TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI

İŞTE O ŞAMPİYON İSMET ATLI’DIR

Dr. Halil ATILGAN

Evet, “Şampiyon güzel insandır”, Şampiyon sanatçıdır. Şairdir, ozandır. Saz çalar, türkü söyler. O dev gibi görünen adamın yüreği kadife gibidir. O yürek yağmur yüklü bulutlar gibi sevgi yüklüdür. Bu sevgi, bağlamada, türkü söyle­mede, ağıt derlemede, Türk kültürüne olan bağlılığıyla dile gelmiştir. O bazen Toros Dağlarında kokan menekşe, Ceyhan’ın kenarına konmuş bir Yörük çadırı, bazen de Elif ‘in elindeki kirmendir.

Ondaki yürek bazen iğde dallarına konan bir serçe, bazen küren küren uçan sığırcıktır. Bazen bal arısı olur püren püren dolaşır. Onda bir deli gönül vardır ki Düldül Dağının tepesinde gezinir. Karacaoğlan’ın bir bozlağı olur: “Aman olda kara gözlüm aman ol / Güzeller içine gel de tamam ol / Ben ölürsem cenazeme imam ol / Kıl kara zülfüne kurban olduğum” diyerek Tilan Çayına, Sumbas’a dökülür. Ondaki yürek bazen alıcı kuş gibi havalanır. Bazen de eli kulağa atar gene Karacaoğlan’dan bir bozlak tutturur: “Bilmem hayal gibi bilmem düş gibi / Geldi geçti boran gibi kış gibi / Şahin cırnağına takmış kuş gibi / Yoluk yoluk yoldu dert beni” diyerek eşeğe yan binmiş Çukurören’den Kozan’a gider. Ondaki yü­rek bir tazının tavşan kovalamasında, alıcı kuşun pike yapmasında, atın dörtnala koşmasında kendi­ni gösterir. Bu yürek sırtını verir sekiye, alır bağla­masını eline, vurur sazın teline:

Çiçek yüzlü elâ gözlü
Döndür de bak bize karşı
Hep küskün geçirdik yazı
Ne etmişim size karşı

Böyle üzgün üzgün bakma
Beni görüp kaşın yıkma
N’olur sende sertlik yapma
Ettiğimiz naza karşı

Gül yüzün doyası görsem
Her isteğin olsun dersem
İstiyorsan canım versem
Neden böyle söze karşı

İsmet’in gönlünün yarı
Terk mi edem bu diyarı
Gözün değer dünyaları
Bir gülüşün yüze karşı

Diyerek dolar yüreklere, dilden dile, telden tele. Der demesine ama gene hızını alamaz. Yerinde du­ramayan kişilere Çukurova’da “Gicimik mi” var derler. O da öyledir. Duramaz yerinde. Deli gönlü onu alır götürür Erciyes’in başına. Tepeden seyre­der etrafı. Dadaloğlu gelir aklına. “Kalktı göç eyledi Afşar elleri / Ağır ağır giden eller bizimdir. / Arap atlar yakınır eder ırağı / Yüce dağdan aşan yollar bizimdir” dizeleri bağdaş kurar oturur gönlüne. Oradan Dadaloğlu misali heykirir Çukurova’ya:

Efkârlıyım Çukurova şu anda
Garbi vurup kamışların eğmez mi?
Anavarza ağlar durur meydanda
Sumbas gelip eteğini dövmez mi?

der. Farsaklar’ın yurt tuttuğu koyaklar inler onun sesiyle. Erciyes’ten Kayseri’yi seyreder. Elbette seyrangâhta Seyranî Baba gelir aklına: “Kekli­ğin kayada sektiği sekiş / Gülünen bülbülün ettiği çekiş / Aşkın iğnesiyle dikilen dikiş / Kıyamete kadar sökülmez imiş” dizelerini hatırlar. Artık gönül turna gibi ha­valanmıştır. Konacak bir konalga arar. Döne döne Çukurova’da alır soluğu.

