KAZAN HANLIĞI (1437-1556)

0 51

Prof. Dr. Akdes Nimet KURAT

Kazan Hanlığı müellifi Hadi Atlasî’nin aziz hatırasına sayıları pekçok olan Çingiz oğullarının Altın Ordu hanı Canibek’in ölümünden sonra (1357) giriştikleri taht kavgaları ve bilhassa Aksak Temir’ün 1391 ile 1395 yıllarında Kıpçak ilini tahribi üzerine Altın Ordu’da tam bir çözülme hareketi baş gösterdi; bunun neticesi olarak yer yer ayrı “Hanlılar” kurulmağa başlandığı zaman, vaktiyle Kama Bulgarlarının hâkim oldukları Orta İdil sahasında, “Kazan Hanlığı” adıyla yeni bir siyasi teşekkül meydana getirildi; bunun kurucusu Uluğ-Muhammed Han’dır.

Çingiz sülâlesinden Togay-Temür, Tölek-Temür neslinden İçkili Hasan oğlu Uluğ-Muhammed Han, 1419-1424 ve 1427-1436 yıllarında Altın Ordu Hanı sıfatıyla Saray’da hâkimiyet sürdükten sonra tahtını Küçük-Muhammed’e kaptırınca Kırım’a gitti; Kırım’da da tutunamayınca, Orta İdil sahasına giderek yeni bir devlet kurdu.

Vaktiyle Bulgar Devleti’ni teşkil eden ve muhtemelen XIII. yy. başlarında bir hudut kalesi olarak kurulan Kazan şehrinin de bulunduğu Orta İdil sahası, ekonomik, etnik ve stratejik bakımdan kendi başına bir devlet tesisi için çok müsait bir yerdi; buradan, Moskova Rusya’sını daha kolaylıkla baskı altında tutmak, Uluğ-Muhammed Han’a düşman olan “Orda”ların hücumundan korunmak daha kolay olacaktı. Uluğ-Muhammed’in Kazan şehrini alıp almadığı kat’iyetle tespit edilemiyor; burası, galiba Uluğ-Muhammed’in oğlu Mahmud Han tarafından zapt edilmiş ve Kazan Hanlığının merkezi olmuştur.

Uluğ-Muhammed Han, 1439 ve bilhassa 1445 yıllarında yaptığı seferlerle Moskova Knezliği’ne karşı tam bir üstünlük sağladı; 1445’te Rusları ağır bir hezimete uğratarak, Knez Vasili IlI.’ü (Kör Vasili, 1425-1462) esir etmesi neticesinde Moskova Rusyası, vaktiyle Altın Ordu’ya olduğu gibi, şimdi de Kazan Hanlığı’na tâbi bir duruma konuldu. Mahmud (veya Mahmutek) Han’ın uzun süren hâkimiyeti zamanında (1445-1461) Orta İdil boyu tam bir emniyet ve asayişe kavuştuğundan, Kazan şehri eski Bulgar ve Altın Ordu’nun merkezi Saray’ın yerini aldı ve büyük bir ticaret merkezi haline yükseldi; ayni zamanda aşağı İdil, Azak civarı ve Kırım’dan Orta İdil boyuna çok miktarda ahali geldi; Türkistan, Sibir, Kafkaslar’dan ve Rusya’dan Kazan’a tüccarların akını başladı. Kazan Hanlığı, bu suretle, kuruluşundan 10-15 yıl içinde, hem siyasi hem de ekonomik bakımdan kuvvetli bir devlet olarak ortaya çıktı ve âdeta eski Altın Ordu’nun yerini almış oldu.

Kazan Hanlığı ile Moskova Rusyası arasındaki takribî sınır Sura nehrinin orta ve aşağı mecrasını takip etmekte, Volga’nın yukarısında da Vetluga hudut teşkil etmekte idi. 1478’den itibaren, Novgorod’a tâbi ülkeler Moskova’nın eline geçince, Kazan Hanlığı şimalden de Moskova Rusyası tarafından sarılmış bir duruma düştü. Hanlığın doğu hududu Ak İdil’e kadar uzanmış, Sibir Hanlığı’na varıp dayanmıştı; cenubta da Nogay Ordası, Aşağı İdil’de Ejderhan Hanlığı, dağlık sahanın cenubunda Don boyuna çıkan geniş bozkırlar bulunuyor ve burası XVI. yüzyılda Don Kazakları tarafından işgal edilmişti.

Kazan Hanlığı’nın içi tarihi, bazı devirleri müstesna, hanların çok kısa fasılalarla birbirini takip etmeleri şeklinde, bir türlü istikrar bulamayan bir manzara arz etmektedir. Hanlığın devamı müddeti olan 115 yıl içinde 19 defa han değişmiş, 15 han tahta çıkmış, bunlardan bazıları ikişer ve hattâ üçer defa tahtı işgal etmişlerdir. Halbuki aynı müddet içinde Moskova da ancak dört hükümdar tahtta bulunmuştur. Kazan’da Uluğ-Muhammed Han sülâlesi 80 yıl devam etmişse de, 1518 ile 1552 yılları arasında Kasım, Sibir, Kırım ve Ejderhan sülâlelerinden hanlar davet edilmiştir. Çingiz neslinden olmakla beraber, ekseriyetle birbirlerine düşman olan bu açık bir misalini teşkil eder. Kazan hanlarından hiçbirinin menşe ve yetişmeleri bakımından Kazan ili ile yakından ilgisi yoktu; Kazan’da doğup büyüyen, saltanat süren ve orada ölen tek bir hana rastlanmıyor, bunlardan Uluğ-Muhammed ve Mahmud, Saray an’aneleri ve muhitinde büyümüşler; sonrakilerden bir çoğu Moskova Rusyası’nda, bazıları Kırım’da, nihayet Sibir’de ve Nogaylar arasında yetişmiş, herkes az veya çok bulunduğu muhitin tesiri altında kalmıştı. Kazan yurduna bağlılıkları zayıf olan, aralarından Şah-Ali gibi hainler bile çıkan Kazan hanları arasında, müspet faaliyetleri ile temayüz eden şahıslar mâlesef azdır.

Kazan Hanlığı’nın iç tarihinin ikinci hususiyeti de yerli aristokrasinin devlet işlerine karışması ve bunun neticesi olarak iki büyük parti halinde şiddetli mücadelenin devam edip gitmesidir; iç mücadelenin neticesi olarak Kazan’da, büyüklerden mürekkep küçük bir zümrenin tahakkümü başlamış ve bir türlü önü alınamayan anlaşmazlıklara sebebiyet vermiştir. Büyükler arasındaki mücadelenin hakikî sebepleri daha ziyade şahsî ihtiraslardan doğmuştu; bu mücadele hattâ ihanetlere yol açmış, Kazan yurdunu felâketten felâkete sürüklemiştir. Ekserisi Moğol menşeli olan ve Kazan yurduna dışardan geldikleri anlaşılan beyler, oğlanlar ve hattâ seyyitlerden bir çoğunun Kazan Hanlığı tarihinde oynadıkları rol çok acıdır; Hanlığın zaafa düşmesi, sukûtu ve Kazan Türklerinin maruz kaldıkları bunca felâketlerden tarih karşısında bilhassa bu zümre mesul tutulmalıdır.

Bizans ve Altın Ordu mektebinden geçen, başında İvan III. ve İvan IV. (Korkunç İvan) gibi hükümdarlar bulunan Moskova Rusyası’nın, Kazan Hanlığı’nın en yakın komşusu olması keyfiyeti, Hanlığın tarihinde meşum bir tesir yaratmıştı; bunun içindir ki, Kazan Hanlığı’nın tarihini Moskova ile komşuluk ışığı altında mütalâa etmek mecburiyeti karşısındayız. Zaten daha Kiyef Rusyası devrinden itibaren Rusya’nın Orta İdil boyu ile çeşitli münasebetleri mevcuttur; Rusların erkenden Volga boyunca aşağıya doğru iniş hareketleri başlamıştı; ancak Moğol; Türk istilâsı bu yayılışı önleyebilmişti. İlk fırsatta bunun yeniden başlayacağı aşikârdı. Kazan Hanlığı ile Rusya arasında ekonomik bağların sıkı olduğu Kazan’da daima çok miktarda Rus tüccarlarının bulunması ile sabittir; bu bakımdan hattâ Rusların “sulh yolu ile Kazan yurduna sızma” hareketlerinden bahsetmek mümkün gibi görülüyor. Kazan panayırında dışardan gelenler arasında Rusların büyük bir ekseriyet teşkil ettikleri sırasına göre bunların adedi 10-15 bine çıktığı dahi malûmdur. Kazan yurdunda aynı zamanda çok miktarda Rus esirleri, Rus köleleri de bulunduğundan bu “Rus kesafeti” Hanlık için âdeta bir iç tehlike teşkil edecek mahiyette idi. 1505 ve 1523 yıllarında Kazan panayırındaki Rus tüccarları yağma ve katledilmekle “Rus akınının” durdurulması istenmiş olmalıdır. Bunun karşılığı olmak üzere, Moskova knezi Valisi III. 1523’te çıkardığı bir fermanla Rus tüccarlarının Kazan panayırına gitmelerini yasak etmiş ve Kazan’ın biraz yukarısında, Makaryev manastırı mevkiinde, yeni bir panayır ihdas etmişti. Kazan Türkleri arasında “Mekerce” adı ile maruf ve sonraları Nijni- Novgorod’a nakledilen bu meşhur Rus panayırının başlangıcı, bu suretle, Kazan’daki vak’alarla ilgilidir.

Kazan Hanlığı ile Moskova Rusyası arasında 14 defa harp vuku bulmuştur; bunların sekizi (1467, 1478, 1530, 1545, 1549, 1550 ve 1552) Moskova’nın altısı (1439, 1445, 1505, 1521, 1523 ve 1536) Kazanlıların teşebbüsü ile başlamıştı; demek oluyor ki, Kazan Hanlığı’nı durmadan Rusya’ya hücum yaparak, Rus köylerini ve şehirlerini yağma eden bir devlet diye vasıflandırmak yersizdir.

