KARAHANLILARDA DİL VE EDEBİYAT

0 18

Prof. Dr. Halil İbrahim ŞENER

Karahanlılar

Asya Türkleri’nin XIV. yüzyıla kadar kurdukları devletler arasında, Karahanlıların yeri, şu tablodan daha iyi anlaşılabilir:

Hunlar (Asya: M.Ö.220-M.S. 216); (Tabgaçlar (T’o-palar) 436-557); (Kök-Türkler 552-745); (Kutluklar 681-745); (Türgişler 690-766); (Uygurlar 747-840); (Karluklar 766-932); (Karahanlılar 932-1212); (Harezmliler 1172-1231); (Çağataylılar 1227-1550).

Türk kağanlarının ilk Müslüman soyu olan Karahanlıların kökenini, çeşitli Türk soylarına bağlamak isteyenler olmuştur. Bunlardan bir kısmına göre, Karahanlılar Y’u-kiue Türklerinden, kimine göre de Uygur, Yağma, Çiğil, Karluk Türklerinden, veya Karluk-Yağma karışımından ya da Türkmenlerin soyundandır. Bu görüşlerden doğruya en yakın olanı, genel görüşe göre, Karluk Türklerinden olmasıdır. Karluk Türkleri 747-840 yılları arasında Uygur birliğine bağlı bulunuyorlardı. Bu durumda Karluk-Karahanlı görüşü kabul edilecek olursa, o takdirde Karahanlılar çağı, öncesiyle birlikte, üç bölüme ayrılabilir: 1. Uygur-Karluk Birliği (766-840); 2. İslâm’dan öncesi Karluk (Karahanlı) Devleti (840-932); 3. Müslüman Karluk (Karahanlı) Devleti (932-1212).

Karahanlılarda Dil ve Edebiyat

Verdiğimiz tabloda da görüldüğü gibi Karahanlılar 8. Türk devleti olarak tarih sahnesine çıkmış ve İslâmdan önceki Karahanlı Devleti (840-932), Müslüman Karahanlı Devleti (932-1212) diye ikiye ayrılarak tarihte yerlerini almışlardır.

Biz, “Karahanlılarda Dil ve Edebiyat ” konusunu işlerken Müslüman Karahanlı Devleti dönemini (932-1212) ele alacak ve üzerinde duracağız. Ancak, asıl konumuza geçmeden önce, konumuza mesnet teşkil etmesi açısından, Türklerin İslâm’ı kabulü üzerinde durulması gerekmektedir.

Türklerin İslâmı Kabûlü

Arap ve İranlılardan sonra Türklerin İslâm’ı kabûlü, Türk ve İslâm tarihinde olduğu kadar, dünya tarihi açısından da büyük bir hâdisedir. Türkler, İslâm Dîni’ni, İslâm Devletinin siyâsî hâkimiyetinde kalarak değil, uzun bir tanıma ve mücâdeleden sonra kabul etmişlerdir.

Türklerin Müslümanlarla ilk teması mîlâdî 642’de vukû bulan Nihâvend savaşının hemen ardından İran topraklarının alınmasının tamamlanmasıyla başlamıştır. Ancak, bundan daha önce de, birbirlerinden oldukça uzak ülkelerde yaşayan Türklerle Araplar, Sâsânî İmparatorluğumun aracılığı ile, az da olsa birbirlerini tanıma fırsatı bulmuşlardı.

Henüz İslâm’ı kabul etmemiş olan Türklerin Araplarla medenî, iktisâdî ve ticârî münasebetleri vardı. Mâverâünnehir’in Müslüman tüccarları, henüz İslâm’ı kabul etmemiş Oğuzların elinde bulunan Seyhun’nun aşağı kısmında, onlarla anlaşarak Cend, Yeni-Kend gibi oldukça önemli ticaret merkezleri oluşturdular. Öyleki, gerek Talas’dan, gerek Yeni-Kend’den İrtiş nehri civarında yaşayan Türklere kadar giden önemli ticaret yolları bulunuyordu. Türk boyları arasında İslâm Dîni ve medeniyeti ni yayan bir başka merkez ise, öteden beri göçebe Türklerle sınır olan ve onlarla çok sıkı ticârî ilişkilerde bulunan Harezmliler idi. Fakat, Harezmliler daha çok batı ve kuzeybatı taraflarında yaşayan Türklerle, İdil havzasındaki Hazar ve Bulgarlarla temas hâlinde idiler. Bunlarla olan sıkı münasebetler sonunda, oldukça erken tarihlerde İslâm’ı kabul ettiler.

Bir taraftan bu ekonomik ve medenî bağ ve münasebetler, diğer yandan tarîkatların kurulup oluşmasıyla İslâm sûfîlerinin, yeni dînin yayılması için göçebe Türkler arasında yoğun çaba göstermeleri, İslâmlaşma hareketini daha da hızlandırmış oldu. İslâm Dîni’nin sâdece bir kavme, bir millete mahsus olmayıp, evrensel bir mâhiyette olması, basite indirgenmiş İslâm mefkûre ve ülküsünün çeşitli bakış açılarından, göçebe Türklerin eski dînî düşünce ve tasavvurlarıyla ve sosyal gelenekleriyle uyum sağlamış olması, bundan da öte, o yüzyılda İslâm medeniyetinin-sâdece Sâmânî değil, Nasturî, Budizm, Maniheizm medeniyetlerinden de ileri bir medeniyet olmuş olması, bu büyük olayı izaha yeterlidir.

İşte bu nedenlerden dolayı, milâdî 960’ta Taşkend ve Fârâb arasındaki savunma hattının ötesinde kalan geniş topraklarda Sâmânîlerin hâkimiyetini tanımaksızın yaşayan iki yüz bin çadır halkından oluşan büyük bir Türk topluluğunun, yeni din olan İslâm’ı kabul ettiklerini bildiğimiz gibi, yine aynı yüzyıl içerisinde Seyhun’un aşağı kısmında oturan Oğuzlardan bir kısmının da, o zamana kadar İslâm’ı kabul etmemiş olan göçebe Türklere vergi veren sınır şehirlerini bu vergiden kurtardıklarını da biliyoruz.

IX. yüzyılın ortalarından itibaren gelişen askerî, ticârî ve dînî ilişkiler sonunda Türkler, büyük guruplar hâlinde İslâm’ı kabul edip Müslüman olmaya başladılar. Bu yüzyılın ikinci yarısında Sâmânîler ’in hâkimiyetine geçmiş olan şehirlerin (Talas, İsficâb) halkının çoğunluğu İslâm’ı kabul etmişlerdir. Ancak, büyük kitlelerin Müslüman olmaları X. yüzyılda başlamıştır. Türk boyları arasında kalabalık bir grup hâlinde İslâm’ı ilk kabul edenler, Balasagun ile Talas’ın doğusundaki Mirkî kasabasında oturan Türkmenler olmuştur.

Türk devletleri arasında İslâm Dîni ’ni devlet dîni olarak kabul eden ilk devlet, İdil (Volga) Bulgarlarıdır. İkinci Türk devleti ise, Karahanlılar’dır. Bu dönemde süratle ve kitle hâlinde yayılan İslâmlaşma hareketi, özellikle Karahanlı hükümdârı Ogulçak’ın yeğeni Satuk’un (Satuk Buğra Han) Müslüman olmasıyla büyük bir önem kazanır. Bir rivâyete göre Satuk Buğra Han (Abdülkerim), 

rüyâsında gökten inen bir insanın ona Türkçe olarak: “Müslüman ol, dünya ve âhirette kurtul!” demesi üzerine İslâm’ı kabul etmiştir.[1]

Müslüman olmadan önceki yüzyıllarda Türklerin mensup oldukları hiçbir din ve yazı, Türk toplum hayatında köklü bir değişiklik yapmamış, millî-medenî hayatın ana çizgilerini ve Türk vatanını değiştirmemiş; özellikle Türk Dili ve Edebiyatı’na büyük hamle yaptıracak bir güç ve kudret gösterememiştir.[2]

