HATTAT ŞEYH HAMDULLAH VE SULTAN II. MAHMUD'UN OK MENZİLLERİ

0 37

M. Atıf KAHRAMAN

Hamdullah bin Şeyh (Şeyhoğlu Hamdullah) AmasyalIdır. Güzel yazı (hat) yazmayı, ok atmayı, yüzmeyi, ok ve yay yapmayı Amasya’daki öğretmenlerden öğrenmiştir. O yıllarda (1453-11 Mayıs 1481) Amasya’da sancak beyliği yapmış olan Şehzâde Bayezid’in beğenisini kazanmıştır. Sultan Bayezid, 1481 yılında padişah olduktan bir süre sonra Şeyh Hamdullah İstanbul’da ölmüş ve Karacaahmed Mezarlığı’na gömülmüştür.

Şeyh Hamdullah’ın babası Sühreverdi Tarikatı’nın Şeyhlerinden Mustafa Dede’dir. O nedenle Hamdullah’a “Şeyhoğlu, İbnü’l Şeyh” denilmiştir. Mustafa Dede, Amasya’nın Ezine bucağına bağlı Kürtler-Kayı Köyü’ndendir. Hamdullah ilk yazı öğrenimine bu köyde başlamıştır.

Bu köyün halkı, Türkistan’da yaşarken Harezmşah Devleti’nin yıkılışından (M.1219) sonra Anadolu’ya kaçan Celâlettin Harezmşah ile Baba İlyas Horasani (d.? -ö.1259) emrinde Anadolu’ya göç ederek Amasya, Malatya, Sivas yörelerine yerleşen Türkmenlerden oluşur. Halen Amasya’ya bağlı Moramul (Bağlarüstü), Efte, Yenipazar, Ulusu, Yenice, Sevincer… halkı bu Türkmenlerdendir. Bu Türkmenlerden Ahmed Yesevi Hazretlerinin halifesi Baba İlyas Horasani’nin (d.?-1259) oğulları Şemsettin Mahmud, Muizzedin Ali, Ziyaeddin Mesud ve Muhliseddin Musa, ün yapmış kişilerdir.[1]

Yine bu Türkmenlerden Aşık Paşa, (1271-ö.4 Ekim 1332) onun da torunu Şeyh Yahya’nın oğlu Aşık Paşazâde lâkabıyla ün yapmış olan Ahmed Aşıki’dir. (d.1400-ö.1484’ten sonra)[2] Şeyh Hamdullah’ın, Türkmenistan’dan gelen özbeöz bir Türk olduğu gerçektir. Ancak Hamdullah’ın ataları gibi Aşık Paşazâde Ahmed Aşıki’nin de ataları Baba İlyas Horasani ile birlikte Amasya’ya geldikleri ve aynı yıllarda yaşadıkları halde, Ahmed Aşıki bu ünlü hemşehrisi Hamdullah’dan hiç bahsetmemiştir. Bunun tek nedeni, muhtemelen Hamdullah’ın İstanbul’a Ahmed Aşıki öldükten sonra gelmiş olmasıdır.

Şeyh Hamdullah, yeni bir stil yaratan büyük bir sanatkâr, aynı zamanda bir sporcudur. Bu yazıda onun ok atıcılığını anlatmaya çalışacağız.

Hamdullah Efendi İstanbul’a gelmeden önce Amasya’da bulunurken yazıda ün yapınca “Şeyhoğlu” lâkabıyla tanınmıştır. İstanbul’a gelip Ok Meydanı’nda menzil atıp taş dikince ve atıcılara şeyh olunca “Şeyh Hamdullah” diye anılmaya başlanmıştır. Hasan Çelebi o nedenle, Hamdullah Efendi’nin adını “Şeyh-zâde” (yk. 20b, 79a), “Hamdullah bin Şeyh” (yk. 20b), “Şeyh” (20b), “Şeyh Efendi” (20b, 27a, 27b, 28a, 79a), “Şeyh Hazretleri” (27b) şeklinde yazmıştır.

