TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI

İLHANLI DEVLETİ’NİN KURULUŞU VE MEMLÛKLERLE İLK TEMASI

Ayşe D. Erdem KUŞÇU

A. XIII. Yüzyılın Başlarında Orta Doğu’da Siyasî Durum

nüçüncü yüzyılın başlarında Orta Doğu’nun tamamına yakın bir bölümü Müslümanların elinde bulunuyordu. Bağdat ve çevresinde, halife en-Nâsır li-dinillah’ın (1180-1225) başarılı idaresi sayesinde geçici bir itibâr kazanan Abbasî Halifeliği, önceki dönemlerde olduğu gibi dahilî ve haricî tehlikelerle karşı karşıya idi. Haçlılar’ın İslâm fetihleriyle başlayan kadim düşmanlıkları henüz devam ederken doğuda gittikçe önem kazanan ve sınırları Halifelik aleyhine giderek genişleyen Harzemşahlar Devleti, İran’ın büyük bir bölümünü elinde bulunduruyor ve Abbasî Devleti için büyük bir tehdit oluşturuyordu.

Siyasî, askerî ve iktisadî bakımdan Büyük Selçuklu Devleti’nin mirasını devralan Harezmşahların yıldızının parladığı bu dönemde Mısır ve Suriye’ye hakim olan Eyyûbiler, tam bir parçalanma dönemine girmişti. Türkiye Selçuklular’ı ile yapılan mücâdeleler devleti oldukça yıpratmıştı. Diğer yandan bitmek tükenmek bilmeyen taht mücâdeleleri ve bu mücadelelerde başarılı olabilmek için uygulanan “Memlûk sistemi” devleti yavaş yavaş çöküşe götürüyordu.

Orta Doğu ile coğrafî yakınlığı ve siyasî münâsebetleri sebebiyle Anadolu ve Bizans’ın durumuna gelince, bu dönemde; Türkiye Selçukluları Devleti Anadolu’da güçlü bir siyasî teşekkül olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle Sultan Alâüddin Keykubâd’ın (1219-1236) başarılı icraatı sayesinde gücünün zirvesine ulaşan Selçuklu Devleti, Moğol istilâsına kadar siyasî ve iktisadî açıdan bölgenin en güçlü ülkesidir. Buna karşılık Bizans, 1204 tarihinde Latinler’in İstanbul’u ele geçirmesiyle o zamana kadarki sahip olduğu nüfuz sahasının sadece bir kısmında tutunabilmiştir.

Gürcistan ve Ermenistan ise Orta Doğu’da değişen siyasî dengelere göre bir politika takip etmeye çalışan iki küçük devletçik olmaktan öteye gidememişlerdir.

Yüzyılın ilk çeyreğinde Moğolistan’da meydana gelen değişiklik siyasî birlikten mahrum olan Orta Doğu’yu derinden sarsacak, bütün dengeleri altüst edecek bir etki yapmıştır. Bu değişiklik ise, hiç şüphesiz ki Çingiz Han’ın Moğol lideri olmasıyla başlamıştır.

Adriyatik Denizi’nden, Çin ve Hint denizlerine kadar yaklaşık 20 milyon kilometrekare genişliğinde bir alanı etkisi altına alan Moğol İstilâsı, bu yüzyıla damgasını vuracak derecede önemlidir. Zirâ Çingiz Han, 1227 yılında öldüğünde Moğollar’ın hâkimiyet sahası Kore’den İran’a ve Hint Okyanusu’ndan Sibirya’ya kadar uzanmaktaydı. Böylesine büyük bir devleti bir daha hiç kimse tesis edememiştir.[1]

Bağdat Kuşatması – 1258

B. Hülagu’nun Bağdat’a Girişi, Abbasi Devleti’nin Yıkılışı ve Hulagu’nun İlhanlı Devleti’ni Kurması

Çingiz Han’ın 1227 yılındaki ölümünden sonra sırasıyla Ögedey (1227-1241), Güyük (1246-1248) ve Mengü (1251-1259) Moğol Devleti’ne “Büyük Han” seçilmişlerdir.

1 Temmuz 1251 tarihinde kurultay kararı ile Büyük Han seçilen Tuluy’un oğlu Mengü, tahta geçtikten sonra ülkesinde yeni düzenlemeler yaptı. O, ortanca kardeşi Kubilay’ı, yanında Celâyir kabîlesinden arkadaşı Mengli ile birlikte Çin’den ibâret olan doğu tarafına gönderirken, küçük kardeşi Hülagu’ya da batı vilâyetlerine yönelmesini emretmişti.[2] Mengü Han kardeşi Hülagu’ya gönderdiği yarlığında (ferman), onun büyük ve güçlü bir ordunun başında olduğunu, sahip olduğu bu ordu için sınır olmadığını ve Turan ülkesinde, İran’dan daha güçlü olduğunu belirtiyordu. Ayrıca ona Çingiz yasalarını ve Moğol geleneklerini korumasını öğütlüyor, hakim olacağı bölgeleri de Ceyhun’dan Mısır’a kadar olan yerler şeklinde açıklıyordu. O, kardeşi Hülagu’nun hareketine Horasan’ın Kuhistan bölgesinden başlamasını tavsiye ediyor, İsmailîler ve ellerinde bulunan kalelere işaretle, özellikle Girdkûh ve Lenbeh Ser/Lenbeser kalelerini hedef gösteriyordu. Sonra da Bağdat’taki Abbasî Halifeliği’ne yönelmesini istiyordu.[3]

Görüldüğü üzere Hülagu’nun hakimiyeti altına alınması istenen ülkeler arasında İran’ın batısı, Irak, Selçuklular’ın hakim olduğu Anadolu, Küçük Ermenistan, Mısır ve diğer Önasya ülkeleri vardı.[4] Moğollar, bu döneme kadar Asya’nın batısına tamamen hakim olamamışlardı.[5] Çingiz Han’ın oğullarından Ögedey ile başlayan mücâdele sonucunda Harezmşah Celâlüddin’in hakim olduğu İran ele geçirilmiş, Kösedağ Savaşı’ndan (1243) sonra da Anadolu Selçuklu Devleti Moğol tahakkümü altına girmişti. Ancak merkez Karakurum’daki taht kavgaları ve sair sebepler Asya’nın batısının tamamen hâkimiyet altına alınmasını geciktirmişti. Halbuki Moğollara göre buradaki Müslümanların itaat altına alınması ve denize doğru yayılmanın gerçekleşebilmesi için hem Abbasî Halifeliği’nin ve hem de İsmailîler’in ortadan kaldırılması gerekiyordu. Bu amaçla Moğol ordularının beşte biri Hülagu emrine verildi.[6] Ele geçirilen ülkeler Büyük Han’ın nüfuzu altında olmak şartıyla Hülagu’nun hâkimiyetine girecekti. Tâbi devletlerden gelen yardımcı birliklerle Hülagu ordusunun sayısı 70 bine ulaştı.[7] 19 Ekim 1253 tarihinde ikâmetgahından hareket eden Hülagu, Ekim 1255’te Semerkant’a ulaştı.[8] Yolda pek çok emîr ve beyi kendisine tâbi kıldı. Onların düzenlediği toy ve şölenlere katıldı. Bunlar arasında daha önce Moğollar’a itaat etmesi karşılığında kendisine ve hâkimiyet sahasına dokunulmayacağı garantisi verilen Ermeni Kralı I. Hethum da bulunuyordu.[9]

Cüveynî Hülagu’nun durumunu şu şekilde nakleder: “Zafer önünde “ilerle” diyor, başarı sağında ve solunda yürüyor, fetih arkasından koşuyordu”.[10] Gerçekten de Hülagu Semerkant’a geldikten sonra hareketine hız kazandırmıştı. O, önce civardaki hükümdarları kendisine boyun eğmeye davet etti. Amacı seferinin asıl gayesini tahakkuk ettirmek olduğu için İsmailîleri de buna dahil etti. Hülagu kendisine kışlak olarak Mugan’ı seçtiği için burada bulunan Baycu oradan ayrılıp Kösedağ Savaşı sonucunda hâkimiyet altına alınan Anadolu’ya göçmeye mecbur kaldı. Buraya gelir gelmez Erzurum’dan Aksaray’a kadar bütün Anadolu şehirlerini tahrip etti. Bunun üzerine Selçuklu Sultanı

İzzüddin Keykâvus Baycu’ya karşı mücâdeleye karar verdi. İki ordu 15 Ekim 1256 tarihinde Sultan Han’ı civarında savaşa tutuştu, fakat Selçuklu ordusu kolaylıkla bozguna uğradı.[11] İzzüddin Keykâvus’un kardeşi IV. Kılıç Arslan ve taraftarları Moğollar’a dayanmak suretiyle iktidarı elde etmek istediğinden Baycu ile bir sulh anlaşması imzaladılar ve Moğollar’a tekrar itaatlerini arz ettiler. Fars hükümdarı I. Sa’d, Herat hükümdarı, Irak, Azerbaycan, Erran ve Şirvan beyleri hâkimiyet sahalarının korunması şartıyla Hülagu’nun emrine girdiler. Ancak, eski aktif siyâsetlerini kaybetmiş olmalarına rağmen Moğollar için hâlâ tehlikeli sayılan İsmailîler, yapılan itaat teklifini kabul etmediler.[12] Moğollar hemen harekete geçerek İsmailîler’in şeyhi Rüknüddin Hürşah ve taraftarlarını Alamut kalesinde kuşattılar. Yapılan muhârebe sonucunda Alamut kalesi ele geçirildi. 1 Aralık 1256’da Hürşah ve taraftarları mağlûp edildi.[13] Moğollar’a karşı gelmekle yaşama hakkını kaybeden Hürşah, Büyük Han Mengü’nün huzuruna çıkarıldıktan sonra öldürüldü. İsmailîler’den geri kalanlar da Kazvin’de öldürüldüler.

Bâtınî mezhebine mensûp olan ve yıllardır işledikleri cinâyetlerle Müslümanları aciz bırakan İsmailîler’in ortadan kaldırılması İslâm alemini bir derece rahatlatmıştı. Ancak bunun yerine daha büyük bir tehlike olan Moğollar, doğrudan doğruya İslâm ülkelerini hedef almışlardı.

Moğollar için artık el-Cezîre yolu açılmış, sıra Abbasî Halifeliği’ne gelmişti. Abbasî Halifeliği, Irak ve Huzistan bölgelerini içine alıyordu. Başta merkez Bağdat olmak üzere ülke mamûr bir durumda idi. Hint ticareti eskiden olduğu gibi halifeliğin en zengin gelir kaynağı idi. Bağdat nüfusunun çokluğu, kalabalık pazarları, ilim müesseseleri ile İslâm âleminin en zengin şehri vasfını taşımakta devam ediyordu.[14] 1242 yılından itibaren burada Halife el-Musta’sım Billah hüküm sürüyordu. O güne kadar hiçbir önemli icraatı bulunmayan ve olaylar karşısında kayıtsızlığı ile bilinen halife, bu büyük tehlike karşısında çevresindekilerin de tesiri ile hiçbir önemli tedbir almadı. Zirâ Halife el-Musta’sım’ın etrafı yalnız beceriksiz müşâvirlerle değil aynı zamanda hainlerle de çevrili bulunuyordu. Başta vezir el- ‘Alkami Muhammed b. Ali[15] olmak üzere halifeye ihânet edip Hülagu ile işbirliği yapan Arap kökenli devlet adamlarının entrikaları sayesinde, Hülagu’nun bütün dikkatleri Abbasî Halifesi ve devleti üzerinde toplandı.

