İRAN’DA AZERİ TÜRKLERİ

İRAN’DA AZERİ TÜRKLERİ

Dr. Brenda SHAFFER

Harvard Üniversitesi Hazar Araştırmaları Programı Başkanı / A.B.D.

İran Devleti’nin siyasi sınırları ve etnik kompozisyonu, tarihi boyunca sıkça değişmiştir. İran, Farisi olmayan halkların toplam nüfusun yaklaşık yarısını oluşturduğu çok uluslu bir devlettir. İranlı Azeriler ve diğer Türk kabilelere ilişkin tahminlerin çoğu, yirminci yüzyılın sonunda bu halkların nüfusunun toplam nüfus içindeki oranının dörtte bir ile üçte bir arasında olduğunu belirtir. İranlı Azerilerin büyük bir kısmı, İran’ın kuzeydoğudaki Doğu Azerbaycan, Batı Azerbaycan ve Erdebil vilayetlerinde yaşar. Tahran ise çokuluslu bir başkenttir ve şehir nüfusunun yaklaşık yarısının Azerilerden oluştuğu tahmin edilmektedir. Azerbaycanlılar İran’da Azeri nüfusun yoğun olarak yaşadığı bölgeleri çoğu zaman Güney Azerbaycan, daha önce Rus İmparatorluğu’na ait olup şimdi bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti’ni oluşturan Aras nehrinin kuzeyindeki toprakları “Kuzey Azerbaycan” olarak adlandırırlar. 20. yüzyılda Pehlevi rejimi kurulana kadar İran kimliği münhasıran Farisi değil, daha ziyade etnik kimlikler üstüydü. 11. yüzyıldan başlayarak Pehlevi rejimi kurulana kadar geçen dönemde İran siyasi liderliği çoğunlukla Türki etnik kökene sahipti; Türki ve Farisi unsurlar rejimin elit sınıfını oluşturmuştu ve her ikisi de ülkenin kültürünü etkilemişti. İran tarihinin büyük bir kısmında ülkenin başkentleri bugünkü Kuzey Azerbaycan’da yer almıştı; nüfusunun çoğunluğu Azerilerden oluşan İran’daki en büyük şehir olan Tebriz 1920’lere kadar başkentti ve bu niteliğiyle İran’ın başlıca ticaret merkezi ve Batı’ya açılan kapısıydı. İran’ın Farisi karakteri ve yapısına münhasıran vurgu yapan Pehlevi politikasının başlaması ve bu politikanın İslam Cumhuriyeti döneminde kısmen devam etmesi ile beraber, Azerbaycan kimliği ya da Türki kimlik, İran kimliği ile kısmi bir çatışma içerisine girdi. 19. yüzyılın ortalarından daha önceki dönemde, bu bölgede yaşayan halklar arasında ayrı bir “Azeri” kimliğinin varlığından bahsetmek güçtür; bunun yerine Azeriler ve İran’da yaşayan diğer Türki toplulukları Türk olmayan halklardan ayıran müstakil bir Türk kimliği mevcuttu.

Yirminci yüzyıl boyunca, İran’da merkezi otoritenin önemli ölçüde zayıflaması ile sonuçlanan her bir olayda, ortaya çıkan durumu bir fırsat olarak değerlendiren pek çok etnik azınlık etnik temele dayalı isteklerini dile getirdiler. Bu durum 1918-20 döneminde vilayetlerde meydana gelen ayaklanmalar, İran’ın müttefikler tarafından işgali (1941-45/46) ve İslam Devrimi (1979) dönemlerinde belirgindi. İran’da etnik azınlıkların kültürel hakları ve siyasi faaliyetleri hem Pehlevi monarşisi (1921-1979) ve hem de selefine kıyasla önemli ölçüde daha az olmakla birlikte İslam Cumhuriyeti (1979-) dönemlerinde katı bir biçimde sınırlandırıldı. Bu rejimlerde etnik azınlık mensuplarına Farsça dışındaki dillerde eğitim yapan okullar kurma hakkı verilmedi, basın ve yayıncılık alanlarında ise sınırlı haklar tanındı.

İranlı Azeriler, Azeri Türk topluluklarının en büyüğüdür. Önemli sayıda Azeri, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin yanı sıra Gürcistan, Rusya ve Türkiye’de yaşar. Azerilerin çoğunluğunun Azerbaycan Cumhuriyeti sınırları dışında yaşıyor olması olgusu, Bakü-Tahran siyasi ilişkilerini karmaşıklaştırmakta ve her iki topluluk arasında aidiyet meselelerini etkilemektedir.

