KIRGIZLARDA DİNÎ VE SOSYAL HAYAT

- Advertisement -

Prof. Dr. Mustafa ERDEM

A. Dinî Hayat

Kırgızlar, bir Türk topluluğu olarak, diğerlerinin yaşadığı dinî hayatı yaşamış, din alanında onların birikim ve tecrübelerine sahip olmuştur. Aynı bölgelerde ve diğer Türk toplulukları ile iç içe yaşamış olmaları dolayısıyla, onların farklı bir dinî inanışa sahip olduğunu düşünmek doğru değildir. Ancak sosyal yapıları ve hayat tarzları itibarıyla diğer topluluklardan bazı özelliklerle ayrılmaları mümkündür. Bu çerçevede İslâm’ı daha sonradan kabul etmeleri, kabul ettikleri İslâm’ı iyi öğrenememiş veya iyi uygulayamamış olmaları ihtimal dahilindedir. Dağlarda yaşıyor olmaları, hayvancılıkla geçimlerini sağlamaları ve göçebe hayatı devam ettirmeleri, yerleşik hayatı teşvik eden İslâm için olumsuzluk sebebi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kırgızların dinî hayatı ile ilgili çeşitli kaynaklarda değişik bilgiler ve görüşler yer almaktadır. Ancak bu bilgilerin büyük bir kısmı birbirileriyle çelişmektedir. Kırgız tarihinde birbirileriyle çelişir gibi görünen bilgi ve görüşleri haklı çıkaracak belirtiler de bulunmaktadır. Fakat bu belirtileri kesin deliller olarak kabul edip onlar üzerine hüküm inşa etmek mümkün değildir. Zira kendileri Müslüman olmayan yazarlar, dinî taassupları dolayısıyla, Kırgızların İslâm dini ile arasını mümkün olduğu kadar uzak ve İslâm’ın onlar üzerindeki izlerini olabildiğince silik göstermeğe çalışmaktadır.

Sovyetler Birliği döneminde yetişen yazarların temelde din olgusuna ve özelde İslâm’a bakışları bilinmektedir. Dolayısıyla onların İslâm dini ve Kırgızların Müslümanlığı ile ilgili sağlıklı bilgi vermeleri ihtimalden uzaktır. Türk dünyası ve Kırgızlar üzerinde inceleme yapanlar ve seyyahlar, kendi dinî inanışları dolayısıyla ne kadar objektif olabildikleri bir kenara bırakılacak olursa, rastladıkları mevzî olayları genelleştirme yoluna giderek Kırgızların dinî hayatları hakkında genel bilgiler vermektedir. Kırgızların tamamının yerleşik bir hayata sahip olmamaları araştırmacıların işini zorlaştırmakta, onları sağlıklı genellemeler yapmaktan alıkoymaktadır. Ancak hangi şart ve ortamda olursa olsun, bu alanda araştırma yapan herkes, Kırgızların, Müslüman olduğu yönünde hemfikirdir.[1] Araştırmacıların ve tarihçilerin tartıştıkları asıl problem, Kırgızların ne zaman Müslüman olduğu ve İslâm’ın onlar üzerindeki etkilerinin neler olduğu hususudur. Bu çerçevede; günümüzde Kırgızların dinî hayatı hakkında sağlıklı değerlendirmeler yapabilmek için, onların dinî hayatını İslâm öncesi ve sonrası olarak ikiye ayırmakta yarar vardır.

I. Kırgızlarda İslam Öncesi Dinî Hayat

A. Tanrı ile İlgili İnanışlar

Kırgızlar bölgede yaşayan diğer Türk boyları gibi Geleneksel Türk dinî inanışının temsilcisi ve uygulayıcısı durumunda olmuştur. Tanrı konusunda Kırgızları diğer Türk topluluklarından ayırmak mümkün değildir. Gerek coğrafî konumu, gerekse sosyokültürel yapısı itibarıyla, diğer dinî inanışlarda olduğu gibi, Tanrı konusunda da etkileşme, benzeşme ve birliktelikler dikkati çekmektedir.

Türklerin bilinen haliyle peygamberleri ve kutsal kitapları bulunmamaktadır. Ancak sahip oldukları Tek Tanrı (Gök Tanrı) inancı ile, Monoteist dinler arasında yer almakta, ona İslâm’ın telkin ettiği esaslara benzer özellikler atfetmektedir. Tanrı’nın zat ve sıfatları gibi en mühim meselelerde, sadece putperestlerden değil, Tevrat ve İncil’in uğradığı tahrifler dolayısıyla, Yahudi ve Hıristiyanlardan daha ileri bir konuma ulaşmaktadır. Ancak Osman Turan, Kırgız, Başkurt ve bazı Türk boylarının kendilerini Tanrı konusunda, diğer Türk boylarındaki, bu ileri düzeye çıkaramadıklarını ifade etmektedir. O, Kırgızların sonradan vazgeçtikleri ölü yakma geleneklerini bunun bir sebebi olarak göstermektedir.[2]

Kırgızlar, Tanrı’ya “Kojo Kuday” (Koca Kuday) derler.[3] Bazen sadece “Koca” sözünün kullanıldığı da görülmektedir. Esasen Altay efsanelerinde Tanrı, hep kayın ağacının üzerinde “gök sakallı bir ihtiyar” olarak bilinmektedir. Muhtemelen Tanrı’ya Koca denilmesinin sebebi de budur. “Gök” ve “Göklük”, Tanrı’nın rengi ve sembolüdür. Ayrıca “Gök Kurt” Tanrı’nın sembolü olarak bilindiği gibi, “Gök sakallı vezir” de, Tanrı tarafından gönderilmiş, hükümdarın yardımcısı olan kutsal bir kişidir ve bu efsanenin önemli bir motifidir.[4]

B. Umay ile İlgili İnanışlar

Orhun Abidelerinde ve başka bazı kaynaklarda melek kavramına benzer bir varlık olarak “Umay” dikkati çekmektedir. Kitabelerde Umay, çocukların koruyucusu olarak yer almaktadır. Kaşgarlı Mahmud da meşhur Kutadgu Bilig isimli eserinde, kadınların Umay’ı uğur saydıklarını, ana karnındaki çocukların, Umay tarafından korunduğuna inandıklarını yazmaktadır.[5]

Kırgızlar, çocuğu koruyan varlığa “Umay Ene” demektedir.[6] Çocuk doğduktan sonra yapılan ve “beşiktoy” denen törenlerde, çevresinde marifetleriyle saygınlık kazanan bir kadın, çocuğu beşiğinden alır, onun korunması ve iyi uyuması için “Bismillah benim elim değil, Umay Ene’nin eli” diyerek çocuğu tekrar beşiğine koyar.[7]

Bugün Türkçede çocukları korkutmakla alakalı olan “Umacı” tabiri bu eski inancın, değişime uğramış bir devamı olarak görülmektedir.[8]

C. Kam (Şaman) İle İlgili İnanışlar

Türklerin İslâm öncesi dinî inanışlarında ve halen Geleneksel Türk dinî inanışlarını devam ettirenler arasında “şaman” çok etkili bir varlıktır. Bu kelime Tunguz kökenli olup, Türkler arasında yaygın kullanılan şekli “kam”dır. Ancak Yakutlarda “oyun”, Kırgız, Kazak ve Özbeklerde “bahsıbakşı” kelimesi şaman yerine kullanılmaktadır.[9]

Verilen bilgilere göre her kamın kendine göre bir davulu, dümbeleği, tefi olup, o bunları çaldığı zaman insanlar etrafında oynamaktadır. Bu merasimin asıl amacı, kötü ruhları defetmek, neyi kurban edeceğini bilmek, hastalığı tedavi etmek, ölüm ve başka belalardan insanları korumak ve gelecekle ilgili haber vermektir. Bunun uzantısı olabilecek falcılık, bahşılık, dalcılık (insanların sırtına bakarak bir şeyler söyleme), kabir hayatı hakkında bilgiler vermek, peri oynatmak, dağlara, büyük ağaçlara, yıldızlara perestij, Kırgızlar arasında bulunmaktadır.[10]