Mahmud Han idaresinde Kazan Hanlığı en kudretli devrini yaşamasına rağmen, Moskova’ya karşı sefer açılmaması, Kazanlıların kendi hallerinde yaşamak istediklerini ve mühim sebep olmadan Rusya’ya karşı harekete geçmek istemediklerini göstermektedir. Buna karşılık, Moskova Rusyası kuvvetlendiği nispette Kazan üzerine baskısını artırmış, Kazan’ın iç işlerine müdahale suretiyle Hanlığı zayıflatmak ve yıkmak siyasetini sistemli bir şekilde tatbik etmiştir.

Moskova tahtına İvan III.’ün çıkması ile (1462) Rusların Kazan’a karış yıkıcı faaliyetleri aldı yürüdü. Büyük bir diplomat ve kurnaz bir hükümdar olan İvan III. dağınık Rus knezliklerini Mo skova etrafına toplayarak “Millî Rus Devleti’ni” kurduğu zaman, “Tatar Hanlıkları” arasında devam edip gelen mücadelelerden âzamî derecede istifade etmek imkânını bulmuştu. Moskova hükümetinin prensibi, bu hanlıkları birbirleriyle çarpıştırmak ve karşılıklı olarak zayıflatmaktı; bundan istifade edecek yegâne devlet Rusya olacaktı. Kazan Hanlığı’nda patlak veren “parti mücadelesi” İvan III.’ün ayrıca işini kolaylaştırdı. 1467’de Kazan Hanı Halil’in ölümü üzerine, tahta geçirilecek yeni han meselesi yüzünden Kazan’daki nüfuz sahibi büyükler arasında ihtilâf çıktı; bunlardan bir kısmı ölen hanın oğlu İbrahim’i, diğeri de, Moskova’ya tâbi bir devlet olarak ya Uluğ-Muhammed veya Mahmud Han zamanında teşkil edilen Kasım Hanlığı’nın hanı, Uluğ-Muhammed’in oğlu, Kasım’ı Kazan tahtına geçirmek istiyorlardı; Kasım’ın namzedliğinin Moskova tarafından desteklenmesi bu parti mücadelesine muayyen bir istikamet verdi; Kasım Hanlığı artık bu sıralarda Rusya’nın tam bir “peyki” ve hanı da İvan III.’ün sadık bendesi olduğundan, Kazanlılardan Kasım ile işbirliği yapmak isteyenler Rus taraftarı telâkki edilmişlerdi. İvan III.’ün Rus kuvvetleri göndermek suretiyle Kasım’ı Kazan’a han nasp etmek isteyişi, Kazan’da hemen bir tepki yaptı ve “millî” parti taraftarlarının galebesini, İbrahim’in tahta çıkarılmasını sağladı (1467).

Rus müdahalesine bir cevap olmak üzere Kazan kuvvetleri geri döndüler. Moskova hükümeti buna karşılık Kazan üzerine büyük bir ordu gönderdi ve 1 Eylül 1469 tarihinde Ruslar ilk defa olmak üzere, Kazan şehrini kuşattılar; muhasara bir netice vermedi ise de, Ruslar kendileri için uygun bir sulh akdine muvaffak oldular; buna göre 40 yıldan beri Kazan yurdunda bulunan Rus esirleri-köleleri serbest bırakıldılar.

İvan III. 1478 ilkbaharında Novgorod şehrini ve ona tâbi Sibirya’ya kadar uzanan geniş sahayı ilhak edince, Rusya ile Kazan Hanlığı arasında kuvvet muvazenesi birdenbire Rusların lehine değişti; Hanlık bu defa şimalden de Moskova tarafından tehdit edilmeğe başlandığı; neticede Rus baskısı büsbütün arttı. İvan III, Kırım Hanı Mengligerey ile sıkı bir iş birliği sayesinde Altın Ordu hâkimiyetinden büsbütün çıktıktan sonra (1480), Kazan’ı, kendine tâbi bir duruma koymak yolundaki emellerini gerçekleştirmek üzere harekete geçti. Zaten o sıralarda Kazan’ın içinde cereyan eden vak’alar İvan III. ün işini büsbütün kolaylaştıracak mahiyette idi. Şöyle ki 1479’da Kazan’a parti mücadeleleri yeniden alevlenmiş, Nogaylarla yakın münasebet tesisini isteyen “millî” partinin galebesi üzerine, Rus taraftarları, kendi namzedleri olan İbrahim Han’ın ve Nur-Sultan Hatun’un 10 yaşındaki oğlu Muhammed-Emin’i, “terbiye edilmek üzere” Moskova’ya, İvan III.’ün yanına göndermişlerdi; bununla Moskova knezinin eline Kazan’ın iç işlerine karışması için mükemmel bir koz verilmiş oldu. Nitekim, “Rus partisi”, İvan III. tarafından gönderilen askeri kuvvete dayanarak, Han’ı tahtından indirerek yerine Muhammed-Emin’i geçirdiler. Fakat bununla Kazan’da karışıklık sona ermedi, Rus taraftarları bir türlü vaziyete hâkim olamadıkları için sükûnet hasıl olmadı. Ruslar bundan faydalanarak 1487 yazında Kazan üzerine büyük bir sefer tertip ettiler. Kazan’ın içinde birlik olmadığından, şehrin Moskovalılara teslimi kararlaştırıldı. 9 Temmuz 1487 tarihinde Kazan’a Rus kıt’aları girdi; Ruslara muhalefetleriyle tanınanlar, başta İlham Han ve ailesi olmak üzere, birçok kimse tevkif edildi ve Rusya’ya menfaya gönderildiler; muhalefetin ileri gelenleri idam edildiler; “millî” partiden bazı beyler ve mirzalar Sibirya’ya kaçmak suretiyle canlarını kurtardılar. Ruslar tarafından tatbik edilen bu terör neticesinde Kazan’da Moskova’nın istediği idare kuruldu ve bu suretle Kazan ilinde Rus zulmü ve tahakkümü başlamış oldu. Ruslara göre “mesut bir vak’a” olan bu zafer, Moskova’da çanlar çalınarak tesit edildi; İvan III., lâkabına “Bulgar beyi” unvanını ilâve etmek suretiyle eski Bulgar ilinin de hâkimi olduğunu belirtmek istedi.

Muhammed-Emin Han, sekiz yıl müddetle (1487-1495) İvan III.’ün arzusuna göre hareket etti; Saray Hanına karış Ruslar ve Kırımlılarla birlikte sefere dahi iştirak etti (1490); Rus tüccarlarına geniş imtiyazlar verildi. Fakat bu siyaset kısa bir zaman içinde Kazanlılarda reaksiyon uyandırdı ve Kel- Ahmed adında bir beyin başında bulunduğu küçük grup, Sibir hanı İvak ile münasebet tesis ederek, hanzade Mamuk’u Kazan tahtına davet ettiler. 1495’te Mamuk tahta çıkarıldı, Rus taraftarları takibata uğradılar, Muhammed-Emin de Moskova knezine sığındı. Mamafih, Kazan ahvaline vakıf olmayan Sibir hanzadesi keyfi hareketleriyle Kazan büyükleri arasında memnuniyetsizlik uyandırınca, Kel- Ahmed, bu defa Moskova ile anlaşmak siyasetini takibe başladı. Bu sıralarda, sabık han Muhammed- Emin’in biraderi Abdüllâtif de Rusya’da bulunmakta idi. İvan III. Kazanlıların istekleri üzerine Abdüllâtif’in han olarak nasbına muvafakat etti.

Abdüllâtif annesi Nur-Sultan ile birlikte, Kırım’a gitmiş ve babalığı Mengligerey’in sarayında terbiye edilmişti; bundan dolayı Kırım’a karşı sempatisi fazla idi. Rusya’da kısa bir müddet kaldığı için, biraderi Muhammed-Emin’in hilâfına olarak, Ruslara karış bağlılığı yoktu. Nitekim yaşı ilerledikçe müstakil ve hattâ Moskova menfaatlerine aykırı bir siyaset takibine başladı. Bunun üzerine, büyük bir nüfuz sahibi olmak ta devam eden Kel-Ahmed Moskova’ya giderek, Rus büyüklerine danıştı ve Abdüllâtif’i tahtından indirmek için hazırlık yaptı. 1502 yılı Ocak ayında Kazan’a gelen bir Rus elçisi tarafından Abdüllâtif tahttan indirilerek Rusya’nın ücra köşelerinden biri olan Beloozero’ya menfaya gönderildi. Bunun üzerine İvan III.’ün “oğul”luğa kabul ettiği Muhammed-Emin, üçüncü defa olmak üzere Kazan tahtına geçirildi.

Muhammed-Emin Han’ın, bu defa hiç beklenmedik bir siyaset takibine başladığını müşahede ediyoruz; Moskova Büyük Knezinin artık epey ihtiyarladığı ve dolayısıyla eski enerjisini kaybettiği nazarı itibare alınarak Kazan’da Rus nüfuz ve tahakkümünü kıracak tedbirlere başvurulduğunu görüyoruz. Bunun ilki, Kazan panayırına gelen Rus tüccarlarının yağma edilmesi oldu (24. Haziran 1505). Bununla da yetinilmeyerek, Nogaylar-: dan gelen külliyetli yardımla Nijni-Novgorod üzerine bir hücum yapıldı. Moskova hükümeti Kazanlıları tedib maksadıyla 1506’da bir ordu gönderdi ise, Ruslar yenilerek geri döndüler. Mamafih Muhammed-Emin Moskova’ya karşı düşmanlıkta daha ileri gitmedi; “iyi komşuluk” esasları üzerinde münasebetin devamı imkânı hasıl olunca, arada gerginlik bitti. Rus tüccarları eskisi gibi Kazan’a gelmeğe başladılar; çok geçmeden Muhammed Emin Moskova ile yakın bir münasebet tesis etti; iki devlet arasında 1512’de akdedilen “ebedî barış”, bu dostluğun bariz bir ifadesi idi.

