II. MEŞRUTİYET’TEN CUMHURİYET’E BİR DÜŞÜNCE HAREKETİ: MESLEKÎ TEMSİLCİLİK

II. MEŞRUTİYET’TEN CUMHURİYET’E BİR DÜŞÜNCE HAREKETİ: MESLEKÎ TEMSİLCİLİK

Her düşünce hareketi veya bunun çok daha sistemli bir hâli olan felsefî eğilim, hiç şüphesiz, insan veya toplumların içinde yaşadıkları sosyal şartlarla çok yakından alâkalıdır. Zira fert ve toplumların ihtiyaç, istek ve idealleriyle bunların karşılanmasında ortaya çıkan engel ve imkânsızlıklar, insanı çözüm arayışlarına sevk eder. İnsan zihninin en önemli fonksiyonlarından biri olan “düşünme” olgusu da bu aşamada harekete geçerek gücüyle orantılı çözümler üretir. Bu gerçekten hareketle, ilk önce Meslekî Temsilcilik fikrinin doğup geliştiği sosyal, siyasî, ekonomik ve kültürel ortamı en genel çizgileriyle özetlemeye çalışalım.

Bilindiği gibi Osmanlı İmparatorluğu, XVIII. yüzyılın sonu ve -özellikle- XIX. yüzyılın başından itibaren kendini var edip üç kıtada asırlarca hâkimiyet tesis etmesine imkân veren dinamizmini; bu dinamizme hayat veren temel değerlerini ve sahip olduğu gücü, kendine güven duygusunu, refah, huzur ve birlik âhengini kaybetmenin sancılarını yaşamaya başlamıştır. Sancıların arızî olmadığının anlaşılmasından itibaren de aydınımız çözüm arayışları içine girmiştir. İlk plânda kendi bünye ve değerlerimizle sınırlı olan bu arayışlar, zamanla dışa taşmaya başlar. Batı’yla -o güne kadarkinden çok daha farklı şartlarda- karşı karşıya gelişimiz bu safhada söz konusu olur. Bir yığın lâyihalar, fermanlar, kanunlar, nizamnâmeler birbirini takip eder. Ordudan eğitime, maliyeden hukuk sistemine, devletin idarî yapısından kılık-kıyafete kadar uzanan “ıslahat” veya “tanzîm” gayretleri içine girilir. Ancak -ne yazık ki- elle tutulur hemen hiçbir müspet netice elde edilemeden, hatta her gün biraz daha artan veya çözümü zorlaşan problemlerle 1908’lere gelinir. II. Meşrutiyet’in ilânıyla yaşlı imparatorluk kaderindeki son dönemece adım atarken, Osmanlı aydınının büyük çoğunluğu tazelenmiş ümitleriyle “hürriyet”in sarhoşluğunu yaşamaktadırlar. “Hürriyet”, “adâlet”, “uhuvvet”, “müsavaât” temelleri üzerine oturttukları “meşrutiyet”in “ittihad-ı enâsır” idealini yeniden gerçekleştirip asırlık problemleri bir çırpıda çözüvereceklerine inanmışlardır. Fakat imparatorluğun gerçekleri ve buna bağlı olarak gelişen hâdiseler, ümitleri kısa sürede söndürmeye yeter.

Avusturya’nın Bosna ve Hersek’i ilhakı, Bulgaristan’ın bağımsızlığını ilân etmesi, Girit’in Yunanistan’a bağlanması ve hemen bunların peşisıra patlak veren Trablusgarp, Balkan ve Birinci Dünya Savaşları ile iç bünyedeki gelişmeler, gerek İttihatçıları gerekse onların dışındaki Osmanlı aydınlarını, her şeyi yeni baştan gözden geçinme zarureti ile karşı karşıya getirir. Başka bir ifadeyle, o güne kadarki çözüm arayışlarına yenilerini ekleme mecburiyetiyle baş başa bırakır. Bu safhada belirtilmesi gereken en önemli gelişme, meselelere daha çok “millî değerler” içinde çözüm arama şuurunun belirgin bir şekilde teşekkül etmiş olmasıdır.

Yukarıda söz konusu ettiğimiz çözüm arayışları, hiç şüphesiz, birtakım fikir hareketleri çevresinde ifadelerini bulur veya çözüm arayışları birtakım fikir hareketlerinin zemini olur. Osmanlıcılık, İslâmcılık, Türkçülük, Batıcılık ve Sosyalizm, bu fikir hareketlerinin en önde gelenleri veya en çok bilinenleridir. Büyük ölçüde bu beş fikir cereyanının belirlediği dönemin düşünce hayatı, bunların dışında, ama bunlarla farklı ölçülerde bağlantıları olan başka fikir hareketlerine de sahiptir.