Bu sefer de Adana’ya seslenir. Adana onun için açları doyuran, fakirlerin babasıdır. Taşından toprağından bereket fışkırır. Adana’yı anlatırken de hayranlığını gizleyemez:

Eteklerin Akdeniz’e iniyor
Toros Dağları mı başın Adana
Nice bin yıl geçti devran dönüyor
Bilinmez kaç oldu yaşın Adana

Kozan’dan aşağı bir uzun yazı
Bucak Hamam Köyü Bekirce Gözü
Tilan’ın üstünde Karalar Özü
Acı poyraz eser kışın Adana

Gece ışır dağ başında ocaklar
Güneş doğar çöker sarı sıcaklar
Ovaların her tohumu kucaklar
Bereket toprağın taşın Adana

İsmet Atlı, doğup büyüdüğü topraklara, mem­leketine, Adana’ya, Çukurova’ya âşıktır. O bir Çukurova sevdalısıdır. Millî güreşçi / Dünya şampi­yonu olmasına rağmen kibir, gurur ve hırs onun kitabında yazmaz. (İranlı Tahti’yi dize getirmesin­deki hırs hariç) Aslında o uzun yıllar memleke­tinden ayrı kalmasına rağmen köyünün tozlu yol­larını, tarladaki çakırdikenlerini hiç unutmamıştır. Dünyayı dolaşmasına rağmen doğup büyüdüğü Kozan’ın Çukurören Köyü bir başkadır onun için. Çukurova’da toprağa bağlı kişilere “Boz yer toprağı­nın adamı” derler. İsmet Atlı da tıpkı böyledir.

Şampiyon şairdir, âşıktır, sevdalıdır, bağlama çalar, şiir yazar, derleme yapar, halk kültürünü, at ve at kültürünü çok iyi bilir, atıcıdır, avcıdır. Çukurova’da hangi dereden geçilir, hangi pınarın suyu içilir, bilir. Şampiyon iyi insandır. Şampiyon, Çukurova bozlaklarının delisidir. 1956 yılında An­kara Radyosunda Muzaffer Sarısözen’in Yurttan Sesler Korosunun canlı yayınında ilk defa bozlak okuyan bir halk müziği sevdalısıdır. Sakin mizaçlı, kimseyi incitmeyen, herkese iyilik yapan, yaptıkla­rından zevk alan, Yunus gibi yaratılanı yaratandan ötürü seven bir anlayışa sahiptir. Yalandan nefret eder, haksızlığa tahammülü yoktur. Olursa da he­men tepkisini gösterir.

Halk kültürünü çok iyi bilmesi sohbetlerine ayak açar. Bir konu anlatacaksa onunla ilgili güzel bir fıkra ya da özdeyiş söyleyerek söze başlar. Ta­bir yerinde ise taşı gediğine koymasını çok iyi bilir. İşte o, böyle bir Şampiyon, böyle bir İsmet Atlı’dır. Onu anlamak için onu dinlemek gerekir. Onu an­lamak için Türkmen Kocası olduğunu bilmek ge­rekir. Onun sanatını anlamak için şiirlerini okumak gerekir. “Şampiyon güzel insandır. Varlığı ile dostlarını varlıklı kılar”. İşte O Şampiyon, İsmet Atlı’dır. O dünya şampiyonudur. Katıldığı her şampiyonada şeref kürsüsüne çıkmış, Almanya’da, Japonya’da, İsveç’te, Avustralya’da, Mısır’da, İtalya’da Türk Bayrağının dalgalanmasını sağlamış, fasılasız 14 yıl şeref kürsüsünde kalmasını bilmiştir. İstiklal Mar­şımızı dünyaya duyuran bir şampiyondur. İranlı Tahti’yi 1960 Roma Olimpiyatlarında ilk defa ye­nerek dünya şampiyonu olan, İran’a üç gün yas ilan ettiren Türk güreşçisidir. Dünya şampiyonu olup yurda döndüğünde üç gün Ankara sokaklarında omuzlarda gezen bir şampiyondur. Evet, işte o şampiyon İsmet Atlı’dır.

