İSLAM ÖNCESİ TÜRK TOPLUMUNDA KADININ KONUMU ÜZERİNE

İSLAM ÖNCESİ TÜRK TOPLUMUNDA KADININ KONUMU ÜZERİNE

Prof. Dr. İbrahim TELLİOĞLU

Ondokuz Mayıs Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü, telliogluibrahim@gmail.com.

Eski Türk toplumu ile ilgili özellikle batılıların hazırladığı eserlerin pek çoğunda, Türklerin göçebe olduğundan hareketle çeşitli önermeler üretilmiştir: Göçebe olmalarından dolayı ilk büyük medeniyetler içerisinde yer alamayan Türkler, insanlığın gelişimine neredeyse hiç katkıda bulunmamış bir topluluktur. Vahşi aile grupları şeklinde örgütlenmiş göçebe çobanlardır. Doğuştan itibaren medeni vasıflardan yoksun olan Türklerin de içerisinde yer aldığı göçebeler, sadece var olanı tüketir ve bu anlamda hayatı kolaylaştıran gelişmelerin önünü tıkar. Askerî güçleri ile bir yeri ele geçirseler de o ülkede fetret devri başlatırlar, karmaşa çıkarmanın ötesinde bir şey yapmazlar. Herhangi bir inanç sisteminden yoksun olmalarından dolayı başıboş insan yığını olarak tarif edilmelerinde mahzur yoktur. Devlet teşkilatına sahip olmadıkları gibi kanun nedir bilmezler, kendi kurallarına göre yaşamayı severler (Kafesoğlu, 1988, s. 32-33). Bu ve benzeri önermelerle eski Türkleri tanımlamaya çalışan düşünürlerin yanıldığı günümüzde açıkça ortaya çıkmıştır.

İslam öncesi Türk toplumu yarı göçebeydi. Ekonomik sistem büyük ölçüde hayvancılık üzerine kuruluydu. İlk dönemde boylar hâlinde yaşayan Türkler, devletlerin ortaya çıkması ile birlikte milletleşmeye başlamıştı. Atı ehlileştirmeleri ve demiri ilk kullanan topluluklardan biri olmaları sebebiyle uygarlık tarihine büyük katkı yapmışlardı. Süvari orduları sayesinde yaşadıkları coğrafyalarda çok zorlanmadan siyasi üstünlük kurabilmişlerdi. Kendilerini medeniyetin merkezi olarak kabul eden Çinlilerden tutun da Avrupalı topluluklara kadar pek çok farklı unsur Türk ordu sistemini örnek alarak askerî yapılarını yeniden düzenlemişlerdir. Ayrıca kurdukları güçlü devletler sayesinde Çin sınırından Atlas Okyanusu’na kadar pek çok farklı topluluğu bayrakları altında bir arada yaşatmışlardır.

Türklerin siyasi ve askerî meziyetlerini kabul eden bazı düşünürler, sadece bu vasıfları ile kıymet görebileceklerini, göçebe olmalarından dolayı uygarlık tarihinde yer edinemeyeceklerini savunurlar. Onlara göre Türklerin de içerisinde bulunduğu göçebeler her türlü medeni gelişmeden uzak, sadece başkalarının ürettiğini kullanan hatta yeri geldiğinde onları yok eden bir topluluk konumundadır. Ancak bazı arkeolojik çalışmalarda ele geçen buluntular onların bu tarih görüşünü tozlu raflara kaldırmıştır. Pazırık kurganında ele geçen buluntulardan dünyanın en eski halısının Türkler tarafından yapıldığı ortaya çıkmıştı. Esik kurganında ortaya çıkan altın elbise ise MÖ V. yüzyılda Türk madenciliğinin geldiği ileri seviyeyi ve sahip oldukları estetik değerleri gösterir önemli bir örnek olarak göz önündedir. Sadece bu iki örnek bile medeniyet tarihindeki Türklerin yeri ile ilgili algıyı büyük ölçüde değiştirmeye yetmiştir.

