Dağarcık, S. 2, Muharririn Zatına Mahsus Mat., İstanbul 1288.
♦ Ahmet Mithat; İnsan-Dünyada İnsanın Zuhuru, Dağarcık, S. 4, Muharririn Zatına Mahsus Mat., İstanbul 1288.
♦ Ahmet Mithat; Bir Mülahaza-ı Dinîyye, Dağarcık, S. 4, Muharririn Zatına Mahsus Mat., İstanbul 1288.
♦ Ahmet Mithat; Mebde ve Mead, Dağarcık, S. 9, Muharririn Zatına Mahsus Mat., İstanbul 1288.
♦ Akgün, Mehmet; Hoca Tahsin Efendi’nin İlim ve Felsefe Anlayışı, Fen-Edebiyat Fak., Edebiyat Bilimleri Araştırma Dergisi, S. 19, Fen-Edebiyat Fak., Ofset Tesisleri, Erzurum 1991.
♦ Akgün, Mehmet; Materyalizmde Kimlik Problemi, Türk Yurdu, S. 66, Sistem Ofset, Ankara 1993.
♦ Akgün, Mehmet; Materyalizm Karşısında İsmail Fenni Ertuğrul, Türk Yurdu, c. 13, S. 67, Sistem Ofset, Ankara, 1993.
♦ Akgün, Mehmet; Cemiyet-i İlmîyye ve Osmanîyye ve Mecmua-ı Fünûn’un Felsefî Açıdan Taşıdığı Önem, Felsefe Dünyası, S. 15, Ekonomik Rehber Gazetecilik Matbaacılık, Ank., 1995.
♦ Akgün, Mehmet; Dağarcık Dergisi’nde Felsefeye Verilen Önem, Felsefe Dünyası, S. 22, Lazer Ofset, Ank., 1996.
♦ Akgün Mehmet; Materyalizm ve Evolüsyonizm Karşısında Mehmet Emin Feyzi, Akademik Araştırmalar, S. 5, Aşiyan, Erzurum 1997.
♦ Edhem Necdet; Nesec-i Dimağın Tekâmülü, İctihad, S. 84, Matbaa-ı Hayriye ve Şürekası, İstanbul 12 Kanun-ı Evvel 1329.
♦ Memduh Süleyman; Felsefe-i Edyân, Felsefe Mecmuası, C. 1, S. 9, Nefaset Mat., İstanbul 1329.
♦ Memduh Süleyman; Hâl-i Hazırın Meselesi-Hakiki Mürteciler ve Avrupalılaşmak, Felsefe Mecmuası, C. 1, S. 9, Nefaset Mat., İstanbul 1329.
♦ Subhi Edhem; Kimyada Tekâmül, Genç Kalemler, C. 4, S. 24-25, Osmaniye Mat., Selanik.
♦ Şemseddin Sami; Hoca Tahsin, Hafta, C. 1, S. 6, Mihran Mat., İstanbul 27 Şevval 1298.
♦ Suphi Edhem; Antropoloji Dersleri, Genç Kalemler, C. 3, S. 14-16, Osmaniye Mat., Selanik.
♦ Şemseddin Sami; Hoca Tahsin, Hafta, C. 1, S. 6, Mihran Mat., Ġstanbul 27 Şevval 1298.
Dipnotlar :
[1] Birand, Kâmuran; Aydınlanma Devri Devlet Felsefesinin Tanzimatta Tesirleri, Son Havadis Mat., Ankara, 1955, s. 5-6.
[2] İsmail Habib; Avrupa Edebiyatı ve Biz, c. 2, Remzi Kitabevi, İstanbul 1941, s. 122-164. Ayrıca bkz: Korlaelçi, Murtaza; Pozitivizmin Türkiye’ye Girişi ve İlk Etkileri, Pınar Matbaacılık, İstanbul 1986, s. 202-204. Akgün, Mehmet; Materyalizmin Türkiye’ye Girişi ve İlk Etkileri, Başbakanlık Basımevi, Ankara 1988, s. 108-112.
