İKTİSADÎ GELİŞME VE YENİLENMEMİZİN ZİHNİYET MUHASEBESİ

İKTİSADÎ GELİŞME VE YENİLENMEMİZİN ZİHNİYET MUHASEBESİ

İktisadî yaşayışın, nerede ve hangi asırda olursa olsun, sadece madde yığınlarından ve -eğer varsa- onların kâğıt üzerine dökülmüş proje ve maliyet hesaplarından ibaret olmadığı çoktan anlaşılmış bir hakikattir. O yığınların altında ve gerisinde, fert ve toplum davranışlarını takip ve yerine göre tâyin eden fikir ve zihniyet cephesi de en aşağı onlar kadar gerçek bir varlıktır. Zihniyetin gündelik hayatımızda izlerini sadece iş ve çalışma tutumu, yahut servet telâkkisi gibi basit ve açık birkaç örnekte toplayıp geçebileceğimiz zannedilmemelidir. Bunların ilerisinde tamamıyla teknik bir hâdise gibi görünen mevzular, meselâ bir tesisin kuruluş yerini tâyinden maliyet hesaplarına, istikbale dair plânların tertip ve tanzimine ve nihayet icra safhasına kadar bütün faaliyetler, onları düzenleyen ve yürüten şahısların düşünce tarzını, bir kelime ile zihniyetini aksettirirler. Zihniyetin bu yönden ehemmiyeti günümüzün iktisadî tahlillerinde de tam bir vüzuhla anlaşılmış bulunmaktadır. Nitekim “İktisadî büyüme ve gelişme” bahsinde zihniyete geniş bir yer ayıran eserlerin yıldan yıla çoğalmaları, mevzuumuzun ilim dünyasında artık münakaşa götürmez bir vatandaşlık hakkına sahip olduğunu belirtmeğe yeter.

Zihniyet meselesi, iktisaden ileri ve olgun memleketlere kıyasla “az gelişmiş” ülkelerde daha da büyük bir ehemmiyet taşır. Bâhusus bu çeşit ülkeler arasında eskiden beri primitif olanlar değil de geçmişte büyük medeniyet ve imparatorlukların kalıntıları üzerine kurulmuş ve sonradan türlü sebeplerle geri kalmış olanlar göz önüne alınırsa,[1] buralarda muvazeneli bir gelişmeyi engelleyen başlıca kuvvetin mâziden devralınmış görenek ve itiyatlarda, kısaca zihniyet cephesinde kökleştiği anlaşılır. Yerine göre, toprağa veya altına bağlanmaya alışmış feodal (ve benzeri) servet telâkkisi; ince hesaplara gitmeden asırlarca bol yaşamış veya öyle yaşayanlara imrenerek bakmış bir kütlenin istihlâk alışkanlığı veya hevesi; geleceğin icaplarına göre plânlı ve hesaplı davranmaktan ziyâde gündelik hayatın ânî ve spontan ilhamlarına uyan davranış tarzı… Bütün bunlar zaman zaman müvazeneli bir gelişme önüne dikilen ve hızını kesen birer engel haline gelmektedir.

İktisadî gelişmede zihniyetin geçmiş asırlardan bu yana tesiri ve rolü bizi elbette geriye, o zihniyetin birkaç perde derinliğine götürecektir. Geçmişin izlerini görmemezlikten gelmeye imkân yoktur. Bu düşünce ile biz de, daha evvel neşrettiğimiz bir eserde, Ortaçağ sonlarından siyasî ve iktisadî inhitat devrinin eşiğine ve belki ortalarına kadar iktisat zihniyetimizin umumî bir tablosunu çizmeye çalışmıştık. Bu çalışmalarımızda, ömrünü doldurmuş (arkaik) bir meseleden ziyâde, izlerini gündelik hayatımızda elân sürüp götüren ve o sebeple aktüel sayılmak lâzım gelen bir mevzu üzerinde durduğumuzu ifade etmek istemiştik.