Arap kaynakları, Kırgız kamlarından yani baksılardan söz ederken bunlara Soğdca bir kelime olan ve “Allah’ın Peygamberi” anlamına gelen “faghinun”dendiğini nakletmektedir.[11] Faghinun muska, sihir, fal işleriyle uğraşan gelecekle ilgili haber veren ve hava tahminlerinde bulunan adam demektir.[12] Faghinun yaptığı işler itibarıyla baksı ve kamlarla aynı işi görmektedir. Kırgızlar, İslâm’ı kabul ettikten sonra baksı, her türlü amelle ilgili dua okuyan, hastalara şifa dağıtan biri olarak kabul edilir. Onlar dışardan sağladıkları desteklerle (cin, şeytan, albastı etkisiyle) hasta olanlara yardım eder. Çeşitli hareketlerle (danslarla) onları korkutup kovalar.[13]

D. Ruh ile İlgili İnanışlar

Ruh ve ahiret kavramı bütün dinî tasavvurlarda esas unsuru teşkil etmektedir.[14] Türkler, ruhun ebedîliğine ve bunun zaruri bir neticesi olarak ahiret hayatına, iyilik ve kötülüklere dair bir hesabın verileceğine inanırlar. Aynı şekilde onlar birçok eski kavimler gibi Kağan ve Beyler ölünce ruhlarının bir kuş gibi göğe, Tanrı’nın yanına uçtuğunu (uçabardı) kabul ederler. Eski Türkçede “uçmak” kelimesinin aynı zamanda “cennet” anlamına gelmesi ve İslâm devrinde bu mefhumu ifade için aynı kelimenin kullanılmasının sebebi budur.[15]

Kaşgarlı Mahmud, Türklerde ruhların yılda bir defa geceleri, hayatta iken yaşadıkları şehirlere gelip, halkı ziyaret ettiğine ve “tiki” diye bir ses çıkardığına dair bir inanışın varlığını haber vermektedir. Göklere çıkan iyi ruhlar dünyadaki akrabaları için tanrı nezdinde şefaatte bulunmaktadır. Yer altına giden kötü ruhlar da fenalık yaparlar.[16]

İyi ruhların Tanrı yanında göklere uçması ve akrabalarına şefaate bulunması, ecdadı tazim ve millî şuur duygularının bir başlangıcı olarak kabul edilmektedir.[17] Buna mukabil kötü ruhların küçük çocuklara zarar verdiğine inanılmakta, bu sebeple, onları yanıltmak için çocuklara değişik isimler verilmektedir.[18] Geleneksel Türk dinî inanışında, yüksek dağlar ve pınarlar iyi ruhların makamı sayılmaktadır.[19]

Ruh inancı Kırgızlarda da oldukça önemlidir. Manas Destanı’nda bu konuda çok sayıda örnek bulunmaktadır. Burada onların kızıl ince bir ruha inandıkları belirtilmektedir. AlmanBet kendisi Müslüman olduğu halde, kızıl ve ince ruhun cennete girmesini arzulamaktadır. Bu durum Kırgızların eski dinî inanışlarını İslâm ile birlikte devam ettirdiklerini göstermesi bakımından önemlidir.[20] Destanda, aynı şekilde geleneksel Türk dinî inanışının bir uzantısı olarak, bazı ruhların Manas’ı koruduğu, ağızdan girip düşmana nara saldığı rivayet edilmektedir. Bahaeddin Ögel, bunun eski Türklerin “kut” dedikleri ve Tanrı’nın bazı insanlara bahşettiği kudret olduğunu, İslâm’da bunun karşılığında melek bulunduğunu belirtmektedir. İslâm inancına göre, Allah’ın kullarını melek aracılığıyla koruması dışardan olurken, Türklerde Tanrı’nın kudreti, insan ruhunun yerini almakta ve talihli insanı başarıya kavuşturduğuna inanılmaktadır.[21] Destanda Manas’ın zehirlenerek öldüğü ve uçan ruhunun gerçek makamına yerleştiği ifadesiyle, geleneksel inancın izlerine rastlanılmaktadır.[22]

Ata ruhlarının koruyucu vasfı çeşitli şekillerde günümüz Kırgızları arasında bir halk inancı olarak yaşatılmaktadır. Cengiz Aytmatov’un “Oğulla Buluşma” adlı hikayesinde; ata ruhlarının koruyuculuğundan söz edilmekte ve oğlunu arayan Çordon şöyle dua etmektedir: “Ey Ataların ruhu! Ey Ataların koruyucusu Kamber Ata! Bana yardım edin! Atım sürçmesin! Ona şahinin kanatlarını ver! Ona balıkların ciğerini ver”.[23]

E. Ateş ile İlgili İnanışlar

Ateşin ortaya çıkışı ile ilgili çeşitli hikâyeler anlatılmış ve bunlardan bir kısmı günümüze kadar ulaşmıştır. Bu mitolojik rivayetlerden birine göre; ateşi gökten kırlangıç alıp gelmiştir. O ateşi çalarken arkasından koşmuşlar fakat yetişememişlerdir. Bunun üzerine arkasından ok atmışlar, ok onun kuyruğunu delip geçmiştir. Kırlangıcın kuyruğunun ikiye ayrık görünmesinin sebebi budur. Bu inanç o gün için normal karşılanmış ve Kırgızlar dışında bütün Türkistan’da yayılmıştır.[24]

Eski Türk dinî inanışları arasında ateşin önemli bir yeri vardır. İlkel insanlar ateşi temizleyici bir unsur olarak görmüşler ve hastaları onunla tedavi etmek istemişlerdir. Yanan ateş söndürülmemiş ve birbirilerine verilmemiştir. Kırgızların ateşe olan saygıları bilinmekle birlikte, bu saygı sadece onlara mahsus bir şey değildir. Bunun Moğollarda da bulunduğu, hatta Cengiz Han’ın ateşten yaratıldığına bile inanılmıştır. Bazı rivayetlerde Moğolların ateş tanrıçasına “ut” ya da “od” dedikleri nakledilmiştir. Moğollar da ateşi, “ut anne” olarak kabul etmiştir.[25]

Kırgızlarda, evlenme törenlerinde “otga girüü” yani “ateşe girme” diye bir merasim vardır. Bu tören, düğünden birkaç gün sonra gelinin akrabalarının evinde yapılır.[26] Bundan sonra damat gelinin akrabalarına yaklaşır ve onlardan kaçmamaya başlar.[27] Nitekim Manas Destanı’nda da Aksaykal Hatun’un nikahı kıyıldıktan sonra şöyle denilmektedir: “Aksaykal eve girdi, eğilip (enkeyip) selam kıldı, ateşe (otgo) gelip AkSaykal ateşe (otgo) selam kıldı”.[28] “Ateşe yağ dökme” ise, gelinin güveyi evine geldiği ilk gün yapılır. Kırgızlarda yaşama ve geçinme karşılığında “ateşi tutma” denir. Bu söz hem mal ve para azlığı hem de insanlarla geçinme anlayışında söylenir.[29]

Türklerde ateş yakma bir tören gereğidir. Belki de yas merasimi bitinceye kadar, bu ateş yakılmakta ve söndürülmemektedir. Fakat Manas Destanı’nda yer alan, Kanıkey’in rüyasında ocaktan gögeren ve göğe değen bir kavak çıkması ve bu rüyanın sonucunda Manas’ın dirilmesi üzerine, Manas’ın anası ocakta devamlı yanan ateşi söndürmüştür. Ölen birinin ardında ateş yakılması metinlerde ve seyyahların hatıralarında bulunmamaktadır. İşte Manas’ın dirilmesi üzerine buna gerek kalmadığı anlaşılmıştır. Zira Manas dirilince yeniden doğmuş gibi kabul edilmiş ve annesi tarafından emzirilmiştir.[30]