Rusların bu dostça siyasetleri, 1505 de vuku bulan İvan III.’ün ölümü üzerine, Moskova Knezliği’nin kuvvetten düşmesinin bir neticesi idi; Vasili III. babası tıynetinde bir kimse olmadığı gibi, baş gösteren bazı düzensizlikler Rusların Kazan’a karşı büyük ölçüde harekete geçmelerine imkân bırakmamıştı; diğer yandan Muhammed-Emin Han tarafından takip edilen siyaset Rusların menfaatine tamamıyla uygundu ve Hanlığı Moskova için tehlikeli bir komşu olmaktan çıkarmıştı. Bu durum Muhammed-Emin’in ölüm yılı olan 1518’e kadar devam etti. Mamafih Moskova hükümeti, her ihtimali düşünerek, ilerisi için bazı tedbirler almayı da ihmal etmemişti; 1517’de Muhammed-Emin Han ağır bir hastalığa tutulunca, Kazan tahtına en yakın namzed olan ve Rus düşmanlığı ile tanınan Abdüllâtif’in âni olarak ölüvermesi bunlardan biri olsa gerektir.

Abdüllâtif ölünce, Kırım hanı Mehmedgerey, Mengligerey’in oğlu Sahigerey in Kazan’a han nasbedilmesini Moskova hükümetine teklif etmişti; fakat Knez Vasili III. (1505-1533) buna yanaşmadı; çünkü Kazan’da Kırım nüfuzunun yükselmesi Moskova için tehlikeli bir durum yaratabilirdi. Moskova hükümetinin İvan III. tarafından tespit ve tatbik edilen ve 1487 de Kazanlılara silâh kuvvetiyle kabul ettirilen esaslara uygun olarak Kazan tahtına ancak Moskova knezinin muvafakat ettiği biri han olabilecekti. O sıralarda Vâsili III.’ün eli altında her bakımdan işe yarayacak, bir namzed mevcuttu: Kasım hanı Şeyh Evliyar’ın oğlu (Temür-Kutluğ neslinden) Şah-Ali (Şeyh-Ali).

Şah-Ali 1505’te doğmuş 1516’da babasının ölümü üzerine Kasım Hanlığı’nın başına geçirilmişti. Ruslara yakın bir muhitte ve Moskova knezine, sadakat prensipleri üzerine büyütülmüş olduğundan kendisinden asla şüphe edilemezdi. Vasili III. tarafından ileri sürülen bu namzed Kazanlılarca kabul edildi; Kazan’dan Moskova’ya gelen bir elçi heyeti ile Moskova hükümeti arasında yapılan bir anlaşma sonunda, Şah-Ali, 1 Şubat 1519 tarihinde, Moskova’da Kazan hanı ilân edildi; Nisanda Kazan’a gelerek, Rus elçisinin huzurunda tahta çıkış merasimi yapıldı. Moskova yardımı ile üç defa Kazan tahtına çıkarılan Şah-Ali’nin saltanatı bu suretle başlamış oldu. Han ancak 13 yaşında olduğundan, devlet idaresi fiilen Rus elçisi Karpov’un elinde idi; Kazan şehrinde asayişi muhafaza bahanesiyle bir miktar Rus askeri de şehre konmuştu. Bu durum karşısında Sidi Oğlan’ın başında bulunduğu “millî” hareket tekrar kuvvetlendi. Kazan’dan Bahçesaray’a gizlice bir elçi heyeti gönderilmiş, Kırım ile bir ittifak akdedilmiş ve Sahibgerey, han olarak Kazan’a davet edilmişti. 300 kadar Kırımlı asker ile Sahibgerey’in 1521 yılı ilk baharında âni olarak Kazan’a gelmesi üzerine Şah-Ali tahtını bırakıp Rusya’ya kaçtı. Rus taraftarları, Kasımlı tüccarlar ve Kazan’daki Ruslar yağma ve bir çoğu katledildiler. Sahibgerey de Kazan ahalisi tarafından alkışlanarak tahta geçirildi.

Sahibgerey’in Kazan’daki hâkimiyeti (1521-1524), Hanlığının en parlak yıllarından birini teşkil etmektedir. Kırım ile ittifak Rusların nüfuz ve tahakkümünü kırmakla kalmadı, 1521 yazın Kazan’da ve Kırım kuvvetleri müştereken harekete geçerek Moskova üzerine yürüdüler. Knez Vasili III. “eskiden beri olduğu gibi” Kırım hanına vergi ödemeyi kabul etti. Kazanlılar da seferden çok ganimet ve Rus esiri alıp götürmek suretiyle tatmin edildiler. Kazan yurdunda Rus nüfuzunu tamamıyla kırmak niyetiyle, Kazanı da bulunan Rus tüccarlarını kovdular; buna karşılık Vasili III. Rus tüccarlarının Kazan panayırına iştiraklerini menetti.

Kazan-Kırım iş birliğinin devamı müddetince Kazan’ın Rus baskısından kurtulacağı anlaşılmıştı. Fakat, Hanlığın talihsizliğine karşı, Rus düşmanı Mehmedgerey Han, Ejderhan üzerine yaptığı bir sefer esnasında öldürülmüş ve Kırım tahtına geçen Saadetgerey ile Sahibgerey arasında iş birliği temin edilememişti. Sahibgerey Han nedense Kazan’da fazla kalmak istememiş, Kırım yolu ile İstanbul’a gitmişti. Kazan’dan hareketinden önce, han olarak yerine Kırım’dan, henüz 13 yaşındaki Safagerey’i nasbetmişti. Kazan tahtında çok genç bir hanın bulunmasından, Ruslar hemen istifadeye: kalkıştılar ve sefer açarak Kazan’a kadar geldiler; mamafih hiçbir başarı elde edemeyerek geri döndüler. İkinci Rus hücumu 1530’da yapıldı; bu defa Kazan’a Nogaylardan ve Ejderhan’dan yardım gelmişti; bundan ötürü Ruslar tekrar muvaffakiyetsizliğe uğradılar; hattâ çok miktarda Rus ateşli silâhları, arkebüs tüfenkleri, Kazanlıların eline geçti. Safagerey Han, bu suretle, Moskova’ya karşı Hanlığı muvaffakiyetle koruyabilmişti; dolayısıyla kendisinin Kazan yurdunda itibarının arttığı muhakkaktır; fakat devlet işlerinde nüfuzun gittikçe Kırımlıların eline geçmesi keyfiyeti, yerli ahali arasında “yabancı”ların tahakkümüne karşı bir cereyan başlanmasına yol açtı. Bu hareketin başında İbrahim Han’ın kızı Gevher-Şad’ın bulunması, Kazan Hanlığı’nda sırasına göre kadınların da siyasete karıştıklarını gösteren bir misal teşkil etmektedir. Safagerey Han, muhalefeti şiddetli tedbirlere başvurmak suretiyle kırmak istediyse de, muvaffak olamadı ve bir komplo neticesinde tahtından indirildi. Bu defa devlet idaresi fiilen, Gevher-Şad’ın eline geçti. Yeni bir hanın nasbı lâzım geldiğinden Moskova knezine müracâtta bulunuldu. Knez Vasili, tekrar Şah-Ali’yi nasbetmek arzusunda idi; fakat Kazanlılar onu istemediklerinden, Şah-Ali’nin biraderi Can-Ali’nin namzetliği üzerinde anlaşma yapıldı.

1531-1533 yıllarında Kazan tahtını işgal eden Can-Ali, henüz 15 yaşında iken tahta çıkmış ve aldığı terbiyenin tesiriyle tamamıyla Moskova’nın arzusuna göre hareket etmekte idi; Can Ali Han, evleneceği zaman bile Moskova knezinin muvafakatını aldı ve Nogay mirzası Yusuf’un kızı Süyüm- Bike ile evlendi. 1533’te Vasili III. ölünce Moskova hükümetinde zaaf eseri belirmişti; bundan “millî” parti taraftarları cesaret olarak yeniden kuvvet buldular; Gevher-Şad partisi dahi Ruslara karşı tavrını değiştirdi. Can-Ali Han Kazan’da o kadar nefret uyandırmış olmalıdır ki halk kitlesi galeyana gelerek, 25 Eylül 1533 tarihinde kendisini öldürdüler. Kazan tahtına yeniden Safagerey Han çıkarıldı. Hükümetin değişmesi hemen tesirini gösterdi ve Ruslara karşı sefer açıldı. Diğer yandan, vaktiyle olduğu gibi bu defa da Kırımlıların nüfuzu artması üzerine, yeniden muhalefet grubu teşekkül etti ve Moskova ile gizlice münasebet tesis edildi. Mamafih bu hareket yatıştırıldı ve Safagerey Han 1546 yılına kadar tahtta kalabildi. O sene Kazan’daki Kırımlılara karşı bir ayaklanma neticesinde, Safagerey Han tahtından indirildi ve Nogay Mirzası Yusuf’un yanına iltica etti. Kazan tahtına da, Moskova’nın tasvibi ile yeniden Şah-Ali geçirildi. Moskova’nın sadık uşağı olan Şah-Ali’nin idaresi bu defa da memnuniyetsizlik uyandırdı, ancak bir ay tahtta kaldıktan sonra, Kazan şehri, Nogaylı askerlerle gelen Safagerey’e teslim olunca, Şah-Ali tekrar Rusya’ya kaçtı, Safagerey de üçüncü defa olmak üzere tahta çıktı (Temmuz 1546).