A. Dil

Mes’ûdî (v. 346/957), yeryüzündeki dillerin taksimi konusunda şöyle demektedir. Nûh’un oğlu Sâm’ın çocuklarından Mâş b. İrem doğdu ve Fırât’ın kenarında bulunan Bâbil ’e yerleştiler. Orada Nemrûd b. Mâş doğdu ve Bâbil ’de bir saray ile Fırat’ın iki yakasını birleştiren bir de köprü yaptırdı. Nebt meliki olarak beş yüz yıl hüküm sürdü. İşte Allah, onun döneminde dilleri çeşitli kısımlara ayırdı. Sâm b. Nûh’un çocuklarına 19, Hâm b. Nûh’un çocuklarına 17, Yâfes b. Nûh’un çocuklarına da 36 çeşit dil verdi. Bundan sonra dillerin sayıları arttı, çeşitli kollara ayrıldı.[3] Yâkût el-Hamevî (v. 626/1228) de, Bâbil hakkında bilgi verirken dillerin 72’ye ayrıldığını, ortalığın sessizliğe büründüğünü, dillerin birbirine karıştığını (tebelbül-i elsine), bu yüzden Bâbil ’e Bâbil adının verildiğini, o günkü dile Lisân-ı Bâbiliyye denildiğini bildirmektedir.[4]

Kur’an’da ise, Allah’ın güç ve kudretine delil olanlara işaret edilirken, insanların topraktan yaratılıp sonra yeryüzüne yayıldıkları; insanların, kendileriyle sükûnete erip huzûra kavuşacakları eşlerin yaratılıp aralarına sevgi ve merhamet koymasına işaret edildikten sonra, insanların renkleriyle dillerinin çeşitli oluşu hakkında şöyle denilmektedir: “O’nun âyetlerinden biri de göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin çeşitli ve değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda, bilenler için ibretler vardır.”[5]

AA. Türk Dili’nin Eskiliği

Dil ’i, sosyal bir ürün kabul eden bilginlere göre, her hangi bir “Dil Birliği ”, eski bir “siyâsî birlik” in sosyal ürünüdür. Bu nokta-i nazardan hareket edildiğinde, günümüzde birçok lehçelere ayrılmış olmakla beraber, Türkçe adı altında toplanmış olan Dil ’in, eski bir Türk siyâsî birliğinden doğduğu sonucuna varabiliriz. Böyle olmakla birlikte, elimizdeki tarihî belgeler bu zamanı (Türkçe’nin eskiliği) belirlememize imkan vermediği gibi, elde mevcut olan ve okunabilen dile âit eserlerin kalıntıları da M.S. VIII. yüzyıldan çok öncelere gidemiyor.[6]

Türkçe, Ural-Altay dil gurbunun Altay koluna giren bir dildir. Türklerin tarihine paralel olarak Türkçenin yayıldığı coğrafî alan oldukca geniştir. Bugünkü Moğolistan’dan Karadeniz’in kuzeyine, Balkanlar’a, Doğu Avrupa’ya, güneyde Anadolu ve Irak, Kuzey Afrika’nın bir bölümünü içine alan geniş bölgede Türkçe konuşan Türkler (Türk halkları) yaşamaktadır. Gerek tarihî, gerek coğrafî yayılımı açısından Türkçe pek çok lehçe, şîve ve ağız farkları göstermektedir. Orhun, Uygur ve Karahanlı devrelerini içine alan ve XIII. yüzyıla kadar devam eden Türkçe’nin ilk devresine Eski Türkçe adı verilmektedir.[7]

Türkler’in dünya üzerinde geniş bölgelere yayılmaları sonucunda, Türk Dili de, kendisi ile menşe bakımından yakınlığı olan (veya tahmin edilen), ya da olmayan birçok dil ile karşılaşmıştır. Bu karşılaşma sonunda ile başka dillerle arasında karşılıklı etkileşimler meydana gelmiş, Türk Dili bu dillerden birçok yabancı unsurlar aldığı gibi, kendisinden onlara pek çok şeyler vermiştir.

Türklerin, “Türk” adıyla tarih sahnesine çıktıkları sıralarda, bugünkü Moğol, Mançu ve Tunguzların atalarıyla, güneyde Çinlilerle, Batıda Fin-Ugorlarla temas hâlinde bulundukları bilinmektedir. Daha sonraları batı ve güney-batıya yayılan Türkler, Hind, İran ve Bizans dünyası ile tanışmışlar ve İslâm’dan sonra da Arap ve İran çevresi ile oldukça sıkı bir şekilde ilgi ve münasebet kurmuşlardır.

İslâm Dîni, Türklüğün sosyal yapısında düşünüldüğünün de ötesinde değişikliklere sebep olduğu gibi, Türk dili de bu değişiklikten etkilenmiş, Arapça ile Farsçadan bir hayli kelime, söz ve formlar almıştır. Ancak, bünyesine giren bu yabancı unsurlar, Türkçenin asıl yapısını değiştirmemiş, onların çoğu da gerektiğinde çıkarılabilecek bir unsur hâlinde yaşayıp gelmişlerdir. Türk dilbilimi yönünden Arapça ve Farsça oldukça önem taşımakla beraber, Türkolojide lingüistik (linguistique) yönünden bu iki dil, bu alanda sâdece yardımcı rol oynamışlardır. Çünkü bu dillerle Türk dili arasında ne söz itibariyle (karşılıklı etki sonucunda birinden diğerine geçen sözler hariç), ne şekil ne de sentaks (syntaxe) yönünden bir benzeyiş vardır. Türkçe ile Çince, Sanskritçe ve Sılav ile başka Hind-Avrupa dilleri arasında da durum aynıdır, bu diller de aynı ölçüde Türkçeye yabancıdır.

Türkçenin, Fin-Ugor, Moğol, Mançu (Tunguz), Kore ve Japon dilleriyle, bazı noktalarda, önemli benzer yanları olabilir.

AB. Karahanlı Türkçesi

Türk edebiyatı’nın ilk üç çağını, üç ayrı dîne bağlı olarak buluruz: 1. Kök-Türklerde (552-745) Şamanlık; 2. Uygurlarda (747-840) Budhacılık (Budizm); 3. Karahanlılarda (932-1212) İslâmiyet. Bunlardan ikincisi olan Budha dîninden başka Maniciliğe (Manihaizm), Hıristiyanlığa da bağlı bulunduğu ve özel yazılara da sahip olduğu hâlde, varlığını ortaya koyamamış, daha çok çeviricilik ve ticaretle geçimini sağlamış ve “Oğuz Kağan” Destanı’nın parça ve bölümlerinden başka büyük bir eser veya yazar adı bırakmamıştır. Bu yüzden Türk edebiyatı’nın ilk üç büyük âbidesini Kök-Türklerle Karahanlılarda buluyoruz. Orhon ve Yenisey Yazıtları (732), Kutadgu Bilig (1069) ve Kitâbü Dîvâni Lügâti’t-Türk (1072). Orhon Kitâbelerinin yazarı Kök-Türklerden prens Yolıg Tegin, diğer iki eserin yazarları ise Karahanlılardan Balasagunlu Yusuf (Hâs Hâcib) ve Kaşgarlı Mahmûd ’dur.

Son yarım yüzyıldan beri Kök-Türkçe ile Uygur Türkçesini Eski Türkçe adı altında toplamak alışkanlık hâline gelmiştir. Halbuki, Karahanlı (Hâkâniye) Türkçesini, ondan çok önce 1928’de Carl Brockelmann Orta Türkçe diye adlandırmıştı. Karahanlı Türkçesi, aynı zamanda İslâm’ın kabulünden (960) sonra, bu orta dönemde, Orta-Asya’da ardarda sıralanan üç klâsik Türk yazı dilinin birincisidir. İkincisi Harezm Türkçesi (XIII-XIV. yüzyıllar), üçüncü olarak da Çağatay Türkçesinin klâsik öncesi ve klâsik çağları (XI-XVI. yy.) gelir. Bunun sonu ise Özbek Türkçesine gelir dayanır (XX. yy.).

Karahanlı Türkçesi (Hâkâniye lehçesi), Türk dil ve lehçeleri sınıflamasında, genel olarak, Güneydoğu veya Orta Asya kolundan sayılır. Bu kol da Güneybatı veya Oğuz koluna en yakın olan koldur. Bazıları da bu iki kolu Türküt (Türkler) (-üt, çoğul eki), adı altında birleştirerek Güneydoğu ya da Orta Asya koluna Doğu Türküt kolu; Güneybatı ya da Oğuz koluna da Batı Türküt adını vermişlerdir.