F. Kurban ile İlgili İnanışlar

Türklerde kurban merasimleri “kesmek”, “tığlamak” ve “saçı” şeklinde yerine getirilmektedir. At, koç, koyun gibi hayvanlar kurban edildiği gibi, tarladan kaldırılan ilk mahsulün de kurban edildiği görülmektedir. Türklerdeki kurban şekillerinden biri de “ıduk”tur. Iduk kurban olarak seçilen hayvanın hayatının bağışlanması ve serbest bırakılmasıdır.[31]

Kırgızlar milli içkileri olan kımız ve kısrak sütünü toprak, at, ev ve dört bir tarafa serpmek suretiyle bir tür kurban sungusu taktim etmişlerdir.[32]

Kırgızlarda adak kurbanı da vardır. Kırgızcada ‘kuday kılmak’ adağını yerine getirmek anlamına gelmektedir. Kurban kesme şeklinde gerçekleşebileceği gibi, ‘sofra çekmek’ yani ziyafet vermek, çıplak giyinmek veya herhangi bir hayır işlemek şeklinde de olabilir. Adağın yerine getirilmesi, bir sözün yerine getirilmesi, sözünün eri olması bakımında bir yiğitlik ifadesidir.[33]

Kırgızlar çeşitli hastalıklardan kurtulma, yaylaya göçme veya kaybolan hayvanları bulmak için de kurban keserler.[34]

II. Kırgızlar’ın Müslüman Oluşu:

Kırgızların Müslüman oluşunu genel Türk tarihi içinde değerlendirmek doğru olur. Bu hem tarih hemde coğrafya bakımından bir zaruret ifade etmektedir. İslam’ın Türkistan’da yayıldığı dönemlerde Kırgızların burada yaşadığı bilinmektedir. Dolayısıyla onların, Mevcut şartlardan etkilenmemiş olması düşünülemez. Fakat buna rağmen, Kırgızların Müslüman oluşu ile ilgili çeşitli bilgiler verilmektedir.

Radloff, Kırgızlar arasında yaşayan eski Türk dinî inanışları ve İslam’a uymayan bazı uygulamaları örnek vererek, onların sonradan Müslüman olduklarını ve İslam’ı tam olarak özümseyemediklerini ispata çalışmaktadır. Buna rağmen o, Kırgızların kendilerini diğer bazı Müslüman topluluklardan daha iyi Müslüman kabul ettiklerini de belirtmektedir.[35]

Abdulkadir İnan, Kırgızların, göçebe aşiret hayatı yaşayan eski Türk topluluklarında olduğu gibi, Müslüman olmakla birlikte miras, ant, kısas, hak ve hukuk meselelerinde İslâm Hukuku’na göre değil, eski töre ve yasalara uyduklarını belirtir. Buna rağmen, Radloff’un da belirttiği gibi, Kırgızların kendilerini şehirli, medeni Türklerden daha iyi Müslüman saydıklarını ifade eder.[36]

Alexis Levchine, Kırgızların XVI. asrın ortalarında İslâm’ı kabul ettiklerini, bunun din ulularına tapınma ve hurafelerle karışmış bir yüzeysellikte bulunduğunu, bazılarının Müslüman molla, bazılarının da Sibiryalı şamanlara çok yakın olan büyücü ve kahinlere inandıklarını söyler.[37]

Kırgızların Müslüman olma sürecinde kuzey ve güney bölgeleri arasında bir farkın olması mümkün görülebilir. Muhtemelen güney Kırgızistan’da yaşayan Kırgızlar, bölgenin jeopolitik konumu dolayısıyla, ilk Müslüman Türk boyları arasında sayılabilir. Dolayısıyla kuzey bölgesindeki bazı mevzii görüntüleri baz almak, İslâm’ın Kırgızlar arasında yayılışını tespit etmek bakımından yanıltıcı olabilir. Zira Kırgızların Müslüman olması ile ilgili olarak gayrimüslimler tarafından yapılan çalışmalar, bu yanılgıları artırmada etkili olmaktadır. Nitekim F. Poryakov, Yedi Su Kırgızlarının büyük çoğunluğunun Allah, Peygamber ve Kur’an bilmediklerini iddia etmektedir. Yine A. G. Serebrennikov, dindar Kırgızların yaşadığı Pamir bölgesinde İslâm’a yabancı adetler, batıl inanışlar ve hurafeler karıştırıldığını, böylece gerçek İslâm’ın kaybolma noktasına geldiğini, bölge kültürü içerisinde eridiğini ifade etmektedir. V. V. Nalivkin, daha genel bir ifade kullanarak, Kırgızların neredeyse İslâm’ı hiç bilmediklerini, şeriatı kendilerine göre yorumlayıp kolaylaştırarak yaşadıklarını ileri sürer. Buna rağmen o, zaman zaman gerçeği itiraf etmek durumunda kalarak yaşanan İslâm, gerçek İslâm’dan bazı yönleri itibarıyla farklılık arz etse de Kırgızların samimi olarak İslâm’a sarıldıklarını ve Müslüman olmakla iftihar ettiklerini vurgulamaktadır.[38]

İslâm’ın Türkistan’ın batı ve güney bölgelerine geldiği zaman Kırgızların büyük çoğunluğunun Yenisey taraflarında yaşadığı, bazılarının da IssıkKöl civarına indiği bilinmektedir. Güneydeki Kırgızların coğrafî konum itibarıyla, kuzeydekilere göre, İslâm ile daha erken tanışmış olmaları muhtemeldir. Fakat Kırgızların bugünkü yurtlarına geldikleri ve yerleştikleri tarih 840’lı yıllar olup, Karahanlıların kurulduğu tarihlere tesadüf etmektedir. Dolayısıyla Kırgızlar, Karahanlılar yönetiminde, Tanrı Dağları ve Pamir Dağları arkasında Talas, YediSu ve Çüy bölgelerinde yaşamışlardır.[39] Karahanlılar, 960’lı yıllarda bütün Türkistan’ı hakimiyetleri altına almışlar, günümüzde Kırgızistan’ın önemli yerleşim merkezlerinden olan Özgen şehrini kendilerine başkent yapmışlardır. Bu dönemde Türkler arasında önemli ölçüde ihtida hareketleri olmuştur. X. asırda, her ne kadar Buhara’dan Çin’e seyahat eden Kırgızların kendi eski dinî inançları üzerinde yaşadıkları yönünde bazı rivayetler olsa da, Kırgızların, Karahanlılar Dönemi’nde İslâm’a girdiği belirtilmektedir. Zira bu dönemde, Çin ile ticaret yapan Arap tüccarları, henüz Müslüman olmayan ve Manihaizm’e inanan Uygurlardan, Müslüman Kırgızların koruduğuna dair bilgiler bulunmaktadır.[40]

Moğollar Dönemi’nde Cengiz Han’ın torunlarından Çağatay Han, 1348’de Türkistan’da Devlet Başkanı olduğu zaman, kendisi 24 yaşında Müslüman olmuş, YediSu bölgesi de dahil olmak üzere, Kırgızların yaşadığı bütün yerleri hakimiyeti altına almıştır. Bu münasebetle eski inançları ile yeni dinî telkinleri karşılaştırma imkânı bulan Kırgızların onun döneminde İslâm’a girmiş olmaları da mümkündür.