[3] Ülken Hilmi Ziya; Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, Ahmet Sait Mat., İstanbul 1966, s. 85.
[4] Bu dergilerdeki felsefî yazılar için bakınız: Akgün, Mehmet; Cemiyet-i İlmîye-i Osmanîye ve Mecmua-ı Fünûn’un Felsefî Açıdan Taşıdığı Önem, Felsefe Dünyası, S. 15, Ekonomik Rehber Gazetecilik Matbaacılık, Ankara 1995, s. 52-72; Akgün, Mehmet; Dağarcık Dergisi’nde Felsefeye Verilen Önem, Felsefe Dünyası, S. 22, Lazer Ofset Tesisleri Sanayi ve Tic. Ankara 1996, s. 8-28.
[5] Runes, D. Dagobert; The Dictionary of Philisophy, Philosophical Library, NewYork, s. 189; Akgün,. Mehmet; a.g. e., s. 12; Akgün, Mehmet; Materyalizmde Kimlik Problemi, Türk Yurdu, S. 66, Sistem Ofset Ankara 1993, s. 49-52.
[6] Berkes, Niyazi; Türkiye’de Çağdaşlaşma, Bilgi Basımevi, Ankara 1973, s. 205-206; Korlaelçi, Murtaza; a.g. e., s. 198; Akgün, Mehmet; a.g. e., s. 101-102.
[7] Adıvar, A. Adnan; Bilim ve Din (İlim ve Din), Evrim Matbaacılık, İstanbul 1980, s. 5.
[8] Berkes, Niyazi; Türkiye’de Çağdaşlaşma, Bilgi Basımevi, Ankara 1973, s. 210.
[9] A.g.e., s. 212.
[10] A.g.e., s. 234.
[11] Hoca Tahsin; Esas-ı İlm-i Heyet, İstepan Mat., İstanbul 1311, s. 24-27.
[12] Şemseddin Sami; “Hoca Tahsin”, Hafta, c. 1, S. 6, Mihran Mat., İstanbul 27 Şevval 1298, s. 90-96.
[13] Hoca Tahsin; Tarih-i Tekvin Yahud Hilkat, Artin Asaduryan Şirket-i Mürettibiye Mat., İstanbul 1310, s. 20-24.
[14] Ahmet Mithat; Dîvardan Bir Sada, Dağarcık, S. 4, Muharririn Zatına Mahsus Mat., İstanbul 1288, s. 99-102. Ayrıca bkz: Bolay, Süleyman Hayri; Türkiye’de Ruhçu ve Maddeci Görüşün Mücadelesi, Polat Mat., İstanbul 1979 s. 311-312.
[15] Ahmet Mithat; Veladet, Dağarcık, S. 2, Muharririn Zatına Mahsus Mat., İstanbul 1288, s. 49-52.
[16] Ahmet Mithat; İnsan, Dağarcık, S. 2, Muharririn Zatına Mahsus Mat., İstanbul 1288, s. 45-47.
[17] Ahmet Mithat; İnsan-Dünyada İnsanın Zuhuru, Dağarcık, S. 4, Muharririn Zatına Mahsus Mat., İstanbul 1288, s. 109-116.
[18] Ahmet Mithat; Bir Mülahaza-ı Dinîyye, Dağarcık, S. 4, Muharririn Zatına Mahsus Mat., İstanbul 1288, s. 102-105.
[19] Ahmet Mithat; Mebde ve Mead, Dağarcık, S. 9, Muharririn Zatına Mahsus Mat., İstanbul 1288, s. 240-250. Ayrıca bkz: Bolay, Süleyman Hayri; a.g.e., s. 311-312.
[20] Büchner, Louis; Madde ve Kuvvet, c. 1, 2, 3., (Çev. Baha Tevfik-Ahmet Nebil), Osmanlı Şirket-i Mat., İstanbul, tarihsiz.