O, 1257 yılında Bağdat’a bir elçi göndererek, şehrin surlarının yıktırılmasını, halife veya vekilinin görüşmelerde bulunmak üzere kendi karargâhına gelmesini istedi. Halife bu teklifi reddedince Hülagu harekete geçerek Bağdat’a yöneldi. Öncü kuvvetlerinin başında Kadgan ve Kitboğa bulunuyordu.[16] Hülagu ordunun bir bölümünü Tekrit ve Musul yolundan Baycu Noyan komutasında Bağdat’a gönderdi.[17] Kendisi de kumanda ettiği ve yolda katılanlarla beraber sayıları 30 bine[18] ulaşan bir ordu ile 18 Ocak 1258 tarihinde Bağdat’a girdi.[19] Kısa bir süre sonra Moğollar her taraftan saldırıya geçtiler. Beş gün beş gece şiddetli savaşlar yaptılar. Hülagu kâtiplerine halife ailesinden olanların, bilginlerin, Hıristiyan keşişlerin, şeyhlerin ve sivillerin hayatlarına dokunulmayacağına dair bir ferman yazmalarını buyurdu. O, fermanı okun ucuna takarak şehrin içine attılar.[20] Bundan sonra savaş daha da şiddetlendi ve 7 Şubat 1258 tarihinde Moğol ordusu kale duvarlarını aşarak şehre girdi. Hülagu şehre girer girmez yazdırdığı fermanın aksine burada aralarında âlimler, emirler, hâcibler ve büyük şahsiyetlerin bulunduğu pek çok kişi katledildi. Bu katliâm kırk gün sürdü. Binlerce kişinin katledildiği şehirde, kuyu ve kanallara saklananlardan başka kurtulan olmadı. Halife de tekmelenerek öldürüldü.[21] Hülagu halifeyi ve Bağdat halkını bu şekilde katlettikten sonra yerine Irak’ta bir naip bırakarak buradan ayrıldı.

İslâm dünyasının en büyük medeniyet merkezinin bu şekilde tahrip edilmesi ve beş asır süren Abbasî Devleti’nin yıkılmasında büyük suç sahibi olan Vezir el-‘Alkami, Hülagu’ya her türlü yardımda bulunmasına karşılık ondan beklediği iltifâtı göremedi. Bilakis Hülagu onun en yakınındaki kişilere bile ihânet edebilecek şahsiyette biri olduğunu anlayarak hiçbir surette ona itibâr etmedi ve el-‘Alkami üzüntü içinde öldü.[22]

Büyük Selçuklu Devleti Sultanı Tuğrul Bey’in 1055 yılında Bağdat’a girmesiyle artık siyasî alanda önceki dönemlerde olduğu kadar etkili olamayan Abbasî halifeleri, herşeye rağmen Müslümanların en yüksek dinî makamını temsil ettiklerinden, Moğollar’ın bu hareketi bütün İslâm aleminde nefretle karşılandı.[23] Moğol vahşetinin izleri asırlarca silinmedi. Bu durum daha sonraki dönemlerde Moğollarla mücâdeleye girişen Müslüman ülkelerinde daima göz önünde bulunduruldu.[24] Abbasî Devleti’nin ortadan kaldırılması henüz kuruluş aşamasında olan ve tarihte İlhanlı Devleti[25] adıyla bilinen bu yeni Moğol devletine büyük bir mücâdele azmi kazandırdı.

C. İlhanlı Devleti’nin Memlûklerle ilk Teması

Hülagu’nun faaliyetleri bu şekilde devam ederken Mısır ve Suriye’de Eyyubî Sultanı el-Melik es- Sâlih Necmüddin Eyyûb’ün ölümüyle başlayan karışıklık tamamen farklı bir boyut kazanmıştı. Onun çoğunluğunu Kıpçak ve Harezmliler’den teşkil ettiği Memlûk grupları oğlu Turanşah döneminde yeni bir devri başlatmış ve Mısır’da 1250 yılında “Memlûk Devleti” adıyla bilinen yeni bir Türk devleti kurulmuştu.[26] Hülagu Bağdat’dan sonra Suriye’ye yöneldiği sırada Memlûk Devleti tahtında ilk Memlûk sultanı olan Aybek et-Türkmânî’nin oğlu el-Melik el-Mansur Nurüddin Ali bulunuyordu.

Moğol tehlikesinin adım adım yaklaştığının hissedilmesi üzerine Memlûk emirleri bu sırada küçük yaşta bulunan Nurüddin Ali’nin tahttan indirilerek Kutuz’un sultan olmasını sağladılar (12 Kasım 1259). Kendisine “el-Melik el-Muzaffer” lakâbı verilen Kutuz, sultan olduktan sonra Hülagu’nun attığı her adımdan haberdar olarak devlet içinde birtakım tedbirler almaktan geri kalmadı. Çünkü bütün Suriye ve İslâm alemi Moğollar’ın tehdidine marûz kalmıştı.

Hülagu Suriye tarafına yöneldikten sonra el-Cezire bölgesinde baskısını arttırdı. İlk olarak Bağdat’ın alınmasına kızan, Moğol hakimiyetini tanımayan ve daha önce kendisini Hülagu’nun elçisi olarak ziyâret eden bir Ya’kubî papazını haça gerdirerek öldüren[27] Meyyâfarikin Eyyubî hâkimi el- Melik el-Kâmil Nasırüddin Muhammed üzerine Surtak ve Kadgan Noyan komutasında birlikler sevketti.[28] Moğollar şehrin etrafına mancınıklar kurarak şehri kuşattılar. Şehri teslim etmek istemeyen ahaliden pek çoğunu öldürdüler. Burada Moğollara karşı mukâvemet iki yıl sürdü.[29] Sonunda Moğollar Gürcü ve Ermeni müttefiklerinin yardımıyla burayı ele geçirdiler. el-Melik el-Kâmil’i ve önde gelen adamlarını Hülagu’ya götürdüler. Ve el-Kâmil ölünceye kadar büyük işkencelere marûz kaldı. O devir müerrihlerinden en-Nüveyrî onun kafasının kesilerek bir mızrağın ucunda Halep, Hama ve hattâ Dimaşk’a kadar bütün şehirlerde davullar ve dellallar eşliğinde dolaştırıldığını yazar.[30]

Aynı yıl Musul hakimi el-Melik er-Rahim Bedrüddin Lü’lü, Hülagu’nun Irak’ı ele geçirdikten sonra etrafa saldığı korkudan çekinerek ağır hediyelerle onun yanına gitti. Bedrüddin Lü’lü’nün beraberinde götürdüğü değerli hediyeler arasında Musul şehrinin ve kalesinin anahtarları da bulunuyordu.[31] Musul hakimi, Hülagu katına ulaşıp beraberindeki kıymetli hediyeleri sunduğunda Hülagu ona iltifâtlarda bulunup iyi bir şekilde karşıladı.[32] Daha sonra memleketi Musul’a dokunulmayacağına dair bir ferman verdi.

Bedrüddin Lü’lü Hülagu’dan aldığı bu fermanla Musul’a döndüğünde Musul halkı Moğol tehlikesinden kurtuldukları için oldukça sevinmişlerdi. Fakat bir süre sonra Hülagu ile şahsî bir dostluk tesis etmiş olan Bedrüddin Lü’lü öldü.

el-Cezire bölgesinde meydana gelen bu korku Anadolu’yu da etkisi altına aldı. Hülagu’nun Büyük Han’ın emri ile batıya gelmesiyle daha önce kendisinden kilometrelerce uzaklıktaki Moğol Devleti’ne tâbi olan Türkiye Selçuklu sultanları, II. İzzüddin Keykâvus ve IV. Kılıç Arslan kardeşler bu defa tâbinin tâbii[33] durumuna düşmüşler ve Hülagu’nun isteği üzerine ağır hediyelerle İlhanlı Devleti başkenti Tebriz’e gelmişlerdi. Hülagu, İzzüddin Keykâvus’a 1256 yılında Sultan Han’ı önlerinde Baycu’ya ve Moğollar’a karşı mücâdelelere giriştiğinden dolayı kızgın idi.[34] Daha sonra İzzüddin Keykâvus kendisini affettirmek için Hülagu’ya karşı birtakım iltifâtlarda bulundu. Hülagu da onu affetti ve siyasî birlikten zaten mahrum bulunan Selçuklu ülkesini iki kardeş arasında taksim etti. Böylece devlet coğrafî olarak da bölünmüş oldu. Bu durum Mengü Han’ın bilgisi ve fermanı dahilinde gerçekleşmişti.

Halep ve Dimaşk hakimi el-Melik en-Nasır Yusuf da Moğollar’ın etrafa saldığı dehşetten korktuğu için oğlu el-Melik el-Aziz’i kıymetli hediyelerle Hülagu’ya göndermişti. Amacı Musul hakimi Bedrüddin Lü’lü gibi Hülagu ve Moğol tehlikesini en az zararla atlatmaktı.

El-Melik en-Nasır, oğlu el-Melik el-Aziz’i göndermeden önce Hülagu’ya itaatini arz etmek için hiçbir girişimde bulunmamıştı. Bu yüzden Hülagu, el-Melik el-Aziz’e niçin geç kaldığını sordu.[35] Daha sonra da; “Biz seni istemedik babanı istedik. Sulh olmasını istiyorsanız, kendisi bize gelsin, yoksa biz ona gideriz” diyerek niyetini açıkça belli etti.[36] el-Melik en-Nasır, Fırat sahilinde bulunan bu İslâm düşmanlarının her halukârda ülkesini parçalamalarından korktuğu için yanlarına gidemiyordu.

Hülagu, Erbil’e de Argu komutasında bir tümen göndererek şehrin teslim olmasını istedi. Buradaki halk teslim olmayı reddetti. Uzun süren kuşatmadan sonra şehir ele geçirildi. Hülagu tıpkı Meyyafârikin hakimi el-Kâmil’e yaptığı gibi Erbil’de bulunan ve şehrin savunmasında büyük rol oynayan halife el-Musta‘sım’ın valisi Tacüddin bin es-Salaya’yı öldürdü.

1259 yılı Eylül’ünde Hülagu Kuzeybatı Suriye’ye yöneldi. Ordusunun merkezine bizzat kendisi komuta ediyor, öncü kuvvetlerin başında ise Ketboğa bulunuyordu.[37] O ordusunun sağ kanadının komutasını Baycu’ya, sol kanadın komutasını ise, Suncak Noyan’a vermişti.

