IRAK TÜRKLERİ

IRAK TÜRKLERİ

Günümüzde Irak sınırları içinde yaşayan ve Türkmenler olarak tanımlanan yaklaşık 2-2.5 milyon civarında bir Türk topluluğu bulunmaktadır.

Nüfus itibarı ile Araplar ve Kürtlerden sonra üçüncü büyük topluluğu oluşturan Irak Türklerinin yerleşim bölgeleri, Irak’ın kuzeybatısından başlayarak güneydoğusunda İran sınırlarına kadar uzanan, zengin yeraltı petrol, maden, yerüstü su kaynaklarına, ılımlı iklim koşullarına sahip coğrafi bölgenin üzerine yayılmıştır.

Türkmenlerin, Azerilerin ve Türklerin çeşitli tarihî süreçler içerisinde Irak’a gelip yerleşen ve Osmanlı dönemi ile birlikte bir Türk potasında birleşen bu topluluk, Irak’ta Abbasî Dönemi’nden Birinci Dünya Savaşı’na kadar, yönetim kadrosunun temel unsurunu teşkil etmişlerdir.

Bundan dolayı, Irak Türkleri, Iraklı toplumlar arasında en şehirli, eğitimli, sivil askerî yönetim becerilerine sahip, tarım, ticaret ve esnaflıkla uğraşan zengin kesimlerin başında gelmekte idiler.

Ancak Osmanlı Devleti’nin 1918’de parçalanması üzerine, Irak Türklerinin kaderi de değişmeye başlamış ve günümüze kadar devam eden acılarla dolu bir sürece girmiştir.

Birinci Dünya savaşı sırasında ve sonrasında, bağımsızlık vaatleri ile, Irak’ta, Iraklı Araplar ile Kürtler arasında İngilizlerin eli ile, etnik milliyetçiliğe dayalı bir yapılanma yaşanırken, tüm tarihleri boyunca, İslâm devletlerinin bekası ve devamı için hizmet eden Iraklı Türkler ise, böyle bir yapılanma arayışı içine girmeyi hiçbir zaman düşünmemişlerdir.

Osmanlı sonrası, Irak’ta yaşanan tüm siyasî ve askerî çekişmeler, sözünü ettiğimiz koşullarda oluşturulan ve giderek güçlenen milliyetçi Araplar ile Kürtler ve emperyalist İngilizlere karşı nema alanı bulan Solcu Komünistler arasında yaşanmıştır.

İşte bu çekişmelerin hiçbirine destek olmayan, sadece kendi kimliklerini yaşatabilecekleri, eşit vatandaşlık ve paylaşım haklarına sahip olabilecekleri istikrarlı bir Irak yönetiminin oluşmasından yana olan Irak Türkleri, tüm diğer kesimlerin saldırısına maruz kalmış ve kendilerine yönelik katliamlar gerçekleştirilmiştir.

1968’den bu yana Irak’ta devam eden Sosyalist Arap Baas Partisi iktidarı, Cezayir’de Fransızların Cezayirli Araplara karşı uyguladığı boyutları aşan bir şekilde, Iraklı Türklere karşı yoğun ve açık bir asimilasyon ve Türk bölgelerinin Araplaştırılmasını amaçlayan bir politika uygulamaktadır.

Bu çalışma, kısaca Irak Türklerinin geçmişine ışık tutmayı amaçlamıştır.

I. Türklerin Irak’a Gelişleri ve Yerleşmeleri

Türklerin Irak’a gelişleri ve yerleşmeleri kesin olarak bilinmemekle birlikte, M.Ö. Orta Asya’dan Anadolu ve Mezopotamya bölgelerine göç eden çeşitli Türk grupların bölgede bulundukları bilinmektedir.[1]

Tarihçilere göre, Türkmenlerin Irak’a ilk gelişleri M. 674 yılında Emevî komutanlarından Ubeydullah bin Ziyad’ın Buhara ve çevresinde Kaboç Hatun idaresinde bulunan Türkmen devletçiğini 24.000 askeri ile kuşatması ve sonuçta bölgeyi fethetmesi üzerine, Türkmen askerlerin cesaretlerinden dolayı, Basra’da zencilerin çıkardığı ayaklanmayı bastırmak için 2.000 Türkmen askeri getirmesiyle gerçekleşmiştir.[2]

Yine Maşrık Valisi Yezit bin Ömer bin Hüseyin, 749 senesinde Buhara’dan üç yüz kadar Türkmen askerini getirerek ordusuna katmıştır.[3]

Türkmenlerin hilafet merkezi olan Bağdat’ta görünmeleri Abbasî Devleti’nin kurulmasıyla beraber başlamıştır.