Gücünü büyük ölçüde iktidarı ele geçirme ve onu ne pahasına olursa olsun elinde tutma mücadelelerinde harcayan İttihat ve Terakki, yönetimde söz sahibi olmaya başladığı günden itibaren gayretlerini iki temel nokta üzerinde yoğunlaştırmıştır; imparatorluğun varlığı ve bütünlüğünü korumak ve bu hedefe ulaşmada lüzumlu görülen sosyal, ekonomik, siyasî ve kültürel yapıyı -müesseseleriyle birlikte- ıslah etmek veya yeniden şekillendirmek. Cemiyetin söz konusu sahalardaki gayretleri ve bu amaçla üretilen politikaları, başlangıçta daha çok Osmanlıcılık, İslâmcılık, Batıcılık, Türkçülük fikirlerinin herc ü merci içinde veya -şartlara göre- bunlardan birinin ağırlığında şekillenirken zamanla Türkçülük fikrinde odaklaşır. Söz konusu düşüncenin Cemiyet içindeki motor gücü ve ideoloğu Ziya Gökalp’tir.

Meselâ; iktisadî sahada ilk önce, -Meşrutiyet’in üzerine oturtulduğu temel prensipler sonucu- Liberal anlayış benimsenip uygulanmaya çalışılmıştır. “Serbesti-i mukavelât”, “serbesti-i mubadelât”, “serbesti-i rekabet”, “serbesti-i ticaret” anlayışının hâkim olduğu bir ortamda Osmanlı burjuvazisi yaratılmak istenmiştir. Ancak sermaye birikiminin büyük ölçüde azınlıkların elinde olması, yabancı sermayenin tekelci ve sömürgeci tavrı, eşit olmayan rekabet şartları ve peş peşe gelen savaşlar, liberal ekonomi anlayışının imparatorluk şartlarında uygulanmasına imkân vermemiş; doğurabileceği tehlikeler de görülerek “millî iktisat” görüşü benimsenmiştir. Bu tavır, muhakkak ki, “milletleşme” arzusunun da tabiî bir sonucudur. Millî iktisat anlayışının cemiyet içindeki ilk işaretlerinden biri, 23 Şubat 1910 tarihli “Esnaf Cemiyetleri Nizamnâmesi” olarak tezahür eder. Nizamnâme ile, yerli ve Müslüman-Türk esnafın teşkilatlandırılarak güçlendirilmesini amaçlanır. Nitekim bu tarihten Birinci Dünya Savaşı sonuna kadarki dönem içinde sadece İstanbul’da 51 esnaf cemiyeti kurulmuş, 1915’te de bunlar “Esnaflar Cemiyeti” adı altında bir birlik oluşturmuşlardır.[1]

İşte Meslekî Temsilcilik, baştan beri özetlemeye çalıştığımız böyle bir sosyal, siyasî, ekonomik ve kültürel ortamda doğmuş; II. Meşrutiyet’in ilânı ile Cumhuriyet’in belli bir fikir zeminine oturtulmasına kadarki dönemde (l908-l925), düşünce ve siyasî tarihimizde yer almış fikir hareketleri/dünya görüşlerinden birisidir. Temelde “halkçılık” düşüncesine dayanan Meslekî Temsilcilik, söz konusu geçiş döneminin arayışlarına karşı teklif edilmiş sosyal, siyasî ve ekonomik bir reçete hususiyeti arz eder. Düşüncenin, l908’den sonra büyük ümitlerle tesis edilmeye çalışılan parlamenter sistemin sosyal bünyede açmış olduğu yaralara; başka bir ifadeyle, parlâmenter rejimin bünyesinde barındırdığı çarpıklıklara tepki olarak doğduğu söylenebilir.

Düşüncenin fikir babası ve ideoloğu, gözündeki arızadan dolayı “Kör” lâkabıyla anılan Ali İhsan (İloğlu) Bey (1870-1940); içinde büyüdüğü beşiği ise İttihat ve Terakki Cemiyeti’dir. Kör Ali İhsan Bey, Kara Kemal Bey, Memduh Şevket (Esendal) Bey, Muhittin (Birgen) Bey, Sadık Vicdani Bey, Nail Bey gibi şahsiyetler, Meslekî Temsilcilik etrafında teşekkül eden grubun belli başlı simalarıdır. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun meclisteki müzakereleri sırasında birçok mebusun söz konusu düşünceye bağlı oldukları görülür. Bunlar; Yunus Nadi Bey, İsmail Suphi Bey, Mahmut Esat Bey, Süleyman Sırrı Bey, Yusuf Ziya Bey, Dr. Abidin Nesimi Bey, Mehmet Şükrü Bey, Feyzi Bey ve Ragıp Beylerdir.