Hülagu, Nusaybin, Harran ve Urfa üzerinden, herhangi ciddî bir mukâvemetle karşılaşmaksızın, el-Bîre’ye doğru ilerleyerek Fırat’ı geçti. Suruc halkının tâbiyetlerini bildirmek üzere elçi göndermemesi buranın yakılıp yıkılmasına sebep oldu. Hülagu ve askerleri kısa bir süre sonra hızla ilerleyerek Suriye’yi geçtiler. Moğollarla bir meydan savaşını göze alarak müthiş bir direniş gösteren Menbic şehrinde korkunç katliamlar yapıldı. Askerler ve muhârip güçler el-Bîre, Kal‘atü’n-Necm ve Ca’ber kaleleri ile Kalonikus ve Balaş’a karşı yerleştirildiler. Buradaki bütün ahâli öldürüldü.[38] 1260 yılı başında Moğol ordusu, ki bu defa oldukça kalabalıktılar, Halep etrafında birleşti. Hülagu, Halep’in muhâsarasını bizzat kendisi idare etti.[39] Saldırı başladığı sırada Halep ve Dımaşk hâkimi en-Nâsır Yusuf Dımaşk’ta bulunuyordu.[40] O, oğlu el-Melik el-Aziz’in Hülagu’nun yanında bulunmasından dolayı tehlikenin ortadan kalktığını düşünüyordu. Fakat durum hiç de umduğu gibi olmadı. Hülagu en- Nâsır’ın oğlu el-Melik el-Aziz’e söylediği gibi Moğollar’a itaatini arz etmekte geciken el-Melik en- Nâsır’ın üzerine bizzat kendisi gelmişti. Bunun üzerine en-Nâsır vezir Kemâlüddin Ömer b. el-Adim’i Mısır Memlûkleri’nden yardım istemek üzere Mısır’a gönderdi. Daha sonra da kendisi Mısır’a yöneldi. Nablus’ta birkaç gün kaldıktan sonra Emir Mücirüddin ve Emir Ali bin Şuca’a’yı bir grup askerle burada bırakarak Gazze’ye gitti. Bu sırada Hama’da Eyyubî ailesinden el-Melik el-Mansur hakim bulunuyordu.[41] el-Melik en-Nâsır Gazze’ye geldiğinde daha önce kendisini öldürmeyi planlayıp, Halep ve Dımaşk’ta kardeşi ez-Zahir Gazi’yi Eyyûbî tahtına çıkarmak isteyen Memlûkleri de ona katıldılar. Aynı şekilde kardeşi ez-Zâhir Gâzi de kendisiyle barışarak birlikte hareket etmeye karar verdi.

Bu sırada Hülagu ve askerleri Halep’i kuşattılar. Burada bulunan el-Melik en-Nâsır Selâhüddin Yusuf’un oğlu el-Melik el-Muazzam Turanşah ve Halep halkı şehri sonuna kadar müdafaaya karar vererek şehrin surlarını tahkim edip mukâvemete başladılar.[42] Oldukça kalabalık olan Moğol ordusuna ancak 40 gün dayanabildiler. Daha sonra Turanşah kaçarak Halep’e girdi. Moğol askerleri Halep’e girdikten sonra kendilerine karşı direnen Halep askerlerini ve ahâlisini korkunç bir şekilde cezalandırdılar. Moğolların Halep’te yaptıkları Suriye’nin diğer bölgelerinde çabucak yayıldı.[43] Bu sayede de diğer Eyyûbî melikleri Hülagu’nun itaatini kabul etmeyi hızlandırdılar.

Moğollar Halep’ten sonra Nablus’a yöneldiler. Onların gelişinden az önce Halep hakimi el-Melik en-Nâsır buradan ayrılmış, el-Ariş’e gitmişti. Hülagu ve askerleri Nablus’a girer girmez buradaki Emir Mucirüddin ve Emir Ali bin Şuca’a ile pek çok askeri katlettiler.

Hülagu ile tek başına mücâdeleyi göze alamayan el-Melik en-Nâsır el-Ariş’e ulaştıktan sonra Mısır’da bulunan Sultan el-Melik el-Muzaffer Seyfüddin Kutuz’dan yardım istemek için bu defa da Kadı Burhanüddin’i gönderdi.[44] Kendisi de Hama hakimi el-Melik el-Mansûr ve askerleri ile birlikte Şam ve Mısır arasında bulunan Katya’ya gitti.[45] el-Melik en-Nâsır bizzat Mısır’a gitmeye korkuyordu. Daha önce kendilerine yardım etmeyi reddettiği Bahrî Memlûkler şimdi Moğollar’a karşı Kutuz’un etrafında birleşmişlerdi.[46] Belki de bu nedenle burada kendisinin itibâr görmeyeceği vehmine kapılıp Suriye’ye geri dönmeye karar verdi. el-Melik el-Mansur ve askerleri Mısır’a yöneldi, fakat el-Melik en- Nâsır yanında kardeşi el-Melik ez-Zâhir Gâzi ve Hıms hakimi el-Melik es-Salih bin Şirkûh ve Şehâbüddin Kaymari olduğu halde[47] önce Kudüs ve Hicaz arasında bulunan Musa vadisine sonra da Zeyza Çölü’ne gitti.

Moğollar burada yanında oldukça az sayıda askeri bulunan el-Melik en-Nâsır’ı sıkıştırdılar.[48] Kendisi aman dilemek üzere Moğollar’a yöneldi ancak, bu nafile bir teşebbüstü. Nihâyet Moğollar kendisini esir ettiler.

Hama hakimi el-Melik el-Mansûr ve beraberindeki askerleri ise daha Mısır’a gelmeden Memlûk Sultanı el-Melik el-Muzaffer Kutuz tarafından itibarlı bir şekilde karşılanmışlardı. Hattâ Kutuz bizzat onları karşılamak üzere es-Salihiyye’ye kadar gelmiş ve Hama hakimine bir sancak göndererek Kahire’ye geri dönmüştü.[49]

Hülagu ve askerleri Halep’te de Bağdat’taki gibi korkunç katliamlar yaptıktan sonra, Hıms’ın eski emiri el-Eşref’i burada bırakarak Hârim’e yöneldiler.[50] Hârim ahalisi şehri Halep kalesi emîri Fahrüddin’den başkasına teslim etmeyeceklerini söyleyince Hülagu bu duruma çok kızdı, fakat bunu açığa vurmadı. Emir Fahrüddin’i göndererek şehrin teslim alınmasını sağladı. Şehre girdikten sonra Hârim ahalisini feci bir şekilde cezalandırdı. Şehirdeki kadın-erkek, yaşlı-genç herkesin öldürülmesini emretti. Hattâ şehri Moğollar için teslim alan Emir Fahrüddin de öldürüldü.

Hülagu, Halep ve Antakya arasındaki Hârim kalesini ele geçirdikten sonra Antakya sınırına ilerledi. 1243 yılından itibaren Moğollar’a kayıtsız şartsız itaat eden Ermeni Kralı Hethum ve Antakya hakimi olan damadı Hülagu’ya tekrar bağlılıklarını bildirmek üzere onun karargâhına geldiler. Hülagu da kendisine daha önce yardımcı birlikler göndermiş olan Kral Hethum’u çeşitli şekillerde mükafaatlandırdı. Bundan sonra Hülagu, Fırat’ı geçerek Mardin’e yöneldi. Mardin emiri el-Melik es- Said şehri teslim etmeyerek mukâvemete başladı. Ancak aynı yıl burada ortaya çıkan vebâ salgını halkın pek çoğunun ölümüne sebep olmuştu. Bu yüzden Mardin emirinin oğlu el-Melik el-Muzaffer kaleyi kendiliğinden Hülagu’ya teslim etti.[51]

1260 yılı başında Hülagu, Memlûk sultanı Kutuz’un kendisine tâbi olması için bir elçilik heyeti göndermişti.[52] Elçiler beraberinde Hülagu’dan tehdit dolu bir mektup da getirmişlerdi. Kutuz’u aşağılayan ve Mısır Memlûkleri’nin manevîyâtını sarsmayı amaçlayan bu mektupta şunlar yazılıydı: “Doğu’nun ve Batı’nın meliklerinin meliki Büyük Kaan’dan; Allahım Senin isminle yer döşendi, gök yükseldi. el-Melik el-Muzaffer Kutuz’un kılıçlarımızdan kaçarak o bölgeye giden bir köle olduğu bilinir. Memlûkler saltanatta olan sultanları Kutuz’un nimetlerinden faydalanıyorlar. Ve O’nun tasallutu altında bulunanları da öldürüyorlar. Diyar-ı Mısır’da ve çevresinde devlet ûmerâsının ve ülke halkının işlerini el-Melik el-Muzaffer Kutuz’un yönettiği biliniyor. Muhakkak ki biz Allah’ın yeryüzündeki ordusuyuz, O’nu kızdıranlara O’nun gazabıyla hükmetmek için yaratıldık. Sizin için muteber olan bütün memleketlerde irâdemiz kuvvetli ve develeriniz kadar güçlüyüz. Perde açılmadan önce kendi isteğinizle teslim olunuz. Yoksa hatanızdan dönemez, pişman olursunuz. Biz ağlayana merhamet etmez ve şikayet edene acımayız. Muhakkak ki bizim ülkeleri fethedip, pek çok insanı öldürdüğümüzü ve yeryüzünü fesâttan temizlediğimizi duymuşsunuzdur. Kaçmak istediğiniz zaman hangi yer sığınağınız, hangi yol kurtuluşunuz ve hangi ülke haminiz olacak. Bizim kılıçlarımızdan kurtuluş ve heybetimizden kaçış yoktur. Atlarımız iyi koşar, oklarımız parçalayıcıdır ve kılıçlarımız yıldırım gibi çarpar. Kalplerimiz dağlar gibi ve sayımız kum gibidir. Kaleler bizi engelleyemez, askerlerin bizimle savaşması fayda vermez ve çığlıklar bizce duyulmaz. Şüphesiz ki siz haram yediniz ve sözünüzde durmadınız. İman ve akidelerinizi genzinizden kısık bir sesle söylediniz. Aranızda haramları ve isyanı yaydınız.

Kim bizimle savaşmayı istediyse pişman oldu. Ve kim bizden aman dilediyse selâmet buldu. Emir ve şartlarımıza itaat ederseniz sahip olduğumuz mallar sizin ve bizim içindir. Aksi takdirde kendi elinizle kendinizi helâk etmiş olursunuz. Bizim topluluğumuza karşı dikkatli olmanızı ve dikkatli durmanızı tembih ediyoruz. Suçlu olduğunuz bizim tarafımızdan tespit edilmiştir. Onun için takdir edilmiş kurallarla üzerinize hükmettik. Sizin gözünüzde çok olan bizim için az ve sizin kıymet verdikleriniz bizim için değersizdir. Sultanlarınızın maharet gösteremediği şeyleri yapabilmek için pek çok yol biliyoruz. Harp ateşiyle yanmadan önce mektuba bakıp cevap gönderin aranızdaki şerri atın. Şan ve şerefi bizde bulacaksınız. Şu an kaldığınız ülkenizde bizden gelecek büyük felâkete karşı belânızla yeterince korunamazsınız. Size merhamet edip elçi gönderdik, itinalı davranıp sizi ikâz ettik. Size karşı bizim yapacağımız bir şey kalmadı. Doğru yolu bulup çirkin cezalardan korkarak büyük sultana itaat etmek üzere Allah’ın selâmı bizim ve sizin üzerinize olsun”.[53]

Kutuz, tehdit dolu bu mektuptan hiçbir suretle etkilenmeyerek es-Salihiyye’de emirlerini topladı. Ve onlarla durumu görüştü. Alınan kararlara göre Moğollar’a itaat edilmeyip sonuna kadar mukâvemet edilecekti.