Atıcıların, “Şeyh” bilip bu lâkap ile anmalarına karşılık hat sanatıyla ilgili konularda ve saray belgelerinde yine “Hamdullah bin Şeyh katib…” şeklinde yazılıdır. Bu belgelere göre 17 Ocak 1504 (29 Receb 909) günü kendi el yazısı ile yazdığı Kur’an-ı Kerim’i padişaha sunmuş ve kendisine 7000 akçe ile “cübbe an murabba’bâ-çuka” giysi olarak verilmiştir. Bu miktar akçe o zamanki bir yeniçeri neferinin yedi senelik maaşı ve bir medrese öğretmeninin (müderris) gündeliğinin de 30-80 akçe olduğu, yine aynı yılın 20 Nisan 1504 günü (5 Zilkade 909) ünlü donanma reisi Kemal Reis’e 5000 akçe verildiği düşünülürse Sultan II. Bayezid’in Şeyh Hamdullah’a ne ölçüde bir değer verdiği anlaşılır.[3]

Bu sözümüzün gerçek kanıtı Hamdullah’ın Ok Meydanı’ndaki menzil taşının kitâbesidir. Orada da aynen şöyle yazılıdır:

Sahibü’l menzil Hamdullah ibn üş Şeyh
Re’isü’l hattatin Şeyh üramiyân
Sene 911

Bügünkü konuşma dilimize göre;

Menzil sahibi Şeyh-oğlu Hamdullah
Güzel yazı yazanların başkanı ve atıcıların Şeyhi
Sene 1505

Bu menzil taşının fotoğrafları çeşitli dergi ve kitaplarda yayınlanmıştır. Kitabeden ilk defa bahseden rahmetli Süheyl Ünver’dir. 1922 yılında Ok Meydanı’na gidip inceleme yaparak bazı menzil taşlarının, namazgah minberinin, yanındaki çeşmenin, minarenin ve yok olmaktan kurtulabilmiş tekke avlusuna giriş kapısının kara kalemle resmini yaparak 71 sayfalık kendi elyazması notlarına koymuştur. Süheyl Ünver, bu notlarının 57. sayfasında aynen şöyle yazıyor:

“Tekkenin yanında hattat Şeyh Hamdullah Efendi’nin menzil taşı vardır ki üzerinde böyle yazılıdır:”

Sahibü’l menzil Hamdullah ibn üş Şeyh
Re’isü’l hattâtin Şeyh ür ramiyân [4]
Sene 911

Mermer taştan yapılmış bu kanıt üzerindeki H 911 (1505) tarihi, bize şu konuların aydınlanmasının gerektiğini göstermektedir.

I – Ölüm tarihi. Yazılanlardan hangisi gerçek veya gerçeğe daha yakındır:

A – Gelibolulu Mustafa Ali (d.28.Nisan.1541-2 Muharrem 948-ö.1600 Cidde), Şeyh Hamdullah’ın ölümünden 70 sene sonra Bağdat’ta defterdar iken yazmış olduğu “Menâkib-i Hünerverân” isimli yapıtında aynen şöyle diyor;

“… Ama adı geçen Şeyh Hamdullah Sultan Bayezid Han bin Mehmed Han zamanında Rum’a gelüb arpalık zeâmetle otuz akçe yevmiye vazifeye mutasarrıf olup hususa merhum Sultan Bayezid Han’ın musâhib-i mahremi idi ve vezirlerine mahsus olan yakınlığını ona da gösterirdi. Mısır fatihi Sultan Selim Han zamanında vefat eyledi ve Osmanlı ülkesindeki bütün hattatlar ona duydukları saygıyı başkalarına göstermemişler ve bu hattatların çoğu onun için şöyle demişler:

“Şeyh-oğlu Hamdi hattı tâ kim zuhûr buldı”
“âlemde bu muhakkak nesih oldı hat-ı Yakut” [5]

B- Nefes-zâde Seyyid İbrahim Efendi (d.?-ö.1650) Gülzar-ı Sevab isimli yapıtında, atıcılıkta, avcılıkta, yüzmede ve bazı işaretlerle geçmişten haber vermede gayet mahir olduğunu yazdıktan sonra, yüzücülüğü için, şu abartılı hikâyeyi de anlatır:

“Ve yüzücülükte dahi o kadar iyi idi ki bir gün Sultan Bayezid, Boğazda Rumeli kıyısında bulunan kasra bir yaz günü gidip namaz kılarken (ibadet ederken) Şeyh merhum Üsküdar sahilinden görüb ve soyunub cüzdanını ağzına alıp ıslatmayıp akıntıyı geçtiğini söylerler.”[6]

C- Müstakim-zâde Süleyman Sadeddin Efendi (d. 1719-ö.1788) “Tuhfe-i Hattâtin” isimli yapıtında doğum tarihini (1437) ölüm tarihini de (1520) olarak yazıyor.[7]

D- A. Süheyl Ünver, yazdığı ve 1953 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Tarihi Enstitüsü tarafından yayınlanan “Hattat Şeyh Hamdullah ve Fatih İçin İstinsah Ettiği İki Mühim Tıbbi Eser” isimli yapıtında şöyle yazıyor:

“Hamdullah Efendi 926’da (1519) vefat edince Üsküdar’da Karacaahmet Sultan hizasında İnâdiye’nin yamacına yol kenarına defnedilir (11) ve orası hattatlarca asırlarca ziyaretgâh olmuştur.”