[21] Muallim Naci-Beşir Fuad; İntikad, Mahmut Bey Mat., İstanbul 1304, s. 70.
[22] Abdullah Cevdet; Fizyolocya-ı Tefekkür, İstepan Mat., İstanbul 1308, s. 10.
[23] Abdullah Cevdet; Fünun ve Felsefe ve Felsefe Sanihaları, Matbaa-ı İçtihad, İstanbul 1912, s. 74; Abdullah Cevdet; Gizli Figanlar, Matbaa-ı İçtihad, Mısır, 1906, s. 28.
[24] Baha Tevfik; Felsefe-i Ferd, Ketion Bedrosiyan Mat., İstanbul 1332, s. 98. Subhi Edhem; Hayat ve Mevt, Nefaset Mat., İstanbul 1329, s. 4-5 (İçinde: ”Hayat ve Mevt Hakkında-Doktor Subhi Edhem Bey’e”). Ayrıca bkz: Bolay, Süleyman Hayri; a.g.e., s. 72-79.
[25] Doktor Edhem Necdet; Nesec-i Dimağın Tekâmülü, İçtihad, S. 84, Matbaa-ı Hayriye ve Şürekası, İstanbul 12 Kanun-u Evvel 1329, s. 1863-1866.
[26] Celâl Nuri; Tarih-i İstikbâl, c. 1, Yeni Osmanlı Matbaası ve Kütüphanesi, İstanbul 1331, s. 114-116.
[27] Celâl Nuri; Hatemü’l Enbiya, Yeni Osmanlı Matbaası ve Kütüphanesi, İstanbul 1332, s. 27.
[28] Ahmet Mithat; Beşir Fuad, Tercüman-ı Hakikat Mat., İstanbul 1305, s. 134-146.
[29] Ahmet Mithat; Ben Neyim? Hikmet-i Maddîyeye Müdafaa, Tercüman-ı Hakikat Mat., İstanbul 1308, s. 6-124.
[30] İsmail Ferit; İbtâl-i Mezheb-i Maddîyyûn, (Neşreden: Süleyman Halit), Ahmet Celâdet ve Şirketi Mat., İzmir 1312, s. 68-127.
[31] Harputîzâde Mustafa Efendi; Red ve İsbat, Hikmet Matbaa-ı İslâmîyesi, İstanbul 1330, s. 21-130.
[32] A.g.e., s. 56-68.
[33] Celâl Nuri İleri; Tarih-i İstikbâl, c. 1, Yeni Osmanlı Matbaası ve Kütüphanesi, İstanbul  1331.
[34] Şehbenderzâde Ahmet Hilmi; Huzur-u Akl-ı Fende Maddîyyûn Meslek-i Dalâleti, Hikmet Matbaa-ı İslâmiyesi, Darülhilâfe, 1332, s. 5-157.
[35] A.g.e., s. 6-8.
[36] Halid Edip; Maddîyyûna Reddiye, Levha Mat., Kütahya, 1334, s. 1-13.
[37] Mehmet Emin Feyzi; İlim ve İrade (Maddîyyûn Mezhebinin Reddini Muhtevîdir), Necm-i İstikbâl Mat., İstanbul 1342, s. 8-10, 99-101. Ayrıca bkz: Akgün, Mehmet; Materyalizm ve Evolüsyonizm Karşısında Mehmet Emin Feyzi, Akademik Araştırmalar, S. 5, Aşiyan, Erzurum, 1997, s. 33-41.
[38] Ertuğrul, İsmail Fenni; Maddîyyûn Mezhebinin İzmihlâli, Orhaniye Mat., İstanbul 1927, s. 379-531. Ayrıca bkz: Akgün, Mehmet; Materyalizm Karşısında İsmail Fenni Ertuğrul, Türk Yurdu, c. 13, S. 67, Sistem Ofset, Ankara, 1993, s. 17-20.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.