Ey devlet!… Ey millet!… Türkiye Cumhuriye­tinin Reisicumhuru… Türkiye Cumhuriyeti’nin Meclis Başkanı. Başbakanı. Gençlik ve Spor Bakanı. Kültür Bakanı. Eyyy Adana Milletvekilleri. Eyyy Adana. Kozan, Çukurova, Adana Valisi, Adana İl Spor Müdürü. O şampiyon öldü, biliyor musunuz? Evet öldü. İsmet Atlı öldü. Duydunuz mu? Dünya devi, sessiz sedasız göçtü gitti bu dünyadan. İranlı Tahti’yi yıkan koca Türk, maalesef ölüme yıkıldı.

Onu ben çok iyi tanırım. O, ölüme yıkıldığı­na üzülmez. Hem de hiç üzülmez. Devletinin ve milletinin ona sahip çıkmayışına üzülür. Esas onu işte bu yıkar. Sırtı yere gelmeyen adamın sırtını yere getirir, un ufak eder, perişan eder. O gerçek­ten yıkıldı. Ülkesinin bayrağını dünyada 14 defa şeref kürsünden dalgalandıran İsmet Atlı’yı onun varlığından haberdar olmayan yetkililer yıktılar. Ne acıdır ki. Küçük Pamir için ayağa kalkan Türki­ye, Dünya şampiyonu İsmet Atlı’nın ölümünden bile haberdar olmadı. Müslüm Gürses için devlet töreni düzenleyen, hastane borçlarının silinmesini sağlayan, Neşet Ertaş ve Zeki Müren için devlet töreni düzenleyen yetkililer nerede? Spor Bakanı nerede? Ben ne küçük Pamir için gösterilen feryat ve figanın ne de Neşet Ertaş, Müslüm Gürses ve Zeki Müren için yapılan devlet töreninin karşısında değilim. Olamam da. Üstelik beni de mutlu eder. Ancak beni mutlu etmeyen yetkililerin duyarsız­lığıdır. Onlara gösterilen sadakatin İsmet Atlı’ya gösterilmeyişidir. Günde saatlerce magazin prog­ramlarıyla meşgul olan, kuyuya düşen kedinin ha­berini yapan televizyon kanallarının duyarsızlığıdır. TRT’dir.

Nedir Yarabbi bu duyarsızlık. Koca şampiyo­nun ölümü kuyuya düşen kediden daha mı önemsiz. Vay benim ülkem vay… İçim yanıyor. Kahro­luyorum. Şampiyonun kardeşinin cenaze namazı öncesi gazetecilere yaptığı açıklama haykırışımı arşı alaya çıkarıyor. Açıklamasında Hüseyin Atlı:

“Memleketimizde ağabeyim ile kimse ilgilenmedi. Sır­tı, her yeri, yara bere içinde kaldı. Gücüm yetmedi, kaldıramadım çoğu zaman. Üzülüyorum, kimsesizler yurdunda kalmış gibi hastanede yattı. Kozan Devlet Hastanesi per­soneli elinden geleni yaptı, teşekkür ediyoruz. Bu şekilde ölümüne üzülüyorum. Ağabeyimin bakımsız gariban bir şekilde ölümü beni yıktı, bileni de yıkıyor. Bu memleke­tin bayrağını dalgalandıran bu insanın bu şekilde sahip­siz kalmaması gerekirdi diye düşünüyorum” diyerek Türkiye’ye sesleniyor. Evet. Ben de öyle düşünü­yorum sevgili Hüseyin Atlı. Hem de ölümüne öyle düşünüyorum.