Karahanlı (Hâkâniye) Türkçesi, çoğunlukla Arap alfabesiyle yazılmıştır. A. Dilâçar’ın ifâde ettiği gibi, Uygur harfleri Kutadgu Bilig’in Viyana nüshası ile Atebetü’l-hakâik’in 1444 tarihli Semerkand ve 1480 tarihli İstanbul nüshalarında görülmektedir.[8] Asıl Eski Türkçe (Kök-Türk ve Eski Kırgız-Yenisey- Kitâbeleri, lü (= ejderha, Çinceden), manastar (= günahlarım, Soğdakçadan) gibi birkaç yabancı asıllı kelime bir yana bırakılırsa, yaklaşık olarak Öz Türkçe sayılabilir. Buna mukâbil Uygur Türkçesi, dile giren birçok yabancı dînî ve bilimsel terimlerden dolayı çeşitli dillerden yapılan alıntılarla oldukça yüklüdür. Çinceden bakşı (= hoca), Moğolcadan küji (= buhur), Sanskritçeden erdini (= mücevher), Toharcadan çantal (= cellâd), Tibetçeden isman (= ilâç), Turfan Pehlevîcesinden anoşag (= bengi, ebedî), Sakacadan don (= giysi, don), Soğdakçadan tamu (= cehennem), Süryancadan böz (= bez), Yunancadan arkon (= başkan, birinci). Bu dönemde Arapçadan da kelime alınmaya başlanmıştır. Tawlat (= devlet) gibi.

Karahanlı Türkçesinde, bu alıntılardan birçoğu, İslâm’ın kabulü dolayısiyle çıkarılmış, buna mukâbil Arapça ve Farsça’dan çok sayıda kelime girmiştir. Farsçadan bor (= şarâb), pend (= öğüt), namâz (= namaz), cülâb (< gülâb = gül suyu); Arapçadan hâcib (= kaş, mâbeyinci), helâl (= helâl), harâm (= harâm), huccet (= delil), hîle (= hîle), hendese (= geometri), duâ (= dua), ömür (= yaşama süreci), şâir (= şair), vefâ, cefâ gibi. Ancak, bu iki dilden yapılan kelime alıntıları, Çağatay Türkçesi dönemindeki kadar değildir. Bu yüzden Karahanlılar Dönemi eserlerinden Kutadgu Bilig kolaylıkla okunabilen Türkçe bir eser durumundadır.

Karahanlı Türkçesinin kelime hazînesi, Eski Türkçeye göre, daha gelişmiş, kitâbe dilinden daha çok edebî bir yazı diline lâyık, daha doyurucu durumdadır. Eski kelime ve deyimlerden bazıları artık kullanılmaz hâle gelmiştir. Bazı kelimeler ise, çeşitli değişikliklere uğramış ve öylece kullanılır olmuştur. Kök-Türkçede yügerü, Karahanlı Türkçesinde yukaru/yokaru (= yukarı), Kök-Türkçede yımşak, Karahanlı Türkçesinde yumşak (= yumuşak), Kök-Türkçede yegirmi, Karahanlı Türkçesinde yegirmi/yigirmi (= yirmi) gibi. Şurası da unutulmamalıdır ki, Kök-Türkçenin kelime hazînesinden birçok öge, şekil ve anlam değişikliğine uğramadan Karahanlı Türkçesinde aynen kullanılmaya devam edilmiştir. Yog (= yas, matem), yügürmek (= koşmak), yeme (= yine), yut (= soğuktan hayvanların kırılması), yıpar (= misk), yinçü (= inci), yinçge (= ince), çıgay (= fakir), yılkı (= hayvan), yetürmek (= bitirmek, sona erdirmek), Kök-Türkçede yunt (= at), Karahanlı Türkçesinde yund (= at), Kök-Türkçe Tehri (=Tanrı, gök), Karahanlı Türkçesinde Tehri (= Tanrı, kalık, kök) (Şamanizm ve İslâm farkı) örneklerinde olduğu gibi.

Karahanlı Türkçesinin vokal (= ünlü) düzeni de oldukça zengindir.[9]

Türk Dili Tarihi yazarı Ahmet Caferoğlu’nun (1899-1975), Türk Dili’nin ana kaynağından bugünkü şîvelere varıncaya kadar geçirdiği gelişme safhalarını, yaklaşık olarak, şu şekilde bir sıralama yaptığını görüyoruz. 1. Altay Devri (= Türk-Moğol dil birliği); 2. En Eski Türkçe Devri (= Proto Türk dil birliği); 3. İlk Türkçe devri; 4. Eski Türkçe devri (VI.-IX.yy.); 5. Orta Türkçe devri (X.-XV. yy.); 6. Yeni Türkçe devri (XIV. yüzyıdan itibaren günümüze kadar); 7. Modern Türkçe devri.[10]

Bu sıralamaya göre, konumuz gereği Hâkâniye Türkçesi, 5. sırada Orta Türkçe devri adını alan ve X-XV. yüzyılları kapsayan ve ilk Müslüman-Türk Devleti olarak bilinen Doğu Karahanlılar Devleti (932-1212) döneminde kullanılan dilin adı, bizzât Türkologların babası kabul edilen Kaşgarlı Mahmut tarafından “Hâkâniye Türkçesi (= et-Türkiyyetü’l-Hâkâniyyetü ” diye adlandırmakta ve “Kaşgar’ın Kençekçe konuşan köyleri vardır; şehirde oturan halk ise Hâkâniye Türkçesiyle konuşurlar.”[11] Balasagunlu Yusuf Hâs Hâcib de, İlk İslâmî Türk Edebiyatı ürünlerinin ilki olan Kutadgu Bilig isimli eserini “Hân tilinçe” yazmış olduğunu söylemekle, Kaşgarlı Mahmud ’u desteklemektedir.[12] A. Caferoğlu, Hâkâniye Türkçesi ’nin Karahanlı Devleti ’nin “edebî türkçesi ” olduğunu, şu cümlelerle ifâde etmektedir: “Kısa bir tarifle bu şîveyi izah etmek lâzım gelirse onu, doğrudan doğruya, Karahanlılar devleti’nin resmî devlet ve yazı dili olarak kabul etmek lâzım gelir. Coğrafî yayılış bakımından ise, bu Türkçe, Kaşgar ve Balasagun şehirleriyle, bunların çevresinde, Karahanlılar devletinin hâkimiyeti altındaki sahanın “edebî türkçesi ” olmuştur.”[13]

Karahanlılarda Dil konusunu ve o dönem Karahanlılar coğrafyasında konuşulan Türkçe ve yazı dilinin “Hâkâniye Türkçesi ” olduğunu tespitten sonra, ilk İslâm devleti olan Karahanlılar’da Edebiyat konusuna geçebiliriz.

B. Edebiyat

Yazımızın başında verdiğimiz tabloda, Asya Türklerinin XIV. yüzyıla kadar kurdukları devletler arasında, Karahanlıların yerini belirtirken, İslâm’dan önceki Karluk (Karahanlı) Devleti (840-932); Müslüman Karluk (Karahanlı) devleti (932-1212) şeklinde belirtmiş ve “Karahanlılarda Edebiyat ” konusunu işlerken de İlk İslâm devleti olarak bilinen ve (932-1212) tarihleri arasında hüküm sürmüş olan Müslüman Karahanlı Devleti döneminde verilmiş olan “edebî eserler” üzerinde duracağımızı belirtmiştik. Çünkü, (840-932) tarihleri arasında hüküm süren ve 840 yılında Uygur-Karluk birliğinin çökmesi üzerine İslâm’dan önce Kül Bilge Kağan’ın kurduğu Karahanlılar Devleti dönemi, İslâm Öncesi Türk Edebiyatı alanına girmesi nedeniyle, o dönemin dil ve edebiyatının ayrıca ele alınması gerekmektedir. Aksi takdirde “Karahanlılarda Dil ve Edebiyat” konusunun sınırlarını aşar.

İlk İslâmî Türk Edebiyatı Mahsülleri adı verilen ve ilk Müslüman Türk Devleti olarak adlandırılan Karahanlılar döneminde verilen “edebî eserler” olarak: Kutadgu Bilig, Kitâbü Dîvâni Lügâti’t-Türk, Dîvân-ı Hikmet ve Atebetü’l-Hakâyık ilk akla gelen eserler olarak kabul edilir. İlgili kaynaklar, o dönemde verilmiş ve günümüze kadar gelmiş olan bu eserler hakkında bilgi vermektedirler. Biz de bu yolu takibederek, ilk İslâmî Türk edebiyatı ürünleri olan bu eserler üzerinde duracağız.

Karahanlılar Devleti (840-1212) ilk Müslüman Türk devletidir. Karahanlı Devleti halkının esasını Karluk, Çiğil ve Yağma Türkleri’nin oluşturduğu Karahanlılar, önce Orta-Asya’da, 999’dan sonra da Harezm’de hükümrân olmuşlardır.