“Kabir taşı, devrinin ve yuvarlak sütunu üzerine kendi şanına lâyık bir tarzda sade ve zarif bir üslûbdadır. Reyhâniceli sülüs ile:

“Re’isü’l hattatin Hamdullah”

“el ma’ruf ba bin Şeyh rahmetullahi aleyh”

ibaresi okunmaktadır (12) Nefeszâde mecmuasında onun yüz seneden fazla yaşadığı ifade edilmiştir.”[8]

“Not. 1 I. Şeyh’in 925 (1519) ve hattâ 927 (1521) de öldüğüne dair de bazı kayıtlara rastlamak mümkündür. Nitekim Süleymaniye Umumi Kütüphanesi’nde No. 3855’te bir mecmuada 925 (1519) diye yazılıdır.”

E- Süheyl Ünver’den bir sene sonra, merhum Ekrem Hakkı Ayverdi (d.1899 -ö.1984), yayınladığı “Fatih Devri Hattatları ve Hat Sanatı” isimli yapıtında, Şeyh Hamdullah’ın doğum ve ölüm tarihleri hususunda Süleyman Efendi’nin yazdığını kabul eder:

“Vefatı ‘Zayf-ı İlah’ 926 (1519) olduğuna göre bu Kur’an-ı Kerim’i yazdığından beri geçen on senenin ilâvesi ile 93 ile 99 yaşında öldüğü ve doğum tarihinin de “Tuhfe”nin kaydı gibi 1436 olmayıp 1426 veya birkaç sene evvele tesadüf etmesi lâzım gelir diye düşünüyoruz.”[9]

F- Şeyh Hamdullah konusunda, yukarıda alıntı yapılan yazarlardan daha ayrıntılı ve kapsamlı araştırma yapmış olan Yrd. Doç. Dr. Muhittin Serin de;

“.Şeyh’in vefat tarihi, kaynaklarda birbirinden farklı gösterilmiştir. Ali; ‘Mısır Fatihi Selim Han zamanında vefat eyledi.’94 diyor.”

“Tedkik ettiğimiz pek çok Kavsnâmelerde de aynı bilgiler veriliyor. Muallim Cevdet, yazmaları arasında bulunan bir risâlede: Sultan Selim Han Mısır Seferi’ne gittikleri vakitten Halep Muharebesi gününde merhum Şeyh-zade ol gün fevt olmuşlardır. Mezârı şerifleri Üsküdardadır. (95)” derken, Abdullah el-katip Tezkire-i Rumât’ta “Seyhu’r Râmiyan, Sultan Selim’in Mısır Sultanı Gavsi’yi (Gayri olacak) bozduğu gün olmuştur. (96) diyor. Mevlevi Hasip Üsküdârı Şeyh Hamdullah’ın vefat tarihini 92 (1519) olarak kaydediyor. (97)”

“Bu farklı görüşler (98) arasında Müztakimzâde’nin mütâalarını, verdiği bilgileri daha doğru kabul ediyoruz.” [10]

Yazılarından örnekler verdiğimiz bu altı araştırmacıdan yalnız Muhittin Serin, Osmanlı Devleti’nin ilk kavsnâme yazarı Bahtiyar-zade Hasan Çelebi’nin yapıtının aslını değil kopyasını okumuştur. (Hasan Çelebi’nin kendi el yazısı ile yazdığı İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’nde Nr. 6923’te kayıtlı olup iki yaprağı noksandır. Belediye Kütüphanesi M. Cevdet Nr. 0122’deki yazarı belirsiz kopyada iki yaprak yazılıdır, ancak sözcükler değiştirilmiştir.

Hasan Çelebi’nin yazdıkları ilk kaynak olup Şeyh Hamdullah’ın sporculuğu konusunda sonradan bilgi veren yazarlar, onun yazdıklarına abartılı bilgiler de ekleyerek Şeyh Hamdullah’ın sporculuğunu şüphe ile karşılanır duruma getirmişlerdir.