Burada Mesleki Temsilciliğin izahına geçmeden önce, onun siyasî tarihimiz içindeki seyri ve yeri üzerinde durmak istiyoruz. Söz konusu ettiğimiz düşünce, -biraz önce de belirttiğimiz gibi- 1908’den sonra İttihat ve Terakki veya Osmanlı aydınının içinde bulunulan problemlerin çözümüne yönelik arayışlarının yoğunlaştığı ortamda doğar. Çok geçmeden de önemli mesafeler kat eder. Nitekim cemiyetin liberal ekonomiden millî ekonomi anlayışına yönelip esnafların teşkilatlandırılması kararına ulaşmasında Meslekî Temsilcilik düşüncesinin büyük rolü vardır. Cavit Bey ve grubunun liberal ekonomi anlayışını savunmasına karşılık Meslekî Temsilciler, yerli ve millî kaynaklara yönelinmesini; bunun için de ilk önce esnafların teşkilatlandırılıp güçlendirilmesini savunurlar. Esnaf Cemiyetleri Nizamnâmesi’nden sonra Kara Kemal İstanbul, Esnaf Odaları Mümessilliği’ne getirilen Memduh Şevket, Anadolu esnafının teşkilatlandırılmasında aktif rol oynarlar.

İttihat ve Terakki içinde gücünü her gün biraz daha arttıran Meslekî Temsilcilik, ilerleyen yıllarda toplumun sosyal, ekonomik ve siyasî yapılanmasında göz ardı edilemeyecek tekliflerden biri hâline gelir. Bunda şartların her geçen gün biraz daha kötüye gitmesi, iş başındaki İttihat ve Terakki politikalarının başarısızlığı, meclis içi ve dışı muhalefetle olan bir hayli sert çatışmaların büyük rolü vardır. Meslekî Temsilciler, söz konusu gelişmelerden faydalanarak hem yeni dayanaklarla düşüncelerini güçlendirir hem de ortaya konan diğer çözüm önerilerine yönelik tenkitlerini arttırırlar. Meselâ; fırkacılık mücadeleleri ve buna zemin hazırlayan parlâmenter sistem, ileride onların gerek mevcut sistemi tenkit etme ve gerekse kendi fikirlerinin doğruluğunu kabul ettirmede temel hareket noktalarından biri olacaktır.

Cemiyet içindeki en güçlü düşüncenin ideoloğu Ziya Gökalp’in oluşturmaya çalıştığı idealist felsefe içinde bazı noktalarda Meslekî Temsilciliğe yaklaşmış olması; hatta ondan doğrudan doğruya faydalanması, düşüncenin gücünü göstermesi açısından önemli bir kriterdir. Gökalp, özellikle “sınıflı” çatışan toplum fikrini reddedip sınıfsız ve “tesanütçü” bir toplum yapısına ulaşmada Meslekî Temsilcilikten geniş ölçüde faydalanır. Halkçılığı, birbirinin “lâzım ve melzûmu” olan “meslekler” üzerine kurar.

“Bir cemiyetin içinde muhtelif sınıflar, birbirini istismar yahut imha etmeye çalışır. (…) Demek ki bir cemiyetin içindeki sınıflar aralarında uzlaşma imkânı bulunmayan düşman zümreleri hâlindedir. Hâlbuki bir cemiyetin muhtelif meslek zümreleri birbirine rakip ve düşman olacakları yerde, bilâkis yekdiğerine son derece muhtaç ve dostturlar.

Bir cemiyette terzi kunduracısız, kunduracı terzisiz, fırıncı kasapsız, kasap fırıncısız, şair filozofsuz, filozof şairsiz, doktor avukatsız, avukat doktorsuz kalmayı hiçbir zaman isteyemez. Bütün bu içtimaî meslekler birbirinin lâzım ve melzûmudur. O hâlde sınıflar kalkıp da onların yerine de meslek zümreleri kuvvetli bir surette teşekkül edince içtimaî darvinizm iflas ederek, cemiyetin içinde dahilî sulh hüküm sürmeye başlar.” “… halkçılığın gayesi, tabaka ve sınıf farklarını kaldırarak, cemiyetin birbirinden farklı zümrelerini, yalnız iş bölümünün doğurduğu meslek zümrelerine hasretmektir. Yani halkçılık, felsefesini bu düsturda icmal eder: Sınıf yok, meslek var!”[2]

Ancak Gökalp’in Meslekî Temsilciliğe yaklaşımı ile Ali İhsan Bey’in yaklaşımı arasında temelde önemli bir farklılık mevcuttur. Çünkü Gökalp “idealist ve mistik”, Ali İhsan Bey ise “kaskatı bir materyalist”tir. Meseleye yaklaşımları da buna göre şekillenir.[3]