Bu suretle Hülagu’nun göndermiş olduğu dört kişiden oluşan elçilik heyeti Kahire’nin değişik yerlerinde idâm edildi. Bunlardan biri Kal’atü’l-Cebel’in altında bulunan “At pazarında”, ikincisi “Bâbü’z-Züveyle”de, üçüncüsü “Babü’n-Nâsır” da diğeri ise “Reydaniyye”de asıldı. Sonra bunların kafalarının hepsi, halka teşhir için Bâbü’z-Züveyle’ye asıldı. Ve daha sonra da Kahire ve Mısır’ın diğer yerlerinde Allah için cihad çağrısında bulunuldu. Sultan Kutuz ise Moğollar’a karşı harekete geçmek üzere hemen hazırlıklara başladı.[54]

Moğollar’a karşı girişilecek bir mücâdelenin meydana getirdiği bu olağanüstü durum Mısır halkını birtakım maddî fedakârlıklarda bulunmaya zorladı. Bu amaçla büyük küçük bütün Mısır halkından kişi başına birer dinar alındı. Ayrıca mülk sahiplerinden bir aylık peşin vergi ile zenginlerden ve tüccarlardan acil olarak zekâtlar toplandı. Ailesinden miras kalmış olanların mirasının üçte biri, çarşı ve giriş kapılarından birer aylık bac ve daha pek çok eşya alındı. Toplanan bu mallar altıyüzbin dinardan daha fazla bir meblağa ulaştı.[55]

Güçlü bir ordu için gerekli olan bu mâlî tedbirlerin yanısıra birtakım askerî tâlim ve düzenlemeler de yapıldı.[56]

1260 yılının Şubat ayında Hama halkı şehirlerinin tahrip edilmesinden korkarak şehrin anahtarlarını Hülagu’ya gönderdiler. Hülagu’da Hama halkına dokunmayacağını kararlaştırıp şehre aman gönderdi. Ayrıca Hüsrev Şah adında-aslen Moğol olmayan-birini de buraya şıhne (vali) olarak gönderdi.[57] Birkaç gün sonra Moğollar Dımaşk’ı kuşattılar. Moğol komutanı Ketboğa yanında Ermeni kralı ve Antakya hakimi ile birlikte mancınıklarla Dimaşk kalesini sıkıştırmaya başlayınca şehir halkı aman dileyip teslim olmayı kabul etti. Şehri teslim aldıktan sonra yağmalamaya başladılar. Dimaşk emiri Zeynüddin Hâfizî’yi öldürdüler. 6 Nisan 1260’da şehri tamamen ele geçirdiler. Dimaşk’tan sonra Ba’labek’e yöneldiler. Ve kaleye çıktılar. Moğollar’dan bir grup da emir Baydara komutasında Gazze’ye geldi.[58] Şimdi sıra Mısır’a gelmişti.

D. ‘Ayn-ı Câlût Savaşı

Girdiği şehirleri yakıp yıkan büyük-küçük, kadın-erkek binlerce insanı acımasızca katleden Moğollar’ın, bütün İslâm alemini kuşattığı bu tehlikeli dönemde Mısır’daki gelişmeler Müslümanlar için son derece önemliydi. İlk Memlûk Sultanı Aybek zamanında (1250-1257) başkanları Aktay’ın öldürülmesi üzerine Suriye’ye kaçmış olan el-Bahriyye Memlûkleri[59] Sultan Kutuz’a bir elçi gönderip aman dilediler ve Moğollar’a karşı işbirliği yapmayı teklif ettiler. Kutuz onlara amân vererek Mısır’a davet etti ve kendilerini törenlerle karşıladı. Böylece bütün Memlûkler Moğollar’a karşı Kutuz’un etrafında birleştiler.[60]

Bu sırada meydana gelen hadiseler Moğollar’ın Suriye’deki askerî düzenin değişmesine ve şartların Memlûkler lehine gelişmesine sebep oldu. 11 Ağustos 1259 yılında Moğol Büyük Han’ı Mengü, kardeşi Kubilay ile Çin’de savaşırken ölmüştü. Bunun üzerine kardeşleri Kubilay ile Arık Boğa (Erik Boğa) arasında taht kavgaları başladı. Hülagu kardeşi Mengü Han’ın vefâtı ve Moğolistan’da çıkan iç karışıklık sebebiyle ordusunun büyük bir kısmıyla başkent Karakurum’a hareket etti.[61] Böylece Suriye’deki Moğol kuvvetlerinin komutanlığı ise Ketboğa Noyan’a bırakıldı. Suriye’de kalan bu birliğin sayısını Ebu’l-Ferec onbin kişi yani bir tümen olarak verir. Fakat Moğol ordularının on bin kişiden fazla olduğu muhakkaktır.[62]

Kutuz hazırlıklarını tamamladıktan sonra Moğollarla karşılaşmak üzere ordusunun başında Kahire’den çıkıp Suriye’ye yöneldi. Yanında Hama hakimi el-Mansûr ve kardeşi el-Melik el-Efdal de bulunuyordu. Kutuz ve ordusu es-Salihiyye’ye yaklaştıklarında bazı emirler Moğol harekâtı hakkında anlatılan ürkütücü hikâyelerden dolayı tereddüt gösterdiler. Gerçekten de o ana kadar Moğol tehlikesi karşısında mukâvemet eden hiçbir kavim başarılı olamamıştı. Kutuz uyanık davranarak emirlerine “Ey Müslüman emirleri! Sizler yıllardır beytü’l-malın ekmeğini yiyorsunuz ve şimdi de savaşmak istemiyorsunuz. Ben işte gidiyorum. Kim cihâd etmek isterse benimle gelsin ve kim bunu istemezse evine geri dönsün. Muhakkak ki üzerinizde Allah vardır. Ve Müslümanların günahı geride kalanların boynunadır”[63] şeklinde etkili bir konuşma yaptı.

Memlûk ordusu böyle bir ruh haliyle 1260 yılı Haziranı’nda Suriye’ye yöneldi. 26 Temmuz’da Memlûk öncü birlikleri kumandanı Emir Baybars el-Bundukdarî o sırada Gazze’de bulunan Moğol komutanlarından Baydara üzerine yürüdü.

Baydara Ba’labek’te bulunan Ketboğa’ya elçiler göndererek durumu bildirip yardım istedi. Fakat Ketboğa ona “olduğun yerde kal ve bekle” diyerek Gazze’yi korumasını ve yardım gelinceye kadar şehri tahliye etmemesini emretti.[64] Memlûkler Gazze’ye hücum ederek Baydara’yı yendiler ve şehri ele geçirdiler. Buradaki Moğolları da Asi Nehri’ne kadar kovaladılar.[65]

Ba’labek’te bulunan Ketboğa derhal Taberiye gölü yanında Ürdün vadisine yürümek istediyse de Müslümanların Dimaşk’ta çıkardığı bir isyan üzerine bundan vazgeçmişti. Moğollar’ın Dimaşk’ı istilâsı sırasında mukâvemet eden bütün Müslümanlar kılıçtan geçirilirken Hıristiyanlar itinâ ile himâye edilmişlerdi.[66] Şimdi harekete geçme sırası Müslümanlarda idi. Bu nedenle burada bulunan Hıristiyan ev ve kiliseleri tahrip edildi. Moğol birlikleri düzeni tekrar sağlamak zorunda kaldılar.

Memlûkler’in Filistin’e varmaları ve Gazze’yi ele geçirmeleri Suriye’deki Müslümanlar açısından oldukça önemli bir olaydı. Onların bu zaferi duyulduğu zaman Suriye halkı arasında Moğollar’a karşı mukâvemet edebilme azmi ve ümidi doğdu. Bu arada Kutuz Filistin sahilinden yukarıya doğru ilerleyerek daha kuzeyden ülke içine girmeyi ve bu suretle Ketboğa’nın ikmâl yollarını tehdit etmeyi kararlaştırdı. Fakat onun kullanmayı planladığı bu yol Akka’da bulunan Frank arazisinden geçiyordu.[67] Kutuz siyasî dehâsı sayesinde Haçlılar ile çatışmaktan ve böylece iki ateş arasında kalmaktan kaçınma basiretini göstererek elçilerini Akka’ya gönderdi.[68] Burada bulunan Haçlı hakiminden arazilerinden geçiş izni istendi. Onların bu duruma muvafakât etmesi umulandan daha kolay oldu. Çünkü, Haçlılar’ın elinde bulunan Sayda şehrinin bir süre önce Moğollar tarafından yağmalanması henüz unutulmamıştı. Üstelik Moğollar her yerde yaptıkları korkunç katliamlarla Haçlılar’ı da tedirgin ediyorlardı. Kutuz ve ordusu sahil boyunca güvenlik içinde Haçlı topraklarını geçerek kuzeye yöneldiler. Daha Akka’da iken Ketboğa’nın Ürdün’ü geçerek doğu Celile’ye girmiş olduğu haberini alan Kutuz, derhal ordusunu Nazareth üzerinden güney doğuya sevk etti. 2 Eylül 1260 tarihinde Filistin’de Beysan ve Nablus arasında bir belde olan ‘Ayn-ı Câlût’a ulaştı. Emirlerini toplayarak onlara Moğollar’ın bölgede yaptıkları katliam, yağma, esir alma gibi çirkin faaliyetlerini hatırlatarak onlara karşı savaşmayı emretti.[69] Ve ordusunun büyük bir bölümünü bölgedeki ormanlıklara sakladı. Memlûk öncü birliklerinin komutanlığını da Baybars’a bıraktı. Bu sırada Ketboğa da “öfke ve gazabından bir alev denizi gibi” ‘Ayn-ı Câlût’a ulaştı.[70] Yanında Eyyubî ailesinden es- Subeybe hakimi el-Melik es-Said de bulunuyordu. Kutuz’un ordusunun hazırlıkları tamamdı. Böylece iki ordu 3 Eylül 1260 Cuma günü sabahın erken saatlerinde ‘Ayn-ı Câlût köyünde muhârebeye başladı.[71]

Gürcü ve Ermeni birlikleri ile desteklenmiş Moğol ordusu son derece techizatlı ve kabiliyetli süvarilerden oluşuyordu. Ketboğa bizzat ordusunun sağ ve sol kanadında büyük bir şecaat ve hamiyetle savaşıyordu.[72] Savaş bütün şiddetiyle sürerken Baybars kumandasındaki Memlûk birlikleri süratle tepelere doğru çekildi. Moğol kuvvetleri Memlûkler’in hazırlamış olduğu tuzağın farkına varmaksızın onları takibe başladı. Bu sırada Kutuz’un daha önceden pusuda bekleyen askerleri Moğolları birden bire kuşattı ve savaş yeniden şiddetlendi. İki muhârip ordu ‘Ayn-ı Câlût’da tam bir ölüm kalım mücâdelesi veriyordu. Böylesi görülmemişti. Memlûk ordusu önce sarsılmaya başladı. Özellikle ordunun sağ kanadı büyük kayıp vermişti. Bunun üzerine Sultan Kutuz bizzat savaşa katıldı.[73] Sağ kanadın vaziyeti düzeltilince Memlûk ordusu yeniden moral kazandı. Birkaç saat içinde Moğol ordusu imhâ edilircesine bir mağlûbiyete uğratıldı. Moğollar’dan sağ kalanların bir kısmı kaçarken, Ketboğa yanında kalan bin adamı ile sonuna kadar mücâdele etti. Fakat netice alamadı. Moğol tarihçisi Reşidüddin’in tabirine göre savaş meydanı tam bir mezbahâya dönmüştü. Moğollar böyle bir meydan savaşında ilk defâ yenilgiye uğramışlardı. Savaş esnasında “Vah İslâm!, Ya Allah! Kulun Kutuz’u İslâm için gâlip eyle” diyen Kutuz şimdi askerleri ile zafer çığlıkları atıyordu. Savaşın kesin olarak sona ermesinden sonra Kutuz, atından inerek yüzünü yere sürdü ve Allah için iki rekat şükür namazı kıldı.[74] Daha sonra elde ettikleri savaş ganimetlerini askerlerine dağıttı.