Hasan Çelebi, Şeyh Hamdullah’ın yaşlılık çağında (1485-1516) Sultan II. Bayezid zamanında sarayda ok ustası olarak bulunmuş ve Ok Meydanı’na çocukluğunda babası Bahtiyar ile gidip Sultan Fatih Mehmed ve oğlu Sultan Bayezid Dönemi atıcılarının yarışmalarını seyretmiş ve o meydanda menzil açıp ok atmış hatta savaşlara katılmış bir kişi olduğunu belirtir.

G- Hasan Çelebi’den 128 sene sonra ikinci kavsnâme olarak 1691 yılında “Tezkire-i Rımat” isimli yapıtı yazan Abdullah Efendi de; “Sultan Selim Han hazretleri Haleb altında Merc-i Rabık’ta (Dabık olacak) Padişah’ın Mısır Sultanı Gayri’yi bozduğu gün Şeyh Hamdullah merhum olup Üsküdar’da defnolunmuştur…” diyor.[11] Ama; “Üsküdar’dan kendüyü suya atup yüzerken ve yazu yazarak Saray burnu’na gelüp merhum Sultan Bayezid’la buluşmuşlardır.” gibi abartmaları yazmaktan da geri durmaz.

Sonuç olarak Hasan Çelebi’nin yazdığının doğruluğundan asla şüphe etmediğimizi söyleyebiliriz.

Şeyh Hamdullah 24 Ağustos 1516/24 Ocak 1517 tarihleri arasında 80-85 yaşlarındayken ölmüştür.

2- Şeyh Hamhullah’ın 911 (1505) yılında 68-73 yaşındayken, yıldız havasıyla 1073 kez ok atıp menzil-taşı dikmesi mümkün müdür?

Bu sorunun cevabını bulabilmek için ilk önce, Şeyh Hamdullah’ın ne zaman Amasya’dan İstanbul’a gittiğini bilmek gerekiyor Ama ne yazık ki bu konuda belge yoktur. Yukarıda yazdığımız kaynakların hepsi de bir tarih vermeden, Sultan II. Bayezid padişah olduktan sonra demekle yetinmişlerdir.[12]

Sultan Bayazid’in Amasya’da yaptırdığı cami ve külliyesi üç sene sürerek H. 891 (M.1486) yılında tamamlanmıştır.[13]

Amasya’dan yetişen son hattat Karavaiz-oğlu Osman Fevzi Olcay, kendi elyazısı ile yazdığı “Amasya Meşâhiri” isimli yapıtında, Sultan II. Bayezid’in yaptırdığı bu caminin ön kapısı üzerindeki kitâbe “Büyük üstadın eseridir” demektedir.[14]

Kapısı üzerindeki kitabeyi Şeyh Hamdullah yazdığına göre, Hamdullah Efendi İstanbul’a bu tarihten sonra gitmiş olmalıdır.

İstanbul’daki Bayezid Camisi’nin yapımına H. 906 yılı sonlarında (M. 1501 Haziran) başlanılmış ve kesintilerle yapımı dört sene dört ay sürerek (H. Rebiyülahir 911-M. Eylül-l505) tarihinde tamamlanmıştır.[15]

Caminin “mihrabı üzerinde, kubbesinde ve orta kapısında olan tarih” yazısının Şeyh Hamdullah’ın olduğunu Süleyman Sadeddin Efendi bildirmektedir.[16] Bu bilgilere göre; Amasya’daki cami ve külliyenin bitimi olan 1486 yılı ile İstanbul’daki cami ve külliyesinin yapımına başlandığı tarih olan Haziran 1501 arasında 14 sene 6 ay geçmiştir. Bu uzun süre içinde Amasya’dan pek çok bilim adamı ve sanatkâr İstanbul’a gelmiştir. Şeyh Hamdullah’ın gelmemiş olmasını düşünemiyoruz. Elbette Amasya Camisi biter bitmez İstanbul’a gelmiş ve yapıtlarda halâ gördüğümüz yazıları yazmıştır.