Evettt. Koca Pehlivan İsmet Atlı. Dev adam. İran’a üç gün yas ilan ettirmene rağmen koca Türkiye senin öldüğünden, günlerce hastanede yattı­ğından haberdar olmadı. Ne acı. Ama üzülme. Hadise ne olursa olsun sen bizim gönlümüzün şampiyonusun, millî güreşçisin. Güreşin devisin. Çukurova’nın, Türkiye’nin millî kahramanısın. Seni sevenler üç gün değil, beş gün değil ilelebet yasını tutacaktır. Sen rahat ol. Bin rahmet olsun sana koca şampiyon. Herkes ettiğinden utansın. Bin defa utansın. Yüz bin defa utansın.

Ve İranlı Tahti[1]

İsveçli Palm ile yaptığım öldürücü maç bittik­ten sonra, kampa döndüm. Banyo yaptıktan sonra rahat bir uyku çektim.

Uykumu almış, yorgunluğumu atmıştım. Final maçları için güreşlerin yapıldığı tarihî binaya gidi­yorduk. Otomobilde Hasan Güngör, Celal Atik vardı. Celal Atik benimle konuşmasa da yakınlık gösteriyor, konuşmak için fırsat kolluyordu. Hatta “İsmet şampiyon olursa beni takmayacakmış” gibi sözler etti. Ben cevap vermedim.

Ben, finale rakiplerimi sayı ile yenerek geldim. Tahti bütün rakiplerini tuşla yenmiş, final maçına sıfır kötü puanla gelmişti. Ama aradaki farkı göz ardı etmemek gerekirdi. Ben şampiyonada favori güreşçilerle karşılaştım. Tahti ise zayıf güreşçilerle karşılaştı. Onun için de tüm rakiplerini tuşla yendi.

Bu arada FİLA başkanı Fransız Kulon ile As Başkan Vehbi Emre arasında şöyle bir konuşma geçmiş:

Mösyö Kulon:

– Takım olarak iyi gidiyorsunuz. Burada da ikinciliği garantilediniz.

Vehbi Emre:

– Neden birinci olmuyoruz ki.

Mösyö Kulon:

– Bundan sonrası da var.

Vehbi Emre:

– İsmet, Tahti’yi yenecektir.

Mösyö Kulon gülerek:

– Bir şampanyasına var mısın?

Vehbi Emre:

– Tabi varım…

Çok heyecanlıydım. Bu konuşmalar da kula­ğıma gelince heyecanım bir kat daha arttı. Sanki harbe gidiyordum.

Tahti ile yapacağım maçı düşünüyor, yenilece­ğimi, yeneceğimi aklıma getirmiyor, maçtaki uygu­layacağım taktiği planlıyordum.

Saat 23.00 idi. Tahti ile ben mindere çıktık. Ha­kem kontrolünden geçtik, ortaya yakın yerde karşı karşıyayız. Tahti’yi son bir kez daha süzdüm. İçim­den, bu adam beni yenemez dedim. Mindere çık­mamızla ortalık suspus oldu. Sinek uçsa duyulacak. Alkıştan ziyade salonda korkunç bir uğultu var. Sanırım herkes maçın kritiğini yapıyor. Seyircilerin çoğu Avrupa’dan gelen İranlılar. Türk seyircilerin sayısı da az değil.

Büyük tarihî bina içine kurulan iki ringden birindeyiz. Her yer ışıklandırılmış, pırıl pırıl parlıyor. Yüksek duvarlar, dayalı tribünler, ringin karşısında asma bir kat. Orada her iki minderi gören FİLA üyeleri. Sol baştaki duvarda, hakemlerin, güreşçi­lerin maç zamanını takip edebilmesi için kocaman bir saat. Akrep ve yelkovanı kolumun uzunluğu kadar var.

Hakem düdüğünü çaldı. Hemen vaziyet aldık. Ben iyice eğilmiştim. Bu, Tahti’ye uyguladığım özel bir taktikti. Diğer güreşlerimde bu kadar eğilmez, minderin kenarına yakın durmaz, rakibimin karşı­sına dikilir, dalmasını bekler, dimdik güreşe girer, göğüs göğse mücadele yapardım.