“Garp’ta yeni zamanlar diye adlandırılan ve gerçekten de bütün hayat sahalarında yenilenme ve yükselme ile beraber giden devir bizde apaçık bir gerileme ve çökme karakterini taşıyor:

Her şeyden evvel parlak bir ticaret devrinin ve ona uygun zihniyetin sonu! Teşebbüs formlarında yer yer “esnaflaşma”; kıymet anlayışında ve ölçülerinde de aynı suretle daralma ve katılaşma: En küçük bir yeniliğe göz yuman meslek ve sanat taassubu (tradisyonalizm): Nihayet feodal hayatın asırdan asra aktardığı ağalık ve efendilik şuuru: Bol istihlâkın, hele görünüş ve gösterişin çekici tesirlerinden hiçbir zaman uzak kalmamakla beraber, kendini gündelik iktisadî kaygıların daima üstünde görmek isteyen, istihsali ve umumiyetle kıymet yaratmayı kendinden başkalarına yükleyen ruh ve zihniyet! Bütün bunlar Batı Avrupa memleketlerinde 15., 16. asırdan beri tarihe mal olduğu halde bizde birçok tarafları örselenmeden “Yeni Zamanlar”a devredilmiş “Ortaçağ” kıymetlerinden başka şeyler değildi. Bu kıymetler üstünde durmak ve düşünmek bir bakıma kendi iç dünyamızın köklerini açığa koymak olacağından, bu kabil araştırmaların tarihî değeri kadar aktüel kıymeti de haiz olacağı meydandadır.”[2]

İktisat zihniyeti bu sayfalarda son yüzyılın ışığı altında ve bilhassa günümüze kadar sürüp gelen yenilenme ve gelişme gayretinin akışı içinde tanımaya çalışacağız. Üstünde duracağımız mesele şu olacaktır: Geçirmekte olduğumuz siyasî ve harsî değişmeler içinde varlığımızın zihniyet cephesi ne dereceye kadar değişmiş ve ne gibi ihtilâtlara sahne olmuştur.

Zihniyetin asırlar içinde kendine göre uzvî bir yaşayışı ve dış tesirlere karşı oldukça sert bir direnişi vardır. Sosyolog ve tarihçilerin üstünde bir hayli çekiştikleri “kültür adaptasyonu”nu ve o arada manevî kültür varlığının maddî şartlardaki değişikliği önceden nasıl hazırladığını yahut tersine o değişikliği geriden nasıl bir gecikme (lag) ile takip ettiğini uzun boylu araştırmaya bu etüdün çerçevesi elverişli değildir. Ancak, kültür formlarının hayatında asırlar kaplayan bir süreklilikten (continuité) bahsetmek yersiz ve yanlış olmayacaksa, bu sürükleniş ve uzanışın hiçbir hayat davranışında zihniyetteki kadar köklü ve kuvvetli olmadığını şimdiden kabul etmek lâzım gelir. Belli bir çağın dünya görüşünü örgüleyen çeşitli fikirler zamanla üst üste yığılır ve tabakalanırken altta ve derinde kaldığı sanılanlar şaşılacak bir sebatla vakit vakit üst tarafa rengini vermekte gecikmezler; bütün bir sistem öylece alacalı bir renk ihtilâtı gösterir. İç dünyamızı yoklarken haklı olarak sorabiliriz: Geçmişteki zihniyetin ta kendisi mi? Şüphesiz hayır! Dışarıdan görünüşü ile “modern” formların kalıbına uymuş yepyeni bir zihniyet mi? Asla! O halde iktisat zihniyetimiz bugün nasıl bir gelişmenin dönemecinde bulunuyor? Geçmişten devralınan düşünce unsurlarının yeniler ile ihtilâtı bizi nasıl bir yol kavşağına kadar getirmiştir?

Dünün Panoraması

Zihniyeti, sert ve katı şemalar içine sığdırmak ilk bakışta ne kadar zor görünürse görünsün, dünden bugüne akışını takip edebilmek için, açık bir tasnife başvurmaktan vazgeçemeyeceğimiz aşikârdır.