Topkapı Sarayı Müzesi arşivindeki belgelere göre Şeyh Hamdullah’a yardım için verilen para (in’am), giysi ile tarihleri ve teşrifattaki (protokol) anılışı aynen şöyledir:

1- 17 Ocak 1504 (29 Receb 909) günü; “in’am be Hamdullah bin şeyh Kâtib ki bâ-hatt-ı hod kelâm-ı mecid-averd be-marifet-i Ser-hazin fi 29.B.s.909”

a- Nakdiye 7.000

b- Cübbe an murabba be-çuka sevb[17]

2- 2 Eylül 1508 (6 Cemâziyelevvel 1914) günü; Tasadduk be mezkurin fi 6 Cemziyelevvel sene 9144- Hamdullah bin Şeyh kâtib ki bâ hatt-ı hod kelâm-ı mecid- averd…

a- Nakdiye 10.000

b- Câme an murabba bâ-çuka sevb[18]

Bu belgelerde, Şeyh Hamdullah için kullanılan sıfat ve paranın miktarı ile giysilerin ilmiye sınıfındaki önemli kişilere verilenlerden olması, san’atına ve kişiliğine ne kadar çok önem verildiğini kanıtlar. Böyle san’atkâr bir kişinin 75 yaşında bu menzili atmış olması mümkün olabilir mi sorusunun cevabı evettir. Bu kanımı da atıcılığın tekniği konusunda kavsnâme yazmış üstadların yapıtları ile çağımız sporcularından örnekler vererek belirtmek istiyorum.

Atıcılığın tekniği konusunda Türkçe kavsnâme yazmış üstad atıcıların birisi Kosova’nın Pirizren şehrinde Sultan IV. Murad zamanında (17 Eylül 1623-9. Şubat.1640) doğup gençlik çağına girince öğrenim için İstanbul’a gelen Mustafa Ağa’dır. Mustafa, memleketi Pirizren’de, çok sevdiği atıcılığa başladığı için, İstanbul’a gelince hem medreseye devam etmiş ve hem de Ok Meydanı’na giderek Sultan IV. Murad’ın üstadı Hacı Süleyman’dan atıcılığın tekniğini (ilmini) öğrenmiş, öğrenimini bitirince Darbhane’de katiplik görevindeyken hemşehrisi Maksud Paşa’nın Mısır Valiliği zamanında (Ekim 1642-Nisan 1644) Kahire’ye giderek uzun süre orada kalıp Ezher’de oğlunu okutan Hacı Süleyman’ın oğluna ok atmayı öğretmiştir. 1660’lı yıllarda Kahire’de ilk defa atıcılık tekkesini o açmış ve ilk şeyhi olmuştur. Yine bu yıllarda, iki defa şeyhülislam olan Hüsam-zâde Abdurrahman Efendi azlinde (Temmuz 1659) Kahire’deki Cize arpalık verilip oraya gelince, onun önerisiyle Kavsnâmesini yazmıştır.[19]

Mustafa Ağa, Kavsnâmesinde menzil atacaklara gerekli bilgilerden sonra şu öğüdü veriyor: “Menzil zor (güç ve kuvvet) ile atılmaz san’at (teknik) ile atılır.” deyip Kahire Ok Meydanı’nda tanık olduğu şu olayı anlatıyor: “. Cündi Hacı Perviz birkaç kantar taş çekmekle endamsız çekiş çıkarmış. Yüz yirmi dirhem bir yay yaptırdı ki meydana varub ok atıcılara atmak nice olur göstereyim deyu Mısır’da meydana geldi. Vakı’a (gerçekten) çün yayın gördük mizacımız bulandı (neşemiz kaçtı). Kaçan ki (ne zaman ki) ok atmağa başladı endam (tutuş) ve üslub (tarz, biçim) verişin gördük teselli olduk. Bizim aramızda (yk. 56 a) en yumuşak yay çeker bir kimesneyi (kimseyi) buna yoldaş eyledik.

Seksen dirhem yaydan bu galib oldu (onu geçti). Böyle olunca ‘benim canım, demir gibi yaydan çıkan oku bu kepazeden (en yumuşak yay cinsi) ok nice geçer’ deyü kahrından kendüyü yerden yere çaldı…”[20]

İyi bir menzil yapabilmek için atıcılığın bütün teknik bilgilerini verdikten sonra, şu öğüdü de yapıyor: “… idmandan başka bir iş yapmayı Ok Meydanı tekkesinde yatub kalkasın ve kuşağın berk tutup cimaa’dan (seks) perhiz (uzak durma, bir süre yapmama) edesin nice müddet bu şekilde idman edesin az zamanda kimse önüne geçemez.” (yk. 56 ab)

Mustafa Ağa’nın bu öğütleri verişinden 150 sene sonra, Osmanlı Devleti’nin tahtında 33 yaşında genç, ileri görüşlü, yenilikçi, resmini kamu kuruluşlarına astırtacak kadar cesur ve her türlü sporu seven bir padişah bulunmaktaydı. O padişah Sultan II. Mahmud idi.