Safagerey yeniden hâkimiyeti ele alınca, Kazan’da şiddete başvurdu; büyük beylerden bir çoğu idam edildiler; bunun üzerine 76 bey Kazan’dan kaçarak Rusya’ya iltica ettiler; bu şiddet siyaseti neticesinde Moskova ile anlaşmak istiyenler partisi imha edilmiş ve “milli parti” de idareyi sağlamca eline almış ve Kazan’da iç istikrar yerleşmiş gibiydi; fakat Safagerey Han’ın bir talihsizlik eseri olarak ancak 42 yaşında iken, 1546 yılının Martı’nda, âni ölümü bu istikrara son verdi ve Hanlığın, süratle sukuta doğru gitmesine yol açtı. Safagerey, Can-Ali’den dul kalan Süyüm-Bike ile evlenmişti; ilk karısından büyük yaşta oğulları Kırım’da bulunuyorlardı. Sahibgerey Han’ın nedense bunlardan birinin Kazan’a han olarak gitmesini arzu etmemesi üzerine, Kazanlılar, Safagerey’in Süyüm-Bike’den olan, henüz üç yaşındaki oğlu Ütemişgerey’i tahta çıkarmak mecburiyetinde kaldılar. Süyüm-Bike oğluna niyabet edecek ve Kırımlı Koçak Oğlan da, devlet işlerine bakacaktı. Türk millî geleneklerine bağlılığı ve ötedenberi Moskova düşmanlığı ile temayüz etmiş olan Nogaylı Yusuf Mirza’nın kızı Süyüm-Bike, babasından aldığı terbiye ve ikinci kocası Safagerey Han’ın tesiriyle Rus düşmanı olarak tanınmış ve “millî” partinin mümessili sıfatıyla Kazan yurdunda ve Kazan Türkleri tarihinde en çok sevilen ve anılan bir kahraman, olarak nâm kazanmıştır.

Moskova Rusyası’ndaki durumun Kazan Hanlığı üzerine daima tesiri olduğunu bu defa bir daha görmekteyiz. 1547 yılında, henüz 17 yaşında olan İvan IV. (sonraki adıyla: Korkunç İvan, İvan III.’ün torunu) Moskova büyük knezlerinden ilki olarak “Çar” lâkabını almış ve saltanata başlamıştı. Mitropolit Makari gibi, çok mutaassıp ve bilgili bir papazın telkinleri, Peresvetov adlı birinin, Çara fütûhat yapması yolundaki tesirleri sâikiyle, İvan IV. “cennet misillü bir yer olan” Kazan Hanlığı’nı zapta karar vermişti. Çar, kendisini İvan III.’ün hakiki halefi biliyor ve dedesinin çizdiği yoldan yürümeğe azmetmiş bulunuyordu. Kazanlılar 1549’da, Ütemişgerey’in han seçildiğini İvan’a bildirince, Çar, Moskova hükümetinin muvafakatı olmadan Kazan tahtına getirilen Ütemiş’i tanımadığını beyan etti. Moskova hükümdarının bu sözleri Rusların Kazan’a karşı pek yakında harekete geçeceklerini gösteriyordu; nitekim 1550’de bir Rus ordusu, Şah-Ali ve Ejderhan hanzadelerinden Yadigâr (sonraki Kazan hanı) ile birlikte Kazan üzerine yürüdü; Ruslar Kazan’ı kuşattılarsa da, alamadılar ve çekilip gitmek zorunda kaldılar.

Çar İvan IV., Kazan’ı alabilmek için, Hanlığa yakın bir sahada bir dayanak noktası yapılması gerektiği kanaatine varınca, Züye nehrinin İdil’e döküldüğü yerde (Kazan’dan 60 km. yukarıda) Sviyajsk (Züye) adıyla bir kale yapılmasını emretti. 1551 ilk baharında inşasına başlanılan bu kale kısa bir zamanda bitirildi. Bunun üzerine, “dağlık” tarafındaki Çuvaş ve Çirmişler, Moskova Çarının tabiiyeti altına girmeğe başladılar; Züye kalesi yapılmakta iken, Kazan Hanlığı sahasından geçen İdil ve Kama nehirlerinin geçitleri Rus kıt’aları tarafından tutuldu ve Kazan şehri her taraftan abluka altına alındı.

Ablukanın tesiriyle Kazan’da her türlü ekonomik faaliyet durdu, şehirde heyecan başgösterdi; Rus taraftarları yeniden harekete geçtiler ve Kazan’da “Kırım tahakkümü” kalkarsa, Rus Çarı ile anlaşmak ve iyi geçinmek mümkün olacağı ümidine kapılanlar çoğaldı. Hal böyle iken, Koçak Oğlan ve yanındaki Kırımlı askerler, Kazan’dan kaçtılar; fakat nehir geçitlerinde Ruslar tarafından yakalandılar ve Moskova’ya götürülerek idam edildiler.

Koçak Oğlan’ın gitmesi üzerine Kazan’da hemen yeni bir grup teşekkül etti; Huday-Kul oğlan ile Nur-Ali Şirin bey başa geçerek, Moskoflarla müzakerelerde bulunmak üzere Seyyid Kul-Şerif mollayı Züye’ye gönderdiler. Çarın isteği üzerine Şah-Ali tekrar Kazan’a han olarak gidecek, fakat ancak İdil’in sol yani “ova” tarafı Kazanlılara tâbi olacak, “dağlık” tarafı yani Hanlık arazisinin yarısı ise Moskova’ya ilhak edilecekti. Züye’de Ruslarla Kazan murahhasları arasında yapılan müzakerelerde, Moskova hükümetinin talebi kat’i olduğundan, Kazanlılar için yapılacak bir şey kalmamıştı. Çarın başka bir talebi ile de: “millî parti”nin başmümessili sayılan Süyüm-Bike ve oğlu Ütemişgerey Han, Ruslara teslim edileceklerdi. Çarın bu isteği de kabul edildi ve 11 Ağustos (1551) günü Süyüm-Bike ve oğlu Ruslara teslim edildiler. Bu vak’a, Kazan Hanlığı tarihinin en hazin günlerinden birini teşkil etmektedir. Yine Rusların istekleri üzerine, Kazan ahalisi mümessilleri, yani “Kurultay”, “dağlık” tarafın Moskova’ya terk edilmesi keyfiyetini tasdik edecek ve aynı zamanda Hanlıkta bulunan bütün Rus esirlerinin salıverilmesi hakkında bir karar alacaktı. Uzun münakaşalardan sonra Rusların her iki talebi de kabul edildi. 16 Ağustos 1551 tarihinde Şah-Ali, Rus askerleri ve Rus elçisinin refakatinde Kazan’a girerek, üçüncü defa olmak üzere, tahta çıktı; ertesi gün Rus esirlerinin serbest bırakılmasına başlandı. Şah-Ali’nin idaresinde, eskiden olduğu gibi, Rus nüfuzu yeniden Kazan ilinde hâkim oldu, “dağlık” tarafı, Moskova Çarının elinde bırakıldı. Kazanlılar “dağlık” tarafından hiç olmazsa yasak toplamak hakkını elde etmek maksadıyla Çar’a bir elçi heyeti gönderdiler; bunlara verilen cevap “Kazanlılara “dağlık” sahasından tek bir metelik dahi verilemeyeceği” merkezinde idi.

Rusların baskısı, “dağlık” sahasının elden gitmesi, Şah-Ali’nin tamamıyla Rusların keyfine göre hareketi, Kazan’da muhalefet partisinin yeniden canlanmasına yol açtı. Sibir beyi Bibars Rast bu hareketi idare ediyordu. Şah-Ali Han bundan haber alınca, Rus elçisi Paletski’nin teşvikiyle, Kazan büyüklerinin ileri gelenlerinden yetmiş kişiyi han sarayına ziyafete davetle, hepsini hâinane bir tarzda boğazlattı; fakat durumun bundan sonra da sükûnet bulmadığı anlaşılıyor. Moskova hükümeti bu vaziyet karşısında Kazan Hanlığı’nı tamamıyla ilga ve Kazan şehrine bir Rus umumi valisi göndermekle meselenin kökünden halledileceğine hükmetmiş ve derhal harekete geçmişti. Bunun icabı olarak Şah-Ali’nin tahtından vazgeçmesi emredildi. Kazan’a gönderilen Rus elçisi Adaşev, Kazan da alınacak tedbirlere nezaret edecekti. Şah-Ali Moskova’dan aldığı emir üzerine tahttan feragat etti. Kazan’a, Çar tarafından umumi vali olarak Mikulinski adında bir Rus büyüğü tayin edildi; Kazan ahalisi Çar İvan IV.’e biat edecekti. Ruslar anında Züye’de bulunan Kazanlı büyüklerden birkaç kişi 7 Mart günü Kazan’a gelerek, ahaliyi Çar’a biat ettirdiler. Rus valisi, 9 Mart günü Kazan’ı teslim almak üzere, şehir surlarının dibine kadar gelmiş bulunuyordu. Kazan Hanlığı’nın sulh yolu ile Rusya’ya katılması işi birkaç saatlik zaman meselesi gibi idi. Fakat hiç beklenilmeyen bir hâdise, Moskova hükümetinin bu yoldaki plânını alt üst etti ve Hanlığın hayatının bir müddet daha uzatılmasına imkân verdi.

Kazan’a tayin edilen Rus valisi, şehrin iskelesi olan Bişbaltaya gelerek, Kazan’a girmek için hazırlıklarını bitirmek üzere iken, Ruslarla iş birliği yapmış olan ve vali ile birlikte gelen Kazan büyüklerinden İslâm Bey, Kebek Bey ve Alike (Elkey?) Narık Mirza, şehre giderek halkı hazırlamak ve sükûneti muhafaza etmek bahanesiyle validen izin aldılar. Bu üç zat Kazan’a girince “Rusların şehirde katliâm yapacakları” şayiasını yaydılar ve halkı, şehri müdafaaya davet ettiler. Bunun üzerine şehirde heyecan başgösterdi; halk galeyana geldi ve herkes silâha sarıldı. Bir müddetten beri Rusların müfrit taraftarı olan Çapkun Otuç Bey de, şehre gelerek müdafilere katıldı. Mikulinski şehre yaklaşınca kale kapılarını kapalı buldu; Kazanlıların kendilerini müdafaaya azmettikleri meydana çıkınca, Rus valisi Züye kalesine dönüp gitmek zorunda kaldı. Moskova hükümeti Hanlığın ancak silâh kuvveti ile zapt edilebileceğini açık olarak anlamış bulunuyordu.