Halife Cafer el-Mansur (754-775), Bağdat şehrini kurarken Türklerden oluşan askerî birlik için bir garnizon yaptırmıştı.[4]

Daha sonra gelen Abbasî halifeleri, siyasî ve askerî merkezlerini güçlendirmekte Türk askerlerine büyük ehemmiyet vermişlerdir, hatta Halife Harun’ür-Reşit (786-809), muhafız birliğini tamamen Türklerden oluşturmuştu.

Halife Mutasım (833-842) devrinde Türk askerlerin kalması için Bağdat ile Kerkük arasında Tikrit’e yakın bir yerde Sammara şehri kurulmuştur.

Türk askerlerinin şehirdeki sayısı bir ara 40.000’e ulaşmıştı, buradaki Türk askerlerin evlenmeleri için çeşitli Türk bölgelerinden kızlar getirilmiş ve bunlara maaş tahsis edilmiştir.[5]

Bu dönemden sonra, Türklerin hilafet merkezinde söz sahibi olduklarını gösteren bir başka gelişme de, Halife Mutasım’ın hilafet başkentini Bağdat’tan Sammara’ya nakletmesi idi.

Türklerin halifeler üzerinde çok etkin oldukları bu dönemde herkes tarafından bilinmekte idi. İbn-i Haldun’a göre “Halifelerin elinde bir şey kalmamıştı, Halifelerin hali şairin şu beyitlerinde tavsif ettiği gibi idi:

Halife, Vasıf ile Boğa arasında, kafesindeki kuş gibi, mahpus bir haldedir. Papağan kuşu ne öğretilir ise onu söylediği gibi, Halife de bu iki Türk komutanı tarafından öğretilen sözleri tekrarlar.[6]

Şüphesiz Türklerin Abbasî halifeleri nezdinde böyle bir konuma gelmeleri, bazı Arap tarihçilerine göre, Türklerin kendilerine has bazı özelliklerinden kaynaklanmıştır.

İbn-i Haldun, El-Mukaddime adlı eserinde o dönemin Türklerini şöyle vasıflandırmakta:

“Onlar yaltaklanmayı, nifakı, boş gösterişi, arada yalan ve uyduruk sözlerle dolaşmayı, riyayı, velilere gösterişli masraflar yapmayı ve ortaklara zulüm etmeyi bilmeyen bir millettir. Bidat’ı bilmezler, nefis ve hevesleri onları ifsat etmemiştir. Şüpheli malları helal olarak almazlar. Dünyada Türklerden cesaretli, atıcı ve düşmana saldırıda kararlı üstün bir millet yoktur.”[7]

El-Cahız ise, Menakıbu’t-Türk adlı eserinde Türklerin cesaretlerine, sabırlarına, emanete sahip çıkmalarına ve askerî yeteneklerine övgüler sarf etmektedir.[8]

Irak’a Türkmen aşiretleri ikinci dalga halinde 1050-54 arasında kalabalık gruplar halinde gelerek muhtelif şehirlere yerleşmişlerdir.

II. Selçuklu Dönemi’nde Irak Türkleri

1055 senesinde, El-Kaim Bi-Emrillah Abbasî Halifesinin, İranlı Şiî mezhepli Büveyhîlerin baskılarından kurtulmak ve manevî hilafet makamını korumak için, Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’den yardım talebinde bulunması, Selçuklu Devleti’nin Bağdat’a hakim olmasına vesile olmuştur.

Bağdat’ta Cuma hutbelerini Tuğrul Bey adına okutan Halife, onu Doğu’nun ve Batı’nın Sultanı olarak tanımlamış ve dünyevî yetkilerini de ona devretmiştir.

Araplar, daha önceleri Türklere sadece Etrak (Türkler) derlerken, bu tarihten sonra Etrak-ı Bağdat (Bağdat Türkleri) demeye başlamışlardır.