Karahanlı Devleti, daha başlangıçta Doğu Karahanlı devleti ve Batı Karahanlı devleti diye ikiye ayrılmış bulunuyordu. Doğu Karahanlı soyundan Satuk Buğra Han (v. 955) X. yüzyıl başlarında İslâm Dîni ’ni kabul etmiş ve Müslüman olmuştu. Onun vefatından birkaç yıl sonra Türklerin topluca İslâm’ı kabul ettikleri bilinmektedir.

Karahanlıların asıl merkezi, Doğu Türkistan’da bulunan Kaşgar şehri idi. Ancak, Karahanlılar daha ilk dönemde devletin sınırlarını kuzeyde Balasagun’a (Kuz-Ord) kadar genişlettikleri, Hârun’un (v.993) Balasagun’u ikinci bir merkez yaptığı da malumdur. Hârun’un Sâmânîlerin başkenti olan Buhârâ’yı aldıktan (992) sonra Kaşgar ile Balasagun arasında bulunan Özkent de önemli bir idârî merkez olmuştur. Batı Karahanlı devleti ise XI. yüzyıldan itibaren Selçukluların hâkimiyeti altına girmiş, Doğu Karahanlıların egemenliğine de 1212’de Moğol asıllı Karahitaylar son vermiştir.

X. yüzyıl ortalarında Karahanlıların bütünüyle İslâm’ı kabul etmiş olmalarından sonra, özellikle Doğu Karahanlı Devleti’nin başkenti olan Kaşgar’ın aynı zamanda önemli bir Türk-İslâm kültür merkezi durumunda olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla İslâmî Türk edebiyatının ilk eserleri de XI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Kaşgar’da yazılmış olduğunu görüyoruz. İşte bunlardan ilki, Balasagunlu Yûsuf tarafından

1069’da yazılmış olan Kutadgu Bilig isimli mesnevîdir.[14]

İslâmî Türk edebiyatının ilk eseri olan Kutadgu Bilig’e geçmeden önce, Karahanlı Türk şiirinin başlıca iki ayrı koldan geliştiğine, bunlardan birinin Halk şiiri, diğerinin ise Yüksek Zümre şiiri olduğuna işaret etmiş olalım. Bunlardan Halk şiiri millîliğini, Türklerin millî ölçüsü olan hece ölçüsü ve millî nazım birimi olan dörtlüklerle devam ettirmiş, bu yüzden de İslâm’ın etkisi dışında kalmıştır. Yüksek Zümre şiiri ise, Arap edebiyatı nazım şekli olan aruz ölçüsü ve nazım birimi olan beyitlerle vücuda getirilmiştir.

1. Kutadgu Bilig

Doğu Türkistan’da mevcut olan İslâm merkezlerinde, İran edebiyatının çok açık bir şekilde etkisi altında verilmiş olan en eski Türk Klâsik eseri Balasagunlu Yûsuf’un (Hâs Hâcib’de 462 (1069) yazdığı Kutadgu Bilig’dir denilebilir. İlk İslâmî eser olarak kabul edilen Kutadgu Bilig, Karahanlılar soyundan olup Kaşgar’da hüküm süren Tafgaç Buğra Karahan Ebû Ali Hasan b. Süleyman Arslan Karahan adına yazılmış ve takdim edilmiş, buna mukâbil Yazar’a, Kaşgar sarayında “hâs hâciblik (mâ- beyincilik, teşrîfâtçılık, perdedârlık” rütbe ve görevi verilmiştir.

Konusunu belirtmek açısından eserin ismi oldukça anlamlıdır. “Kutadgu: Sa’âdet ve mutluluk veren” demek olduğu gibi, “pâdişâhlara lâyık, şâhâne” anlamına da gelmektedir. Kut kelimesi, Basmıl ve Uygur devlet adamlarına verilen İdikut tamlamasında olduğu gibi, “Haşmet-meâb, şâhâne” yerinde kullanılmıştır. Bundan dolayı da Kutadgu Bilig’in anlamı: “Sa’âdet ve mutluluk veren bilgi” veya “Pâdişâhlara lâyık ilim” anlamına gelmektedir. Gerek filoloji, gerek medeniyet tarihi yönünden oldukça değerli olan bu eser, yüz yılı aşkın bir zamandan buyana müsteşrikler (= Doğublimci) arasında inceleme ve araştırma konusu olmakta ve araştırmalara devam edilmektedir.[15]

Kutadgu Bilig’in bilinen üç yazma nüshası vardır. 1. Viyana nüshası: Kutadgu Bilig’in ilim dünyasında bilinen ilk nüshası, 843 (1435)’de Herat’ta Uygur yazısıyla yazılmış olan nüshadır ki, tarihçi Hammer-Purgstall (Josefh Freiherr von) (1774-1856) tarafından İstanbul’da satın alınmıştır ve Viyana Genel Kütüphânesi’ne bağışlanmıştır. 2. Kâhire nüshası: Arap harfleriyle yazılmış olan bu nüsha, Mısır-Hidiv Kütüphânesi’nde bulunmakta olup, Wilhelm Radloff (1837-1918) bu nüshayı tavsif etmiş ve 392 sayfa olan bu nüshadan faydalanmıştır. 3. Fergana nüshası: Bu nüsha da Arap harfleriyle yazılmış olup 1914’de Ahmed Zeki Velîdî Togan (1891-1970) tarafından Fergana vilâyeti- Nemnegân şehrinde bulunmuştur. Bir ara, bu nüshanın kaybolduğu sanılmış ise de, 1924’de Kilisli Muallim Rifat tarafından tekrar ortaya çıkarılmıştır. İlk sayfalarından birkaçı eksik olan bu nüsha 445 sayfadır. Her üç nüsha da, 1942 1943’de Türk Dil Kurumu (TDK) tarafından faksimile olarak yayımlanmıştır.

Adı geçen bu üç nüsha karşılaştırılarak Reşid Rahmetî Arat (1900-1964) tarafından edisyon kritik (tenkidli metin) yapılarak 1947’de TDK tarafından yayımlanmıştır (2. baskı 1979). Yine R. R. Arat tarafından günümüz Türkçesine çevrilmiş olan Kutadgu Bilig, Türk Tarih Kurumu tarafından 1959’da neşredilmiştir (Kutadgu Bilig (çeviri) II, 1974, 1985, 1988, 1991, 1994, 1997). R. R. Arat’ın hazırlamış olduğu Kutadgu Bilig İndeksi ise, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü tarafından yayımlanmıştır (İstanbul 1979).[16]

1A. Kutadgu Bilig’in Konusu,Vezni, İç Bölümleri, Ekleri

“İnsanları dünya ve âhiret sa’âdet ve mutluluğuna eriştiren bilgi” anlamına gelen Kutadgu Bilig, Türk edebiyatının elde mevcut olan en eski İslâmî eseridir. Balasagunlu Yusuf Hâs Hâcib, önünde Koşma veya Mensur hiçbir Türkçe ve benzer örneği bulunmayan bu eseri, önsöz ve giriş yazmaksızın 6520 beyit ve 85 bâb’dan oluşan bu mesnevî tarzındaki eserini, aruzun mütekârib bahri olan “Fe‘ûlün/fe‘ûlün/ fe‘ûlün/fe‘ûl” vezninde öğretici (didactique) bir destan (épopée didactique) veya “Syâset-nâme” olarak yazmıştır. Dili ise Karahanlı Türkçesi (Doğu Türkçesi, Hâkâniye lehçesi) olup bu yüzden Kitâbü Dîvânı Lügâti’t-Türk’teki Koşma (Koşuk, Sagu) tarzında yazılmış olan dörtlüklerin diliyle aynıdır.