Kazan büyükleri ve ahalisini son dakikada böyle bir karar almağa teşvik eden sebepler sarih olarak bilinmemekle beraber, Rusların şehre girince katliâm yapacakları şayiası esas âmili teşkil etmiş olmalıdır. Hanlığın elden gitmesi endişesi de mühim bir sebep teşkil etmiş ve son dakikada olsa dahi, şimdiye kadar birbirlerini imha ile meşgul olan Kazan büyüklerinde Hanlığın istiklâlini muhafaza kaygısı birdenbire canlanmışa benziyor. Rusların daha önce birkaç defa Kazan’ı kuşatmalarına, rağmen, alamayışları; bu defa da şehri kurtarmak ümidini uyandırmış olmalıdır. Kazan’da han bulunmadığından, hemen yeni bir hanın seçilmesi gerekiyordu. İdareyi ele alan Çapkun Otuç Oğlan ve diğer büyükler, Nogaylardan yardım alabilmek ümidiyle, o sıralarda Yusuf Mirza yanında bulunan Ejderhan sülâlesinden Yadigâr Muhammed’i Kazan’a davet ettiler. Yadigâr da birkaç yüz Nogayı askerle Kazan’a gelerek tahta çıktı. Seyyid Kul-Şerif Molla, Çapkun Otuç, Alike (Elkey?) Narık, Noğay beyi Zeniyet? (Ziynet?), Sibir beyi Kebek ve beylerden Derviş, bu sıralarda Kazan’da en nüfuzlu kimselerdi. Kazan’da vuku bulan değişikliğin tesiriyle, “dağlık” tarafındaki gayrimüslim ahali, yani Çuvaşlar ve Çirmişler kitle halinde Ruslara karşı ayaklandılar; ancak Züye kalesi ve çevresi Moskova’nın idaresinde kaldı. Nogaylardan ve galiba Kırım’dan da yardım beklenmekte idi; hakikaten 3000 kadar Nogaylı asker Kazan’a geldi; fakat diğer hanlıklardan yardım alınamadı.

Kazanlıların kendilerini müdafaaya karar vermeleri Moskova’da malûm olunca, Çar Kazan’a karşı büyük bir sefer açılmasını emretti. Züye kalesine topların ve mühimmatın gönderilmesine başlandı. Moskova’nın bu sıralarda dışardan, ancak Kırım’dan hücuma uğraması beklenebilirdi; tehlikeli düşman sayılan Lehistan-Litvanya ile o sıralarda anlaşmağa varılmış, Livonya-Alman şövalyelerinin de yakında Ruslara karşı harekete geçmelerine ihtimal verilmemekte idi. Kırım tarafından gelmesi beklenen hücumu karşılamak üzere, bir miktar Rus kuvveti, Moskova’nın cenubundaki Kolomna’ya sevk edilmişti.

Hakikaten Kırım hanı Devletgerey, yaz ortalarında, Rusya’ya bir akın tertip etti; Kırımlı kuvvetler, 300 kadar yeniçeri ve birkaç topla, Tula şehrine hücum teşebbüsünde bulundularsa da, şehri alamadılar ve çekilip gittiler; Kırımlıların ikinci bir kolu, hanın çekilişinden habersiz olarak ilerlemekte iken, Rusların hücumuna uğrayarak mağlup edildiler; çok miktarda ganimet ve o meyanda birkaç top Rusların eline geçti. Gayet fena tertip edilen bu Kırım akını, bu suretle, Kazan’a gitmek üzere hazırlanan Çarı, seferden alıkoymak şöyle dursun, Rus ordusunun kuvvei mâneviyesinin büsbütün yükselmesine sebep oldu.

Rus ordusu 5 Ağustos’ta (1552), Kazan Hanlığı hududu olan Sura nehrini geçerek, hiçbir mukavemet görmeden doğuya doğru ilerlemeğe başladı. 13 Ağustos’ta bütün Rus kuvvetleri Züye kalesinde toplanmış bulunuyorlardı. Şah-Ali Han da burada idi; o, akrabası olan, Yadigar Muhammed Han’a, teslim olması ve boş yere mukavemet etmemesi yollu bir mektup göndermiş; fakat Kazan’dan gayet sert bir cevap almıştı. Bunun üzerine Rus ordusu Züye’den hareketle, 20 Ağustos (1552) günü Kazan yakınına vardılar. Birkaç gün sonra şehrin muhasarasına başlandı.

Rus ordusu 150 bin kişi olup, ayrıca çok miktarda Şah-Ali Han’ın Kasımlı Tatarları da vardı. 150 top ve ateşli silâhla mücehhez olan Rus ordusu, Kazanlılara nispetle her bakımdan üstün idi. Kazan’ı da müdafaa eden kuvvetlerin 30 bin yerli, 3 bin Nogaylı askerden ibaret olup, bir miktar top ve ateşli silâhları vardı. Ayrıca Kazan’ın dışında, Rusları arkadan vurmak üzere 15 bin kadar kuvvet bulunduğunu da öğreniyoruz; bunlar, Yapança Bey, Şunak Mirza ve Arça beyi Eyyüb’ün kumandasında idiler.

23 Ağustos Kazan şehri artık her taraftan kuşatılmıştı. Kazan’dan kaçıp Rus ordugâhına gelen hain Kamay Mirza, şehrin müdafaa tertibatı hakkında birçok malûmat vermekle, Kazanlıları çok müşkül bir duruma düşürdü. Yapança beyin kuvvetleri Rusları boyuna hırpaladığından ilk hafta muhasaradan fazla bir netice alınmadı. Ruslar büyük kuvvetlerle Yapanca beyin kıtalarına karşı harekete geçerek, 1 Eylül günü bunları imha ettiler; Arça şehrine kadar yapılan bir Rus askerî hareketi neticesinde, Kazan Hanlığı’nın en zengin kısmı yağma ve tahrip edilmiş oldu. Kazanlıların yer altından yaptıkları su yolu Ruslar tarafından lâğımlanarak havaya uçuruldu. Lâğım işlerini Butler adındaki bir İngiliz idare ediyordu. 30 Eylül günü Kazan surlarının bir kısmı havaya uçurulunca, Rus askerleri şehre hücum teşebbüsünde bulundularsa da, geri atıldılar. Fakat 2 Ekim günü sabah erkenden, barutla dolu otuz adet fıçıya ateş verilince, surların bir kısmı yıkıldı, delikler açıldı ve Ruslar kitle halinde şehre saldırdılar. Kazan müdafileri şiddetle karşı koydularsa da, çokluk karşısında takatları kalmayıp, iç şehre çekildiler; sokaklarda müthiş bir boğazlaşma başladı. Kul-Şerif Camîi yanında, Başta Kul-Şerif Molla ve etrafında toplanan Kazan ruhanileri, hafızlar, Danişmendler-hepsi de elde kılıçla Rusların üzerine saldırdılar ve hepsi de dövüşe dövüşe şehit oldular. Yadigâr hanın, yanındaki birkaç kişi ile Ruslara teslim olmasından sonra da Kazan müdafileri mücadeleye devamla tek bir kişi kalıncaya kadar çarpıştılar; nihayet Ruslar her tarafı işgal ile Kazan’ı ele geçirdiler.

Şehrin içinde, müthiş bir katliâm başladı; erkeklerden kimse bırakılmadı, kadınlar ve çocuklar öldürüldü; nasılsa kurtulanlar esir edildiler. Kazan’ın bütün serveti yağma edildi, camiler, mescitler, evler yakıldı, yıkıldı. Kazan’ın maddi ve manevi eserinden hiçbir şey bırakılmadı. 1437’de Uluğ- Muhammed Han tarafından kurulan Hanlık, 115 yıl sonra, bu suretle, Moskova Çarı İvan IV. eliyle sona erdirildi. Kazan şehrinin müdafaası münasebetiyle Kazan Türklerinin gösterdikleri kahramanlık Türk tarihin en şanlı sahifelerinden birini teşkil etmektedir; diğer yandan Ruslar tarafından Kazan’da işlenen cinayetler, Moskofların eline geçen yerlerde Türklere karşı yapılan arkası kesilmeyen takibat ve zulmün tipik misallerinden biri mahiyetindedir.

Kazan’ın muhasarası ve zaptının Rus askeri tarihi bakımından ehemmiyeti, Rusların ilk defa olarak büyük bir müstahkem mevkî ele geçirmelerinde idi; şimdiye kadar Ruslar herhangi bir kale zaptetmiş değillerdi. Kazan’ın zaptı Rusların kale muharebelerinde bir başlangıç teşkil etti.

Kazan şehrinin sükûtu ile Kazan ilinde Ruslara karşı mücadele sona ermiş değildi; Kazan Türkleri, Çirmişler ve Çuvaşlar birkaç yıl daha Moskof müstevlilerine karşı durmak istediler. Yer yer ayaklanmalar oldu, hatta bazı müstahkem mevkiler inşa edilerek, Ruslara karşı teşkilatlı mukavemet yapıldı. Zeyn-Seyyid, Sarı-Batır, Mamış-Birdi ve Ahmed-Batır gibi önderler bu ayaklanmaların kahramanları sıfatıyla şöhret kazandılar. Mamış-Birdi, Kazan şehrinden 45 km. kadar yukarıda, İdil boyunda inşa ettirdiği “Çalım” kalesinde dört yıl kadar dayanabildi. Süyüm-Bike’nin biraderi Ali Ekrem’i han olarak getirdi ve Kazan Hanlığı’nı canlandırmak teşebbüsünde bulundu. Fakat, 1556’da Çalım kalesinin sükûtu, Ali Ekrem hanın öldürülmesi, Mamış-Birdi’nin de ihanetle Rusların eline düşürülmesi ve idamı üzerine, Ruslara karşı mukavemet tavsadı ise de, 1560’a kadar mücadele devam etti. 1552-1556 yıllarında Kazan ile Kama arasında bilhassa “kara halk” tarafından yapılan ayaklanmalar Ruslar tarafından sonsuz bir şiddetle bastırıldı. Bu münasebetle Kazan Türklerinden henüz sağ kalan beyler, mirzalar, yüksek ruhanilerden 1500 kişi imha edildi; halk bu suretle önderlerinden mahrum kaldı. 1556’da nihayet Ruslar vaziyete tamamıyla hâkim oldular ve sabık Kazan Hanlığı ülkesinde, kendi menfaatlerine uygun bir nizam kurdular. Bu nizam sadece Moskova Rusya’sının, Rus halkının faydasına hizmet etmeğe matuftu. Yüz yıllardan beri orta İdil sahasında hâkim bir unsur olarak yaşayan, bağımsız bir devlet sahibi olan Kazan Türkleri için 1552 yılı 2 Ekim’den itibaren mahkûmiyet devri başlamış oldu.