Selçuklu Türkleri, artık Sünnî İslâm’ı koruma ve yayma görevini üstlenmiş oluyorlardı. Irak tarihî uzmanı olan Mısırlı Prof. Dr. Abdülaziz Süleyman Nevvar’a göre;

“Irak Selçukluları, İran’dan gelen Şiî mezhebinin sürekli baskısına maruz kalmışlardır. Bunun yanı sıra Bizans İmparatorluğu’ndan gelebilecek baskılarla da karşı karşıya kalmışlardır. Selçuklular Bizanslara karşı giriştikleri şiddetli çatışmalarında İslâm’ı ve Sünnî mezhebini yayan ve koruyan konumuna gelmişlerdir, oysa Büveyhî ve Fatımî Devletlerinin son dönemlerinde, Bizanslara karşı yalnız kendi sınırlarını korumakla yetinmişlerdir”.[9]

Bu dönemde hilafet başkenti Bağdat’ın, Selçukluların elinde kalmasıyla Türkler Irak’a gelerek büyük bir çoğunluk oluşturmaya başlamışlardır. Yine bu dönemde Musul, Erbil ve Kerkük’te Türkmen Emîrlikleri kurulmuştur.[10]

1258 yılında Moğol istilası ile Abbasî hilafet devleti düşmüş, Moğolların önünden kaçan kalabalık Türk grupları da Irak’a gelmişlerdir.

1258’den sonra sırasıyla 1258-1336 İlhanlı, 1338-1360 Celayirli, 1360-1469 Karakoyunlu ve 1470 tarihinden itibaren de Akkoyunlu Devletlerinin hakimiyetinde kalan Irak, 1508 yılında Şah İsmail önderliğinde bulunan İranlı Şiî Safevî Devleti’nin eline geçmiştir.[11]

III. Osmanlı Döneminde Irak Türkleri

Akkoyunlu Devleti’ni 1508 senesinde yıkan İran Hükümdarı Şah İsmail Safevi’nin, 16. yüzyılın başlarında başlatmış olduğu Şia mezhebini Anadolu’da yayma çabaları başarılı olmaya başlamış ve giderek Osmanlı toplumunda ve yönetiminde huzursuzluk yaratmaya başlamıştır.[12]

1514 senesinde İran ile girdiği Çaldıran Savaşı’ndan galip çıkan Yavuz Sultan Selim, komutanlarından Ferhat Paşa’yı iki devlet arasında kalan yöreleri ele geçirmesini emretmiş, Ferhat Paşa da Bıyıklı Mehmet Paşa’yı bu iş için görevlendirmiştir.

Bıyıklı Mehmet Paşa, 1515 senesinde Mardin, Raha, Rakka, Musul, Sincar, Talafer, Cezire, İmadiye, Erbil ve Kerkük şehir ve kasabalarını Osmanlı hakimiyetine geçirmiştir.[13]

Irak’ta Osmanlı dönemi, Bağdat’ın Kanunî Sultan Süleyman tarafından 1534 senesinde fethi ile birlikte başlamış ve bu dönem ile birlikte Irak’a yeni bir Türk dalgasının gelişi gerçekleşmiştir.

1622 senesinde İranlı Safevîler, Bağdat’ı işgal etmişler ise de, Bağdat 1638 senesinde Sultan IV. Murat tarafından yeniden geri alınmıştır. Irak bu tarihten sonra, 1914-1918 Birinci Dünya Savaşı’na kadar Osmanlı idaresinde kalmıştır.[14]

Osmanlı dönemi boyunca, iki devlet arasında Irak üzerinde devam edegelen mücadele, aslında siyasî ve askerî olduğu kadar, aynı zamanda bir mezhep mücadelesi idi. Zira bölgeye hakim olan taraf, yandaşları mezhep mensuplarından Türkleri bölgeye yerleştirmeye çalışmışlardır.

Safevîler, Şah İsmail zamanında (1505-24) tarihleri arasında, Azerbaycan’ın Şîa mezhepli Merağa Türklerinden bir kısmını Irak’a yerleştirmişlerdir.