Sultan Mahmud çok kötü bir dönemden güçlükle canını kurtararak 28 Temmuz 1808 (4 Cemaziyelahir 1223) Perşembe günü padişah oldu. Bir süre Enderun geleneği binişlerde sporcu ağalara güreş, tomak, cirid, cündilik, tüfenk atışı yaptırarak izledi. Ama bir süre sonra yalnız izlemek onun sporcu ruhunu doyuramadı. 1811 yılından itibaren aktif olarak şehzâdeliğinde tüfenk atışlarına başladı.[21]

Bir süre tüfenk atışları yapıp nişan taşları dikdikten sonda 1818 yılında geçmiş ataları gibi ok atıcılığına da özendi. Otuz üç yaşındaydı. Bu yaşın, ok atıcılığına başlamak için çok geç olduğunu biliyordu. Ama ne var ki, milletine sporda da örnek olabilmek aşkı ona güç ve inanç veriyordu.[22]

O yıllarda Ok Meydanı şeyhi Üsküdarlı Binyüzcü Hafız Efendi’ydi. Onu üstad seçip “küçük kabza” alarak atıcılığa başladı.

Atıcılığın kuralı gereği önce, üstadı ile çalışıp tekniği öğrenmek gerekiyordu. Kendisi padişah olduğu ve henüz menzil atacak kadar kemankeş olmadığı için, 1818 yılı Nisan ayından itibaren Ok Meydanı’na giderek, Şeyh Binyüzcü Hafız Efendi’den 40 gün kadar atış tekniğini öğrendi. Mayıs ayında Beşiktaş Sarayı’na göç edilince, Beşiktaş’ın yukarısındaki Yıldız Kasrı’nda biniş yaparak, kendisi üstadı Şeyh Hafız ile, Enderun ağaları da kendi aralarında yarışarak antrenmana (idmana) devam ettiler.

Adını bildirmeyen bir Enderun ağası, Sultan Mahmud’un bu çalışmalarını, günü gününe küçük bir deftere yazmıştır. Defterdeki bilgilere göre, ilk menzil atışı 22 Nisan 1818 Salı günü (15 Cemaziyelahir 1233) Ok Meydanı’nda Hasanayağı isimli ayak taşından Yusuf Deresi’ne doğru yapılmış. Attığı 11 okun beşincisi 930, altıncısı 910 ve onuncusu 900 gez uzaklığa düşmüştür. (s. 2)

26 Nisan 1818 Pazar günü (20 Cemaziyelahir 1233) Ihlamur’da, 11 okun üçünü 900, 920 ve 947 geze atmıştır. (s. 2)

29 Nisan 1818 Salı günü yine (22 Cemaziyelahir 1233) Ok Meydanı’nda Hasan-ayağı denilen ayak yerinden Yusuf Derisi’ne doğru attığı 11 oktan dördünü 905, 910, 932, 963 geze atmıştur. (s. 2)

30 Nisan 1818 Çarşamba günü (23 Cemaziyelahir 1233) Ihlamur’daki Sultan Selim Han Sofası’nda poyraz havasıyla atış yapıp 4. oku 900, 5. oku 902, 7. oku 905 ve 10. oku da 918 geze düşürmüştür. (S.2)

Sultan Mahmud 1818 yılında, antrenmanlarına ara vermeden Kasım ayı sonunda tekke kapanıncaya kadar devam etti. 22 Nisan günü yaptığı ilk atışlarında, en fazla 947 geze atmıştı. Yedi ay sonra 23 Kasım 1818 Pazartesi günü (24 Muharrem 1234) ki o gün “muhasebe-i meydan” günü idi, Hasan ayakyeri’nden Tobtaşı’na doğru atış yaptı. Attığı 11 oktan 6 oku sıra ile 960, 990, 980, 1043, 1028 ve 1025 geze düşmüştür. (s. 155)

O günkü atışlarda üstadı Hafız, ancak 1017 geze atabilmiştir.