Moğollar’ın hezimet haberi 5 Eylül 1260 gecesinde Dimaşk’a ulaştı.[75] Bunun üzerine Dimaşk’ta bulunan Moğol nâibi ve diğerleri şehirden kaçmaya başladılar. Dimaşk halkı özellikle de gençler Moğol birliklerini takiple, onlara ağır darbeler vurdular, bazıları esir alındı, bazıları da öldürüldü.[76] Şehirde hemen hemen hiçbir Moğol kalmadı. Böylece Dimaşk’ta yedi aydan fazla süren Moğol istilâsı sona erdi. Dimaşk halkı yalnızca şehri Moğollar’dan temizlemekle kalmadı, aynı zamanda ‘Ayn-ı Câlût Savaşı’nda Moğollar’a katılan Fahrüddin Muhammed el-Genci, İbnü’l-Maskini ve İbnü’n-Nufeyl ile diğer Moğol işbirlikçilerini de öldürdüler.[77]

‘Ayn-ı Câlût Savaşı’ndan iki gün sonra Kutuz Taberiyye’ye geldi. Suriye halkına da zaferini ve Moğollar’ı hezîmete uğrattığını yazdı.

E. ‘Ayn-ı Câlût Savaşı’nın Sonuçları

‘Ayn-ı Câlût Savaşı’nda Memlûkler’in zaferi dünya tarihi için bir dönüm noktası oldu. Moğollar’a uzun zamandan bu yana ilk kez büyük bir darbe vurulmuştu.[78]

Moğollar şayet bu savaşta gâlip gelselerdi Mısır’a kadar ilerleyecekler, Irak’taki faaliyetleri gibi burada da aynı fiilleri işleyecekler, Mısır’a yerleşmeseler bile Irak’ta yerleştikleri gibi Suriye’ye de yerleşeceklerdi. Böylece Yakındoğu’daki bütün İslâm ülkeleri Moğol hakimiyeti altına düşecekti.[79] ‘Ayn-ı Câlût Savaşı’ndan kısa bir süre önce Moğollar’ın süratle ele geçirdikleri Suriye istihkâmları bu savaştan sonra aynı süratle ellerinden çıktı.

Moğollar’ın muhâsara ettiği el-Bîre (Birecik) muhâsaradan kurtulduğu gibi Dimaşk’taki Moğol istilâsı da sona erdi. Bu sebeple ‘Ayn-ı Câlût zaferi sadece Mısır’ı değil aynı zamanda Suriye’yi de Moğol hakimiyetinden kurtardı.[80] Bundan sonra Kutuz, Suriye’nin efendisi oldu.[81]

Bilindiği üzere Memlûkler Mısır’ın hakimiyetini Mısır tahtının şer’i sahibi olan Eyyûbîler’in elinden zorla almışlardı. Bu durumu ve kendi köle asıllarını unutturmak için, kendilerine şeref verecek ve hâkimiyetlerine meşrûiyyet kazandıracak büyük bir hadiseye ihtiyaçları vardı.[82] Nitekim daha önce zikrettiğimiz gibi Hülagu, Eyyûbîler’in yerine Mısır’ın idâresini ele geçiren ve henüz kurulma aşamasında olan Memlûk Devleti’ni itaat altına almak amacıyla gönderdiği mektubunda hem Memlûkler’i hem de onların sultanı olan Kutuz’u aşağılıyor ve onun Sivas’ta satılmış bir köle olduğunu hatırlatıyordu. İşte ‘Ayn-ı Câlût savaşı Memlûkler’in bu vasıflarını unutturup onlara İslâm dünyasının hâmisi ve bayraktarı sıfatını kazandırmıştır. Dolayısıyla onların hâkimiyetlerinin devamı Müslümanları korumalarının devamı ile mümkün olacaktır.

Memlûk Devleti ‘Ayn-ı Câlût’u müteakiben iki asır boyunca, Osmanlı Devleti’nin yükseliş dönemine kadar, Yakın Doğu’nun en büyük devleti haline gelmiştir.

Memlûklerin ‘Ayn-ı Câlût’da gâlip gelmesinin en önemli sonuçlarından birisi de Mısır ve Suriye’nin birleştirilmesidir. XII. yüzyılda Nurüddin Mahmud Zengi ve sonra da Selâhüddin Eyyûbî’nin bütün güçleri ile çabalayarak temin ettikleri Suriye ve Mısır’ın birliği Turanşah döneminde Memlûkler’in Mısır’ı ele geçirmesiyle parçalanmıştı. Turanşah’ın ölümünden sonra Eyyûbî ailesinden Halep hakimi en-Nâsır Dimaşk’ta, es-Sa‘id Gazze ve Subeybe’de; el-Mugis ise Kerek ve Şevbek’te istiklâllerini ilân etmişlerdi. Bu sayede siyasî birlikten mahrum olan bölge istikrarsızlık içindeydi. Bunlardan başka Hama’da el-Melik el-Mansûr, Sahyun, Burziye ve Balatunus’ta Emir Muzafferüddin Osman, Tell-başir, Rahbe ve Tedmür’de el-Melik el-Eşref, Musul’da Bedrüddin Lü’lü, Meyyâfarikîn ve Diyarbakır’da el- Kâmil, Mardin’de es-Seyid İlgazi, Erbil’de es-Sahib Tacüddin hakim bulunuyordu.[83] Eyyûbî ailesinden el-Melik en-Nâsır’ın 3 Şubat 1251’de Mısır’ı ele geçirerek Memlûkler’e son verme gayretleri başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Abbâsî Halîfesi el-Musta’sım yaklaşan Moğol tehlikesi karşısında Yakın Doğu’daki Müslümanların birliğini temin etmek amacıyla Dimaşk hâkimi en-Nâsır Yusuf’a elçiler göndererek Memlûk Sultanı Aybek ile anlaşmasını ve ittifâk yapmalarını emretmiş, bunun sonucunda Suriye’deki Eyyûbîler ile Mısır’daki Memlûkler arasında anlaşma sağlanmıştı. 1253 Nisan’ında yapılan bu anlaşmaya göre Mısır ile Gazze, Kudüs ve sahil bölgesi dahil olmak üzere Ürdün Nehri’ne kadar olan Filistin Memlûkler’in oluyor, Suriye’nin geri kalan kısmı da Eyyûbîler’e bırakılıyordu.[84] Bu anlaşma; Eyyûbîler’in, Memlûkler’in Mısır’daki hâkimiyetinin şer’î olduğunu kabul etmesi[85] anlamına geldiği gibi, Mısır ve Suriye’nin de resmen bölünmesi demekti. İşte ‘Ayn-ı Câlût Savaşı’ndan sonra Mısır ve Suriye’nin birliği yeniden temin edilmişti. Fakat bu birliğin sağlanmasında Eyyûbî hanedanının rolü olmamıştır. Moğollar Suriye’ye girdikleri zaman bazı Eyyûbî melikleri onlarla ciddî bir mücâdele yapmak yerine Moğollar’a yüklü hediyeler göndererek veyahut kendiliğinden teslim olarak onların Suriye’yi ele geçirmelerini kolaylaştırmışlardır. Hattâ Eyyûbî ailesinden es-Subeybe hakimi el-Melik es-Sa‘id Moğollar’ın gücü karşısında durmaya muktedir olamadığı gibi büyük bir acz ve ihânetle ‘Ayn-ı Câlût’da Ketboğa ordusunda Müslümanlara karşı savaşmıştır. Bütün bu sebepler yüzünden Eyyûbîler, Müslümanların gözündeki itibarlarını kaybetmişlerdir. Artık herkeste Eyyûbî ailesi mensûplarının hükümdarlık yapmaya lâyık olmadıkları düşüncesi hâsıl olmuştur.

‘Ayn-ı Câlût Savaşı’ndan sonra Kutuz, Fırat’tan itibaren Suriye’nin tamamı ile Mısır’ın tek hakimi oldu.[86] Önünde Moğollar’ın gücü karşısında ciddî bir mukâvemet gösteremeyen Eyyûbî ailesine mensûp birkaç melikten başka kimse kalmamıştı. Kutuz, Hülagu Halep’te iken ona Hıms’ın anahtarlarını teslimle çeşitli ikramlarda bulunan Eyyûbî ailesinden Hıms hakimi Musa el-Eşref’i affetti.[87] Ve onu yeniden Hıms’a vali olarak tayin etti. Aynı şekilde Hama hâkimi el-Melik II. el-Mansur da affedildi. Fakat ‘Ayn-ı Câlût Savaşı’nda Moğollar’a katılarak Müslümanlara karşı savaşan Sabib ve Banyas emiri el-Melik Hasan’ın özrü kabul edilmeyerek boynu vuruldu.[88]

Memlûklerin ‘Ayn-ı Câlût zaferi bütün İslâm ülkelerinde hemen duyuldu. Savaştan sonra Ketboğa’nın başı zafer alâmeti olarak törenle Mısır’a götürüldü.[89]

‘Ayn-ı Câlût zaferinden beş gün sonra Kutuz fâtih ve muzaffer bir şekilde Dimaşk’a geldiğinde törenlerle karşılandı. Daha sonra Mısır’a gitmek üzere yola çıktı.

‘Ayn-ı Câlût savaşının kazanılmasında Memlûkler’in şecaatini zikrederken onlara yardım eden birtakım amilleri de itirâf etmemiz gerekir. Çünkü bu amiller tarihte perde arkasında kalmış gerçeklerin keşfedilmesinde oldukça önemlidir. Bunlardan birincisi savaşın vukû bulduğu dönemde Suriye’de bulunan Haçlılar’ın, belki de ileride Moğollar’dan gelebilecek tehlikeleri zamanında hissettiklerinden olsa gerek Müslümanlara karşı hücum etmemeleridir. Bunun gibi Hülagu’nun ordusunun büyük bir bölümüyle Karakurum’a gitmek üzere harekete geçmesi Suriye’de bulunan Moğol birliklerini zayıflatmıştır.