Kazan Hanlığı, tıpkı eski Bulgar Devleti gibi, muhtelif din ve ırktan birçok kavmin bir arada yaşadığı bir memleket olmakla beraber, siyasî, ekonomik ve kültür hayatında üstün olan unsur Kazan Türkleri idi. İdil Kama Bulgarlarından bir kısmının bir miktar yerli fin (ve eski burtas) ve galiba, XI. yüzyıldan itibaren geniş ölçüde Kıpçak unsurları ile karışmak suretiyle meydana gelen, Kazan Türkleri, Kazan Hanlığı devrinde Kazan, Aşıt, Meşe ırmakları, Nukrat (Vyatka) nehrinin aşağı kısmı, Şuşma, Zey, Çirmişen ve Ik nehirleri ile İdil’in sağ (dağlık) tarafında, Züye nehri boyunca toplu bir halde yaşıyorlardı. Kendilerini “Bulgarlı” veya “Kazanlı”, galiba daha ziyade “Müslüman” diye tesmiye eden bura ahalisine Moğol istilâsı ve Altın ordu hâkimiyeti neticesinde bilhassa Ruslar ve umûmiyetle yabancılar tarafından verilen “Tatar” adının Kazan (Orta İdil) Türklerince benimsenmiş olduğu belli değildir. Ak İdil sahasındaki Başkırtların da Kazan Hanlığı’na tâbi oldukları anlaşılıyor. Fin kavimlerinden en kalabalık zümreyi Çirmişler teşkil ediyordu; bunlar Volga’nın sol kolu olan Vetluga ile Kama’nın kolu olan Nukrat (Vyatka) nehirleri arasında ve bir kısmı da, galiba Hanlığın “dağlık” sahasında yaşıyordu. Yine bir fin kavmi olan Arlar (Arça şehri bunlara izafeten bu adı almıştır) “Kazan Artı”ndan Kama’ya kadar uzanan bölgede oturuyorlardı. İdil’in sağ (dağlık) tarafında ise, Züye mansabı mıntıkasında çok miktarda yine bir Türk kavmi olan Çuvaşlar ve Züye ile Sura nehirlerinin baş kısımlarında Mokşı (Erze ve Mortua) lar vardı. Çirmişler ve Arların nispeten iptidai bir kültür seviyesinde oldukları, başlıca meşguliyetlerinin avcılık, arıcılık teşkil ettiği, Çuvaş ve Mokşıların da kültür bakımından bunlardan yüksek olmadıkları, arıcılık yaptıkları biliniyor. Bu kavimlerden bilhassa Çirmişler çok cesur ve gayet usta okçu idiler.

Kendi beylerinin idaresinde “patriarkal” nizam ve “Şamanizm” inançları dairesinde yaşayan gayrimüslim bu kavimler, Kazan Hanlığı’nda geniş bir serbestiye sahiptiler; bunların Hanlığa tabiiyetleri, in natura olmak üzere muayyen miktarda “yasak” (vergi) ödemekten ibaretti. Çirmiş, Ar ve Çuvaşların örf, adet ve dillerinde geniş ölçüde Kazan Türklerinin tesiri görülüyor; bunlardan bir çoğunun İslâmiyeti kabul ile “Türkleştikleri” keyfiyeti Müslüman Kazan köylerinde bazılarının Çirmişçe ve Çuvaşça tesmiye edilmesiyle de sabittir. Kazan Hanlığı’nın devamı müddetince gayrimüslim kavimlerin Hanlık idaresine karşı ayaklanmadıkları, Kazanlıların baş düşmanı Moskova Rusya’sına karşı şiddetle mücadele etmeleri gibi haller, Kazan Hanlığı’nda hâkim ve çoğunluk teşkil eden Kazan Türkleriyle “azınlık”lar arasında tam bir anlaşma hüküm sürdüğünü gösterir.

Kazan Türklerini büyük çoğunluğu köylerde yaşamakta ve esas meşgalelerini ziraat teşkil etmekte idi. Orta İdil boyunca yerleşen Türk kavimlerinin, ta Bulgarlardan itibaren ekin ektikleri ve ziraat kültürünün geliştirdikleri, arkeolojik araştırmalar münasebetiyle bol miktarda meydana çıkarılan ziraat aletleriyle sabittir. Kazan Hanlığı devrinde toprağın büyük çiftlikler halinde işletildiği, han ailesinin, beyler, mirza, oğlanlar ve ruhanî reislerin elinde çok miktarda arazi bulunduğu biliniyor; köylülerin de kendi toprakları olduğu anlaşılmaktadır.

Kazan ili Türk-İslâm ahalisi çiftçi bir kavim olmakla beraber, etnik bünyelerinde çok miktarda Kıpçak unsurların karışmış olması dolayısıyla, gelenek, örf ve âdet, gıda ve giyimlerinde göçebelikle ilgili elemanların bulunduğu muhakkaktır; yani ayni zamanda yerli fin tesirlerini de mevcudiyetini kabul etmeliyiz; bunun içindir ki Kazan Türkleri bazı bakımdan diğer Türk kavimlerinden farklıdırlar. Kazan Hanlığı devrinde, Kazan Türklerinin, yalnız o sahadaki fin kavimlerinden değil, umumiyetle “bütün diğer Tatarlar”dan (yani etraftaki Türk menşeli kavimlerden) daha medenî oldukları biliniyor; İslâmiyetin ve şehrin hayatının erkenden inkişaf etmesinin bura ahalisinin yaşayış tarzı ve kültürüne büyük tesiri olduğunu kabul etmeliyiz.

Orta İdil boyundaki ormanlarda arıcılık bilhassa inkişaf etmiş, gıda ve ticaret maddesi olarak bal (ve balmumu) mühim bir yer tutmuştur. İdil, Kama ve Nukrat (Vyatka) ve diğer nehirlerde çok miktarda balık bulunduğundan, balıkçılık bir meslek olarak gelişmiş ve tuzlu balık ihracat maddeleri arasında başta gelmişti. Sansar, samur, tilki, kunduz, su samuru ve sincap gibi hayvanların çokça bulunduğu ormanlık sahada ve nehir boylarında yaşayan Çirmiş, Ar ve Çuvaşların başlıca meşgalelerini avcılık teşkil etmekte idi; bu kavimlerden “yasak” (vergi) bilhassa kürk ve baldan ibaret olmak üzere in natura alındığından, Hanlık hazinesinde çok miktarda kürk ve bal birikmekte idi; yerli tüccarların da köy köy dolaşarak kürk ve bal topladıklarına göre, Kazan panayırında Kazan tüccarları tarafından satışa çıkarılan maddeler arasında bu maddelerin birinci yeri tuttuğu biliniyor; bundan ötürüdür ki, vaktiyle eski Bulgarlar gibi, Kazanlılar da kürk ticareti ile nâm kazanmışlardı. Kazan ilinde “dericiliğin”de çok inkişaf etmesi, bir taraftan avcılık, diğer yandan iri baş ehli hayvan yetiştirmenin tabî bir neticesi olsa gerektir.

Kazan şehri, büyük bir ticaret merkezi haline gelmesini, ¡dil nehri boyunda kurulmasına medyundur; istilâlar ve iç harpler yüzünden birer harabe haline gelen Bulgar ve Saray şehirleri, emniyetsizlik tesiriyle eski mevkilerini kaybedince, Kazan Hanlığı’nın tesisi üzerine emniyet ve asayişe kavuşan orta ¡dil sahasının başşehri, Kazan, bu defa doğudan, cenuptan ve batıdan gelen tüccarların buluşma yeri oldu. Kazan’da, yerli ahaliden başka, çok miktarda “Tacik” (Türkistanlıların umumî adları), Ermeni, Gürcü, Sibiryalı tüccarlar ve her zaman binlerce Rus tüccarı ve zanaat erbabının kaldığı malûmdur; her yıl 24 Haziran’da başlayıp birkaç hafta süren “Kazan panayırı” bu devrin milletlerarası ticaretinde yüksek bir mevki işgal etmekte idi. Rusya’dan tuz ve bazı mamul eşya, Batı Avrupa’da imal edilen kumaşlar, Türkistan’dan ve diğer cenup memleketlerinden altın gümüş işlemeli kumaşlar, pamuklular, ziynet eşyası, bilhassa Kazan yurdunda toplanan kıymetli kürkler, dünyanın her tarafından gelen tüccarlar arasında yapılan alışverişin başlıca maddelerini teşkil ediyordu. Oldukça inkişaf ettiği bilinen kuyumculukta, Kazanlı ustaların eski Bulgarlar, Altın Ordu (Saray) ve Türkistan sanatkârlarının izini takip ettikleri görülüyor. Kazan müzelerinde teşhir edilen eşya bu tip sanat hakkında bir fikir verebilir.

Kazan Hanlığı devrinden kalan herhangi bir binanın mevcut olmayışı ve bu sahada arkeolojik araştırmaların henüz layıkıyla yapılmamış olması, bu devir mimarisinin öğrenmeğe imkân vermiyor. Ancak “köy mimarisi” ve köylerin şekli hakkında bazı mütalâalarda bulunmak mümkün görülüyor; Kazan ilinin Türk-¡slam köyleri, mescit ve evlerinin, bugünkü hali ile, bir dereceye kadar Kazan Hanlığı devri inşaatını andırdığını kabul etmeliyiz. Kazan şehrinde beş büyük camînin bulunduğu, bunlardan birinin hattâ sekiz minareli olduğu, hanın ve bazı büyüklerin “sarayları” olduğunu kaynaklarca tespit edilmiştir. Kazan devrinden kalan yegâne yadigâr olan “Süyüm-Bike minaresi” veya “Han mescidi”nin ise, ancak aşağı kısımlarının hanlık zamanına ait olduğu sanılıyor. Cami ve diğer taş binaların her halde Kasım Hanlığı devrinde Kasım şehrinde bina edilen yapılar benzedikleri kabul edilmelidir. Kazan şehrinin iç taksimatı ve yapılış tarzına gelince, bu hususta Türkistan şehirlerinin örnek tutulmuş olduğu mümkündür.