O giriyor, ben giriyorum. Ayrılıp tekrar kapı­şıyorduk. Öyle hızlı, dikkatli, çalışıyorduk ki buna can dayanmazdı. Tahti daldı, ben de boyunduruğu çektim. Öylece minderin dışına yıkıldık. İkimiz de hızla ortaya yürüdük. Parçalarcasına bir mücadele başladı. Minderden dışarı çıkarken hep yıkılıyor­duk. İşin garibi ben üste düşüyordum. Hâlbuki iki yıl önce Tahran’da minder kenarında ben altta, Tahti üstte idi.

Tahti finale dinç girmişti. Onun için müthiş saldırıyor, sanki minder yırtılacak. Kendinden çok emin. Minderin kenarından kalkarken Celal Atik Hoca “Bugün bu adamı istersen tuşla yenersin” diye ba­ğırıyordu. Bu sözle beni uyardığını düşündüm.

İranlı seyircilerin kendilerinden emin alkışla­rı, Türklerin beni galeyana getirmek için çabaları birbirine karışıyor, biz de Tahti ile süratle kapışı­yorduk. İş kuvvete bindi. Bütün gücümüzle mü­cadele ediyor, imha sistemi uyguluyorduk. Tahti dalarken ben de koltuk altından kaldırmış, göğüs göğse girmiştik. İkimiz de aksi yönlere yükleniyor­duk. Birimiz yere düşecekti. Yine minderin dışına yıkıldık. Düşmemizle kalkmamız bir oldu. İkimiz de öfkeli. Minderin ortasına yürüdük. Orta çizgide güreşe başlamak için bekliyorduk. Hakem düdüğü­nü çaldı. Öfkeli koçlar gibi birbirimize girdik. Tahti minderin ortasında altıma yıkıldı. Emekleyerek kaçmaya çalışıyordu ki mindere yapıştırdım. Bu defa da dışarıya kaçmak istedi. Hâlbuki Tahti’nin o zamana kadar alta düştüğü görülmemişti. Hem de ilk dakikalarda.

İranlı Tahti’nin güreş tekniğinden de kısaca bahsetmek istiyorum. Tahti boğuşur gibi güreşir. Uzun kollarını bacaklardan dolar, ahtapot gibi çeker, altına alır, kalın bacaklarıyla sarmayı takar, altındakini açar, ondan sonra da burgu ile tuşa ge­tirirdi.

O dönemde güreşten kaçmak mübah sayılırdı. Hâlbuki Tahti, üç dakika içinde minderdeki beyaz yuvarlağın dışına çıkmadan, göğsünü yere verme­den oturur, zamanı doldurur, sonra da uzun uzun alkışlanırdı. Bu sefer evdeki hesap çarşıya uymadı. Tahti, altımdan kalkamayınca sürüne sürüne dışarı kaçmaya başladı. Ben de puanımı aldım.

Hakem ayağa kaldırdı. Yeniden kapıştık. Bir buçuk dakika sonra ilk altı dakikalık devre bitti. Hakemin düdüğü ile ayrıldık. Bir dakikalık ara din­lenmesi için yerlerimize çekildik. Görevliler beni serinletiyor, terimi kurutmaya çalışıyorlardı.

Bu bir dakikalık sürede ikinci devre için taktik­lerimi düşündüm. Kura çekildiğinde üçer dakikalık yer devresinde alta düşmeyi istiyordum. Yerde iyi­ce dinlenecek, üç dakikayı puan vermeden kapa­tacak, ayağa kalkınca da bütün gücümle rakibime saldıracaktım. İkinci devre için taktiğim bu idi.