Nitekim bazı Çin kaynakları da XV. yüzyılın son dönemlerinde Kırgızların yoğun olarak yaşadığı Yedi Su bölgesinde İslâmî eserlerin varlığından haber vermektedir. Soltanoev, 1635 yılında Tacikistan’ın Karatekin (İssar) bölgesine yerleşen on iki bin aileden oluşan Kırgızların kafir olduğunu iddia eden Özbek tarihçisi Mahmut Vali’ye, “eğer Kırgızlar kafir olsa, Şamanist dindaşları olan Kalmuk’tan kaçıp niçin Müslüman bir memlekete gittiler” sorusunu sorarak onların da Müslüman olduğunu ifade etmektedir.[41] Soltanoev, Kırgızların İslâm’a girişlerinin X. yüzyılda başladığını, fakat bu sürede onların, eski dinî inanışlarını belli bir süre, terk etmeden devam ettirdiklerini belirtmektedir.[42]

Bütün bunlara rağmen Vincent Monteil, XV. yüzyılda Kırgızların yarı dinsiz olduğunu, Rusya’nın politik görevlerinde bulunan dindar Kazan Tatarlarının çabaları sayesinde XVIII. yüzyılda Şamanizm’den uzaklaştıklarını ifade eder. Hatta o, Rusların ilk camileri inşa ederek Kırgızların İslâmlaşmasına katkıda bulunduğunu iddia eder.[43] Şeyhi’nin 1582 yılında yazdığı bir kitapta yer alan “Kazakların Müslüman ve Hanefi mezhebinden olduklarını, Kırgızların ise ne Müslüman ne de kafir olduklarını” belirten bu ifadeleri doğrular niteliktedir.[44]

Bütün bu nakledilegelen bilgilere bakıldığında, Kırgızların Müslüman olma sürecinin XVI. yüzyıldan sonra başladığı sanılmaktadır. Halbuki tarihî kaynaklarda Kırgızların İslâm’ı tam olarak ne zaman kabul ettikleri hakkında kesin bilgiler bulunmamaktadır. Sadece, onların büyük çoğunluğunun XVI. yüzyıl sonunda ve XVII. yüzyıl başlarında Müslüman olduğu yönünde iddialar bulunmaktadır. Hatta bu tarih bazıları tarafından daha da yakınlaştırılarak İslâm’ın Kırgızlar arasında geniş kitlelere yayılmasının Kokant Hanlığı döneminde olduğunu ileri sürenler de bulunmaktadır.[45]

Çeşitli spekülasyonlara ve bazı tarihî bilgilere ilave olarak Kırgızların İslâm’ı kabulleri ile ilgili farklı bazı rivayetler de nakledilmiştir. Buna göre Kırgızlar, yaklaşık dört yüz yıl kadar önce Batı Sibirya’da, Gözüm Han’ın gayretleri sonucu Müslüman olmuşlardır. Hatta bu dönemlerde Cediger Han’ın hükmettiği bölgelerde, Kırgızların Hıristiyan olması için çeşitli baskılar yapılmış, fakat Cediger Han’ın kendisinden başka Hıristiyanlığı kabul eden olmamıştır.[46]

Kırgızların dinî tarihleri, siyasî tarihleri kadar karışık rivayetlere dayanmaktadır. Dolayısıyla bunları esas alarak onların Müslüman oluşu ile ilgili kesin bir zaman diliminden söz etmek oldukça zordur. Bu zorluk biraz da onların yaşadığı bölgeler, tarihî serüvenleri ve hayat tarzlarından kaynaklanmaktadır.

Kırgızların XVI. asırdan itibaren Müslüman olduğu yönündeki genel kanıdan farklı olarak bu süreci daha gerilere götürecek bazı veriler, deliller ve bilgiler de bulunmaktadır. Bunlardan birincisi ve en etkili olanı, günümüzde, Kırgız kültürünün temeli olarak kabul edilen Manas Destanı, ikincisi onların yaşadığı coğrafî mekan ve buradaki tarihî olaylardır.

III. Kırgızların Halk İnanışları

Tarihte dinsiz bir topluma rastlanmamıştır. Her toplumun kültürel hayatının oluşumunda, örf, adet ve geleneklerinde dinin belli bir etkisi olmuştur. Bu dinî inanışlar zaman içerisinde orijinal kaynaklarından uzaklaşarak kültür ve gelenekler içerisinde sonraki nesillere ulaşmıştır. Genel bir ifade ile, toplumların hayatında önemli bir yeri olan ve kaynağı belli olmayan dinî değerlere halk inanışı demek mümkündür. Bunlar ya geleneklerle nesilden nesile geçmiş veya bazı efsanevi, mitolojik, menkıbevi ve destani unsurlar arasında günümüze taşınmıştır. Kırgızların da günümüze kadar ulaşan ve halen onların dinî ve sosyal hayatında etkili olan halk inanışları vardır. Bunların detaylarına girmeden bazılarına işaret etmekte yarar vardır.

A. Hayvanlar

Kırgızlar doğayla bütünleşmiş bir topluluktur. Hayat tarzları itibarıyla, yaşadıkları coğrafya ve hayvanlar onların vazgeçilmez bir parçası olagelmiştir. Onlar başta at olmak üzere, kaplan, aslan, teke, yabani koyun, deve v.s. bazı hayvanları kutsal saymışlardır.[47]

B. Yer Su

Kırgızların tabiata inanması ve sığınması, ateş ve suyu kutsal kabul etmeleri, iyi ve kötü ruhlara inanmaları, onların Gök Tanrı inancıyla bağdaştırılmak istenmiştir.[48]

Geleneksel Türk dinî inanışların en canlı olarak yaşadığı Türk topluluklarından biri de Kırgızlardır. Kırgızların halk inanışları, kısaca YerSu denilen yer, ağaç, güneş, ateş ve su etrafında toplanmakta, Gök Tanrı’ya inanmanın yanında ırmaklara, kaynaklara, dağlara perestijde bulundukları söylenmektedir.[49]

Onlar bunun bir işareti olarak tabiata, “cer ene” tabirini kullanılmış,[50] güneş alemi idare eden olarak görülmüş, su hayatın sembolü ve kaynağı olarak kabul edilmiştir.[51]

YerSu inancına bağlı olarak Kırgızlar arasında, ağaçlarla ilgili bazı inançlar yaygın hale gelmiştir. Ögel, Kırgızların güzel ağaçlara taptıkları yönünde, Tarihçi Gerdizi’den bir haber nakletmiştir.[52] Kırgızlarda en kutsal ağaçlardan birisi “kayın” ağacıdır. Efsanelerde bu ağaç, “Gök sakallı bir ihtiyar” olarak bilinen Tanrı’nın oturduğu bir yer şeklinde kabul edilmiştir.[53]

Kırgızlar arasında ikinci derecede kutsal ağaç “ardıç”tır. Onlar “ebedî ağaç” dedikleri ardıç ağacından yaptıkları bir beşiği, hâlâ evlerinin en baş köşesinde bulundurmaktadır.[54]

Her şeyin bir piri olduğuna, ağaçların da pirinin çınar[55] olduğuna inanan Kırgızlar, açık arazide tek başına duran ulu ve yaşlı çam, kayın, ardıç ve selvi gibi ağaçları kutsal saymakta, bunlara adaklar adayıp kurban sunmaktadır.[56]

C. Bahsı

Kırgızlar baksı (Bahşı), bübü, falcı gibi geçmiş ve gelecekle ilgili haber verenlere inanırlar. Muskacılık Kırgızlar arasında büyük itibar görür.[57] Fal bakma geleneği, Kırgızlar arasında aşık kemiği ile ilgili uygulamaların gelişmesine sebep olmuştur. Bugün Kırgızlar arasında yaygın olan aşık kemiği ile kehanette bulunulur, fakat, her zaman bundan aynı sonuçlar çıkarılmayabilir.[58]

D. Kırgız Efsaneleri

Dünyada her milletin kendine mahsus efsaneleri mevcuttur. Efsaneler, o milletin dünya görüşünü, anlayışını, inançlarını, ahlâkî ve estetik normlarını bildiren folklorun bir bölümü olarak bilinmektedir. Efsanenin karşılığı olarak Kırgızcada “Ulamış” kullanılmaktadır.