Sultan Mahmud’un yedi ay içinde ulaştığı bu başarı, gerçekten inanılmayacak bir başarıydı. O çağlarda Türkçe gazete yayınlanmadığı için haber ağızdan ağıza yayılarak bütün İstanbul’a yayılıyordu. Hatta o yıllarda İstanbul’a gelmiş olan Amerika Cumhuriyeti’nden (A.B.D. olmamıştı) ticari temsilci New Yorklu tüccar Luther Braddish veya bir sene önce yine ticaret için gelmiş olan Baltimere’deki bir firmanın temsilcisi M. J. Jaussond adlı birisi de olabilir.[23]

Lutter Braddish, bir padişahın bu kadar uzağa ok atabileceğine inanmadığı için durumu, gözüyle görmek amacıyla, 31 Ağustos 1818 günü (28 Şevval 1233) Ok Meydanı’na geldi. Temsilcinin gelişi “Kasr-ı Hümayun” da oturmakta olan Sultan Mahmud’a bildirilince Baştabib Abdülhak Efendi’ye misafirin havayerine götürülüp bir sandalyeye oturtularak atışını izlemesine izin vermiştir.[24]

Bu olayın olduğu gün, atışlar Lânduha Ayak-yeri’nden Güreş Meydanı’na doğru yapıldı. Sultan Mahmud, Hünkâr-Kasrı’ndan aşağı-koşu atışlarını izliyordu. Atış sırası 1000’cilere gelince, ayakyerine gidip Hafız Efendi ile “müsabakat şüru buyurdular” (S. 76) Şeyh Hafız Efendi 1015 geze atarak destar-bozuldu. Sultan Mahmud Hafız’dan sonraki atışlarında 970, 982 ve1015 gez atarak üstadına eşit (bedel) attı. (S. 80)

Mustafa Kâni Bey’in yazdığı bu olay, küçük yapıtta anlatılmıyor. Hızır İlyas Efendi de Enderun Tarihi’nde yazmamıştır. (Bak. s. 150) Hızır İlyas Efendi misafiri hava-yeri’ne götüren Abdülhak Efendi’nin (d.1787-ö.1854) küçük kardeşi olup 1801 yılında doğmuş ve 1864 yılında ölmüştür. Diğer ağabeyi Mustafa Behçet Efendi de (d.1174-ö.1834) Sultan III. Selim’in Baştabipliğini yapmıştır.[25]

Sultan Mahmud, bu kadarcık başarı ile yetinmedi. Daha başarılı işler yapmak, çok daha uzağa atarak gelecek Türk sporcularına örnek olmak istiyordu. Bu amaçla günlük antrenmanlarına mümkün olduğu kadar aralıksız devam etti. Sonunda 1836 yılında ustalığının zirvesine erişerek şu menzilleri yaptı:

Cerrah Menzili’nde 1172.5 geze, Yeksüvar-sağir ‘de (Müderris-Küçük yeksüvar) 1175 geze, Emin Menzili’nde 1201.5 geze, kendisinin açtığı Gündoğrusu Menzili’nde 1215.5 geze, Ekşi Menzili’nde 1219.5 geze, Nakaş Menzili’nde 1102.5 geze, Abdullah Efendi Menzili’nde 1111 geze ve Hasan-taşı Menzili’nde de 24 Ekim 1836 (13 Recep 1252) Pazartesi günü atış yaparak 1228 geze okunu düşürerek baş taşların sahibi oldu.[26]

Sultan Mahmud’un en son atışı, 24 Ekim 1836 (13 Receb 1252) günü yaptığı atıştır. O gün yüz seneden beri geçilemeyen Hasan-taşı (Topyeri) Menzili’nde baş-taşın sahibi olan Hasodalı Ali Ağa’yı geçip 1228 geze okunu düşürerek bu menzilde de baştaşın sahibi oldu.[27]

Sultan Mahmud, atıcılığa başladığı 1818 yılında 900 geze ancak atabilirken, 18 sene sonra 1836 yılında, hem de 51 yaşındayken 1228 geze atabilmiş olmasına spor yapmamış ve yarışmalara hazırlanıp katılmamış kimselerin inanması güçtür. Hele o kişi çağımızdan 150 sene önce yaşamış ve ön yargılı İngiliz Miss Julia Pardoe (d.1806-ö.1862) gibi bir bayan olursa, elbette tekniğin, azmin, düzenli bir yaşamın ve inancın, Sultan Mahmud’u, böyle bir başarıya ulaştırmış olabileceğine inanmamış olmasını hoş görmek gerekir.