Bir dakikalık zaman doldu, ikinci devre başladı. Hakem ortaya çağırdı. Kura çekildi. Aksilik bu ya, ben üstte Tahti altta. Hakemin düdüğüyle Tahti’ye yüklendim. Sarma takmadığım gibi çırpma, künde gibi oyunlar ile güçlü rakibimi taşıyıp enerjimi bi­tirmek de istemiyordum. Hep kollarına yükleniyor, çeke çeke dağıtmaya çalışıyordum. Benim kolum yorulduğunda onun da kollarının biteceğini bili­yordum. Böyle çalıştığım için Tahti altımda bozu­luyor, dağılıyor, sürünerek minderden dışarı çıkı­yordu. Bu durum üç defa gerçekleşti. Her defasın­da hakem Tahti’yi getirdi altıma yatırdı. Daha önce söylediğimiz gibi, bu büyük güreşçiyi oturduğunda yerden kaldırıp minderin dışına çıkarmak mümkün değildi. O oturuşunu bozmadan 3 dakikayı doldu­rur, yerinden kimse bir santim oynatamazdı.

Üç dakika dolmuştu. Bu defa hakemler beni alta verdiler.

Tahti’nin en büyük oyunu uzun bacakları ile sarma takıp, soldan taktığı sarma ile altındakinin sağ omzuna yüklenir, dağıttıktan sonra sol kolu­nu rakibin sol koluna burgu takarak kısa zamanda tuşlardı. Ben Tahti’nin bu oyununu bildiğim için sol yanımdan sarma vermiyor, toplu oturuyor, üze­rimdeki müthiş yükü küçük kıpırdanmalarla büyük güç sarf ederek yok etmeye çalışıyordum. Bazen de puan vermemek için minderin dışına çıkıyor, üç dakikayı böylece kapatmak istiyordum.

Ayakta güreşirken aldığım bir puanım vardı. Ama üçer dakikalık güreş ikimiz için de puansız bitti. Güreş böyle biterse ben müsabakayı kazanı­yor, olimpiyat şampiyonu oluyordum. Son üç da­kikalık güreşe hakemin düdüğü ile başladık. İkimiz de kıyasa saldırıyorduk. Tahti, yüksek maneviyatlı güreşçi, birçok şampiyonalarda olduğu gibi bu şampiyonada da bana gelinceye kadar bütün ra­kiplerini üç dört dakikada yenmiş, hatta bir buçuk dakikada tuşla kazandığı da olmuştu. Ama güreşe başlayalı 12 dakika olmuş, Tahti hâlâ güreşiyor, ra­kibine karşı kıyasıya mücadele veriyordu.

Tahti ile tarihi güreşte ülkemin insanlarını düşündüm. Bulgaristan’da yamaklı pantolonlarla beni ziyarete gelen Türk asıllı Bulgarları hatırla­dım. Toroslar’ı bölerek Çukurova’yı sulayan Sey­han, Ceyhan geldi aklıma. Kastamonulu Davulcu Karayılan’ın meççiği kaldırmasıyla başladığım gü­reşler geçti gözümün önünden. Sivas’ın Sicimoğlu, Maraş’ın Göksun güreş havası çınladı kulaklarım­da. Dut ağacının yapraklarına düşen arı duru yağ­mur damlacıkları kadar tertemiz duygular doldur­du içimi.

Bir sabah çifte giderken Gökülü Emmi’nin söylediği senir havası doldu yüreklerime. Gözlerimde hasret, bileklerimde asil gücüm haykırdı. Sabahın erken saatinde “dan” davulu ile başlayan köy düğünlerini hatırladım. Çukurova bozlaklarıyla kulağımın pası açıldı. Süslü Hasan’ın ağıtı, Topuz Eşe’nin dörtlükleri boğazımda düğüm düğüm.

Sarı Zeybekle Kolbaşı’nın Kır Atı şahlandı. Yö­rük Ali Efe, Çakırcalı, Kerimoğlu, Debreli Hasan, Hekimoğlu, Bayram Aracı, Muzaffer Sarısözen Ankaralı seğmenler el ele, kol kola düşmüşler yol­lara. Şafak vakti sunayı uyandırmadan koro hâlinde bağırmaya başladılar.