Kırgız efsanelerinde realizm ağır basmaktadır. Narın, IssıkKöl, KızKüyöö, Kızart Söök, ToruAygır, CetiÖgüz bunun örneklerindendir. Bunlarda anlatılan olaylar gerçeğe daha yakındır. Örneğin atını kaybeden bir adam, onu arpa tarlasının içinde bulur. Kızgınlığı sebebiyle onu, olduğu yerde keser ve başını orada bırakır. Sonradan buraya “Atbaşı” denir. Etini narın yaparak yediği yere de “Narın” denir.[59]

Kırgızlar, efsaneler yönünden oldukça zengindir. Bunları konularına göre şöyle tasnif etmek mümkündür:

  1. Kozmolojik efsaneler; ay, yıldız, güneşin oluşumu v.s.
  2. Yer, su, dağ, göl ve akarsuların oluşumunu belirten coğrafî toponimik efsaneler.
  3. Hayvanlar ve bitkiler hakkındaki efsaneler.
  4. Tanrı, peygamber ve evliyalara ait efsaneler.[60]

E. Yerleşim Merkezleri ile İlgili Halk İnanışları

Kırgızlar, geleneksel Türk dinî inanışında önemli bir yer tutan YerSu inancının ve İslâmî kültürün etkisiyle bazı yerlere ve bölgelere kutsiyet atfetmişlerdir. Bu inanışlarını bazı dinî rivayetlerle süslemeye çalışmışlar ve böylece hem doğal yapıyı korumuş hem de toprağın vatanlaşarak nesilden nesile geçmesini sağlamışlardır.

E.1. Oş Şehri

Oş, güney Kırgızistan’da, Fergana Vadisi’nin doğu ucunda, Pamir Dağları ile Tanrı Dağları arasında kalan bölgede, AkBuura nehrinin kıyısında yaklaşık üç bin yıllık geçmişi olan bir yerleşim merkezidir. Burası Kırgızlar için ikinci Mekke’dir. Oş, şehirlerin hayırlısı anlamına gelen “Hayr’l Bldan” diye adlandırılır.[61] Babür’ün şiirlerinde Oş, etrafı dağlarla çevrili kale içinde bir yerleşim merkezi olarak tarif edilir.[62]

Oş ile ilgili efsanevîdinî oldukça çok rivayet vardır. Bu efsaneler İslâm sonrasında dinî bir mahiyet kazanmış ve buranın kutsiyeti, başta Hz. Peygamberden geldiği ileri sürülen hadisler ve diğer dinî rivayetlerle süslenmiştir.[63]

Kırgızistan’da en çok ziyaret edilen yerler, mezarlar, camiler ve bulaklar’dır (pınarlar). Ancak bunlardan özellikle camiler Sovyetler Birliği döneminde tamamen yıktırıldığı için, bugün ziyaret yerleri arasında camiler bulunmamaktadır. Bu genel inanışa paralel olarak Oş bölgesinde en çok ziyaret edilen yerler mezarlardır. Asaf b. Burhiya, Ahmet Arkam Hoca, Muhammed Rahim Hoca, İmam Ata bunlardan bazılarıdır. Ziyaret edilen camilerin başında, Süleyman Dağı’nın eteğindeki Rabatı Abdullah camii gelmiştir. Tarihî “İpek Yolu”ndan geçenler, bereket ve uğur getirir inancıyla, bu ziyaret yerlerine uğramışlar ve kurban kesmişlerdir.

E.2. Süleyman Dağı

Süleyman Dağ’ı Kırgızistan’ın Oş şehrinin orta yerinde bulunmakta ve burası halk arasında “Tahtı Süleyman” olarak bilinmekte ve günümüzde de halen kutsal yer olarak kabul edilmektedir. Burası ile ilgili olarak gerek halk arasında sözlü, gerekse çeşitli kaynaklarda yazılı çok sayıda efsane, hikâye ve anlatımlar bulunmaktadır.[64]

E.3. Ak Buura Nehri

Oş’un en önemli varlığı, belki de Süleyman Dağı kadar önemli olanı, AkBuura nehridir. Pamir dağlarından çıkmakta ve Fergana ovasının doğu ucundan SirDerya nehrine katılmaktadır. Eskiden AkSuu olarak tanınan bu nehir, şifa kaynağı olarak bilinmektedir. Bu nehrin her derde deva olacağına, burada yıkanıp namaz kılanların günahlarının affolunacağına inanılmaktadır. Bu nehre taş, çöp, çamur atanların cehennemde yanacağına dair söylentiler halk arasında dolaşmaktadır.[65]

Kısa açıklamalarda bulunduğumuz bu kutsal yerler dışında Kırgızistan’da; Sarık Ata bağı, IssıkKöl, CelalAbad, AbşırAta, Davuud Mezarı, CalpakTaş, Bugu Ananın Mezarı Pınarı gibi yerlerle ilgili çeşitli efsanelerden söz edilmektedir.

B. Sosyal Hayat

  1. Kırgızların Sosyal Hayatına Genel Bir Bakış

Türk topluluklarının en eskilerinden biri Kırgızlardır. Radloff, Kırgızların hakiki bir göçebe halk olduğunu, bütün yıl boyunca bozkırlarda dolaştıklarını, ikametgâhlarını, sürülerine her zaman gıda temin edebilecek yerlere kurduklarını belirtir. Ona göre; gelenek, adet, düşünce tarzı, tek kelime ile Kırgızların bütün hayat ve hareketleri, hayvan göçlerine sıkı sıkıya bağlıdır.[66]

Kırgızların tabiat ve hayvanlarla içiçeliği takvimlerine yansımış ve onlar yılları hayvanların adına göre düzenlemişlerdir. Daha doğru bir ifade ile bölgede yaygın olan on iki hayvanlı takvimi kabul etmişlerdir.[67]

Geleneksel Kırgız toplumunun tabii önderlerine “Manap” adı verilir. Manap aynı zamanda siyasî, askerî ve sosyal etkinliklerde dinî önderdir. Manaplar, önceleri, seçimle bulundukları boyun başına geçerken, XIX. yüzyıldan itibaren, miras yoluyla olmuşlardır. Rus işgali döneminde, manapların düşmanları ile işbirliğine girdiği söylentileri, bu kurumun sosyal alanda büyük itibar kaybetmesine sebep olmuştur. Buna karşılık manaplar, Sovyet döneminde, halk düşmanı feodal unsurlar olarak ilan edilerek ortadan kaldırılmıştır.[68] Kırgızların idari yapıları içerisinde oymak ve onun alt birimi olan ayılların ve kışlakların önemli bir yeri vardır. Bu ayıllar Biy (bey) adı verilen yöneticiler tarafından idare edilir ve bu büyük ölçüde babadan oğula geçer. Biyler, dinî ve hukukî davaların çözümünde etkilidirler. Burada hükümler örfe göre verilmektedir. XVIIXIX. yüzyıllarda Biyler aynı zamanda uruğ başkanı, siyasî önder ve kadı konumuna yükselmişlerdir. Biy mahkemeleri, 1918’de Sovyetler Birliği tarafından kaldırılmıştır.[69]

Küçük Kırgız toplulukları “aksakallar” tarafından yönetilmektedir. Uruğların ortak problemlerini çözmek için aksakallardan başka “uruğ şurası” veya “aksakallar kegeşi” toplanır. Burada alınan kararlar aksakalların tasdikine sunulur.[70]

E. Durkheim, Kırgız aile yapısının pederî olduğunu ifade eder.[71]

Kırgızlarda aile reisi bütün malın sahibidir. Yeni gelen kadın kocasına hizmet eder ve onun malı sayılır. Onun için kadını babasından eski ailesinden satın almak gerekir. Bunun bedeli “kalın”dır. Kalın çeşitli ehli hayvanlardan; at, deve, koyun sığır, vs’den oluşur.[72]

Kırgız sosyal yapısında herkesin kendine göre görevleri vardır. Dolayısıyla onların da belli başlı sorumlulukları ve ailesine karşı görevleri vardır. Kadınların başlıca görevleri şunlardır:

  1. Bozüyün (çadır) kurulması, sökülmesi ve taşıyıcıya (at, araba vs.) yüklenmesi.
  2. Hayvanlardan süt sağma, tereyağı ve peynir üretimi.
  3. Deri işçiliği, ayakkabı, keçe, çorap, giyim eşyası imalatı gibi şeylerdir.