İktisadî yaşayışı, dış kalıplarından çözüp, iç örgüsü ile göz önüne alınca, şu üç veçhesi ayrı ayrı dikkatimizi çekecektir: 1. Saikleri: İktisadî faaliyetin yürütücü kuvveti olarak kazanç hevesinin şiddeti ve -belki bundan daha da mühim olmak üzere- o hevesini tekâsüf ettiği sahaların cinsi! 2. Zaman ve mekân tercihi: Tatmin vasıtalarını elde etmeye çalışırken bir taraftan geleceğin uzak veya yakın şanslarına ve diğer taraftan mekân sathının dar veya geniş kadrolarına -tabiatıyla zihnen- temas nispeti ve kesafeti! 3. Sevk ve idare tarzına hakim olan motifler: Görenek veya rasyonellik istikametindeki davranışlardan birinin veya diğerinin ağır basmakta olması!

Bu üç veçhe, söylemeye hacet yok ki, birbirileriyle sıkı bir bütün manzarası gösterir ve ekonomiye her defasında değişik bir karakter verir. Nitekim bu ölçülerin ışığı altında Batı kapitalizmi: Kâr gayretinin, zamanla normal teşebbüs formaları içine yığılıp birikerek, dinamik bir kuvvet altında “bugün”den ileriye, istikbâlin kâr şanslarına yöneldiği ve organik hücreleri zorlayıp yırtarak geniş bir piyasa ile âdeta içli dışlı hale geldiği rasyonel bir iktisat sistemi (piyasa ekonomisi) hüviyeti ile karşımıza çıkar. Kapitalist olmayan ekonomiler ise: Kâr gayretinin teşebbüs dünyası içinde esasen cılız ve çelimsiz kalışından, yahut zamanla irrasyonel kazançlara sarkarak istihsal alanında kesafetini kaybetmesinden doğan âtıl bir çalışma temposu ile ancak yakın günleri kollayan statik zaman şuurunun ve nihayet -bütün bunlara muvazi olarak- piyasa ile mümkün olduğu kadar az temasa gelen görenekçi bir davranışın el ele verdiği durgun bir iktisat sistemi hüviyetini taşır.

Yukarıda işaret edilen ölçülere uyarak, siyasî ve iktisadî inhitat çağımızın asırdan asra devrettiği zihniyeti kısa ve açık çizgilerle tanımakta fayda vardır.[3]

1. Kazanç hevesi, mal ve servete içten bağlanış ve onları özleyişin bir ifadesi olarak yalnız bir çağın veya muhitin malı olmamıştır. “Precapitalist” devirleri, modern çağlardan muhakkak akla kara şeklinde ayırt etmek için, kâr ve kazanç hevesinden uzak, ancak gündelik maişet kaygısına bağlı, sâkin ve iddiasız bir hayat tarzı ve telâkkisi içinde mânalandırmaya çalışmak günü ve modası geçmiş bir izah olur. Bu kabil izahlarda çok defa, zamanla gerilemiş ve ufalanmış olan küçük çarşı esnafında ve fakir semtlerin mütevazi aile tiplerinde görülen aza kanaat ve kadere razı olmak gibi düşünceleri, acele bir umumileştirme ile, bütün bir çağa ve çevreye mal edivermek yolu tutulmuştur. Hakikatte aza kanaat ve basit maişet kaygısı, iktisadî hayatı çeşitli kollar ile temsil eden sınıf ve zümrelere pek az nasip olmuş bir hayat telâkkisidir. Öyle olmasa, esnafı “olagelmiş”in ölçüsü içinde hizaya ve itidale getirmek için fütüvvet edebiyatından lonca yasaklarına kadar harcanan bu gayretlerin mânasını anlamak çok zor olurdu. “Çıkacak iki gözü kârdadır!” töhmetini ahlâkçı şair (Sünbülzade Vehbi) basit çarşı esnafına kadar revâ görmekte haksız değildi.