Eserin konusu, mâhiyeti ve yazar hakkında geniş bilgi veren mensur bir Mukaddime ve 77 beyitlik bir mesnevî bulunuyorsa da bunların Yusuf Hâs Hâcib’e âit olmadığı sonradan yazıldığı son derece açıktır. Esasen, H. IX. yüzyıla kadar yazılmış olan Doğu Türkçesi ile verilen eserlerde, eserin başına veya sonuna bu şekilde eklemeler yapıldığı da bir gerçektir.[17] Mensur Mukaddime 38 satır olup “Bi’smi’llâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm Hamd ü sipâs ü minnet ve öküş ögdi Tengri ‘azze ve celleka kim uluğluk İdisi tükel kudretliğ Pâdişâh turur.” şeklinde başlayıp “Okığlınıng köngli açılıp musannifnı edgü du‘â birle yâd kılsun tip” cümlesiyle bitmektedir. manzum Mukaddime ise 77 beyit olup “Ugan bir Bayat ol kamuğda oza/Öküş hamd ü ögdi angar ok sezâ; Uluğluk İdisi Ugan Zü’l-celâl/Yaratgan Törütgen me Kâdir kemâl ” beyitleriyle başlamakta ve “İlâhî sen ök sen tözü yarlıka/Rûzî kıl kamuğ mü’milarka likâ” beyti ile bitmektedir. Daha sonra 82 bâb’dan oluşan “Fihristü’l-ebvâb” gelmekte; Kutadgu Bilig’in 6645 beyitten oluşan asıl metni ise Besmele ile başlamakta ve “Tengri Azze ve Celle Ögdisin Ayur” başlığını taşıyan 33 beyitten ibaret olan Allah’a (Tengri) Tevhîd; ardından “Yalvaç Aleyhi’s-selâm Ögdisin Ayur” başlığıyla 48 beyitlik Hz. Peygamber’e (Yalavaç, Savcı) Na‘t yer almaktadır. Bunlardan sonra Hulefâ-i Râşidîn (Tört Eş) (14 beyit)[18] ve Uluğ Buğra Han (61 beyit) övgüleri yer almakta ve eser “Tegür savçımızka tümen ming selâm/Tözü tört işinge takı ertüre” beyti (6645.b.) ile son bulmaktadır.[19]

İranlıların Şeh-nâme-i Türkî adını verdikleri Kutadgu Bilig’in, genel olarak, bir adı da Siyâset- nâme’dir. Kutadgu Bilig’in yapısı, sanki sahneye konmuş allegorik (isti‘âre-i temsîliyye), dört şahıs arasında geçen bir münâzara veya atasözleri ve bilge deyimleriyle süslenmiş diyaloglu bir senaryoya benzer.[20] Şâir, bu eserde, insanda varolan “adâlet, devlet, akıl, kanâat” gibi dört kavramı, müşahhas hâle getirerek dört şahısla temsîl ediyor ki bu temsîlî şahıslar: 1. Hükümdâr (Pâdişâh): Kün-Toğdı “adâlet” i; 2. Vezir: Ay-Toldı “sa’âdet” i; 3. Vezirin oğlu: Ögdülmiş “akıl” ı; 4. Vezirin kardeşi: Odgurmış “kanâat, âkıbet, âhiret, İslâm” ı temsîl etmektedirler. Burada önemli olan şey, konunun işlenişinde dünya ve âhiret mutluluğunun (= kut, sa’âdet) elde edilmesidir. Karşılıklı konuşmalar dâima ikili olarak bu dört kişi arasında geçmektedir. İkinci derecede olan arkadaş, uşak, haberci ve mürîd gibi kişiler önemli bir rol oynamazlar.

Baştan sona karşılıklı konuşma ve münâzaralardan ibaret olan eserde şâir, çeşitli konu ve meseleler hakkında felsefî ve sosyolojik fikir ve düşünceler ileri sürmekte ve öğütler vermektedir. Bundan başka toplumu oluşturan çeşitli sınıf ve zümrelerin yapısını ve değerini, onlara karşı hükümdâr tarafından izlenmesi gereken davranış ve tutumları tespit ediyor.

Karahanlı Türkçesi’nin ilk verimi kabul edilen Kutadgu Bilig’de, Yusuf Hâs Hâcib V. bâb’da (beyit 124-147) kâinâtı (evren) anlatır. Yedi gezegen (yulduz) ve on iki burç (ükek). Gezegenler’le burçların isimleri Karahanlı Türkçesi (Arapça ve Lâtinceleri) ile şöyledir: 1. Sekentir (Satürn, Zühal, Saturnus), 2. Ohay (Jüpiter, Müşterİ, Jupiter), 3. Kürüd (Mars, Merih, Mars), 4. Yaşık (Güneş, o dönemde gezegen, Şems), 5. Sevit (Çulpan, Çoban yıldızı, Zühre, Venüs), 6. Arzutilek (Arzıtilek, Utarit, Utârid, Mercurius), 7. Yalçık (Ay, o dönemde gezegen, Lune). Burçlar, Mart’tan itibaren: 1. Kozı (Kuzu) (Koç, Hamel, Aries), 2. Ud (= inek, sığır) (Boğa, Sevr, Turus), 3. Erentir (İkizler, Cevzâ, Gemini), 4. Kuçık (Yengeç, Seretân, Cancer), 5. Arslan (Aslan, Esed, Leo), 6. Buğdaybaşı (Başak, Sünbüle, Virgo), 7. Ülgü (= ölçü) (Terazi, Mizân, Libra), 8. Çadan (Akrep, Akreb, Seorpius), 9. Ya (Yay, Kavs, Sagittarius), 10. Oğlak (Oğlak, Cediy, Capricornus), 11. Könek (= kova, su kabı) (Kova, delv, Aquarius), 12. Balık (Balık, Hût, Pisces). Mevsimler’in adları da şöyledir: 1. Yaz (Bahar), 2. Yay (Yaz), 3. Küz (Güz), 4. Kış (Kış).[21]

Yusuf Hâs Hâcib, Kutadgu Bilig’i yazarken hangi alfabeyi, Uygur Alfabesini mi, Arap Alfabesini mi kullandığı konusunda R. R. Arat’ın görüşü, Kutadgu Bilig’in hükümdâra sunduğu asıl nüshanın Uygur harfleri ile yazılmış olduğu, bizi ilgilendiren ve bugün elimizde bulunan nüshalarına esas olan üçüncü defa yazılışında kullanılmış olan alfabeye gelince, arap harfleri ile yazılmış olduğunda şüphe olmadığı, Uygur Alfabesiyle yazılmış olan Herat nüshasının da, Arap Harfleriyle yazılmış bir nüshadan istinsah edilmiş olduğunun muhakkak olduğu,[22] doğrultusundadır.

1B. Kutadgu Bilig ve Bir Değerlendirme

Karahanlılar Devri Türk Edebiyatı’nın (XI. yy.) en büyük mahsulü olan ve Türk İslâm klâsik edebiyatının ilk müjdecisi sayılan Kutadgu Bilig hakkında söylediklerimizi, Ahmet Caferoğlu’nun (1899-1975), kısa bir değerlendirme mâhiyetinde olan, şu cümleleriyle tamamlayalım. “Karahanlılar Dönemi’nde ilk İslâmî veri olarak kabul edilen Kutadgu Bilig sâde ve âhenkli bir uslupla yazıldığından, geniş Türk illerinde ve bozkırlarında okunmuş, Türk hâtırasında, mâziyi canlandırmaya çalışmıştır. Eser, Mukaddime’de de işaret edildiği gibi, “Mümtâz Hân tilince” yazılmış olduğundan, o dönemde, Türkistan illerinin en mükemmel bir edebî âbidesi olmuştur. Bu decece değerli olan bu esere, çeşitli Türk il ve kavimler arasında (Çin, Mâçin, Maşrık, İran, Turan) Edebü’l-mülûk, Âyînü’l-memleke, Zînetü’l-ümerâ, Pend-nâme (Şeh-nâme) gibi çeşitli isimler verilmiştir. Bu isim ve lâkaplar, aynı zamanda, Kutadgu Bilig’e gösterilen rağbetin de açık bir ifâdesidir. Eser, zarif dili ve ahlâkî konusu ile uzun bir süre Türkistan’ın edebî Türkçesi’nin üzerinde etkili olmuştur. Öyle ki, Türk edebiyatına gerçek bir çığır açmıştır.