Kırgızlar arasında ayrı bir önemi olan ve vazgeçilmez millî içki niteliği taşıyan kımızın kısraktan sağılarak üretimi erkeklerin görevleri arasında sayılmaktadır.[73]

  1. Kırgızların Sosyal Hayatında Ahlâki ve Manevi Değerler

Türk milletini diğer toplumlardan ayıran bazı özellikler vardır. Bunların başında dinî, ahlâkî değerler, örf adet ve gelenekler, töreler gelmektedir. Birbiriyle bütünleşen, kenetlenen bu değerler, toplum üzerinde ciddi bir yaptırım gücüne sahiptir.

Kırgızlar, bulundukları bölgelerde iç barışı ve güvenliği sağlama konusunda, törelere ilave olarak bazı katı kurallar da uygulamaktadır. Onların bu ceza sistemleri oldukça serttir. Memleket meselesi üzerinde tartışanlar ve haydutluk yapanların başları kesilmektedir. Hırsız çocukların kesilen başları, babasının boynuna takılır ve baba bunu ömrünün sonuna kadar çıkaramaz.[74] Kırgızlar için çok büyük önem haiz olması dolayısıyla, savaştan kaçanlar ve elçilik görevini iyi yapamayanlar, vatana ihanet suçundan yargılanır ve cezalandırılırlar.[75] Kırgızlar katı ahlâk kurallarına rağmen son derece misafirperver insanlardır.[76]

Kırgız kadınları, bütün diğer Türk kadınları gibi, iffet ve namusuna düşkündürler.[77]

  1. Kırgızlarda Aile Hayatı

Geleneklerine bağlılığı ile dikkati çeken Kırgızlar aile konusuna özel ilgi göstermişlerdir. Bunlarda aile bağı çok güçlüdür. Soy ve nesiller arası ilişkiler sağlam tutulur. Bir atasözünde; “kendi şeceresini bilmeyen Kırgız değildir” denilir. Kırgızların İslâm’ı kabulünden önce, ailenin korunması ve devamlılığı, geleneksel dinî inanışlar ve töre sayesinde sağlanmış iken, onların Müslüman olmasından sonra dinî hükümlerin kontrolü, etkili olmuştur. Ancak bu dönemde de Kırgızlar, tam olarak eski inanış ve geleneklerini terk etmemişler, kısmen İslâm ile onları bütünleştirerek bir arada yaşatmışlardır.

Kırgızların aile yapısı meşru geleneklere ve töreye göre kurulur. Bunun makbul ve resmi olan şekli evliliktir.

Kırgızlar arasında, “belkuda” (beşik kertmesi), “kız kaçırma” ve normal kalın ödenerek yapılan evlilik şekilleri vardır. Kalının miktarı, dünürlerin ekonomik durumlarına uygunluk arz eder. Kalın bir anlamda kızın hazırladığı çeyiz karşılığında, oğlan tarafının kızın ailesine bir yardımıdır.[78]

Düğünler eskiden, “otuz gün oynatarak, kırk gün ağlatarak” ifadesiyle birkaç güne yayılır. Genellikle, hayvanların yaylada semirdiği zamana rastlatılır. Damat için özel çadır hazırlanır ve o, arkadaşları ile birlikte gelerek oraya yerleşir. Düğünlerde; “altıbakan selkinçek”, “cooluk taştamay”, “elçabar”, “akçölmök”, “toktu suramay” gibi kız oyunları gece gündüz devam eder ve iki tarafın gençleri buna katılır.[79] Günümüzde Kırgızistan’da düğün, damadın evinde veya şehirde bulunan herhangi bir lokantada yapılmaktadır.

Kırgızlarda, evlilikte mutlaka dinî nikah yapılır. Kızın namus ve iffetine, bekaretine dikkat edilir. Genellikle aynı toplumun fertleri arasından evlilik yapılır. Dinî bir yükümlülük olarak kabul edilen başörtüsü, genellikle örf ve adetlere dayalı, kısmen Sovyet döneminin etkisiyle, evlilik sonrası bir gereklilik haline dönüşür. Örtünme dinden çok geleneksel bir karakter arz eder.

Düğünlerde ateşe yağ dökme, gelinin başına buğday; suya tuz ve şeker serpme gibi adetler İslâm öncesi geleneklere dayanmaktadır.

Kırgızlar çocuğu çok severler. Bu sebeple aileler, genellikle, çok çocuktan oluşmaktadır. Çocuk sayısının çok olmasında Kırgızların hayat tarzının etkisi büyüktür. Kırgız atasözlerinin birinde, bu durum ifade edilerek; “balalu üy bazar, balasuz üy mezar” denilmekte[80] ve neslin devamı için çocuğun gerekliliği vurgulanmaktadır.

Kırgızlar, genelde, bütün çocukları çok sevmekle birlikte, erkek çocuğa daha çok önem verirler. Kırgızlar bu realitenin tespitini, “oğlu olmayanın, nesli yoktur” atasözü ile nesilden nesile aktarırlar.[81]

Çocuk doğumu her zaman her aile için mutluluk sebebidir. Çocuk doğduktan sonra bir tören yapılır. Bu törene yakınların hepsi davet edilir. Katılan akraba ve komşular “beşik boogor bekbolsun”, “tukumugor gövoysun” diyerek aileyi tebrik eder.[82]

Kırgızlar çocuklarına ad verirken genellikle onun geleceğini düşünmek durumundadır. Bu sebeple çocuğun mutluluğu istenildiği zaman, erkek çocuklar için “Bakıtbek”, “Talaybek”, güçlü olması istenildiğinde “Temirbek”, adaletli olması için “Adılbek”, “Kalısbek”, milletini, vatanını koruması için “Ercigit”, “Gülcigit”, zengin olması arzu edilirse “Çınar”, “Çınarbek” gibi adlar konur.[83]

Kırgızlar, Sovyetler Birliği döneminde isim değiştirme yönünde çok ciddi baskılara maruz kalmış olmalarına rağmen, geleneksel adları kullanmaktan geri durmamıştır. Çok zor durumda kalanlar, kullandıkları bazı adların arkasına “bek” sözüne ekleyerek gelenekleri yaşatmıştır. Mirbek, Sovyetbek gibi. Bu, kızlarda da belli oranlarda kendini göstermektedir. Nitekim Klara, Venira, İrina gibi tamamen Rus adlarının yanında Mirgül, Gülmira gibi birleşik adlar az da olsa kullanılmıştır. Ancak özellikle kızlara tabiatla bağlantılı adalar verilmiştir. Anara, Gülnara, Aygül, Aycamal, Gülçehre, Barçınay, Yıldız, Gülzat, Nazgül, Ayçolpon bunlardan bazılarıdır.

  1. Kırgızlar’da Cenaze İle İlgili Uygulamalar

Eski Türklerde, ölüm halinde yas törenleri yapılır. Bu törenlere “yuğ” denilir.[84] Bunun yanında eski Türklerde “toy” da umumî bir gelenektir. Ölünün bizzat bu ziyafete katılacağı inancı hakimdir.[85]

Türklerde ahiret ve ruhun ebedîliği inancı vardır.[86] Ceset, ölünün silahları ve kurban edilen atının külleri ile birlikte gömülür ve onun bu ata binerek cennete gideceğine inanılır.[87] Ölen insanlarla birlikte kabre yemek, kullandığı eşyalar, bindiği atı, hatta atının eşyaları birlikte gömülür. Eğer meşhurlardan biri ölürse, onun maiyetindekiler de onun yanına konur.[88]

Eskiden ölülerin cesetlerinin yakıldığı yönünde bilgiler bulunmaktadır. Kırgızlar ve Yenisey bölgesinde yaşayan Türklerden bazıları ölülerini yaktığı, küllerini çevreden akan ırmaklara attığı belirtilmektedir.[89] B. Ögel’in naklettiğine göre, Kırgızlar, önce, cenazelerinin etrafını çevirerek ağlarlar, sonra da onu yakarlar. Kemikler bir kenara toplanarak ve bir yıl sonra onların üzerinden atlarlar ve yaptıkları bir mezara gömerler. Toyu bundan sonra yaparlar.[90]