Kazanç hevesi insan ruh ve yaratılışının pek az değişmiş temel vasıflarından olduğuna göre, asırlar boyu, farkı olsa olsa şu iki noktada görmek mümkündür: Evvelâ, kazanmanın bizzat bir gaye haline gelip gelmediği; ikinci olarak, serveti kazanma ve elde etmede başvurulan yol ve vasıtaların mahiyeti! Her iki cihet bize daha ileri tahliller için faydalı ipuçları verecektir:

a. “Precapitalist” cemiyetlerde ve kısmen bugünün az gelişmiş ülkelerinde gerek servet ve gerek onu elde etmek için harcanan gayretler, bizzat bir gaye olmayıp daha üstün bir gayenin emrinde ve hizmetindedirler. Meselenin kökü bir hayli derinlere iner: Ahlâk ve din göz ile mal, ancak hayatı idamenin ve o sayede Allah’a kulluk etmenin zarurî vasıta ve aleti mevkiindedir ve öyle olmakla günün acil ve organik ihtiyaçları ile sınırlı bir meşrutiyete sahiptir. İşin bu kuru ve doktriner tarafını burada fazla kurcalayacak değiliz. Zaten o kadarı geniş kütlelerde şuur ve idrak dokusu altına nüfuz etmiş bile sayılamaz. Bununla beraber meselenin aslında bir değişiklik ve başkalık olacağı zannedilmemelidir. Servet ve onu kazanma arzusu yine bizzat bir gaye olmayıp büsbütün farklı bir sâikin, hiç de maddî ve iktisadî olmayan bir gayenin tesir ve diktası altındadır: Kazandıktan sonra rahata kavuşmak ve fırsat bulursa kazandığı ile övünmek! Mala, mal olduğu için değil, fakat hayatın tadını almaya ve gösterişe vasıta olduğu için kıymet biçilir. Henüz kendi içinde maddeleşmemiş bir dünya görüşü, denebilir ki, kapitalist ekonomiye ayak basmamış bir çağın ve muhitin müşterek sıfatıdır. Kuru bir iş ve meslek telâkkisinin, insanı istese de istemese de beraberinde sürükleyip götürdüğü modern çağların zihniyetinde çok farklı bir hayat görüşü ve davranışı karşısındayız: Çalışma ve kazanma, ara sıra ve o da ancak arkasından dinlenme ve yerine göre kazandığı ile övünme için katlanılacak bir külfet sayılmaktadır. Bu telâkki, maddî temelleri itibar ile, geri memleketlerde toprak işçiliğinin ve ziraatin mevsime bağlı inkıtalı istihsal şartlarına tıpatıp uygundur. Basit ziraat tekniğinden endüstriye geçmek kararını veren rejimlerin dahi lüzumu kadarını elde ettikten sonra hemen toprağına dönmek isteyen kütlelerin bu aralı ve inkıtalı çalışma hevesinden, daha doğrusu hevessizliğinden uzun yıllar müteessir olacaklardır.

b. Kazanç hevesinin maksada varmak için, seçtiği vasıta ve yollar da dikkate alınmak gereken hususlardandır. Bu cihet göz önünde bulundurulmadıkça, meseleler tam bir vüzuhla çözülmüş sayılamaz, bâhusus, çalışma hızı ve kesafetindeki yavaşlığı kazanç hevesinin topyekûn geri ve zayıf olduğu mânasına yormak çok acele ve yanlış olur. Pek azı istisna edilmek üzere, normal istihsal alanında, zaten mâhdut imkânlara göre, kazanma arzusunun fazla serpilmeye fırsat bulamadığını söylemek bir dereceye kadar mümkündür. Bununla beraber, normal ve mutat faaliyetlerin üstünde ve ötesinde bulanık ve dolambaçlı yollardan ve hattâ havadan servet ve nimete kavuşmak arzusunda “precapitalist” insan diğer çağlardakinden hiç de geri değildir ve belki bir çoğundan ileridir. Esasen kapitalist olan ve olmayan çağa ve ülkeler arasında ayrılış, kazanç hevesinin kesafetinden ziyade seçtiği vasıta ve yolların cinsinde toplanır. Evvelce de söylediğimiz gibi kazanç hevesi insan yaratılışının çok az değişen ve pek zor baskı altına alınabilen temel unsurlarındandır. O hevesi ihâta etmesi beklenen istihsal merkezlerinin darlığı veya sonradan daralmaları kazanç gayretini, aynı ölçüde kısmaya muvaffak olamayacaklarından, ister istemez dışarıya, “sarmaşık ve dolaşık” yollara iter ve taşırır.