Aman bir de ne göreyim bizim eski ustalar, peş­rev çekiyorlar. Kurtdereli Mehmet Pehlivan, Koca Yusuf, Çoban Mehmet, Mersinli Ahmet, Yaşar Erkan, Zanapalı Hanifi, Yusuf Aslan hepsi orada. Bana moral veriyorlar. Zanapalı Hanifi aralarından sıyrıldı. “İsmet’in şampiyonluğunu Çukurova’nın üçayak halayını çekerek kutlayalım” dedi.

Aman yarabbi burası Roma, Çukurova değil ki. Burada kim anlar Çukurova’nın üçayağını beş ayağını. Olmaz arkadaşlar burası Roma diyecek ol­dum. At gemi azıya almış, İsmet Atlı’yı kim dinler.

Davulda Adanalı Cebbar, zurnada Arap Nazmi. Koygun bir üçayak tutturdular. Zanapalı Hanifi başta. İpek mendil elinde, benim gözlerim dolu dolu. Zanapalı Hanifi’ye atalım attılar. Ustam Zanapalı eli kulağa attı. Ağzını da poyraza verdi. “Kız senin adın da Fadime mi Fatma mı” diye başladı.

Gel de dayan dayanabilirsen. Buna yürek mi dayanır özek mi? Hele ki İsmet’in özeği hiç dayanmaz. Zanapalı bir dörtlük okudu. Tekrar Çukurova üçayağına dönmeye başladılar.

Ustam Zanapalı: “İsmet, bu halaylar, türküler, boz­laklar hep senin için. Emeklerini zayi etmeyesin. Tahti’yi vur yere, bitir onu. Haydi yiğidim. Çukurovalım. Aslanım haydi”.

Kurtdereli de arkamı sıvazladı: “Alacaksın yiği­dim. Tahti’nin tacını tahtını devireceksin, İran’ı yasa boğacaksın”.

Yunus bir taraftan, Karacaoğlan bir taraftan heykirmeye başladı. Dadaloğlu’nun kahrı hele hiç çekilmiyordu. Dadaloğlu verdi temrenli mızrağı elime. “Haydi, İsmet davran” diye bağırıyordu. “De­vir Tahti’yi. Yasa boğ Acem ülkesini. Devir Şah Rıza Pehlevi’nin sırtı yere gelmemiş pehlivanını. Yasa boğulsun İran ülkesi, Acem ülkesi. Bak Köroğlu da seninle beraber. Hiç eksiğin yok. Ayvaz da ata binmiş geliyor, elinde kılıç. Davlumbazlar dövülüyor. Toylar kurulmuş. Daha ne bek­liyorsun. Haydi, vur mızrağını Tahti’ye.”

Bizimkiler bütün gücüyle beni alkışlıyor. Ülke­min taşı, toprağı, bayrağı, kızı kızanı, ozanı, efesi kısaca herkes benimle beraber minderde. Tahti ile güreşimin sonucunu bekliyorlar. Hep bir ağızdan: “Yüreğimiz seninle. Davran İsmet davran. Yolun açık, ga­zan mübarek olsun” diye bağırıyorlar.

Ey ulular, yüceler, ant olsun, yemin olsun. Tahti’yi tahtından indireceğim. Söz veriyorum indireceğim.

Maçın sonuna doğru Tahti, yenildiğine inan­maya başladı. Üstelik bir de puan kaybetmişti. Bu düşünceler onu biraz daha hırçınlaştırdı. Azgın bir boğa gibi saldırıyor, kuduz köpekler gibi ağzın­dan salyalar akıyordu. Ben süratle güreşi devam ettiriyor, kötü puan almadan bitirmek için bütün gücümle çalışıyor, son gücümü sarf ediyordum. Güreşe başladığımız andan bu yana mücadele aynı tempo ile devam ediyordu.

Ben aldığım maçı kaybetmemek için fazla güç sarf ederken Tahti kaybettiği puanların acısıyla daha hırçınlaşmış, azalan gücüyle intihar hücum­ları yapıyordu.