Geleneksel cenaze uygulamalarının, Kırgızların İslâm’ı kabul ettikleri tarihe kadar var olduğu, onlar Müslüman olduktan sonra kalktığı ileri sürülür.[91] Kuzey Kırgızistan’da Narın ve Alamışık bölgesinde eskiye ait mezarlıklar bulunmuştur. Bu mezarların yönü batıya doğru olup, içinde at kemiklerine ve üzengiye rastlanmıştır. Cesedin başı doğuya konmuş ve yönü de kuzeye çevrilmiştir. Bu kurganda insan mezarı yanında, ayrıca at için bir hücre yapılmıştır. Bu kısımda atın kemikleri, gemi, üzengisi, yay parçaları ve demirden bir toka ele geçmiştir. Ayrıca bir küpe halkası da bulunmuştur.[92]

Günümüzde, Kırgızların cenaze merasimleri ile ilgili uygulamalarında, kuzey ve güney bölgelerinde bazı farklılıklar bulunmaktadır. Özbeklerin yoğun olarak yaşadığı güney Kırgızistan’da cenazelerin teçhiz, tekfin, defin ve defin sonrası merasimlerde Kırgızlar arasında kendi gelenekleri etkili olmakla birlikte, İslâmî uygulamalar daha belirgindir. Talas, Çüy, Narın, IssıkKöl gibi kuzey bölgelerinde ise geleneklerin ağırlığı her alanda hissedilmektedir.

Kırgızlarda cenazeye saygı çok fazladır. Mezara giderken onun önünden yürümezler. Bir evde cenaze varlığının bilinmesi için evin önüne mavi bir bez asılır. Halktan evi bilmeyenler bu bezden yararlanırlar.

Kırgızlarda mezarlıklar toplu halde ve bir tür aile mezarlığı şeklinde olur ve Rusların mezarlıklarından ayrılır. Kırgızlarda mezarlara da saygı vardır. Mezarlar parmakla gösterilmez. Gölgelik olması için mezarlığa ağaç dikilir ve çiçek dahil oradan hiçbir şey koparılmaz.

Kırgızlarda defin işleminden sonra “dooran düşür” ifadesiyle ölünün namaz, oruç ve yemin borçları karşılığında fakirlere yardımda bulunma dinî bir uygulama olarak devam etmektedir. Daha sonra ölünün yedisi, kırkı ve ölüm yıldönümü ili ilgili olarak yapılan merasimlerde Kur’an okunur ve katılanlara yemek ikram edilir.

  1. Kırgızlarda Bayramlar

Kırgızların sosyal hayatında dinî ve millî bayramların önemli bir yeri vardır. Bütün Türk cumhuriyetlerinde büyük bir coşkuyla kutlanan Nevruz’un93 Kırgızlar arasında ayrı bir yeri vardır. Ramazan ve Kurban gibi dini bayramları dışında, 31 Ağustos bağımsızlık yıldönümü milli bayramlarının en önemlisidir.

  1. Kırgız Yemekleri

Kırgız yemeklerinin çoğu, göçebe kültürüne bağlı olarak et, süt ve unlu mamullerden oluşmaktadır. Belli başlı yiyecekleri nan, borsok, samsa, et ve ondan mamül yiyecekler; aş (pilav), mantı, beşparmaktan oluşmaktadır.

Sonuç

Kırgızlar, “Geleneksel Türk Dinî İnanışları”nın izlerinin en canlı yaşadığı bir Türk topluluğudur. Müslüman olmalarına rağmen, geleneksel değerlerini onunla bütünleştirerek, bir arada yaşatmıştır. Kırgızlar arasında falcılık, bahsılık gibi uygulamalar, dağlara, büyük ağaçlara yıldızlara prestij gibi dinî pratikler yaygın bir şekilde bulunmaktadır. Ayrıca, bölgede yaşayan ve kökü eskilere dayanan ateşe saygı, Kırgızların dinî ve sosyal hayatında önemli bir yer almaktadır.

Kırgızlar arasında Manas Destanı’nın ayrı bir yeri vardır. Onlar bunu halkın manevi dünyasının en kutsal değeri, sosyal hayatlarını araştırmada en güvenli bir kaynak olarak kabul etmektedir. Manas’ın tarihi kişiliğinden çok onun verdiği mesaj Kırgızları ilgilendirmektedir.

Kırgızlar arasında aile bağları, atalara saygı, örf, adet ve gelenekler yanında vatan şuuru çok güçlüdür. Onlar, bu tür manevi değerler sebebiyle geçmişteki ve günümüzdeki bazı sıkıntılara katlanmaktadır.