İstihsal ve teşebbüs nizamına çeki düzen verememiş rejimlerde anormal kazançların alıp yürümesi bu yüzdendir. İki medeniyetin farkı da bu noktada belirir ve derinleşir: Batı dünyası yeni zamanlardan beri türlü sâik ve âmillerin yardımıyla dağınık ve savruk kazanç gayretini az çok mazbut teşebbüs formları içine teksife muvaffak olurken, Doğu Akdeniz Osmanlı İmparatorluğu da dahil olmak üzere böyle bir enerji teksifine gidememiş ve bilhassa ticaret yollarının kapanmasından beri normal geçim imkânlarının asırdan asra daralışı kazanç hevesini anormal ve irrasyonel yollara taşırmıştır. Yerine göre: Kaba ve zorlu (taşralarda baskın ve yağma!), sinsi ve uysal (şehirlerde servet ve ihtişam sahiplerine yanaşma!), çok defa hile ve hayal mahsulü ihtikâr, alşimi ve define merakı ilh. nevinden kazançlar bu taşıma ve dağılmanın mahsulleridir;[4] ve hepsi de Batı’nın rantabilite ile tartılı rasyonel kâr şanslarına çoktan ayak bastığı asırlara kadar uzanıp gelişmişlerdir.

Dış ve uzak ticaretten başka iç pazarların daralması tüccar ve müstahsili gitgide istismar ve ihtikârın daha haşin çeşitlerine, birçoklarını da devlet nüfuzu ile servet edinme yollarına sürüklemiştir. Politik menşeli servet ve kazanç, siyasî ve iktisadî inhitat çağımızın kolay tasfiye edilemeyen miraslarından olmalı ki, “nüfuz ticareti”, “mal beyannamesi” gibi sözler vakit vakit günün mevzuu olabilmektedir. Bütün bu yollarla mazbut bir teşebbüs çerçevesine sığdırılmayarak, killi ve meyilli bir toprak üzerinde akar gibi açığa ve boşluğa savrulan kazanç hevesi, sadece istihsal merkezlerini derin bir enerji boşluğu içinde bırakmakla kalmamış, o boşluğun acısını istismar ve ihtikâr ile çıkarmak istercesine hammadde kaynaklarına, işçi ve alıcı kütlelerine yüklenen tahripkâr bir kuvvet halini almakta gecikmemiştir.

Kısmen bu tahripkâr kuvvetin korkusu ve kısmen de feodal alışkanlıkların tesiri ile servet daima gizlenebilen ve her şeyden evvel kıymeti sabit olan şekillere bürünmüştür. Yerine göre toprağa gömülmek veya toprak mülkiyetine çevrilmek, yahut altına tahvil edilmek bizde inhitat çağı servetinin bir nevi alınyazısı haline gelmiştir. Her ne suretle olursa olsun, “mobilize” edilmeye takati olmayan bütün bu servetler hakikî hüviyetiyle iş adamının ve onunla beraber dinamik-hareketli bir ekonomi sisteminin gelişme ve serpilmesi önüne dikilmiş birer engel olmaktan uzun zaman kurtulamayacaklardır.

Netice şu oluyor: Kazanç hevesinde hiç de eksik olmayan taşkınlığa rağmen durgun ve atıl bir iktisat dünyası: Bu durgun manzara bize inhitat çağı zihniyetimizin diğer birkaç köşesini daha açık bir şekilde görmek ve tanımak fırsatını kazandırmış olacaktır:

2. Yukarıdaki tasnifimizde zaman ve mekân bakımından tercih ölçülerinde iktisat zihniyetinin tahlile muhtaç bir cephesi olarak ele almıştık.[5] Esasen iktisadî faaliyet, bir yandan geleceğin zaman ölçülerine ve diğer yandan içinde yaşanılan muhitin dar veya geniş kadrolarına değişik nispetlerde yaklaşmayı şart koşan bir hareket demektir. Böyle olduğu için, bu değişik ölçülü temasların zihnen değerlendiriliş tarzını bilmekte fayda vardır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