Yan duvardaki saat, maç başlayınca çalıştırılı­yor, seyirciler gibi müsabıklar da saate bakıp maçını ona göre ayarlıyordu. Tahti ile kıyasıya mücadele ederken gözüm saate takıldı. Baktım maçın bitme­sine iki dakika var.

Aman Allah’ım iki dakikalık süre bir türlü bit­mek bilmiyor. Ha bitti ha bitecek derken Tahti, daha da hırçınlaştı. Mağlup olacağını iyice anladı­ğından son hücumlarıyla durumu değiştirmek is­tiyordu. Eğer biraz üstünlük göstermiş olsa, ünlü güreşçiye hayranlık duyan hakemler bana ihtarı çe­keceklerdi.

Tahti de ben de bu durumu çok iyi biliyorduk. Böyle maçlarda ünlü güreşçinin terazisinin kefesi ağır basar. Hakemler ünlü güreşçiden yana olur. İşte Tahti, bunu bildiğinden daha da saldırganlaştı. Mücadele dişe diş devam ediyordu. İkimiz de bittik tükendik. Buna rağmen yeni başlamış gibi dalışlar yapıyorduk.

Güreşin bitmesine daha bir dakika var. Artık acı sona her saniye biraz daha yaklaşıyorduk. Sa­niyeler bir yıl gibi. Ömrümün bitmek tükenmek bilmeyen saniyeleri, saatin tik tak sesleri yüreğimin atışına eşitti. Benim için de tehlike çanları çalmaya başladı. Çünkü hakemler her an bana bir ihtar ve­rebilir. Hatta orta hakem şöyle bir sağa sola baktı. Yan hakemlerden bir işaret alsa ihtarı çekecekti.

Tahti dalarken ben de göğüsledim. Çırpma­yı bastırdım. Yana doğru çırparak yarım köprüye getirdim. Böylece ihtar almadığım gibi iki de puan aldım. Belki orda tuşa gider güreşi bitirebilirdim. Fakat bitmiş güreşi maceraya sokmak istemedim. Tahti her an beni bir oyuna getirebilir, ünlü oyunla­rını uygular, kazandığım maçı tuşla kaybedebilirim diye düşündüm.

Altımdaki yorgun güreşçiyi biraz gevşetince süratle ağız aşağı dönerek tekrar saldırmak iste­di. Biraz dizleyip ileri doğru kaydıktan sonra tam ayağa kalkmıştık ki ben arkadan yakaladım. Bütün gücümle sıktım. Sol bacağımla da Tahti’nin sol ba­cağına bağdayı takarak yan üstü devirdim. Tahti ayağa kalkamayacağını anlayınca bu defa sol taba­nını yere, sağ dizini de mindere dayayarak kalkmak istedi. Ben, Tahti’nin bu hareketini engellemedim. Böyle durumlarda kendime sonsuz güvenim vardı. Kim olsa mindere çakardı. Gene Tahti’yi yere uzatıverdim. Büyük güreşçi Tahti bununla beraber bir sağdan, bir daha sağdan gayretle altımdan kalkmış tam saldırmak üzereyken “dan!” diye gonk vurdu.

Alkışlar, tezahüratlar birbirine karıştı. Çünkü İsmet Atlı dünya olimpiyat şampiyonu olmuş yenilmezleri yenmişti. Alkış alkış. Alkışlar çınlatıyor­du salonu. Bense soğukkanlılığımı koruyor minde­rin ortasında hakemin elimi kaldırmasını bekliyor­dum.

Hakem elimi kaldırdı… ki gözüm iki çeşme. Salon Türkiye, Türkiye, Türkiye sesleriyle inliyordu. Benim gözümden yaşlar murt gibi dökülüyordu. Ben de Türkiye, Türkiye, Türkiye diye bağırmaya başladım.

Dr. Halil ATILGAN

Alıntı Kaynak: Erciyes Aylık Fikir ve Sanat Dergisi, Yıl:37 Sayı:437 Yıl: 2014

[1] Bu yazı “İşte O Pehlivan İsmet Atlı’dır” adlı kitabımdan alınmıştır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