Azeriler yüzlerce yıl tek bir imparatorluğun egemenliği altında ve bütünleşmiş kültürel havzalarda yaşadılar. Fakat 1828’de İran-Rus Savaşı’nı bitiren Türkmençay anlaşması uyarınca Azerbaycan ikiye bölündü. Bu anlaşma çoğu zaman edebi ve siyasi eserlerde Azerbaycan halkının bölünmesinin sembolü olarak kullanılır. Kuzey Azerbaycan’da Sovyetler Birliği iktidarı ele geçirene ve İran Azerbaycanı’nda Pehlevi rejimi kurulana kadar kültürel ve ticari bağlar ile aile bağları bu bölünmeden nispeten az etkilenerek sürdürüldü.

İran’da Azeri etnik azınlığın büyük bir çoğunluğu Azeri kimliğini 20. yüzyılda muhafaza etti. Aynı zamanda bir çok kişi, örneğin İran yönetici sınıfının önemli bir kısmını oluşturanlar, İranlı ve Müslüman olmayı kendilerinin birinci kimliği olarak tanımlar. İran’daki Azerilerin çoğu, hem etnik kimliklerini hem de İran kimliğini sürdürme arasında bir tezat var olduğunu düşünmez. Diğerleri etnik kimliklerini birinci kimlikleri olarak tanımlar; buna rağmen bu kesim içinde yer alan herkes etnik kimliklerinin siyasal ifadesi için fiili bir çaba göstermez. Fakat, özellikle 1990’lı yılların başlarından bu yana, az sayıda eylemci, etnik kimliklerini açığa vurmak için siyasi faaliyetlere katılmaktadır.

20. Yüzyılda İran Azerilerinin Tarihi

20. yüzyılın başlarında Azerbaycan’a komşu ülkelerde üç önemli devrim yaşandı: 1905 Rus Devrimi, İran’da 1906 Anayasa Devrimi ve 1908 Jön Türk Devrimi. Pek çok Azeri, kendilerinin kolektif kimliğini ve siyasi faaliyetlerini de hızlandıran bu olaylarda önemli rol oynadılar. Bu dönemde, Aras nehri ötesinde Azerilerin yaşadığı bölgelerde olanlara ve bu toplulukların eğilimlerine bakılarak İranlı Azeriler arasındaki entelektüel ve siyasi gelişmeleri belirlemek güçtür. Bu olayların en önemlisi kısa ömürlü Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nin (1918-1920) kurulmasıdır. Adı geçen devletin ilk devlet başkanı, siyasi hayatının çoğunu İran’da siyasi eylemci ve yazar olarak geçiren Mehmet Emin Resülzade idi.

Yirminci yüzyılın başında İranlı Azeriler, İran Anayasa hareketine öncülük ettiler ve Azeri aydınların büyük bir kesimi İranlı olarak tanındı. 1908’de Kaçar hanedanından Şah Muhammed Ali Anayasa Devrimi’nin getirdiği hakları geri almak ve İran’da baskıcı yönetimi yeniden tesis etmek girişiminde bulundu. Şah’a ilk karşı çıkan Settar Han (kendisi Azeridir) liderliği altındaki Tebriz halkıydı. Settar Han’ın ordusu, Tebriz Encümeni (Meclisi) adına Tebriz’i ele geçirdi ve İran bayrağı yerine Tebriz Encümeni’nin bayrağını çekti. Settar Han “Azerbaycan milletinin” Muhammed Ali Şah’ın egemenliğini tanımadığını ve Tebriz’in İran’ın geçici başkenti olduğunu ilan etti. Bu isyan Tahran tarafından bastırıldı.

Kaçar hanedanı sona ermeden önce, Kuzey İran’da yer alan Gilan, Horasan ve Azerbaycan’da üç ayaklanma oldu. Kafkasya bölgesinde Azeri eylemciler ve diğer gruplar ayaklanmalarda aktif rol aldılar. Bu ayaklanmalara, kendi oturdukları bölgelerde demokratik reformların gerçekleştirilmesi halinde bunun İran’ın geri kalan kısmının liberalleştirilmesi için bir temel oluşturacağına inanan reform taraftarı kişiler önderlik etti. Üç ayaklanmadan rejimi en fazla tehdit edeni Muhammed Hiyabani liderliğinde İran Azerbaycanı’nda çıkan ayaklanmaydı. Nisan 1920’de Hiyabani İran Azerbaycanı’nda özerk bir Azadistan (Özgürlük Ülkesi) hükümeti kurdu. Hiyabani, Azerbaycan dilinin vilayette kullanılmasına kanunen izin verdi. Pek çok benzeri gibi o da kültürel düzeyde Türk olmak ile Türkiye ile siyasal bağlar kurmak arasında ayrım yaptı; vilayet halkının kendi Türki dillerini kullanmaları hakkını destekledi ve aynı zamanda Azerbaycan’da Osmanlı varlığına ve nüfuzuna karşı mücadele etti. Hiyabani’nin istekleri, sahibi olduğu hem Azeri hem de İran kimliğini yansıtır nitelikteydi. O, Azerbaycan vilayetlerini İran’dan ayırmayı arzulamamakta idi, fakat merkez-çevre ilişkilerinde bir değişiklik yapılması ve Azerilerin dillerini kullanma hakkının korunmasını savundu. Kısa ömürlü özerklik döneminde başlattığı reformların bir parçası olarak Hiyabani İran Azerbaycanı’nda çoğu zaman Kuzey Azerbaycan ya da Türkiye’den gelen öğretmenlerin görev aldığı Azeri dilinde eğitim veren okullar kurmaya çalıştı.