Devlet kurabilmenin en önemli şartlarından birisi insanları bir arada yaşatacak kanunlara ve güçlü bir toplumsal yapıya sahip olma ise, Türkler bu açıdan büyük ilerleme kat etmiş olmalıdır. Zira İslamiyet’ten önceki devirde Orta Asya’dan dünyanın farklı yerlerine dağılarak Hindistan’dan Karadeniz’in kuzeyine, Macaristan’dan Kafkasların güneyine birbirinden çok farklı yerlerde devletler kurma başarısını gösteren bir millet, siyaseten başarılı olmalıdır. Farklı kökenlerden, dinlerden, kültürlerden insanları bir arada yaşatacak siyasi birikime ve kanuni alt yapıya sahip olmalıdır. Dünyayı yönetmek maksadıyla yaratılmış bir millet olduğuna inanan Türkler, cihan hâkimi olabilmek için bu birikime ve hukuka büyük önem vermişlerdir (Turan, 1980). Ancak bu ideale ulaşabilmek için güçlü bir sosyal yapıya da ihtiyaçları vardır ki güçlü bir toplumun temeli güçlü bir aile oluşumundan geçer.

Türk ailesi ataerkildir (İnan, 1998, s. 341). Ancak Türklerdeki ataerkillik çeşitli farkları dolayısıyla pederşahi yerine pederi olarak adlandırılan türdendir. İran ya da Roma’da olduğu gibi babanın mutlak hâkimiyeti söz konusu değildir. Kadının ve çocuğun çeşitli hakları olduğu bir aile çeşididir (Onay, 2012, s. 350). Konargöçerliğin bir neticesi olarak çekirdek aile tipi yaygındır. Çok evliliğin pek görülmediği eski Türk toplumunda genellikle dıştan evlilik vardır (Ögel, 1988, s. 237). Aile, dinî ve toplumsal değerlerle kutsanan bir kurumdur. Yeni bir ev kurmak anlamına gelen ve günümüze kadar kullanılan ev – bark olma deyimindeki bark kelimesi mabet demektir. Yeni bir aile kurulması mabet kadar kutsal bir çatı inşa edilmesi anlamına gelir (Gökalp, 1991, s. 231-232). Aile ve toplum içerisinde kadının yeri ise Türklerin medeni seviyesini gösteren önemli bir ölçüdür.

İslam öncesi dönemde Türklerde aile yapısı ve kadının statüsü ile ilgili bugüne kadar pek çok çalışma yapılmış ve mesele etraflıca ele alınmıştır (Eröz, 1977; Sevinç, 1987). Ancak bu külliyat içerisinde birbirinin tekrarı mahiyetindeki pek çok tespitin tarihî temeli olup olmadığı konusunda çok durulmamıştır. Aynı şekilde özellikle kadının durumuyla ilgili meseleler ortaya konulurken bazı olaylar görmezlikten gelinmektedir. Buna bağlı olarak konu oldukça idealize edilerek işlenmektedir. Bu çalışmada daha önce yapılan karşılaştırmalı metot takip edilerek Türk kadınını çağdaşlarıyla kıyaslanıp nasıl bir konuma sahip olduğunu tasvir edilecektir. Bu yapılırken ihmal edilen bazı tarihî olaylar ve kavramların altı çizilerek meseleye çok yönlü bakılmaya çalışılacaktır.

Türklerde kadın ya da aile meselesi gündeme geldiğinde Ziya Gökalp’in görüşleri üzerine kurulan önermelerle karşılaşılır. Türklerin hem demokrat hem de feminist olduklarını kaydeden Gökalp, Şamanizm’in kadındaki kutsi kuvvete dayandığını yazar. Türk şamanları sihir ile olağanüstü güçlerini gösterebilmek için kadınlara benzemeye çalışırlarmış. Bu inanç içerisinde toplum hayatında kadınla erkeğin bir arada bulunması şartmış. Ona göre velayet-i amme Hakan ile hatunun bir arada olması suretiyle tecelli ettiği için bir emirname yazıldığında “hakan emrediyor” ibaresiyle başlarsa kabul olunmaz “hakan ve hatun emrediyor ki” sözüyle başladığında muteber sayılıyormuş. Hakan tek başına bir elçiyi huzuruna kabul etmez sağda hakan solda hatun oturduğu bir zamanda huzura alınırdı. Şölenlerde, kinkeşlerde, kurultaylarda, ibadet ve ayinlerde, harp ve sulh meclislerinde, hatun da mutlaka hakanla beraber bulunurdu. Kadınlar hükümdar, kale muhafızı, vali, sefir olabilirdi (Gökalp, 1990, s. 158-159).