Dönemin kaynaklarında Ketboğa’nın komutasında Suriye’de bulunan Moğol ordusunun sayısı hakkında verilen bilgilerin doğruluğu kesin değildir. Meselâ daha önce zikrettiğimiz gibi Ebu’l-Ferec, Moğol ordusunun sayısını on bin kişi olarak verir. Bu rakamı B. Spuler ve Howorth aynen zikretmişlerdir. Ermeni tarihçilerinden Vardan ise, Hülagu’nun Suriye’de bıraktığı askerlerinin sayısının yirmi bin kişi olduğunu buna nazaran Memlûk ordusunun daha kalabalık olduğunu yazar.[90]

İkinci bir etken ise Hülagu’nun bizzat muhârip ordunun başında olmaması Memlûkler’in maneviyâtını yükseltmiştir. Hattâ Sultan Kutuz’un Moğollar ile muhârebe için Mısır’dan hareketinden önce bu durumu göz önünde bulundurduğunu da söyleyebiliriz. Çünkü Moğollar’ın Mısır Memlûkleri’ni tehdit etmeleri 1260 yılı başlarında Hülagu’nun Kutuz’a gönderdiği mektupla başlamıştır. ‘Ayn-ı Câlût Savaşı ise aynı yılın Eylül ayında gerçekleşmiştir. Kanaatimizce Kutuz tahta geçer geçmez, Moğollar’la mücâdeleye karar vermiş ve geçen bu zaman zarfında yalnızca hazırlıklarını ikmâl etmekle kalmamış Moğollar’la mücâdele için ince bir hesapla en uygun vakti beklemiştir. Şayet Hülagu doğuya hareket etmeyip bizzat ordusunun başında bulunsaydı askerlerinin maneviyâtı üzerinde önemli ölçüde etkili olacaktı ve belki de Kutuz’un beklediği fırsat Hülagu’nun ölümüne kadar ele geçmeyecek ve olaylar çok daha farklı gelişecekti. Fakat burada göz önünde bulundurulması gereken önemli bir hakikat şudur. Tarihte, başladığı süratle sonsuza kadar devam eden hiçbir istilâ hareketi yoktur. Her hareketin ve istilânın ne kadar güçlü olursa olsun bir durma noktası vardır.[91] İşte Moğollar da ‘Ayn-ı Câlût ‘ta durdurulmuşlardır. Onların Suriye’ye ulaşmaları güneybatıda ulaştıkları son nokta olmuştur. Bundan sonra Hülagu’nun kurmuş olduğu İlhanlı Devleti küçük istisnalar haricinde kat’i sınırlarına ulaşmıştır.

Sonuç ve Değerlendirme

İlhanlı Devleti ile Memlûk Devleti arasında yapılan ‘Ayn-ı Câlût, Savaşı iki ülke arasındaki rekabetin ilk somut sonucu olmuştur. Bundan sonraki dönemde İlhanlılar’ın Memlûk politikası pek değişmemiş ve Abaka zamanında Sultan Baybars’ın Anadolu seferi haricinde daima ilk saldıran taraf onlar olmuşlardır. Fakat Baybars’ın Anadolu seferini de doğrudan İlhanlı Devleti’ni vurmayı amaçlayan bir taarruz olarak nitelendirmek yanlış olur.

İlhanlı Devleti ‘Ayn-ı Câlût Savaşı sonucunda Memlûk Devleti’nin askeri ve siyasî gücünü fark etmesine karşılık bölgedeki hâkimiyet mücâdelesinden vazgeçmemiş, iki devlet arasındaki çekişmeye zaman zaman diğer unsurlar da katılmıştır. Savaşın galibi Memlûkler’in Suriye ve Mısır’ı birleştirmesi, İlhanlı Devleti’nin büyük umutlar beslediği Akdeniz ticaretinin kontrolünün Memlûkler’e kaptırılmasına sebep olmuştur. Ayrıca Mısır’ın Nil Nehri’nden elde ettiği zenginlikten de pay alamayacağını anlayan İlhanlılar, güneyde Memlûkler kuzeyde ise soydaşlarının kurmuş olduğu Altınordu Devleti tarafından İran’a sıkıştırılıp kalmanın vermiş olduğu psikoloji ile kendilerine siyasî ve iktisadî açıdan çıkış yolu aramaya başlamışlardır. Onlar için siyasî ve askerî açıdan elde edilecek bir galibiyet iktisadî âmilleri de etkileyecekti. Bu sebeple kendilerine güçlü müttefikler bulmak zorunluluğu hissetmişlerdir. Ve neticede dönemin en büyük Müslüman devleti olan ve bununla da kalmayıp İslâmiyet’in bayraktarlığını üstlenen Memlûk Devleti’ne karşı Hıristiyan devletleri ve papalık ile ittifâk etmişlerdir. Fakat bu ittifak İlhanlılar’a ne siyasî ne iktisadî ve ne de dinî açıdan elle tutulup gözle görünen bir fayda sağlamıştır.

Memlûkler ile mücâdelesinde siyasî ve askerî açıdan başarı sağlayamayan İlhanlı Devleti iktisadî emellerini ise tâbiyeti altında bulunan Anadolu Selçuklu Devleti üzerinde tahakkuk ettirmeye çalışmış ve Anadolu’yu yıllarca sömürmüştür.

İki devlet arasındaki münâsebetlerin yukarıda da söylediğimiz gibi kısa sürelide olsa sulh dönemine girdiği zamanlar olmuştur. Özellikle ilk Müslüman İlhanlı hükümdarı Ahmed Teküdar’n halisâne niyetlerle başlattığı barış görüşmeleri Memlûk Devleti’nin İlhanlılar’a karşı duyduğu güvensizlik sebebiyle sonuçsuz kalmıştır. Daha sonraki dönemde İslâmiyet’i kabul eden diğer İlhanlı hükümdarları, Teküdar ile aynı samimiyette olmamalarına karşılık, İslâmiyet’in arkasına gizlenerek Memlûkler ile münâsebetlerin düzeltilmesi konusunda bazı girişimlerde bulunmuşlarsa da bunların hiçbiri uzun vadede uygulamaya konulmamış, yapılan barış antlaşmaları kağıt üzerinde kalmıştır. Barış öncesi ve sonrası yaşanan sakin dönemler ise iki tarafın da siyasî strateji ve durum değerlendirmesi yapabilmesi için fırsat oluşturmuştur.

Çingiz Han’ın cihangirliği ve dünya hâkimiyeti fikrinden yola çıkarak önlerinde hiçbir gücün duramayacağını zanneden İlhanlılar, Memlûkler sayesinde durdurulmuş ve onlardan yedikleri ağır darbeler sonucunda yavaş yavaş yıkılmaya sürüklenmişlerdir. Böylece bu mücâdelede kazanan taraf Memlûkler olmuştur. Onların İlhanlılar karşısında elde ettikleri başarılar ve buna bağlı olarak İslâm alemindeki itibârlarının artması Osmanlı Devleti’nin yükselişine kadar bölgedeki en önemli siyasî güç olmalarına sebep olmuştur.