Hiyabani’nin reformları ve kültürel programları, başlattığı isyan Eylül 1920’de Rıza Han’ın -daha sonra Rıza Şah olarak tanınmıştı- kuvvetleri tarafından bastırıldıktan sonra -bu kuvvetler daha sonra Hiyabani’yi idam etmiştir- kesintiye uğratıldı. Rıza Han’ın özerklik hareketlerini bastırmakta gösterdiği başarı, İran Şah’ı olarak iktidara gelişinde önemli bir dayanak noktası oldu.

İran’daki Azeriler ve diğer etnik azınlıklar, (1925 yılında kurulan) Pehlevi rejimi altında aşırı ölçüde kültürel baskı ve ayrıma uğradılar. Rıza Şah, İran Devleti’nin ve milletinin kimliğini Farisi halk ve Farsça ile birleştirmek suretiyle İran milliyetçiliğini teşvik etmek politikasını uyguladı. Rıza Şah’ın kurduğu rejim İran’daki değişik etnik grupları devlet otoritesini kullanarak sindirmeye çalıştı. Bu politika, azınlık dillerinde eğitim veren okulları bu dillerde neşriyat yapan kuruluşları kapatmayı içermekteydi. 1937’de, o tarihe kadar ülke içinde tek bir vilayet olarak yönetilen İran Azerbaycanı’nın çoğu iki ayrı vilayete (ostan) bölündü. İran’da Pehlevi rejiminin kurulması ve 1918’de Kuzey Azerbaycan’ın Rus egemenliği altına girmesi ile birlikte, sınırın her iki tarafından yaşayan Azeriler arasındaki ilişkileri kısıtlayan önemli engeller oluşturuldu. Bu engeller, her iki rejimin bölge üzerindeki hâkimiyetinin kuvvetlenmesi sonucunda daha bir önem kazandı.

Pehlevi dönemi boyunca, İran’daki Azeriler arasında değişik kimlik eğilimleri ortaya çıktı. Akımlardan biri Fars kültürü ve dili ile kaynaşmayı önerdi. Bu grup mensuplarının çoğu çeşitlilik fikrini verimsizlik ile; birlik fikrini ise ilerleme ile özdeşleştirdi. Onlar Fars kültürünü ve dilini faydacı bir tarzda -İran halklarının tamamını birleştiren ve düşündükleri sosyal ve siyasi programların uygulanmasını teşvik eden bir araç olarak- değerlendirme eğiliminde idiler. Bu duruş, 1920’li yıllardan 1940’ların ilk yıllarına kadar olan dönemde Azeri entelektüeller arasında göze çarpmaktaydı. Farisileştirme anlayışının en açık sözlü Azeri savunucusu Ahmed Kasravi idi. O, ister sınıf ve etnik köken isterse din unsuru temelinde İran’ın değişik bölgelerinin özerk bir statü kazanmasına şiddetle karşı çıktı. Kasravi, milleti bir coğrafi birim üzerinde oturanlar şeklinde tanımladı ve bu tür bir birim içerisinde çeşitlilik fikrini reddetti.

Kasravi’nin İran Azerilerinin kökenlerine ilişkin düşünceleri tezatlarla doludur. Örneğin 1922’de al-‘İrfan dergisinde şöyle yazmıştı:

İran halkı içinde Türkçe konuşan ve İran’ın her bölgesine yayılmış olan kesim ana dilini kullanmaya ve onu unutmaya zorlanan ve böylece Türkçe’yi öğrenen Farisiler değildir. İran’da yaygın olan kanaatin aksine, hiç kimse topraklarının Türk fatihler tarafından ele geçirilmesi sonucunda Türkçe konuşmadı.[1]

O, daha sonraki yazılarında ise, Azerilerin ve İran’daki diğer Türkçe konuşan halkların gerçekte 10. yüzyıldan başlamak üzere Türkçe konuşmak zorunda bırakılan İranlılar olduğunu belirterek Azerilerin etnik kökenleri hakkında karşıt fikri benimsedi. Onun yaptığı araştırma gözlemlerin çoğu, İran Devleti’nin bütünlüğünü tesis etmek için o dönemde benimsediği siyasi gündemden etkilenmiş gibi görünmektedir.