Ziya Gökalp’in tespitlerinden hareket eden pek çok düşünür biraz da meseleyi idealize ederek Türklerin kadına büyük değer verdikleri, toplumsal, dinî, hukuki ve siyasi bakımdan emsalsiz imkânlara sahip olduğunu kaleme almışlardır. Ancak bardağa o kadar dolu tarafından bakılmaktadır ki Gökalp’in “hakan ve hatun emrediyor ki” diye yazılmadan kanunların geçerli olamayacağı düşüncesine kimse bir yazıt ya da kaynaktan destek bulma ihtiyacı hissetmemiştir.

Cinsiyet ayrımcılığı İlk Çağ’dan günümüze insanlığın en önemli toplumsal problemlerinden birisidir. Tarih boyunca dünyada genel olarak kadına yönelik negatif ayrımcılık yaygındır. Toplumsal farklılıklar bulunmakla birlikte doğumdan itibaren çocuklar arasında cinsiyet ayrımı yapılması âdeta geleneksel hâle gelmiştir. İslam öncesinde Türklerin çağdaşı toplumlarda bu durum kendini gösterir. Mesela Türklerin en yakınındaki kültürlerden birisi olan Çinlilerde doğan çocuk kız ise isim verilmeye değer görülmez, ona sayı ile hitap edilir. Yakın coğrafyadaki diğer bir topluluk olan Hintlilerde çocuk kız ise evlenene kadar babasının eğer yoksa erkek kardeşlerinin himayesi altındadır. Bu himayeden maksat kızların zayıf karakterli, günaha meyilli ve hayatını tek başına devam ettiremeyecek kadar güçsüz olduğuna inanılmasıdır. Ancak bu konudaki en uç örnek Araplardadır. Araplar için doğan çocuk kız olursa bu bir utanç olarak kabul edilir. Bu yüzden kız çocuklarını diri diri toprağa gömenlere bile rastlanılır (Çağatay, 1989, s. 135). Buradan anlaşılacağı üzere Türklerin çağdaşı topluluklar farklı derecelerde de olsa çocukları arasında cinsiyet ayrımı yapmaktaydı. Hâl böyleyken Türkler çocuklarına farklı davranmazlar. Kutadgu Bilig’de Ay-Toldı oğlu Öğdülmiş’e nasihat verirken oğul ve kız kelimelerini yan yana kullanır. “Oğul-kız hakikatte gören gözün nurudur” diyen vezirin sözü (Yusuf Has Hâcib, 2003, s. 94) ile de cinsiyet ayrımı bilmediklerini gösterir.[1]

Aynı şekilde Dede Korkut hikâyelerine bakıldığında çocuklar arasında cinsiyet ayrımı yapıldığına dair bir örneğe rastlanılmaz. Sadece soyun devamını sağladığı için erkek evlada daha çok meyledildiği hissettirilir. Ergenlik çağına kadar kız ve erkek çocuklarının bir arada yetiştirilmesi bu toplumsal değerin en önemli uygulamasıdır (Ergin 1988).

Türklerin çocukları arasında cinsiyet ayrımı yapmaması onların kadına bakışları hakkında önemli bir göstergedir. Çocukluk safhasından sonraki değerlendirmelere bakıldığında ise toplumun bu konudaki mental değerleri daha da netleşmeye başlar. Genç kız, evli kadın ve anne simgeleri üzerinden yapılan anlamlandırmalar başlangıç evresindeki bakışın ilerleyen dönemde de devam edip etmediğini belli eder. Bunun için toplumun en eski değerlerini yansıtan sözlü kaynaklar oldukça kıymetlidir. Kadınların toplum içerisindeki itibarı milletin zihin dünyasındaki yeriyle yakından alakalı olduğundan milletin düşünce sistemini asırlar boyu kuşaktan kuşağa aktaran sözlü kaynaklara bakmak gerekir.