Türk Edebiyatı, ilk olarak Kutadgu Bilig’le, nazım edebiyatının temelini atmış, Türk gelenekli kültürünü, tarihî mâzisinden ayırmamıştır. Tepeden tırnağa kâmil bir Orta-Asya Türk çocuğu olan Yusuf Hâs Hâcib, dönemin doğu ve batı felsefe ve ilmine tamâmen vâkıf olduğuna şüphe edilmemekle birlikte, aynı ölçüde Türklük gelenek, görenek ve terbiyesini de tam anlamıyla hazmetmiş, özümsemiştir. Eserinin konusu da, tamamen doğu tefekkür ananesine uymakta olup, şahsî prensiplere değil, genel olarak, doğu ulusları arasında yaşayan pratik hayat kurallarına, hakkını fazlasıyla vermeye çalışmıştır. Arap ve İran edebiyatlarına da yakînen vâkıf olduğu şüphesiz olan Yusuf Hâs Hâcib, eserinde mânî (173 dörtlük, aaxa), masal, hikmetler gibi halk edebiyatına da başvurmuş olması, halk ve il (yüksek zümre) edebiyatına değer verdiğini açıkça ortaya koymaktadır. Hele eserin yazılışında geniş halk psikolojisinin en başta gelişi, Kâşgar Türk edebî mektebine (ekole) çok daha değişik bir özellik kazandırmıştır. Eser, tarihî Türk kültürü ve geleneklerinin hazînedârlığını olduğu gibi korumuş, muhâfaza etmiştir. Kutadgu Bilig, büyük Moğol istilâsına kadar, Orta-Asya sahasında Türk Dili ve Edebiyatı yâdigârı olup, uzun yıllar Türk edebiyatı mektebinin yaşamasına sebep olmuştur.”[23]

Kutadgu Bilig’in mensur ve manzum Mukaddimesinin kimin tarafından yazıldığı bilinmemekle beraber, eski Kâşgar Türkçesi ’nin nesir örneği olması açısından, Karahanlı edebiyatı için büyük bir değer taşımaktadır. Kutadgu Bilig’den, yaklaşık olarak, yüz veya iki yüz yıl sonra yazıldığı ileri sürülmektedir. Yusuf Hâs Hâcib tarafından yazıldığı da söylenmektedir. Ancak, uslûbu, muhtevası ve edasına bakılırsa birinci iddianın daha doğru olduğu görüşü hâkim görünmektedir. Elde mevcut olan üç nüsha karşılaştırıldığında, fihristlerdeki konuların farklı ve düzensiz olması, Mukaddime’nin bizzât Yusuf Hâs Hâcib’in kaleminden çıkmadığı sonucunu doğurmaktadır.

2. Kitâbü Dîvânü Lügâti’t-Türk

XI. yüzyılın (H. V.) Türk Dili âbideleri arasında, hatta başında gelen Dîvânü Lügâti’t-Türk (te’lifi: 1072-1074, 1077) Türk dilinin, tam anlamıyla, ansiklopedik bir eseridir. Bu değerli eserin yazarı ise Mahmûd Kâgârî (Mahmûd b. Hüseyin b. Muhammed el-Kâşgarî)’dir.[24]

Türkçeden-Arapça’ya bir Sözlük ve Türk Dili ve grameri’nin ana kaynağı kabul edilen Dîvânü Lügâti’t-Türk, Karahanlılar dönemi dil âbidesi olmakla birlikte, yazılış amacına uygun olarak, eserin ana metni Arapça olarak yazılmış, Orta-Asya’da yaşayan Türk boylarının âdet ve ananeleri, lehçeleri, folklor ve efsâneleri, iğneden ipliğe her şeyleri tespit edilmiş, üstelik bu eserin Karahanlı Hâkânına değil, Abbâsî halîfesi el-Muktedî Billâh’a (1075-194) sunulmuş olmasının sebepleri vardır. Bunlar, Türk dilini Araplara öğretmek, Türk Dili’nin dünya dilleri arasındaki yerini tespit, Araplarla daha sıkı münâsebette bulunmak gibi sebeplerdir.[25]

Karahanlılar Devri dil ve edebiyatı özelliklerini yansıtan Dîvânü Lügâti’t-Türk’de bulunan 7500 Türkçe kelimenin, örneklendirilmesi sırasında, müellif tarafından örnek olarak seçilen ve Türklerin millî ölçüsü olan hece vezni ile yazılmış Koşma (Koşug, sagu) tarzındaki Türkçe dörtlüklerdir. Halk edebiyatımızın en eski (belki de ilk) örneklerini oluşturan bu dörtlükler, Efsânevî Türk kahramanlarından olan Alp Er Tunga’nın (Efrâsiyâb) (M.Ö. 62) kişiliği etrafında oluşturulmuş eski bir destanın, kahramanın ölümü ile ilgili son bölümüne âit sanılan dörtlükler dahil, kendi dönemine kadar yazılmış olan şiirlerdir.

Esasen, Dîvânü Lügâti’t-Türk’de ve diğer kaynaklarda yer alan en eski Türk Halk şiiri örneklerini konu, içerik ve şekil yönünden: 1. Lirik şiirler, 2. Pastoral şiirler, 3. Savaş va kahramanlık şiirleri, 4. Destanlar, 5. Ağıtlar, şeklinde bir tasnife tabi tutabiliriz.

Dîvânü Lügâti’t-Türk’de bulunan dörtlüklerden bir kısmının IX., bir kısmı da X. ve XI. yüzyıllara âit olduğu söylenebilir. Çoğu Koşma tarzında yazılmış olan bu dörtlüklerde üç çeşit kâfiye seması kullanılmıştır. 1. abcb/dddb/cccb., 2. abab/cccb/dddb., 3. aaab/dddb. Hece ölçüleri ise, genel olarak, 4 + 3 = 7; 4 + 4 = 8; 4 + 4 + 4 = 12 şeklindedir.

Karahanlılar Dönemi’nde verilen ilk İslâmî eserler arasında yer alan fakat, muhteva yönüyle tamamen farklı, Türkçe’den Arapça’ya ilk sözlük ve bir el kitabı hüviyetini taşıyan Dîvânü Lügâti’t-Türk hakkında, yurt içinde ve yurt dışında, günümüze kadar, bir hayli yazılıp-çizilmiştir. Ancak, bu âbidevî eser hakkında ne kadar yazılıp-çizilse azdır.[26]

3. Atabetü’l-Hakâyık

Karahanlılar döneminde devlet ve ilim merkezi olması nedeniyle “Kâşgar Tili”inde ve edebiyat ekolünde, Karahanlılardan sonra da bazı edebî eserler yazılmıştır. Sayıları kesin olarak bilinmeyen bu eserlerin başında Atabetü’l-Hakâyık, Dîvân-ı Hikmet, Râbgûzî’nin Kısasu’l-Enbiyası ve benzeri dinî eserler gelmektedir. Bunlardan Atabetü’l-Hakâyık, devri için geniş bir yayılış alanı bulmuş sûfiyâne bir eserdir.

Yazılış tarihi, tam olarak bilinmemekle beraber, XII. yüzyıl Türk Edebiyatı mahsüllerinden kabul edilmektedir. Yazarı Mahmûd-oğlu soyundan Edîb Ahmed Yüknekî eserin dilini Türk Dili (Türkî) diye adlandırdığı hâlde, eserin sonunda yer alan Arslan Hoca Tarhan’ın yazdığı takrizde, doğrudan doğruya “Kaşgar tili”nde yazıldığını vurgulamaktadır. Böyle olmakla beraber, Atabetü’l-Hakâyık, kendi döneminin klâsik edebî Türkçesinde yazılmıştır.

Edebî nevi ve konusu itibariyle dînî ve ahlâkî olan Atabetü’l-Hakâyık, dil yönünden bazı farklılıklar göstermektedir. Bu farklılık, Orta-Asya’da verilen bütün eserler için geçerlidir. Bu farklılık, yazarın kabîle mensûbiyeti, müstensihlerin bilgi ve kültür seviyelerinden kaynaklanmaktadır. Bunlardan başka coğrafî ve kronoloji şartlarının da etkisi unutulmamalıdır.

Kaynaklardan elde edilen bilgilere göre, Edîb Ahmed Yüknekî, Mahmudoğlu soyundan olup anadan doğma amâ bir Karahanlı Dönemi şâiridir. Ali Şîr Nevâî’nin (1441-1501) de işâret ettiği gibi, Edîb Ahmed çağının hikmet ve nükteleriyle tanınmış önemli Türk şâirlerindendir. Edîb Ahmed ’in hikmetlerinden pek çoğunun, Orta-Asya’da aynı türde şiir söyleyenlere maledilmiş olması ihtimal dâhilindedir. Eserin Batı Türkistan’da yazıldığı kuvvetle muhtemeldir.[27]

4. Dîvân-ı Hikmet

Karahanlı Türkçesi üzerinde, filoloji ve dilbilim açısından, en etkili ve kuvvetli edebî unsur, hiç şüphesiz, Ahmed Yesevî’nin(v. 562/1166) Hikmetleri olmuştur. XII. yüzyıl mutasavvıf şâirlerinden olan Ahmed Yesevî, Yesi’li (Batı Türkistan) bir Türktür.