Nadir Şah da 1733-43 arasında Irak üzerinde hakimiyet sağlamaya çalıştığı dönemlerde, beraberinde Şîa mezhepli bir kısım Azeri Türklerini getirtip bölgede yerleştirmiştir.[15]

Osmanlılar da IV. Murat döneminden itibaren, İran-Irak sınırında dağlık bölgedeki, tabiiyetleri belirsiz olan yarı yerleşik ve göçebe Kürt aşiretlerinin, Dicle ile Fırat arasında El-Cezîre bölgesinden ve Fırat’ın batısında çöl bölgesinden gelebilecek göçebe Arap aşiretlerinin muhtemel saldırılarını önlemek, Musul-Bağdat yolunu güvence altına almak için bu yol üzerinde bulunan şehir ve kasabalarda Sünnî mezhepli Türkleri yerleştirmişlerdir.[16]

Irak’ta Türklerin yerleşim bölgeleri, Osmanlı dönemi boyunca bu amaç doğrultusunda şekillenmiş ve Birinci Dünya Savaşı sonrasına kadar bunların yerleşim bölgeleri, kuzeyden güneye doğru “Büyük Yol” olarak tanımlanan ve Bağdat’ı İstanbul’a bağlayan güzergâh üzerinde yoğunlaşmıştır.

Musul ve etrafındaki kasabalar ve özellikle Talafer, Nebi Yunus ve Reşidiye, Erbil ve Kerkük şehirlerinin yanı sıra bu şehirler etrafındaki köy ve kasabalar; Altınköprü, Kuştepe, Dakuk, Tazehurmatu, Tuzhurmatu, Tavuk, Karatepe, Salahiyye, Kifri, Leylan; Bağdat ve Bağdat’ın doğu ve güneydoğusunda yer alan Hanekin, Mendeli, Kızılrabat, Bedre ve Cessan kasaba ve kazalarının yanı sıra bunlara bağlı çok sayıda köy ve mezra Türklerin yerleşim bölgeleri olmuştur.

Böylece Irak’ta var olan Türk-Türkmen varlığı, Osmanlı dönemi boyunca, Anadolu’dan gelen Türkler ile birlikte doruğa ulaşmıştır.

Kuzeyde özellikle de Kerkük, Erbil ve Musul’da ve yukarıda yerleşim bölgeleri olarak zikrettiğimiz şehir, kasabalarda çoğunlukta idiler. Bağdat’ta sayı bakımından Araplardan sonra ikinci büyük topluluğu oluşturan Türkler, Irak’ın diğer şehir ve kasabalarında ise genelde devletin sivil ve askerî görevini yapan, iş ve ticaret sahipleri Türkler yerleşmiştir.

Irak Türkleri, Osmanlıların geldikleri ilk dönemde, şehirlerde yönetim kadrolarında bulunmalarının yanı sıra, tarım ve hayvancılıkla da uğraşmakta idiler.

Ancak Türklerin, 18. yüzyıldan itibaren, Irak’ın büyük şehir ve kasabalarında yerleşmiş olanları el sanatları, esnaf ve ticaret mesleklerini de büyük ölçüde icra etmeye başlamışlardır.

19. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde, Kerkük, Erbil ve Musul şehirlerinde, büyük çoğunluğunu Türklerin oluşturduğu esnaflardan; Kılıççılar, Demirciler, Kazancılar, Tenekeciler, Çubukçular, Terziler, Sarraçlar, Keçeciler, Palancılar, Basmacılar, Otrakçılar, Çarıkçılar, Boyacılar, Sarraflar, Kasaplar, Mimarlar, Attarlar, Berberler, Sebzeciler, Kebapçılar, Atçılar, Allafçılar, Lüleciler, Hamallar, Taşçılar, Bostancılar, Na’lıbentçiler, Tütüncüler, Hamamcılar, Neccarlar (Marangozlar), Bakkallar, Sağırcılar, Eskiciler, Oduncular, Ekmekçiler, Kuyumcular, Mumcular, Sabuncular, Katırcılar, Mu’sırcılar, İplikçiler ve Mazotçular faaliyet göstermekte idiler.[17]

Böylece bu dönem ile beraber, Irak’ta Türklerin büyük toprak sahipleri olmalarının yanı sıra, Erbil, Kerkük, Musul ve Bağdat gibi büyük şehirler ile civar kaza ve kasabalarda zengin sermaye sahibi tüccar ve esnaf olarak iktisadî hayatta da faaliyet gösterdikleri bir dönem olmuştur.[18]

Zira şehirleşmelerinin bir göstergesi olarak, Türk aileleri bu dönemden sonra, Bezirgân, Otrakçı, Neftçi ve Doğramacı gibi meslekleri ile tanınmaya başlanmışlardır.[19]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