Kazan Hanlığı bir ¡slâm memleketi olmakla beraber, coğrafî durumu bakımından, büyük Müslüman kültür merkezlerinden uzaktı; ¡slâmiyet’in ¡dil boyunda X. yüzyıldan beri yayılmış olmasına rağmen, gerek Bulgar Hanlığı ve gerek Altın Ordu devrinde, ¡slâmî kültürün fazla inkişafına müsait zemin mevcut değildi. Öteden beri köylerde devam ettirilen mektep ve medrese faaliyetinin ancak halkın dinî ihtiyaçlarını karşılayacak bir seviyede bulunduğu anlaşılıyor. Orta ¡dil boyunda, eski Bulgar ve Altın Ordu devrinde Türkistan’la yakın münasebetin tesir üzerine yayılan ve kökleşen tasavvuf hareketi, Kazan Hanlığı zamanında da devam ettirilmiştir; bilhassa Nakşibendi tarikatının rağbet kazandığı biliniyor; yakın bir zamana kadar ziyaretgâh olan “evliya” mezarlarından bazılarının Kazan Hanlığı devrine ait olması mümkündür; yazılı eserlere dahi giren “şeyh” (işan) adlarının çokluğu Kazan ilindeki tasavvuf hareketinin derecesini göstermeğe kâfidir. Kazan Hanlığı’nda yüksek rütbeli din adamlarının, seyyitlerin, molla, hafız ve danişmentlerin bulunduğu ve ruhanîlerin halk üzerinde büyük otoriteleri, seyyitlerin devlet işlerinde yüksek nüfuzları olduğu malûmdur; mamafih Kazan “ulema” sının ilmî seviyelerinin pek de yüksek olmadığı anlaşılıyor. Ahalisinin çoğunluğunu köylü halkı teşkil ediyor ve ancak küçük bir zümre, bilhassa tüccar ve sanat erbabı, Kazan şehrinde yaşıyordu. Bu şartlar içinde, Kazan şehri ve Kazan ilinde geniş ölçüde bir ilim ve yüksek bir medeniyet hareketinin (meselâ Semerkant, Buhara veya ¡stanbul gibi) inkişafına zemin ve zaman müsait değildi. Kazan Hanlığı, ¡slâm dünyasının artık inhitat etmek üzere olduğu bir devrine rastlamış olduğundan, ¡slâm memleketlerinden gelen tesirlerin, zaten yeni inkişaflara yol açması beklenemezdi.

Bununla beraber Kazan ilinde, bilhassa Kazan şehri ve diğer daha küçük şehirlerde, “aydın” (münevver) bir zümrenin mevcut olduğu, edebiyat ve san’at mensuplarının bulunduğu da muhakkaktır. Muhammed-Emin Han’ın Herat ve Semerkant hükümdarlarıyla san’at ve edebiyat mevzuları üzerindeki münasebeti bu hususta bir misal teşkil edebilir; meşhur bestekâr ve sazendelerden Gulâm Şadî, Şibanî Han tarafından Kazan’a gönderilmişti. Muhammed-Emin Han’ın Farisî şiir yazdığı bilindiğine göre Han’ın bir istisna teşkil etmediği, başka şair ve ediplerin de bulunduğu aşikârdır. Kazan ilinde, Hanlık devrindeki yerli edebî eserlerin çok olmadığı kabul edilmekle beraber, Türkistan tesiriyle bazı edebi eserlerin yazıldığı malumdur; bunlardan, XVI. Yüzyıl Kazan ediplerinden Muhammedyar Mahmud oğlu tarafından kaleme alının Tuhfe-i Merdan ve Nur-ı Sudûr adlı eserler, Kazan Hanlığı’nda edebi hareketin mevcudiyetini göstermektedir.

Kazan Hanlığı devri “edebi”, daha doğrusu “idari” dil hakkında “Sahibgerey Han Yarlığı”ndan bir dereceye kadar fikir edinmek mümkündür; Kazan Hanlığı devrinden kalan yazılı malzemenin çok az olması, bu devir Kazan Türklerinin edebi dil, edebi zevk ve san’at zevkleri hakkında bir hükme varmamıza imkan bırakmıyor; ancak mukayese yollu tahminlere yol açıyor.

Batı Avrupa’da ve belki de Osmanlı ¡mparatorluğunda başlayan yenilik hareketlerinin ancak mahdut sahada, ezcümle ateşli silahların kullanılmasında, (galiba Ruslar vasıtasıyla), küçük bir tesiri olmuştur; sayıları belki de bir milyonu aşmayan (?) Kazan ili ahalisinin, öteden beri alışmış oldukları idare tarzı, hayat telakkileri ve alışveriş dağdağası içinde, kendi dar muhitleri dairesinde dış alemde olup biten büyük değişiklikler ve beliren tehlikelerden habersiz olarak yaşadıklarına hükmedilebilir.

Eski geleneklere ve mevcut ekonomik ve sosyal şartlara uygun olarak Kazan Hanlığı’nda ahali birkaç sınıftan teşekkül ediyordu; Çingiz neslinin muhtelif şubelerinden gelen hanlar, Mahmud Han’ın ölümünden sonra (1461), sık sık değiştiğinden, Kazan’da han ailesi mensuplarının çoğalmaları mümkün olmamıştı. Buna mukabil yüksek aristokrasi ailelerinin büyük bir kalabalık teşkil ettiği biliniyor; 1546 yılında, bir defa yüksek aileden yetmiş altı kişinin Moskova’ya kaçışları veya Şah-Ali Han tarafından ziyafete davet edilerek büyüklerden yetmiş kişinin öldürülmesi (1549), bu hususta bir fikir verebilir. Yüksek tabakadan dört ailenin bilhassa temayüz ettiği malumdur; bunlar “karaçi” adını taşıyor ve irsi bir makam olmak üzere hanın en yakın müşavirleri sıfatıyla devlet işlerinde büyük nüfuz sahibi idiler. Karaçilerden Şirin ailesi bilhassa meşhurdu. Emir’in karşılığı olan “bey” (bek, biy, Rusçası-knez) ler, bunların küçük oğulları olan “mırza” lar ve askeri rütbelerin başında geldiği anlaşılan “oğlan”lar ve dini zümre reisi olan “seyyid”ler yüksek sınıfı teşkil ediyorlardı; bunlardan başka, her türlü vergi ve mükellefiyetten muaf olan “tarhan” ların halk arasından çıkması mümkündü.

Köylünün, başka bir tabirle “kara halk”ın hukuki statüsü iyice bilinmemekle beraber, toprak sahibi ve hür olduğu anlaşılıyor; fakat büyük çiftçiliklerde, beylere tabi “çur” (kul) ların veya “kişi”lerin mevcudiyeti de tespit edilmiştir; ırgat olarak, bilhassa Rus esirlerinin çalıştırıldığı, Kazan Hanlığı’nda daima çok miktarda Rus esir ve kölelerinin bulunması ile sabittir.

Kazan Hanlığı’ndaki vergi sistemi ve türlü mükellefiyetler hakkında açık bilgimiz olmamakla beraber, Altın Ordu’daki nizamın tatbik edildiğini gösteren bazı vesikalara malikiz. 1523 yılında verilen Sahibgerey Hanın “Tarhanlık yarlığı”nda esas vergi olarak “yasak” gösterilmiş, fakat ondan başka “kalan, “müsamma salığ”, “sala harcı”, “yer kabalası”, “tütün sanı”, “süsün ulûfe” adıyla vergi ve mükellefiyetler bulunduğu görülüyor; “köprücü”, “kiçüci”, “tutkavul”, “tamgacı” (ve herhalde “tartnakçı”) tabirleri bulunduğuna göre nehir geçitlerinde ve gümrüklerde, hudut muhafaza noktalarında alınan resimlerin Kazan Hanlığı’nda da tatbik edildiğini göstermektedir.

Memur ve idare mensuplarına gelince bu hususta da fazla bir şey bilmemekle beraber, Hanlığın kendine has bir “memur teşkilatı” olduğu anlaşılıyor; bilhassa vergi toplanması defter kayıtlarına göre yapılmış olmalıdır; arazi alım-satımının da senetlerle tespit edildiği biliniyor; bu cins senetlerde satanın ve alanın adları, arazinin hudutları, fiyatı, şahitlere ve yazana verilen ücret kaydedilmekte idi. “Bakşı”ların (bitikçi) Kazan Hanlığı’nda yüksek mevki işgal ettikleri ve diplomatik hizmetlerde kullandıkları da biliniyor. Moskova ile münasebette Kazan diplomasisi epey inkişaf etmiş ve bazı “bakşılar” bu sahada ihtisas edinmişlerde. Kazan Hanlarının sikke bastırdıkları biliniyor; Uluğ- Muhammed Han tarafından bastırılan sikkelerden bazıları Kazan’da bulunmuştur; bundan başka Kazan’da tedavülde olan ve Arap harflerle darbedilen bazı Rus sikkeleri de (mesela İvan III’ün) meydana çıkarılmıştır.

Askeri teşkilata gelince, bunun Uluğ-Muhammed Han tarafından, Altın Ordu nizamına göre kurulduğu ve halefleri tarafından da aynı şekilde devam ettirildiği görülüyor; ordunun esas kısmını atlı asker teşkil ediyordu; Kazan Hanlığı Moskova’ya karşı taarruz halinde bulunduğu müddetçe atlı kuvvetlerin bulunmasıyla yetinilmişse de, Rusların hücumu sıklaşınca, Kazan şehrini müdafaada yaya askeri de kullanılmağa başlanmıştır. Yaya askerin bilhassa Çirmişlerden teşkil edildiği anlaşılıyor. Başlıca silahın ok, kılıç ve mızrak olduğu, fakat Hanlığın sonlarına doğru az miktarda olsa dahi ateşli silahların da kullanıldığı biliniyor; Kazan kalesinde toplar bulunduğu gibi, galiba arkibüz tüfeği (arquebuse) de vardı; bu çeşit tüfeklerin Ruslardan ganimet olarak alındığını gösteren kayıtlara malikiz; mamafih Kazanlıların ateşli silah kullanmakta mahir olmadıkları, hele topçuların pek az olduğu biliniyor. Kazan Hanlığı’nda birçok büyük nehir bulunduğundan gemicilik de epey inkişaf etmiş ve nehir donanması dahi yapılmıştır. Çuvaşların gemicilikte bilhassa usta oldukları ayrıca bilinmektedir.