Hakkında en çok söz eden ve bilgi veren M. Fuâd Köprülü (1890-1966), Ahmed Yesevî ile, Anadolu’da Ahmed Yesevî’nin âdeta izdüşümü olan Yunus Emre’yi (v. 720/1320) karşılaştırdıktan sonra, coğrafyaları farklı olan bu iki mutasavvıf şâirden, özellikle Ahmed Yesevî, ilk Türk Tasavvuf Edebiyatı’nın gelişmesinde ileri derecede etkili olmuş, Hâkâniye Lehçesi sınırlarının genişlemesinde, olağanüstü varlık göstermiştir. Çevresinde halkalanan öğrenci ve mürîdleri aracılığı ile, Karahanlı Türkçesi’nin Orta-Asya bozkırlarının en ücra köşelerine kadar yayılmasında Ahmed Yesevî’nin payı büyüktür. Ahmed Yesevî, Ehl-i sünnet inancını benimseyen, tarîkatla şerî’atı, bir başka deyişle medrese ile tekkeyi şahsında birleştiren, İslâm Dini ile yeni tanışmış olan Orta-Asya Türklerine yeni dinin esaslarını, bu dîne özgü olan tasavvuf âdâbını öğreten bir muallim ve bir mürşiddir. Bütün ömrünü eğitim ve öğretime vakfeden Ahmed Yesevî, hikmetlerini önce talebe ve müridlerine okumuş, daha sonra derlenerek kitap hâline getirilmiş, adına ise Dîvân-ı Hikmet adı verilmiştir. Bu eser, Orta- Asya’da ilk defa tasavvuf âdâbını içeren bir eser hüviyetini de taşımaktadır.

Dîvân-ı Hikmet’in yazıldığı dil hakkında yapılan tartışmaları bir tarafa bırakarak, diyoruz ki, Ahmed Yesevî’nin Yesi’de (= Batı Türkistan) doğduğu ve 1166’da (562) vefat ettiği konusunda görüşbirliği olduğuna göre, Karahanlı Türkçesinin yayılması ve yaşamasında ve Dînî-Tasavvufî edebiyatın oluşmasında en çok emeği geçen, Onun kurduğu ilk Türk tarîkatı olan ve sonradan Haydariyye, Bektâşiyye, Nakşıbendiyye gibi üç büyük ve kuvvetli Türk tarîkatının esaslarını da doğuran Yeseviyye tarîkatının, başta Anadolu olmak üzere, çeşitli sâhalara yayılmasında, Onun yetiştirdiği dervişler sâyesinde Orta-Asya, Anadolu ve diğer sahaların İslâmlaşmasında, silâhsız savaşçı rolünü oynamıştır. Çünkü O, yaptıklarını hep Allah rızası için yapmış, hep onu gözetmiştir.

Pîr-i Türkistan Hâce Ahmed Yesevî hakkında verilen bilgileri tekrarlamak malûmu ¡‘lâmdır. O yüzden, Ahmed Yesevî ile ilgili bir bibliyografya oluşturmanın, daha doğru olacağını düşünüyorum.[28]

Bir değerlendirme yapmak gerekirse şunlar söylenebilir:

Uygur Hânlığı’nın gerçek vârisi sayılması dolayısıyla Karahanlı Devleti, aynı zamanda Seyhun ve Ceyhun ırmakları arasında yer alan, yüksek kültüre sahip bölgeyi de kendi idâresi ve hâkimiyeti altına almış olmakla, İslâm’ı kabul edip benimsemiş olan bazı yüksek medenî milletlerin kültürlerinden de faydalanmayı başarmışlardır. Bu yüzden Türk Karahanlı Devleti, bu çağ -Orta Doğu- Türklüğünün en yüksek ve olgun medenî bir devleti olmuştur. Taassuba kapılmadan, sahibi bulunduğu Bozkır medeniyeti ile yerleşik medeniyeti âdeta mezcederek komşu Uygur ve Türk-İran kültür etkisinden de uzak kalmamıştır. Buna mukâbil Türkler de, kendi medeniyetlerini ve dillerini, başkalarına aşılamakta gecikmemişlerdir. Nitekim ortaklaşa kültür kaynaşma ve alış-verişi, Balasagun ve Kaşgar’la beraber, Karahanlı Türk ülkesinin sınırları içine alınan Sir Deryâ boyunda, özellikle kendini hissettirmiş ve göstermiştir.

Karahanlılar, dinlerine bağlı, gerçek Müslüman olmaları nedeniyle, din yönünden kendilerinden tamamiyle ayrı olan Uygur Türkçesinden faydalandıkları gibi, edebî şekil, tarz ve karakter itibariyle İran ve Arap edebiyatlarından fazlaca faydalanmayı daha uygun bulmuşlardır.

Bu yeni kültür gelişmelerini, ana hatlarıyla bize tanıtan Karahanlı devletinin unutulmaz iki düşünürü, Kâşgarlı Mahmud ’la Balasagunlu Yusuf Hâs Hâcib olmuştur. Bunlardan birincisi olan Kâşgarlı Mahmud, XI. yüzyıl Orta-Asya’sının en hazırlıklı bir filoloğu olup, Türk Halk dili ve edebiyatını ayakta tutmuş, Türk dilinin dünya dilleri arasındaki yerini sağlamlaştırmıştır. İkincisi ise, döneminin klâsik ve edebî Türkçesini, edebî nazım şekline koyarak, Orta-Asya kültür akışında İran edebiyatı sırasına ve hizasına yerleştirmeyi başarmıştır. Böylece, Kaşgarlı Mahmud, İskenderiye Filoloji ekolü metodunda Türk ve gramer geleneğinin kurucusu, Yusuf Hâs Hâcib’in ise Türk nazım edebiyatı ekolünün mûcidi sıfatıyla Türk milletine yeni bir kültür merkezi kazandırmışlardır. Her ikisi de, Türk dilinin kaynaşmasına azmetmiş ve ellerinden geleni yapmışlardır. Böylece X. yüzyıl sonlarına doğru, dönemin en güçlü Türk ülkesi sayılan Karahanlılar ili’nde, İslâm ışığında yeni bir Türk dili ve edebiyatı vücûda getirilmiştir. Türk dili ve edebiyatı, Türk-İslâm şuûruyla yuğrularak işlenmiştir.[29]

Her dönemde olduğu gibi, Karahanlılar döneminde de Türk şiiri, biri Halk, diğeri Yüksek zümre şiiri olmak üzere iki koldan geliştiğini belirtmiş, bunlardan Halk şiirinin millî ölçü olan hece ölçüsü ve millî nazım birimi olan dörtlüklerle oluşturulduğunu ve İslâmî etkinin dışında kaldığını; Yüksek zümre şiirinin İslâmî ölçü olan aruz ölçüsü ile ve genel olarak İslâmî nazım birimi olan beyitlerle vücûda getirildiğini, söylemiştik. Karahanlılar dönemi Halk ve Yüksek zümre şiiri temsilcilerinin başında Balasagunlu Yûsuf’u, Pîr-i Türkistan Ahmed Yesevî’yi, Edîb Ahmed Yüknekî ve benzerlerini görüyoruz.

Karahanlılarda Dil ve Edebiyat konusu, bir makâleye sığacak kadar dar kapsamlı olmasa da, en azından o dönemin, özellikle de (932-1212) tarihleri arasında gelişen ve devam eden Türk Dili ve Edebiyatı, bu dönemde Türklerin İslâm’ı kabul etmiş olmalarıyla, yeni bir veche kazanmış, Türklerin İslâm öncesi devlet teşkîlâtı anlayışıyla İslâm sonrası İslâm medeniyeti sentezi oluşmaya başlamıştır. Bu çerçevede İlk İslâmî Türk Edebiyatı mahsülleri adı verilen ilk eserler verilmeye başlanmıştır.

Karahanlılar Dönemi’nde (932-1212) verilmiş olan ve ilk İslâmî Türk Edebiyatı mahsülleri adını alan eserler, bu dönem dil ve edebiyatının temelini oluşturmaktadırlar. Bunlar da, tıpkı Orhun Kitâbeleri gibi, bir dönemin dil, kültür ve edebiyatını yansıtmaktadırlar. Bu eserlerden her biri kendi nev-i şahsına münhasır özelliklere sahiptir ve her birinin kimlikleri farklıdır. Kutadgu Bilig bir siyâset- nâme, Dîvânü Lügâti’t-Türk bir Türk dili ve kültürü âbidesi, Atebetü’l-Hakâyık bir ahlâk ve İslâmî motifler manzûmesi, Dîvân-ı Hikmet ise Türk Tasavuf ve tarîkat düstûru, hüviyetindedirler.