Ayşe D. Erdem KUŞÇU

Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 8 Sayfa: 364-375


Arapça Kaynaklar
♦ Bedrüddin Mahmud b. Ahmed, Ikdu’l-Cumân fî Tarih-i Ehli’z-Zaman, Arapça Yazma Veliyüddin Efendi Kütüphanesi, No: 2391 (XIX), 2392 (XX), (Eserin ilk altı cildi Kahire’de 1987 yılında neşredilmiştir).
♦ Ebû’l-Fidâ, Kitabü’l-Muhtasar fî Ahbari’l-Beşer, Kahire, R. 1325, III-IV Cilt.
♦ Ebû’ş-Şame, Zeylü an er-Ravzateyn, Kahire, 1947.
♦ İbn Aybek ed-Devâdarî, Kenzü’d-Dürer ve Camii’l-Gurer, Kahire, 1948.
♦ İbn İyâs, Muhammed b. Ahmed, Bedâyi’ü’z-Zuhûr fî Vekayi’i’d-Duhûr, Kahire, 1982, II. Baskı.
♦ İbn Şakirü’l-Kutubî, Fevatü’l-Vefâyat, Beyrut, 1974.
♦ İbn Tagribirdî, Cemâlüddin Ebi’l-Mehâsin Yusuf, en-Nücûmü’z-Zahire fî Mülûk-i Mısr ve’l-Kahire, Kahire, 1963.
♦ el-Kalkaşandî, Şihâbüddin Ebu’l-Abbâs, Subhu’l-A‘şa, fî Sinâ’ati’l-İnşâ, Kahire, 1913-1919, C: VIII, XIII, XIV.
♦ el-Makrizî, Takiyuddin Ahmed b. Ali, Kitâbu’s-Sülûk li-Ma‘rifet-i Düveli’l-Mülûk, Kahire, 1934.
♦ en-Nuveyrî, Nihâyetü’l-Ereb fî Fünûni’l-Edeb, Kahire, 1975-1985, C. XXVII-XXXI.
♦ es-Süyûtî, Celâlüddin Ebu’l-Fazl Abdurrahman, Tarih-i Hulefâ, Kahire, 1952.
Farsça Kaynaklar
♦ Cüveynî, Alâüddin Atâ el-Melik, Tarih-i Cihan Güşâ, (Trc.: Mürsel Öztürk), Ankara, 1988.
♦ Reşidü’d-Din, Fazlullah, Camiü’t-Tevârih, Tahran, 1958 (Arapça ter:
♦ Muhammed Sadık Neşat, Mahmud Musa Hendavi, Fuad Abdülmuti Sayyâd, Kahire, 1960).
Ermenice Kaynaklar
♦ Müverrih Vardan, “Türk Fütuhâtı Tarihi” (Trc.: H. Andreasyan) Tarih Semineri Dergisi, 1/2 İstanbul, 1937.
Suryanca Kaynaklar
♦ Ebu’l-Ferec, Ebu’l-Ferec Tarihi, (İngilizceden trc.: Ö. Rıza Doğrul), Ankara, 1950, TTK. Yay.
Tetkik Eserler
♦ ‘ÂŞÛR, Sa‘id Abdülfettah. 1994 Asrü’l-Memâlikî fî Mısır ve’ş-Şam, Kahire, III. Baskı; 1963 el- Hurubu’s-Salibiyye, Kahire.
♦ BARTHOLD, V. V., 1990 Moğol İstilâsına Kadar Türkistan, (Hzr.: Hakkı Dursun Yıldız), Ankara, TTK. Yay.
♦ D’OHSSON. 1834-35 Histoire des Mongols, Amsterdam.; Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, 6. ve 9. cilt.
♦ DULAURIER, Ed., 1928 “Ermeni Müverrihlerine Nazaran Moğollar” (Müverrih Kirogos’dan Müstahrec), Türkiyat Mecmuası, S. II., İstanbul.
♦ HOWORTH, M. P., 1988 History Of The Mongols, London.
♦ KOPRAMAN, Kâzım Yaşar., 1989 Memlükler, Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, İstanbul, Çağ Yay., VI. Cilt.
♦ RUNCIMAN, S. F., 1992 Haçlı Seferleri Tarihi, (Trc.: Fikret Işıltan), Ankara, III. cilt, 2. Baskı.
♦ SPULER, B., 1987 İran Moğolları (Trc.: C. Köprülü), Ankara, II. Baskı.
♦ SÜMER, Faruk., 1969 “Anadolu’da Moğollar”, SAD, S. 1.
♦ TURAN, Osman., 1993 Selçuklular Zamanında Türkiye, İstanbul, III. Baskı.
♦ UZUNÇARŞILI, İ. Hakkı., 1988 Osmanlı Devleti Teşkilâtına Medhal, Ankara, IV. Baskı.
♦ VETER, Muhammed Zahur., 1989 Ma‘reketu ‘Ayn-ı Câlût, Dimaşk.
Dipnotlar :
[1] S. RUNCİMAN, Haçlı Seferleri Tarihi, (Ter; Fikret Işıltan), Ankara, 1992, II. Baskı, III. cilt, s. 212.
[2] Resîdüddin Hemedanî, Câmiü’t-Tevârih, (Arapça tercüme; Muhammed Sadik Nesat, Mahmud Musa Hendavi ve Fuad Abdülmutî Sayyâd), Kahire, 1960, I. cilt, 2. Kısım, s. 233-34.
[3] Ibn Tagribirdî, Ebi’l-Mehâsin Cemâlüddin Yusuf, en-Nücûmü’z-Zahire fî Mülûk-i Misr ve’l- Kahire, Kahire, 1963, VII. cilt, s. 327.
[4] en-Nüveyrî, Sehabüddin Ahmed b. Abdü’l-Vehhâb, Nihâyetü’l-Ereb fî Funûni’l-Edeb, Kahire, 1985, XXVII, cilt, s. 379.
[5] B. SPULER, İran Moğolları (Ter; Cemal Köprülü), Ankara, 1987, II. Baski, s. 59.
[6] Kaynaklar Moğol ordusunun teşkilât ve talimi hakkında uzun uzun bilgi vermelerine rağmen onların sayılarının tamami hakkında kesin bir bilgi vermezler. Bkz. Cüveynî, Alâüddin Ata Melik; Tarih-i Cihan Güsâ, (Ter; Mürsel Öztürk), Ankara, 1988, I. cilt, s. 98-99. Nitekim W. Barthold Çingiz Han’ın Harzemsah Muhammed ile mücâdelesini anlatırken Müslüman müelliflerin bu dönemde Çingiz Han’ın ordusuna dair verdikleri rakamları abartılı bulur ve Moğol düzenli orduları hakkında mevcut bilgilerin istifâde edilemeyecek kadar tezat teşkil ettiğini belirtir. Daha sonra bir yorumda bulunarak Çingiz Han ordusunun sayısının 150 binden az ve 200 binden fazla olmadığını ileri sürer. W. BARTHOLD, Moğol Istilâsina Kadar Türkistan, (Hzr.; Hakkı Dursun Yıldız), Ankara, 1990, s. 428-29. Ebu’l-Ferec ise Mengü Han’ın doğu ve batıda bulunan orduların hepsinden her on kişiden iki kişinin ayrılıp Hülagu’ya katıldığını yazar ki bundan da Hülagu ordusunun Mengü Han ordusuna nisbeti anlaşılır. Bkz. Ebu’l- Ferec, Ebu’l-Ferec Tarihi, (Ingilizce’den trc.; Ö. Riza Dogrul), Ankara, 1950, II. cilt, s. 556.
[7] B. SPULER, a.g.e., s. 440.
[8] Cüveynî, Tarih-i Cihan Güsâ, III, cilt, s. 57-58.
[9] S. RUNCIMAN, H. S. T., III. cilt, s. 252.
[10] Cüveynî, a.g.e., III. cilt, s. 60.
[11] Osman TURAN, Selçuklular Zamaninda Türkiye, Istanbul, 1993, III. Baski, s. 480
[12] B. SPULER, İran Moğolları, s. 60.
[13] Cüveynî, Tarih-i Cihan Güsa, III. cilt, s. 81-82.
[14] Faruk SÜMER, “Anadolu’da Moğollar”, Selçuklu Arastırmaları Dergisi I, (1969), s. 3.
[15] es-Suyûtî, Celâlüddin Ebu’l-Fazl Abdurrahman, Tarih-i Hulefâ, Kahire, 1952, s. 543. Suyûtî ayrica eserinde el-‘Alkami’yi Hülagu ile isbirliği yapmasından dolayı en büyük suç sahibi olarak gösterir ve “Allah lanet etsin” şeklinde bir ibâre ile hem kendisinin hem de diger Müslümanların el- ‘Alkami’ye karşı besledikleri nefreti dile getırir. Ibn Tagribirdi, (en-Nücûm, VII. cilt, s. 43). O’nun habis, haris ve rafizî oldugunu belirtir. Muhammed b. Şakir el-Kutubi, (Fevâtü’l-Vefâyât, Beyrut, 1974, III. cilt, s. 252). ve el-‘Aynî, (Ikdu’l-Cumân fî Tarihi Ehli’z-Zemân, Kahire 1987, 656 yılı olayları, s. 170). el- ‘Alkamî’nin Bağdad yakinindaki Kerh ehlinden bir rafizî ve alevî oldugunu kaydederler.
[16] en-Nüveyri, Nihâyetü’l-Ereb, XXVII. cilt, s. 380.
[17] el-Makrizî, Takiyyuddin Ahmed b. Ali, Kitabu’s-Sülûk li-Ma’rifet-i Düveli’l-Mülûk, Kahire, 1934, I. cilt, s. 407.
[18] es-Suyûtî, (Tarih-i Hulefâ, s. 543). Hülagu’nun 200 bin kişilik bir ordu ile Bağdad’a girdigini yazar. Buna karşılık el-Makrizî bu konuda bilgi verirken temkinli davranarak “muasir müverrihlerin kaydettiklerine göre bizzat Hülagu’nun kumanda ettiği ordunun sayısı 30 bin civarindaydı. Halife el- Musta’sim’in ordusunun sayısi ise 20 bin idi” şeklinde bir ifâde kullanir. el-Makrizî, (es-Sülûk, I. cilt, s. 407). en-Nüveyrî ise Hülagu ordusunun sayısı hakkında 80 tümen gibi bir rakam verir ki bundan onun ya 10 bin kişilik askerî birliğe ad olarak verilen “tümen” tâbirini bilmediği veyahut da maksadinin farkli oldugu anlaşılır. (en-Nüveyrî, Nihayetü’l-Ereb, XXVII. cilt, s. 380). Hülagu’nun ordusu hakkında daha önce verdiğimiz 70 bin kişi rakamı gözönünde tutulursa burada el-Makrizî’ye itimad etmemiz daha isâbetli olacaktır. Çünkü Hülagu’nun 1255 yılından 1258 yılına kadar geçen kisa bir zaman zarfında ordusunun neredeyse üç kati artmasi mümkün değildir. es-Suyûtî’nin bu şekilde bir mübâlağaya gitmesi Hülagu ordusunun sayısının halifelik ordusundan daha kalabalık olusundan veya Bağdad kusatmasının siddetli ve burada meydana gelen tahribatin korkunç boyutlarda olmasindan kaynaklanabilir. el-Aynî ise önceden sayısı 100 bine ulasan halifelik ordusunun halife el-Musta’sim döneminde iktâları kesilerek yirmibine düsürüldügünü, Bağdad’da katliam yapan Hülagu askerlerinin sayısıın 200 bin odugunu belirtir. (el-Aynî, Ikdu’l-Cumân, 656 yılı olayları, s. 170-71).
[19] Ibn Tagribirdi, en-Nücûm, VII. cilt, s. 48; el-Aynî; Ikdu’l-Cumân, 656 yılı olayları.
[20] Cüveynî, Tarih-i Cihân Gusâ, III. cilt, s. 173 (Nasirüddin b. Muhammed et-Tusî’nin Bağdad’in Moğollar tarafindan istilâsi hakkında Cihân Gusâ’ya yazdigi zeyl.).
[21] es-Suyûtî, Tarih-i Hulefâ, s. 543. Halifenin nasil ve ne şekilde öldürüldügü hakkında kaynaklardaki bilgiler birbirinden farklıdır. Bu konuda genis bilgi için bkz. Ebu’l-Ferec, Ebu’l-Ferec Tarihi, II. cilt, s. 569-570. Ancak Ebu’l-Ferec’in halifenin sehid edilmesi tarihini 21 Subat 1258 vermesine karşılik el-Makrizî, (es-Sülûk, I. cilt s. 409) 13 Subat 1258 olarak verir. Moğol kaynakları ise halifenin ortanca oglu ile beraber hayatina son verildigini daha sonra da büyük oğlu ve diger yakınlarının öldürüldügünü kaydederler. (Cüveynî, Tarih-i Cihân Gusâ, III cilt, s. 175).
[22] es-Suyûtî, Tarih-i Hulefâ, s. 544.
[23] 15 yil 7 ay 6 gün hilâfet makamında bulunmus olan halife Musta’sim’in öldürülmesi ile merkezi Bağdad olan Abbasogulları Devleti inkirâza ugradı. 659 yılına kadar Müslümanlar halifesiz kaldilar. el-Makrizî, es-Sülûk, I. cilt, s. 409.
[24] Kâzim Yasar KOPRAMAN, Memlükler, Dogustan Günümüze Büyük Islâm Tarihi, Istanbul, 1989, Çag Yay., VI. cilt, s. 458.