Toplum hafızasının gidebildiği en eski yer olan efsane ve destanlar Türklerin kadına bakışını gösterme açısından oldukça kıymetli bilgiler içerir. Destanlara bakıldığında kahramanların anneleri ve eşleri hep ilahi ışıktan varlıklar olarak tasvir edilir. Bu semavi sembol, kadının kıymetli bir varlık olduğunun işareti olarak kabul edilir. Oğuz Kağan Destanı’nda Oğuz Han’ın eşinin karanlık bastığında gökyüzünden inen, aydan ve güneşten parlak bir ışık şeklinde tasvir edilmesi (Bang-Rahmeti, 2012, s. 93), Göç Destanı’nda Hulin Dağı’ndaki bir ağaca inen mavi bir ışıktan Sungur, Kutur, Tükel, Ur ve Bögü Tigin’in doğması gibi örnekler bu duruma işaret eder (Banarlı, 1971, s. 28). Diğer taraftan Tanrı Ülgen’e yaratma ilhamını bir kadının vermesi de dikkat çekicidir. O yüzden bu ilhamın sahibi gün ana, kadınların temsilcisi olarak Tanrı katında erkeklerden daha yüksek bir konumdadır (Uraz, 1994, s. 88-89). Ayrıca ulusu koruduğuna inanılan ve kendisine ulus anası denilen Ana Maygıl isminde bir ruh olduğunu düşünürler (Çoruhlu, 2000, s. 44). Bu örnekler toplumsal hafızada kadının konumlandırılmasıyla ilgili olarak oldukça kıymetlidir. Fizik ötesi simgelerle anılması kadınlara cinsel bir obje olarak değil sıra dışı bir varlık muamelesi yapıldığının göstergesidir. Aynı şekilde inanç dünyasında kadının Tanrı’ya daha yakın bir konumda tutulması onların hukukunun dinî kurallarla belirlendiği sonucunu ortaya çıkarır.

Umay simgesi, Türklerin zihin âleminde kadına verilen kıymetin en önemli göstergelerinden birisidir. İlk kez Kültigin abidesinde “Babam kağan uçtuğunda küçük kardeşim Kül Tigin yedi yaşında kaldı… Umay gibi annem hatunun devletine, küçük kardeşim Kül Tigin er adını aldı” sözleriyle anılan Umay, Tonyukuk yazıtında Göktürkleri kurtaran ilahedir (Ergin, 1988, s. 25-26, 58). Tanrı Ülgen, ağaç ve orman kültünün en önemli sembollerinden olan kayın ağacını koruyucu ve merhametli ana Umay ile birlikte dünyaya göndermiştir (İnan, 1976, s. 39). Umay, kadın (anne) ve çocuklarla ilgili bir tanrıça ya da ruhtur. Hükümdarın hanımı Umay’ı temsil eder. Kadınları ve çocukları koruyan bir ruhtur. Her şeye hayat veren güneş de Umay’la ilgilidir (Çoruhlu, 2000, s. 39-41). Diğer yandan Türk mitolojisinde güzellik ilahesi olarak kabul edilen Ayzıt toplumsal bilincin görünüşü olarak erdem, ahlak, fazilet timsali bir sembol şeklinde tasvir edilirken fiziki özellikleri hiç anılmayan bir motiftir (Gökalp, 1991, s. 118; İnan, 1976, s. 26-27).