Kazan şehrinin kendi devrine göre “zaptı güç” bir kale olarak vasıflandırılması, Kazanlıların kale binasındaki maharetlerini gösterdiği gibi, Kazan’ın sukûtundan sonra birkaç yerde müstahkem mevkiler inşa etmeleri de bunu teyit eder; ancak Kazan şehrinin surları, taş yerine ağaçtan yapılmış, asrın ihtiyaçlarına uymuyordu. Ruslarda süratle tatbik edilen top ateşine ve lağımla havaya uçurulmak tehlikesine karşı duracak sağlamlığı haiz değildi.

Kazan Hanlığı’nın coğrafi durumu, tabii servet, topraklarının çok mümbit ve ticaret münasebetleri için çok elverişli olmasına mukabil, müdafaası bakımından o derece elverişsiz idi. İdil ve Kama nehirleri kendi başlarına birer tehlike teşkil ediyorlardı. Nijni-Novgorod’dan hareket eden veya Vyatka-Kama boyunca aşağıya inen Rus nehir-donanması, Rus nehir korsanları (Uşkuynik’ler) Hanlığı her an tehdit edebiliyorlardı. Moskova hükümeti Kazan üzerine yaptığı seferde bilhassa Volga (İdil) nehrinden faydalanmış, toplar, mühimmat ve erzak hep su yolu ile Kazan’ın yanı başına kadar sevk olunmuştu. Hanlığın yegane tehlikeli komşusu olan Moskova Rusyası ile Hanlık arasında, bazı nehirler ve ormanlık sahadan başka, müdafaaya elverişli tabii manialar mevcut olmadığından, Rus taarruzunu ancak Kazan kalesinin surları arkasından karşılamak imkanı kalmıştı. Kazan Hanlığı’na devamlı bir surette yardım edecek kuvvetli komşu bir İslam devleti de mevcut değildi; Altın Ordu “kalıntıları” Hanlıklardan, ara sıra gelen yardım ancak tesadüfi mahiyette olup, geçici ehemmiyeti haizdi. Kazan tahtında hanın değişmesi üzerine, bu Hanlıklar ile münasebetin şekli de değişmekte, bir müddet önce dost olan komşu, az sonra ya kayıtsız veya düşman olarak görünmekte idi. Devrin en muazzam İslam-Türk devleti olan Osmanlı İmparatorluğu, mahiyeti henüz tespit edilemeyen muhtelif amillerin tesiriyle, Kazan ülkesi ile ya hiç ilgilenmemiş veya yetersiz bazı teşebbüslerde bulunmakla iktifa etmiş ve Hanlığın Moskoflar tarafından yok edilmesini önlemek yolunda ciddi bir teşebbüste bulunamamıştır. İslam-Türk dünyasının en uzak bir köşesinde nispeten küçük ve zayıf bir devlet olan Kazan Hanlığı, bu suretle, kuvvetli Moskova Rusyası karşısında, tek başına bırakılmıştır.

Kazan Hanlığı’nın sükûtu hem Rusya hem de Türk illeri tarihi bakımdan adeta bir dönüm noktası teşkil etmektedir. Kazanın sükûtu, Rusların her şeyden önce İdil (Volga) nehrini ele geçirmelerine imkan verdiği gibi, Rusya ile Osmanlı İmparatorluğu arasında ilk temaslara ve az sonra gerginliğe yol açtı. Kazan düşmeden önce, Moskova Rusyası’nın İdil üzerindeki en ileri karakolu Züye kalesi idi; Rus ilerleyişine mani olan Kazan kalesi düşünce, Ruslar İdil nehri boyunca aşağıya inerek, 1556’da Ejderhanı Estihan zapt ettiler ve İdil (Volga) nehrinin mansabını da ele geçirerek Hazar denizine ulaştılar; Oka’nın İdil’e döküldüğü yerden itibaren, bin yıl kadar bir “Türk nehri” olan İdil bu defa “bir Rus nehri” oldu ve Rusya’nın ekonomisi için can damarı vazifesini görmeğe başladı. Rus ilerleyişi bununla da durmayarak, şimali Kafkaslar’da, Tarak nehrine ve Kabardalılar sahasına, bir Osmanlı- Türk kalesi olan Azak çevrelerine kadar yayılmağa başladı. Diğer yandan, Kazan’ın sükûtu üzerinden birkaç yıl sonra, Ural dağları çevresinde yaşayan Başkurtlar ve Sibir Tatarlarının bir kısmı kendi arzularıyla Moskova’ya tabi oldular. Kazan Hanlığı’nın sukûtu, bu suretle, Rusya’nın “çok milletli” bir devlet olmasına yani süratle gelişen Rus emperyalizmine yol açmış oldu.

Nogaylardan ve Türkistan’dan gelen bazı ikaz ve ricalar üzerine Osmanlı Devleti’nin başında duranlarda, nasılsa Rus tehlikesinin farkına varılmış ve Moskofları geri atmak, hatta Ejderhan ve Kazan Hanlıklarını canlandırmak arzusu uyanmıştı. Sultan Selim II. tarafından Moskova Çarı ¡van IV. E (Korkunç ¡van) yazılan tehdit dolu mektuplar ve 1569’da çok fena tertip edilen ve başarısızlıkla biten, Ejderhan seferi bu siyasetin tezahürü idi. ¡nebahtı hezimeti (1571) ve Kıbrıs seferi (1571) Babıâlinin dikkatini başka tarafa çekmiş, Kazan (ve Ejderhan) meselelerini unutturmuştu. Korkunç ¡van’ın ölümünden az sonra Rusya’da başlanan “karışıklık” (1603-1613) lardan Kazan Türklerinin faydalanarak, Rus boyunduruğundan kurtulamayışlarının sebebi: Elli yıl süren Moskof tahakkümü neticesinde ahaliye önderlik yapacak, halkı Ruslara karşı teşkilatlandıracak kimselerin imha edilmesi idi. Mamafih “Hanlığı canlandırmak” için bazı teşebbüsler yapıldı, hatta 1635’te Rahman-Kulı adında bir zat yardım isteyerek Kırım’a gönderildi, fakat bu ve buna benzer sonraki müracaatlardan hiçbir netice çıkmadı, Kazanlılara dışardan hiçbir yardım gelmedi ve bura Türkleri uzun yüzyıllar boyunca Moskova-Rus boyunduruğu altında yaşamağa mahkum ediliş oldular. Kazan ilindeki ayaklanmalar ise kana boğularak bastırılmakta idi.

Kazan Hanlarının Listesi

  • Uluğ-Muhammed 1437-1445
  • Mahmud (Mahmutek) 1445-1461
  • Halil 1461-1467
  • İbrahim 1467-1479
  • İlham (Ali?) 1479-1487
  • Muhammed-Emin (Birinci Defa) 1487-1496
  • Mamuk (Sibir hanzadelerinden) 1496-1497
  • Abdüllatif 1497-1502
  • Muhammed-Emin (ikinci defa) 1502-1518
  • Şah-Ali (Şeh-Ali? (Birinci defa) 1519-1521
  • Sahibgerey (Kırım sülâlesinden) 1521-1524
  • Safagerey (Birinci defa) 1524-1531
  • Can-Ali 1531-1533
  • Safagerey (İkinci defa) 1533-1546
  • Şah-Ali (İkinci defa) 1546-1548
  • Safagerey (Üçüncü defa) 1548-1549
  • Ütemişgerey 1549-1551
  • Şah-Ali (Üçüncü defa) 1551-1552
  • Muhammed Yagidâr (Astrahan sülâlesi) 1552-

Prof. Dr. Akdes Nimet KURAT

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 8 Sayfa: 441-452


Kaynaklar:
♦ Karamzin, N. İstoriya Gosudarstva Rossiyskago. (muhtelif ciltleri);
♦ Şihabeddin Mercani, Müstefad-ü’l-ahbar fi tarih-i Kazan ve Bulgar. İki cilt. Kazan 1885,1900;
♦ Murad Remzi, Telfikü’l-ahbar ve Telkihü’l-asar fi ahval-i Kazan ve Bulgar ve Mülûk-i Tatar. Orenburg, iki cilt, Orenburg, 1908
♦ Ayneddin Ahmer (of), Kazan Tarihi. Kazan 1910
♦ Ahmed Zeki Validi, Türk ve Tatar Tarihi. Kazan 1912;
♦ Hadi Atlasi, Kazan Hanlığı. Kazan 1913 (ikinci basımı 1920)
♦ Aziz, Tatar Tarihi. Kazan 1924: Ali Rahim, A. Aziz. Tatar Edebiyatı Tarihi. Kazan 1925
♦ Chudyakov, M. Oçerki po istorii Kazanskogo tsarstva. Kazan 1923 (tafsilatlı bibliyografya verilmiştir)
♦ İstoriya tatarii v dokumentach i materialach. Institut Istiorii; Akad. Nauk, Moskova Gosizdat (değiştirilmiş yeni tab’ı, 1948)
♦ V. Yusupov, Tatarskiye Epigrafiçeskiye Pamyatniki XV. V., Epigrafika Vostoka V (1951). Sovetskaya Etnografiya 3 (1946) Etnogenez meseleleri (Rusça): A. Smirnov, T. Trotimova, N. Vorob’yev, L. Zalyay’lerin Kazan Türklerinin menşelerine ait yazıları (37-92 ss).
♦ Abdullah Battal (Taymas), Kazan Türkleri. İstanbul 1925; ayni müellifin: Sahib Giray Han Yarlığı. Türkiyat Mecmuası II (1928).
♦ Akdes Nimet Kurat. Kazan Hanlığını Kuran Uluğ-Muhammed Han Yarlığı. İstanbul 1937.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.