[25] Hülagu’nun İran’da tesis ettiği bu devlete “İlhanlı Devleti” denilmesinin sebebi Büyük Moğol Kaan’ina tâbi “Ilhan” olmalarından dolayıdir. Moğollar’da da bütün Türk devletlerinde oldugu gibi, ülke hanedan üyelerinin ortak malı idi. Bu sebeple Moğol Devleti de Çingiz Han ailesinin müsterek malı oldu (I. Hakki UZUNÇARSILI, Osmanli Devleti teşkilâtina Medhal, Ankara, 1988, IV. Baski, s. 175). Bu açidan İlhanlı hükümdarları iç islerinde serbest, dis islerinde Karakurum’da oturan Büyük Moğol Han’ına tâbi idiler.
[26] el-Melik es-Sâlih’e nisbetle “el-Memâlik es-Salihiyye” de denilen mezkûr memlüklere büyük bir ehemmiyet veriliyordu. Onun hassa ordusu için teşkil edilen  bu yeni  grup Nil Nehri üzerindeki er-Ravza adasina yerlestırildi. Bunların kara ile irtibâtı kesildi. Arapların Nil Nehri’ni “Bahrü’n-Nil” diye tesmiye etmelerinden dolayı bu gruba “el-Memâlik el-Bahriyye” (Deniz Memlükleri) denildi. (K. Y. KOPRAMAN, Memlükler, D. G. B. I. T., VI. cilt, s. 438).
[27] D’OHSSON, Histoire des Mongols, Amsterdam, 1834-35, III. cilt, p. 307.
[28] el-Aynî, Ikdu’l-Cumân, 656 yılı olayları, s. 177; en-Nüveyrî, Nihâyetü’l-Ereb, XXVII. cilt, s. 383.
[29] en-Nüveyrî, (Nihâyetü’l-Ereb, XXVII. cilt, s. 383). Meyyâfarikin halkinin Moğol kusatmasi esnasinda çok zor günler geçirdigini, sehirde kitligin başgösterip yiyecek birseyin kalmamasi üzerine ahalinin kedi, köpek ve ölü eti yemek zorunda kaldığını anlatır.
[30] en-Nüveyrî, a.g.e., XXVII. cilt, s. 384.
[31] el-Aynî, Ikdu’l-Cumân, 656 yılı olayları s. 178.
[32] Musul hakimi Bedrüddin Lü’lü’nün Hülagu’ya getırdigi hediyeler arasında iki büyük inci küpe de bulunuyordu. Hülagu Bedrüddin Lülü’nün itaatini arzetmesinden ve kendisine söyledigi güzel sözlerden o kadar hoşlanmıştı ki ikisi arasında sohbet devam ederken birara Lü’lü’nün getırdigi inci küpeleri kendi elleriyle kulagina takmasını istemiş, Bedrüddin Lü’lü de bunu memnuniyetle yerine getırmıştı. (en-Nüveyrî, Nihâyetü’l-Ereb, XXVII cilt, s. 385).
[33] Hülagu, kardesi Mengü Han ölünceye kadar ona bagli kalmış ve ele geçirdigi yerleri onun adına idare etmiştir. Moğol hani Mengü ve İlhanlı hükümdari Hülagu arasındaki tâbi-metbû münâsebetlerini Hülagu’nun o dönemde Mengü Han adına para bastırip kendi adına para bastırmamasindan anlamak mümkündür. (el-Kalkasandî, Sihâbüddin Ebu’l-Abbâs, Subhu’l-A’sa fî Sinâ’ati’l-Insâ, Kahire, 1913-1919, IV. cilt, s. 418). Zirâ para bastırmak o dönemde en önemli hakimiyet alâmetlerinden biri idi. İlhanlılar’in bu tâbilik durumu Gazan Han döneminde Büyük Moğol Han’i Kubilay’in ölümüne kadar devam etmiştir. (B. SPULER, İran Moğolları, s. 292).
[34] Osman TURAN, S. Z. T., s. 491.
[35] el-Aynî, Ikdu’l-Cumân, 656 yılı olayları, s. 179; en-Nüveyrî, Nihâyetü’l-Ereb, XXVII. cilt, s. 385.
[36] Ebu’l-Ferec, Ebu’l-Ferec Tarihi, II cilt, s. 572.
[37] E. DULAURIER, “Ermeni Müverrihlerine Nazaran Moğollar”, Müverrih Kirogos’dan Müstahrec, Türkiyat Mecmuasi, II, (1928), s. 211.
[38] Ebu’l-Ferec, Ebu’l-Ferec Tarihi, II. cilt, s. 574.
[39] E. DULAURIER, “Ermeni Müverrihlerine Nazaran Moğollar”, s. 211.
[40] Ibn Tagribirdî, en-Nücûm, VII. cilt, s. 69.
[41] el-Aynî, Ikdu’l-Cumân, 658 yılı olayları, s. 232.
[42] en-Nüveyrî, Nihayetü’l-Ereb, XXVII. cilt, s. 386-87; Ebu’l-Ferec, Ebu’l-Ferec Tarihi, II. cilt, s. 574.
[43] Sa‘id Abdülfettah ‘Âsûr, Asrü’l-Memâlikî fî Misr ve’s-Sam, Kahire, 1994, 3. Baski, s. 35.
[44] el-Aynî, Ikdu’l-Cumân, 658 yılı olayları, s. 232.
[45] Ibn Tagribirdi, en-Nücûm, VII. cilt, s. 71.
[46] K. Yasar KOPRAMAN, Memlükler, D. G. B. I. T., VI. cilt, s. 453.
[47] el-Aynî, Ikdu’l-Cumân, 658 yılı olayları, s. 233.
[48] Ibn Tagribirdi, en-Nücûm, VII. cilt, s. 71.
[49] el-Aynî, Ikdu’l-Cumân, 658 yılı olayları, s. 233.
[50] el-Melik el-Esref daha önce Hims’i Hülagu’ya mukâvemetsiz ve bilâkayd teslim etmiş, bu sebeple Hülagu’nun teveccühünü kazanmıştı. (el-Aynî, Ikdu’l-Cumân, 658 yılı olayları, s. 240).
[51] Ebu’l-Ferec, Ebu’l-Ferec Tarihi, II. cilt, s. 576.
[52] Ibn Aybek ed-Devadarî, (Kenzü’d-Dürer ve Camii’l-Gurer, Kahire, 1948, VIII. cilt, s. 47). Bu elçilik heyetinin 40 kişiden oluştugunu ve hep n de Memlükler tarafindan Bâbü’z-Züveyle’de asıldığını yazar.
[53] el-Makrizî, es-Sülûk, I. cilt, s. 427-28; Ibn Iyâs, Muhammed b. Ahmed, Bedâyi’ü’z-Zuhûr fî Vekayi’i’d-Duhûr, Kahire, 1982, II, Baski, I. cilt, I. Kısım, s. 304-305.
[54] el-Makrizî, es-sülûk, I. cilt, s. 429.
[55] Ibn Iyâs, Bedâyi’ü’z-Zuhûr, I. cilt, I. Kısım, s. 305-306.
[56] ‘Ayn-i Calût Savasi’nda Memlük ve Moğol orduları hakkında genis bilgi için bkz. Muhammed Zâhur Veter, Ma‘reketu ‘Ayn-i-Câlût, Dimask, 1989.
[57] en-Nüveyrî, Nihâyetü’l-Ereb, XXVII. cilt, s. 388.
[58] el-Makrizî, es-Sülûk, I. cilt, s. 426.
[59] Bunların arasında Baybars el-Bundukdârî, Kalavun el-Elfî, Sungur el-Askâr gibi daha sonra Memlük tarihinde mühim rol oynayacak olan emirler de bulunuyordu.
[60] K. Y. KOPRAMAN, Memlükler, D. G. B. I. T., VI. cilt, s. 453.
[61] en-Nüveyrî, (Nihâyetü’l-Ereb, XXVIII. cilt, s. 390). Hülagu’nun Moğolistan’a gitme sebebini bizzat Moğol Büyük kağanlığı makamını istemesi şeklinde açıklar. Ancak B. Spuler Hülagu’nun daha Tebriz’de bulundugu sırada kardesleri Kubilay ve Arik Boga arasında bir seçim yapildigini ve bu seçim sonucunda Kubilay’in “Büyük Han” seçilip Hülagu’nun da bu duruma memnun kaldığını yazar. (B. SPULER, İran Moğolları, s. 67).
[62] Kanaatimizce bu rakam Moğol birlikleri komutani Ketboga’nin tasidigi “Noyan” rütbesinden kaynaklanmaktadir. Çünkü noyan Moğol askeri teşkilatinda onbin kişiye komuta eden emirdir. Ve ona “Emir-i Noyan” da denir. (el-Kalkasandî, Subhu’l-A’sa, IV, cilt, s. 421).
[63] el-Makrizî, es-Sülûk, I. cilt, s. 429.
[64] Residüddin, Camiü’t-Tevârih, I. cilt, II. Kısım, s. 313-314.
[65] Residüddin, a.g.e., I. cilt, II. Kısım, s. 313.
[66] Hülagu hanimi Dokuz Hatun’un Hıristiyan olmasi sebebiyle bu dinin mensuplarına karşı daima müsamahakâr davranmış ve Moğol ordusu girdigi bütün Islâm ülkelerinde pek çok Müslümani katletmesine karşılık hristiyanlara dokunmamistır.
[67] el-Makrizî, es-Sülûk, I. cilt, s. 430.
[68] K. Y. KOPRAMAN, Memlükler, D. G. B. I. T., VI. cilt, s. 454.
[69] el-Makrizî, es-Sülûk, I. cilt, s. 430.
[70] Residüddin, Camiü’t-Tevârih, I. cilt, s. 313.
[71] el-Makrizî, es-Sülûk, I. cilt, s. 430; Ibn Tagribirdi, en-Nücûm, VII. cilt, s. 73; Residüddin, Camiü’t-Tevârih, II. cilt, I. Kısım, s. 113-114; Ebu’l-Fidâ, Kitabü’l-Muhtasar fî Ahbari’l-Beser, Kahire, 1325, IV. cilt. s. 205-207.
[72] Residüddin, Camiü’t-Tevârih, I. cilt, II. Kısım, s. 313.
[73] Ibn Tagribirdi, en-Nücûm, VII. cilt, s. 73.
[74] el-Makrizî, es-Sülûk, I. cilt, s. 431.
[75] el-Makrizî, a.g.e., I. cilt, s. 432.
[76] Ibn Aybek, Kenzü’d-Dürer, VIII. cilt, s. 51.
[77] Ibn Tagribirdi, en-Nücûm, VII, cilt, s. 75.
[78] H. HOWORTH M. P., History of The Mongols, London, 1988, Part III, p. 169.
[79] K. Y. KOPRAMAN, Memlükler, D. G. B. I. T., VI. cilt, s. 454.
[80] Sa‘id ‘ASUR, Hurubu’s-Salibiyye, Kahire, 1963, II. cilt, s. 1137.
[81] el-Makrizî, es-Sülûk, I. cilt, s. 433; HOWORTH, History of The Mongols, Part III, p. 172.
[82] K. Y. KOPRAMAN, Memlükler, D. G. B. I. T., VI. cilt,              s. 455.
[83] Ibn Tagribirdi, en-Nücûm, VII. cilt, s. 14.
[84] el-Makrizî, es-Sülûk, I. cilt, s. 385.
[85] K. Y. KOPRAMAN, Memlükler, D. G. B. I. T., VI. cilt, s. 446.
[86] Sa‘id ‘ASUR, Asrü’l-Memâlik fî Misr ve’s-Sam, s. 42.
[87] en-Nüveyrî, Nihâyetü’l-Ereb, XXVII. cilt, s. 389.
[88] Ibn Tagribirdi, en-Nücûm, VII. cilt s. 74.
[89] Sâme, (ez-Zeylü an er-Ravzateyn, Kahire 1947, s. 89); Ebu’l-Fidâ, (Muhtasar, IV. cilt, s. 205); Ebu’l-Ferec, (Ebu’l-Ferec Tarihi II. cilt, s. 576). Ketboga’nin savas esnasinda öldürüldügünü, çocuklarının esir alindigini yazarlar. Buna karşılik Residüddin, (Camiü’t-Tevârih, I. cilt, s. 314-315). Ketboga’nin savas sirasinda esir alinarak Kutuz’un huzuruna getırildigini ve daha sonra da yine onun emri ile öldürüldügünü kaydeder. Ibn Tagribirdi ise Ketboga’nin Memlük emirlerinden Celâlüddin Akkus tarafindan savas sirasinda öldürüldügünü ve onun kesik başının yine ayni kişi tarafindan Misir’a götürüldügünü yazar. (Ibn Tagribirdi, en-Nücum, VII. cilt, s. 74). Ketboga’nin, nerede veya nasil öldürülürse öldürülsün, Moğol komutanlarının en büyüklerinden biri oldugu ve Kutuz ile mücâdele edinceye kadar hiçbir maglûbiyete uğramadığı kesindir.
[90] Müverrih Vardan, “Türk Fütuhati Tarihi”, (Ter, H. Andreasyan), Tarih Semineri Der., Istanbul, 1937, 1/2, s. 234.
[91] K. Y. KOPRAMAN, Memlükler, D. G. B. I. T., VI. cilt, s. 454.
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