Birinci Dünya Savaşı’nın aleyhimize olacak bir sona doğru gidişi, İttihatçıları telaşa düşürürken politikalarının da büsbütün iflâsını gündeme getirir. Böyle bir ortamda alternatif düşüncelerin güçlenmesi son derece tabiîdir. Nitekim Ali İhsan Bey ve arkadaşları 1917 sonlarında düşüncelerini ihtiva eden bir “Program”la cemiyetin merkez-i umumîsi karşısına çıkarlar. Fakat bir hayli radikal bulunan programları reddedilmiştir. Çok geçmeden savaş Sevr Antlaşması ile noktalanır. Cemiyet kendini fesheder, önde gelen liderleri yurt dışına çıkmak zorunda kalırlar. Ali İhsan Bey, İstanbul’da bulunan İttihatçılarla 1919 sonlarında son bir toplantı daha yapar; ardından da Ankara’ya geçer. Buradaki en büyük gayreti Mustafa Kemal’le irtibat kurabilmek ve fikirlerini yeni oluşumun esası yapabilmek amacına yöneliktir. Birtakım kişilerin aracılığı ile Mustafa Kemal’le irtibat kurar, düşüncelerini anlatır, ama iltifat görmez. Ali İhsan Bey, aynı dönemde gerek yurt dışı gerekse yurt içinde bulunan diğer İttihatçılarla da irtibat hâlindedir.

İstanbul’un işgali ve meclisin dağıtılmasından sonraki günlerde insiyatif yavaş yavaş Ankara ve Mustafa Kemal’in şahsında Müdafaa-i Hukuk grubunun eline geçerken Ankara’da yıkılan bir imparatorluk ve işgal edilmiş bir vatan üzerinde yepyeni bir Türk devleti inşa etme mücadelesi başlatılmıştır.

Bir yanda cephede düşmanla savaşılırken öte yanda Ankara’daki mecliste yeni devletin temelleri oluşturulmaya çalışılmaktadır. Hiç şüphesiz bu temellerle sosyal yapı yeni baştan şekillendirilecektir. Bu ortamda İttihatçıların sahneden büsbütün çekildikleri veya Mustafa Kemal’le tam bir mutabakat içinde olduklarını düşünmek yanlıştır. Onlar da her zeminde kendi varlıklarını koruma, ispat etme ve yeni devletin kuruluşunda söz sahibi olmaya çalışmaktadırlar. Karakol Cemiyeti, Yeşil Ordu, Halk Zümresi, Halk Şûralar Fırkası, İttihatçıların İstanbul’da, cephede, mecliste ve yurt dışında hâlâ önemli bir güç olduklarının açık ispatıdır. Bu bağlamda zaman zaman Mustafa Kemal’le karşı karşıya gelmeleri son derece tabiî ve kaçınılmaz olacaktır. İşte bunlardan birinde önemli bir nüfuz çekişmesi yaşanmış; Meslekî Temsilcilik düşüncesi de bundan büyük ölçüde faydalanarak aktüel hâle gelmiştir.

İttihatçılarla Mustafa Kemal’i karşı karşıya getiren olay şudur: Üç haftalık Dahiliye Vekili Hakkı Behiç Bey’in istifası üzerine, Mustafa Kemal, cepheden gönderdiği telgrafla vekil seçiminin kendinin Ankara’ya dönüşünden sonraya bırakılmasını ister. 2 Eylül 1920’de yapılan seçimde Mustafa Kemal’in adayı olduğu anlaşılan Refet Bey (Bele) 65, Yeşil Ordu Hey’et-i Merkeziye üyesi ve Halk Zümresi grubuna mensup Nazım Bey 66, yine aynı gruptan Sırrı Bey ise 31 oy almıştır.

İkinci oylamada Sırrı Bey’in çekilmesi üzerine Refet Bey’in oyları değişmezken Nazım Bey 98 oy alarak Dahiliye Vekili olur. Ancak, Mustafa Kemal, kendini ziyarete gelen yeni Dahiliye Vekilini kabul etmeyerek istifaya mecbur bırakır. Yenilenen seçimde, bu defa 131 oy alan Refet Bey Dahiliye Vekilliği’ne seçilir.[4]

Söz konusu olay Mustafa Kemal’i Yeşil Ordu ve onun meclisteki uzantısı olan Halk Zümresi grubunun gücünü kırma; bunun için de birtakım kararlar almaya sevk eder. 13 Eylül 1920’de Bakanlar Kurulu adına meclise “Halkçılık Programı”nın sunulması, 18 Ekim’de de resmî Türkiye Komünist Fırkası’nın kurdurulması, tamamiyle bu kararın sonucudur.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