Prof. Dr. Mustafa ERDEM

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi / Türkiye

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 3 Sayfa: 167-176


Dipnotlar :
[1] W. Radlof, Sibirya’dan (Seçmeler), İstanbul1976, s. 202; Abdulkadir İnan, Manas Destanı, İstanbul 1992, s. VII; Ahmed Raşid, Orta Asya’nın Dirilişi, Çev. Osman Ç. Deniztekin, İstanbul 1996, s. 165.
[2] Osman Turan, Türk Cihan Hakimiyeti Mefküresi Tarihi, İstanbul 1979, s. 109-110
[3] A. Yaşar Ocak, Bektaşi Menkıbenamelerinde İslâm Öncesi İnanç Motifleri, İstanbul 1983, s. 112
[4] Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, Ankara 1989, Cilt I, s. 512.
[5] Turan, s. 111.
[6] Belek Soltonoev, Kızıl Kırgız Tarihi, Bişkek 1993, Cilt I, s. 12.
[7] Ahmedali Alimbekov, Kırgız Etnopedogogikası, Bişkek 1996, Cilt I, s. 38.
[8] Turan, s. 111.
[9] Jean Paul Roux, Türklerin ve Moğolların Eski Dinî, Çev. Aykut Kazancıgil, İstanbul 1994, s. 51.
[10] Üseyin Acı, “Kırgız Sancırası”, Arap Harflerinden Kril’e Çev. Abdılla Karasartov, Ed. Kegeş Cusupov, Kırgızlar, Bişkek 1993, Cilt II, s. 114.
[11] Roux, s. 53.
[12] B. U. UrstanbekovT. K. Çoroev, Kırgız Tarihi, Kıskaça Ensiklopediyalık Sözlük, Frunze 1990, s. 186.
[13] Fuad Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvılar, Ankara 1976, s. 242243; Turan, s. 123; Roux, s. 56; Ögel, Mitoloji, Cilt, II, s. 526; UrstanbekovÇoroev, s. 22.
[14] Laszlo Rasonyi, Tarihte Türkler, Ankara 1988, s. 28.
[15] Turan, s. 110.
[16] Turan, s. 110-111.
[17] Turan, s. 112.
[18] Rasonyi, ss. 22-23.
[19] Turan, 111.
[20] Ögel, Mitoloji, Cilt I, s. 302.
[21] Ögel, Mitoloji, Cilt I, s. 303.
[22] Ögel, Mitoloji, Cilt I, s. 513.
[23] Ali Albayrak, Cengiz Aytmatov’un Eserlerinde Eski Türk Dinî İnanışlarının Tesbiti ve Değerlendirmesi, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Kayseri 1995, s. 41.
[24] Kalıbek Baycigitov, Kırgız Mifteri, Ulamıştarı Cana Legendaları, Frunze 1985, s. 48.
[25] Baycigitov, s. 47.
[26] Ateşe girme töreni, günümüz Kırgızlarında gelinin damat evine geldiği anda yapılır (Mustafa Erdem)..
[27] Ögel, Mitoloji, Cilt II, s. 522; Baycigitov, s. 47.
[28] Ögel, Mitoloji, Cilt II, 511.
[29] Ögel, Mitoloji, Cilt II, s. 331, 522.
[30] Ögel, Mitoloji, Cilt I, s. 514.
[31] Abdulhaluk Çay, Türk Milli Kültüründe Hayvan Motifleri, Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü, Ankara 1995, Cilt I, s. 55.
[32] Roux, ss. 198-199.
[33] NaciyeYıldız, W. Radloff’un Derlediği Manas Metni, Destandaki Kırgız Kültürü İle İlgili Tespitler ve Değerlendirmeler, (Basılmamış Doktora Tezi), Ankara 1994, s. 198.
[34] Yıldız, s. 236.
[35] Radloff, Sibirya’dan (Seçmeler), s. 202; W. Radlof, Sibirya’dan, Çev. Ahmet Temir, İstanbul 1994, Cilt II, s. 319. Radloff’un verdiği bu bilgileri bir bütün olarak kabul etmek elbette mümkün değildir. İyi bir Ortodoks olan ve Ruslar tarafından resmen görevlendirilen Radlof’un verdiği bu bilgiler, bazı dinî kaygılar dolayısıyla doğruluktan uzaktır. Doğru olan, Kırgızların gelenek, örf ve adetlerine paralel olarak eski dinî inanışlarına sıkı sıkıya bağlı oldukları ve bunları İslâm inancıyla birlikte yaşatmaya çalıştıklarıdır. Ateizm’in bir din gibi kabul edildiği Sovyetler Birliği döneminde Kırgızlar, her türlü dinî uygulamaların ve dinî eğitimin yasak olmasına rağmen, bağımsızlığın başladığı günlerde büyük bir heyecanla İslâm’ı öğrenmeye gayret etmişlerdir. Sosyal yaşantıları itibarıyla Özbeklerin tersine, çocuklarına Arap isimleri yerine, kendi Türk isimlerini koymakta ve bu gelenek hâlâ devam etmektedir. Dinî bilgi azlığı yaşam tarzları ve eğitim kurumlarından mahrum olmaları sebebiyle, onların hayatında putperestliği çağrıştıran bir din ve hayat anlayışı gözlenmemektedir. Halihazırda içki tüketiminin yaygın olması, genel bir şikayet konusudur. Ancak yaşayan tanıkların verdiği bilgiler dikkate alındığında bunun, II. Dünya Savaşı sırasında Rusların dayatması sonucu Kırgızlarda bir alışkanlık haline geldiği anlaşılmaktadır. Hal böyle olmasına rağmen, Kırgızlar arasındaki içki tüketimi Ruslara oranla daha az bir seviyededir. (Mustafa Erdem)..
[36] İnan, Manas Destanı, s. VII.
[37] Vincent Monteil, Sovyet Müslümanları, Çev. Mete Çamdereli, İstanbul 1992, s. 25-26.
[38] Şamşi Bazarbaev, Ruhi Madaniyet Cana Din, Oş 1995, s. 44.
[39] Erşahin, Kırgızlar ve İslâmîyet, Ankara 1999, s. 37.
[40] Soltonoev, Kızıl Kırgız Tarihi, Bişkek 1993, Cilt I, ss. 133-134.
[41] Soltonoev, Kızıl Kırgız Tarihi, Cilt I, ss. 134-135
[42] Soltonoev, Kızıl Kırgız Tarihi, Cilt I, s. 135.
[43] Monteil, s. 18.
[44] Soltonoev, Kızıl Kırgız Tarihi, Cilt I, s. 134.
[45] Bkz, Bazarbaev, s. 43.
[46] Talip Moldo, “Kırgız Tarihi Uruuçuluk Kuruluşu Türlüü Salttar”, Latin Harflerinden Çev. Kencebay Akmatov, Ed. Kegeş Cusupov, Kırgızdar, Bişkek 1993, Cilt II, 535.
[47] Turan, s. 111; Radloff, Sibirya’dan, Cilt, I, s. 232; Rasonyi, s. 30; Bazarbaev, s. 41-42.
[48] Bazarbaev, s. 41-42.
[49] Üseyin Acı, Cilt II, ss. 114-115.
[50] Ahmedali Alimbekov, Kırgız Etnopedogogikası, Bişkek 1996, Cilt I, s. 60.
[51] Ceenbek Canıbekov, Kırgız Ruhundaki Sadsiyalık Filosofyalık İdeyalar Cana Gözkaraştar, Oş 1996, s. 16.
[52] Ögel, Mitoloji, Cilt II, s. 480.
[53] Ögel, Mitoloji, Cilt I, s. 512.
[54] Raşid, s. 165.
[55] Baycigitov, s. 54.
[56] Ocak, s. 86.
[57] Belek Soltonoev, Kızıl Kırgız Tarihi, Bişkek 1993, Cilt I, s. 12.
[58] Roux, s. 71.
[59] Baycigitov, s. 90-91.
[60] Baycigitov, s. 93.
[61] Hayru’lBuldan, Taşkent Kütüphanesi, (baskı yeri, yılı ve yazarı yok), s. 23; Baycigitov, s. 106.
[62] Z. M. Babür, Babürname, Taşkent 1989, s. 9.
[63] Rahmetullah Hacı, “Kıyamette Oşlilar Tac Bilan Tırıladı”, Oş Sadası Gazetesi, 26. 09. 1997, No. 113; Baycigitov, 106-107.
[64] Hayru’lBuldan, ss. 22-23; Rahmetullah Hacı, Oş Sadası, No. 113. Ayrıca Süleyman Dağı’nın fazileti ile ilgili bkz. Hayru’l Buldan, s. 11-14.
[65] Hayrul’lBuldan, s. 15.
[66] Radloff, Sibirya’dan (Seçmeler), s. 191.
[67] UrstanbekovÇoroev, ss. 99-100.
[68] Erşahin, Kırgızlar ve İslâmîyet, Ankara 199, s. 1920.
[69] Rasonyi, ss. 49-50, 55-56; Erşahin, Kırgızlar ve İslâmîyet, s. 20.
[70] Erşahin, Kırgızlar ve İslâmîyet, s. 20.
[71] Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, “Türklerde Aile İçtimaiyatı”, Aile Yazıları I., Derleyen, Beylü DikeçligilAhmet Çiğdem, Ankara 1991, s. 14.
[72] Rasonyi, s. 56.
[73] Ögel, s. 209; Yunus Emre Tansu, Kırgızların Sosyal ve Kültürel Hayatı, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi) Ankara 1993, s. 34.
[74] Tansu, s. 35.
[75] Üseyin Acı, Cilt II, s. 120.
[76] Rasonyi, s. 58.
[77] Geniş bilgi için bkz. Akmataliev, s. 47-48.
[78] Akmataliev, s. 48.
[79] Alimbekov, Cilt I, s. 32.
[80] Alimbekov, Cilt I, s. 35.
[81] Alimbekov, Cilt I, s. 37.
[82] Alimbekov, Cilt I, s. 38.
[83] Kafesoğlu, s. 290.
[84] Rasonyi, s. 27.
[85] Soltonoev, Cilt II, s. 211.
[86] Turan, ss. 124-125; Rasonyi, s. 27.
[87] W. Barthold, “ Kırgızdar”, Çev. Süleyman Kulov, Ed. Kegeş Cusupov, Bişkek 1993, Cilt II, s. 144.
[88] Ögel, Mitoloji, Cilt II, s. 526; Karauglu, ss. 19-20.
[89] Emel Esin, İslâmiyetten Önceki Türk Kültür Tarihi ve İslâm’a Giriş (Türk Kültürü El Kitabı), İstanbul, 1978. ss. 1819; Ögel, Mitoloji, İslamiyetten Önce., s. 209.
[90] Ögel, Mitoloji, Cilt II, s. 526; Karauglu, ss. 1920.
[91] Ögel, İslâmiyetten Önce., s. 154.
[92] Nevruz konusunda geniş bilgi için bkz. M. Abdulhaluk Çay, Türk Ergenekon Bayramı Nevruz, Ankara 1988; Mustafa Erdem, “Kırgızistan’da Nevruz Kutlamaları”, Dinî Araştırmalar, Cilt II, Sayı 4, MayısAğustos Ankara 1999, s. 169-176.

- Advertisement -

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.