İkinci bir görüş, bir İran devlet kimliği ve Azeri kültürel kimliğini savundu. Bu görüşün amacı İran Devleti içinde Azeri kültürel özerkliğini gerçekleştirmekti. Bu görüşte olanlar İran kimliğinin temelde etniklik-ötesi bir nitelik taşıdığını düşündüler ve bu kimliği Farisi kimlikle özdeşleştirmekten sakındılar.

Üçüncü bir eğilim, sosyalist ve komünist ideolojileri benimseyenlerin savunduğu sınıf kimliğinin oluşturulmasıydı. Ortodoks Marksistler, kendi siyasi amaçlarını gerçekleştirmenin bir aracı olarak Farisileştirme görüşünü savundular. Yine de, diğer komünist gruplar İran içinde Azeri kültürel özerkliğinin savunucusu idiler.

Ekim 1945’te, Fırka-ı Demokrat hareketi, kuzey İran’ı işgal altında tutan Sovyet ordusunun kendilerini Tahran’ın gazabından koruması altında, İran Azerbaycanı’ndan Azerbaycan Milli Hükümeti’nin kurulması ile sonuçlanan neredeyse kansız bir ayaklanmaya öncülük etti.[2] Azerbaycan’daki ayaklanma ve 1945-1946’daki kısa ömürlü Milli Hükümet’e ilişkin Batı’da yapılan değerlendirmelerin çoğu, bu devleti yerel bir olgu olmak yerine, bir Sovyet kukla-devleti olarak sunmak eğilimindedir.[3] Her ne kadar fırsat ve araçları sağlamak açısından Sovyet desteği açıkça gereklidiyse de, Milli Hükümet’in hedefleri ve isteklerinin çoğu özünde yerel nitelikteydi. Bundan başka, Milli Hükümet’e dışarıda yapılan atıfların zıddına, bu hükümetin liderleri hiç bir zaman Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti (ADC) adını kullanmadılar. Bu isim, Milli Hükümet’in dış etkilerden bağımsız olarak ortaya çıkan özerk isteklerin bir meyvesi olmak yerine, basitçe Sovyetlerin oluşturduğu bir birim olduğu izlenimini uyandırır. Fırka liderleri Milli Hükümet adına yaptıkları ilk açıklamada, Azerilerin ayrı bir millet olduğunu ilan ettiler. Onlar, İran’dan ayrılmayı düşünmediklerini de belirttiler. Söz konusu liderler üç temel isteği dile getirdiler: Azeri dilinin yerel okullarda ve hükümet dairelerinde kullanılması, bölgenin kalkınması ve anayasada taahhüt edildiği şekliyle vilayet meclislerinin oluşturulması. 1945 yılının Kasım ayında Tebriz’deki Milli Meclis’e sunulan ve Aralık ayında onaylanan ilk hükümet programında Azerbaycan’dan açıkça bir millet olarak bahsedilir. Aynı zamanda program, İran’ın bütünlüğünün korunması ilkesine bağlılığı da vurgular. Bu deklarasyon, Fırka liderlerinin ulusal kimliği, İran Devleti’nin siyasal bütünlüğü içinde tanımlanmış Azeriler olarak anladığını gösterir. Program şunları belirtir:

  1. Tarih, Azerbaycan halkına farklı milli, dile ait, kültürel ve geleneksel özellikler bahşetmiştir. Bu özellikler, Atlantik Şartı’nda bütün milletlere vaat edildiği gibi Azerbaycan’ın özgürlük ve özerklik hakkını kazanmasını mümkün kılar.
  2. Azerbaycan milleti İran’dan ayrılmak ve İran’ın toprak bütünlüğünü bozmak arzusunda değildir, çünkü Azerbaycan ile diğer vilayetler arasındaki mevcut yakın kültür, eğitim ve siyaset alanındaki bağların farkındadır ve modern İran’ın oluşumunda yaptığı büyük fedakârlıklardan onur duyar.
  3. Azerbaycan milleti, İran’ın bütünlüğünü bozmadan, kendisinin de diğer yaşayan milletler gibi kendi hükümetini kurmak ve kendi iç ve ulusal işlerini idare etmek hakkına sahip olduğunu açıkça ve resmen ilan eder.
  4. Azerbaycan milleti, milli ve anadiline özel bir bağlılık gösterir. Azerbaycan halkına başka dillerin kabul ettirilmesinin, bu halkın tarihi gelişimini engellediğinin farkındadır. Bu nedenle bu Meclis, bakanlarına, Azeri dilinin okullarda ve hükümet dairelerinde en kısa zamanda kullanılmasını emreder.[4]
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