Aynı şekilde Dede Korkut hikâyelerinde kadınlara yönelik hitaplar hep onure edicidir, incitici herhangi bir ifadeye rastlanılmaz (Ergin, 1994; Şen, 2008). Yenisey’deki Köktürk harfli yazıtlardan anlaşıldığı kadarıyla “Evdeki eşime, vadideki oğullarıma doyamadım, değerlilerime, kutsal devletime, baştaki begime doyamadım.” örneğinde olduğu gibi kadının adı ilk sırada anılır. Kişi kelimesi ile insan ve her iki cins de ifade edilebildiği için kadın – erkek arasında bir ayrım olmadığı anlaşılabilir (Useev, 2012, s. 60-65). Türkistan’da ele geçen heykellerde aynı mezar alanına defnedilen kadın ve erkek heykellerinin bir arada olması bu eşitliğe şehadet eder (Alyılmaz ve Alyılmaz, 2014, s. 17). Kadınların ailesine ve eşine bağlılığı hususunda pek çok örnek vardır. Şorların Ak-Kağan destanında üç kadın tipine rastlanılır. Birincisi mücadeleci ve korkusuz Alp kadın tipidir. İdeal bir eş ve anne olarak tanımlanan kadınların üçüncü yönü ise aklın ve bilgeliğin sembolü olmasıdır (Bars, 2014, s. 109-110). Dede Korkut hikâyelerinden Deli Dumrul hikâyesinde eşinin onun için canını vermeye hazır olması eşe bağlılığın bir göstergesidir (Ergin, 1988, s. 126). İbn Fadlan’ın Türkler arasında gayrimeşru ilişkilerin olmadığı yönündeki tespiti de (İbn Fazlan, 1975, s. 31) çağdaşı toplumlarda ciddi biçimde cinsel meta hâline gelen kadınların Türk toplumu içerisindeki farklılığını göstermesi bakımından önemlidir.

Eski Türklerde kadınların sahip olduğu hukuki hakları çağdaşlarından daha ileri olduğu konusundaki kanaatleri güçlendirir. Bu konuda ilk dikkat çeken şey ekonomik bakımdan pek çok imkâna sahip olmasıdır. O zamanın şartlarında bu çok önemli bir hadisedir. Ziya Gökalp, evin karı ve kocanın ikisine birden ait olduğunu ifade ederek çocuklar üzerindeki velayet-i hassanın baba kadar anaya da ait olduğunu vurgular. Kadınlar emvâle tasarruf ettikleri gibi dirliklere, zeametlere, haslara, mâlikânelere de mâlik olabilirlerdi (Gökalp, 1990, s. 159-160). Diğer bir konu ise mirastan pay alma meselesidir ki bu hususta sadece çağdaşlarından değil günümüzdeki pek çok toplumdan da daha öndedir. Evlilik aşamasında kız çocuğu mirastan payını alırdı ve çeyiz malı üzerinde kocasının hiçbir tasarruf hakkı yoktu (Çimen, 2008, s. 196). Aynı dönemde bırakın miras almayı anne ve çocuklarının baba için çalıştığı Mezopotamya toplumunun ya da kadının mirastan hiçbir hak iddia edemediği Roma hukukunun geçerli olduğu zamanda (Pugliese, 1957, s. 345) evlilik çağı gelen kız, miras payını alarak yuvasını kurardı. Bu hukuki bakımdan büyük bir ayrıcalıktı. Bugün bile kız evlatlara mirastan pay verilme hususunda çeşitli engellemeler olduğu düşünülürse o dönemde Türk kadınının ne derecede önemli bir yer edindiği anlaşılabilir.

Türk kadınının hukuki durumu ile ilgili diğer önemli bir husus boşanma hakkına sahip olmasıdır.[2] Ataerkilliğin yaygın olduğu toplumlarda böyle bir hakka rastlamak mümkün değildir. Kadını her şart altında evliliğe mecbur bırakan zihniyet Türkler içerisinde mevcut değildir. Hatta eski Hind toplumunda olduğu gibi eşi ölen kadın, çocukları ya da ailesinden başka erkekler sahip çıkmazsa günah işleyebileceği ve hayatını devam ettiremeyeceği sebebiyle öldürülebilirdi (Donuk, 1980, s. 167). İşte böyle bir çağda Türklerde kadınlar eşlerinden ayrılabiliyordu. Bu örneklerden anlaşıldığı üzere kadınlar günlük yaşantıda statü sahibi, hakları dinî ve toplumsal değerlerle korunan bir konumda bulunmaktadır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