İslâm sonrası Türk Edebiyatı, yüzyıllarca, kendilerine has kimlikleri olan bu âbidevî eserlerden beslenmiştir ve beslenmeye de devam edecektir.

Prof. Dr. Halil İbrahim ŞENER

Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi / Türkiye

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 5 Sayfa: 784-792


Dipnotlar :
[1] Bkz. M. Fuâd Köprülü, Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul 1980, s. 148 vd; Hakkı Dursun Yıldız, Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, İstanbul 1987, VI, 26-34.
[2] N. Sami Banarlı, R. Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul 1997, I, 81.
[3] el-Mes‘ûdî, Ebü’l-Hasen Ali b. el-Huseyn b. Ali, Mürûcü’z-zeheb ve Me’âdinü’l-cevher (tahkîk: M. Muhyiddin Abdülhahamid), Mısır 1384 (1964), I, 42.
[4] Yâkût el-Hamevî, Şihâbüddîn Ebî Abdillâh, Mu’cemü’l-Büldân, Beyrut, tsz., I, 368 (Bâbil).
[5] Bkz. Rûm, 30/20-22.
[6] Bkz. M. Fuâd Köprülü, a.g.e., s. 25; Abdülkadir İnan, Türklerin Yenisey Yazıtları, Türk Dili, s. 27.
[7] Yunus Emre, Risâletü’n-nushiyye (Haz. U. Günay, O. Horata), Ankara 1994, s. 2.
[8] Bkz. A. Dilâçar, Kutadgu Bilig İncelemesi, Ankara 1995, s. 51.
[9] Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. A. Dilâçar, a.g.e., s. 52 vd.
[10] Bu dönemler hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Ahmet Caferoğlu, Türk Dili Tarihi, İstanbul 1984, I, 52 vd.
[11] A. Caferoğlu, a.g.e., II, 39; Besim Atalay, Divanü Lügati’t-Türk Tecümesi, Ankara 1985, I, 30.
[12] A. Caferoğlu, a.g.e., II, 39.
[13] A. Caferoğlu, a.g.e., II, 39.
[14] Talât Tekin, Karahanlı Dönemi Türk Şiiri, Türk Dili Türk Şiiri Özel Sayısı I (Eski Türk Şiiri), Sayı: 409, Ankara-Ocak 1986, s. 81.
[15] M. Fuâd Köprülü, Türk Edebiyatı Tarihi (Sade. O. F. Köprülü, N. Pekin), İstanbul 1980, s. 165.
[16] Kutadgu Bilig nüshaları hakkında daha geniş bilgi için bkz. R. R. Arat, Kutadgu Bilig I (Metin), Ankara 1979, s. XXXXIII vd.; M. Fuâd Köprülü, a.g.e., s. 166 (ve Dipnot 14); Tuncer Gülensoy, Kutadgu Bilig, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, İstanbul 1986, VI, 16; A. Dilâçar, a.g.e., s. 38-39.
[17] M. Fuâd Köprülü, a.g.e., s. 167.
[18] Müslüman yazar ve şâirler, İslâmî geleneğe göre, mensur eserlere “Besmele, hamdele, salvele” ile; manzum eserlere ise “Besmele, Tevhîd, Münâcât, Na‘t ” ile başlarlar.
[19] Mensur ve manzum Mukaddime, Tevhîd, Na‘t ve övgüler için bkz. R. Rahmetî Arat, Kutadgu Bilig I (Metin), s. 1-3, 4, 10, 11-16, 17, 20,    23, 29, 654. Mukaddime için ayrıca bkz. A. Dilâçar, a.g.e., s. 71.
[20] Bkz. A. Dilâçar, a.g.e., s. 71.
[21] Kutadgu Bilig’in içeriği hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. A. Dilâçar, a.g.e., s. 82 vd.
[22] Kutadgu Bilig’de kullanılan alfabe konusunda bkz. R. R. Arat, Kutadgu Bilig I (Metin), Giriş, s. XXXII; aynı müellif., Türk Lehçe ve Şîveleri (Türk Milletinin Dili), Türk Dünyası El Kitabı (Dil, Kültür, San’at), Ankara 1992, II, 59-62.
[23] A. Caferoğlu, a.g.Makâle ve eser, s. 59-61.
[24] Yâkût el-Hamevî, Mu‘cemü’l-Büldân, IV, 488 (Kâşgar mad.).
[25] Bkz. Tahir Nejat Gencan, Divânü Lügâti’t-Türk’te Dil Kuralları, Türk Dili Aylık Dil ve Edebiyat Dergisi, Sayı: 253, Ankara 1972, s. 27.
[26] Dîvânü Lügâti’t-Türk ‘ün bütün yönleri için bkz. M. Fuâd Köprülü, Türk Dili ve Edebiyatı Hakkında Araştırmalar, İstanbul 1934, s. 33-44; aynı mülf., Türk Edebiyatı Tarihi, s. 156, 190; M. Şakir Ülkütaşır, Büyük Türk Dilcisi Kâgarlı Mahmut, Ankara 1946 (2. bas. 1971); Talat Tekin, Karahanlı Dönemi Türk Şiiri, Türk Dili, Türk Şiiri Özel Sayısı I (Eski Türk Şiiri), Sayı: 409 Ankara 1986, s. 81-157; Ahmet Caferoğlu, Karahanlılar Devri Türk Edebiyatı, Türk Dünyası El Kitabı (Edebiyat), Ankara 1992, II, 58-59; Zeynep Korkmaz, Kâşgarlı Mahmut ve Oğuz Türkçesi, Türk Dili Aylık Dil ve Edebiyat Dergisi, Sayı: 253, Ankara 1972, XXVII, 3-19; aynı Dergide: A. Dilâçar, Kâşgarlı Mahmud’un Kişiliği, 20-22; Tahir Nejat Gencan, Dîvânü Lügâti’t-Türk’de Dil Kuralları, 27-52; Şükrü Kurgan, Dîvânü Lügâti’t-Türk Üzerine, 60-80; İbrahim Olgun, Kâşgarlı Mahmut’ta Türklük Bilinci, 80-86; Attila Özkırımlı, Kâşgarlı’ya Göre Türklerde Askerlik, 87-95; Hikmet İlaydın, “Dîvân”la İlgili Bazı Gözlemler ve Düşünceler, 96-103; Kelly, James M., Dîvânü Lügâti’t-Türk’ün Yeni Baskısı Üzerine (çevr. Hasan Eren), 104-108; G. G. Musabaev, Kâşgarlı Mahmut’un Yaşamı Üzerine Yeni Veriler (çevr. H. Eren), 110-120; Hasan Eren, Soveskaya Tyurkologiya Dergisi’nin Dîvânü Lügâti’t-Türk Özel Sayısı, 121-24.
[27] Atabetü’l-Hakâyık hakkında detaylı bilgi için bkz. M. Fuâd Köprülü, Türk Edebiyatı Tarihi, s. 174-178, Türk Dili ve Edebiyatı Hakkında Araştırmalar, s. 45-112; A. Caferoğlu, Karahanlılar Devri Türk Edebiyatı (Atabetü’l-Hakâyık), III, 61-62; aynı müelf. Türk Dili Tarihi, II, 75-79; R. R. Arat, Atabetü’l-Hakâyık, İstanbul 1951, Önsöz-Giriş 1-39.
[28] Dîvân-ı Hikmet hakkında bkz. M. Fuâd Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ankara 1976, aynı müelf., Türk Edebiyatı Tarihi, s. 192-196; A. Caferoğlu, a.g.Tarih, II, 80-82; Kemal Eraslan, Divân-ı Hikmet’ten Seçmeler, Ankara 1983, 1991, s. 32-46; Kemal Eraslan, Ahmed Yesevî, TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1989, II, 159-161; H. İbrahim Şener, Yesevî Hikmetlerinin Kaynağı Olarak Âyetler Üzerine Bir Değerlendirme, Yesevîlik Bilgisi (Haz. C. Kurnaz, M. Tatçı), Ankara 2000, 199-203. (Ayrıca bkz. Yesevîlik Bilgisi’nde (Ankara 2000) yer alan makâleler).
[29] Değerlendirmemizin bu kısmı, A. Caferoğlu’nun bir makâlesinden özetlenerek verilmiştir. (Bkz. A. Caferoğlu, Karahanlılar Devri Türk Edebiyatı, Türk Dünyası El Kitabı, III, 57-58).

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.