Miss Julia Pardoe, Türklerin yaşamlarını incelemek ve İstanbul’u görmek amacıyla 1836 yılında İstanbul’a gelmiş ve İngiltere’ye dönüşünde de izlenimlerini bir kitap halinde yayınlamış. O zaman İstanbul’un önde gelen kişilerinin evlerine hatta haremlerine girerek konuşmuş. Gelirken yanında bir ressam getirdiği için resimler de yaptırarak eserini belgelemiş. Bu bakımdan kendisini saygıyla anarız. Ancak yazdıklarının çoğunlukla bir kadın gözü ve duygusuyla yüzeysel yansıtıldığı kanısındayım. Özellikle Sultan Mahmud’un sporculuğu konusunda yazdıkları, görgüye dayanmayan yanlış duyumlar. Bu yanlış duyumlar sonucu vardığı kanı da, küçültücüdür. Miss Pardoe, şöyle yazıyor:

“… Korkusuzluğu ile çok gurur duyan Sultan Mahmud’un en büyük merakı ok atmaktı. Bu merak o hale gelmiştir ki, tam askeri lisenin arkasına düşen tepelerin geniş bir sahası üzerinde, şuraya buraya, üzerlerine garip oymalar yapılmış ve özenti ile yazılar yazılmış birtakım süslü nişan taşları diktirmiştir. Bu taşlar, kendisinin bu tepelerin en yüksek yerinden oklar atıp da isabet ettirdiği noktalar farz edilen yerlere dikilmişlerdir. Farz edilen diyorum çünkü; kendisinin bu merakı herkes tarafından bilindiğinden atılan okları toplamak ve isabet noktasını ölçmekle görevli olan saray oğlanları, onu kimse görmeden usulca yerden alarak 20-30 adım ilerledikten sonra bulmuş gibi yaparlar. Böylelikle padişah, peri masallarındaki Prens Aimwell gibi ok atmış olur ve padişaha bu oklarını götüren kurnaz oğlanlar, daha dürüst adamların eline geçmeden bol bahşiş ve hediyeler alırlardı. Birgün, bir araştırma gezisine çıkmıştık. Birdenbire güzel bir mermer sütun gördük; üzerinde yaldızla yazılmış yazılar vardı. Tepesinde de hedef gösteren vazo gibi bir şey duruyordu. Bu taşın neden konulduğunu merak ettim. Bir nişan taşı olduğunu ve padişahın uzun bir yay çekerek okunu oraya rastlattığını ve bu yayın hatırasını ebedileştirebilmek için bu taşı, başka nişan taşlarından daha özenti ile diktirdiğini öğrenince hayretler içinde kaldım.[28]

Miss Julia Pardoe’nin Sultan Mahmud hakkında yazdıkları tamamen başkalarının söylediği gerçek dışı sözlerdir. İngiltere’de kullanılan yaylar, bizimkilerden hem büyük ve hem de yapılış teknikleri nedeniyle uzağa atacak özellikte değillerdir. O nedenle onların yayı ile 400 metreden uzağa ok atılamaz. Bizde olduğu gibi menzil atış yarışmaları da yapılmadığı için Miss Julia Pardoe okun 1200 adıma atılabileceğine elbette inanamaz. Ama Türkleri görüp incelemek ve kitap yazmak amacıyla İstanbul’a gelen bu bayan, gerçeği öğrenmeyi istemiş olsaydı, o tarihlerde (1835-l836) Sultan Mahmud’u ok atarken izleyebilirdi. Onu izlemek mümkün olmasa bile, 900-1000 geze okunu düşüren başka atıcılar da vardı. İsteseydi söylentileri yazacağına, konak ve sarayların haremlerinde gördüğü güzel kadınlarımızı yazdığı gibi, ok atışlarımızı da incelemek fırsatını bulabilirdi. Demek ki yalan yanlış söylentileri gerçeği görmeye tercih etmiş. O nedenle okçuluğumuz konusunda yazdıklarının benim için kaynak olacak hiçbir değeri yoktur.

İngilizler de ok atmaya meraklıdırlar. Hatta İngiltere’de okçuluk kulüpleri de vardı. Bu kulüplerin en eskisi 1676 yılında kurulmuş olan “İskoçya Atıcılık Kulübü”dür. Bu kulübün bizim Ok Meydanı Tekkesi’nde Fatih Sultan Mehmed zamanından beri tutulmuş olan “Sicil Defteri” gibi defterleri ve yarıca yönetim kurulu ile kulüp başkanları da bulunuyordu. Kulüp her sene ok atma yarışmaları düzenliyordu. Ama onların atışları uzağa değil, çağımızda yapıldığı gibi 91 ve 46 metreye konulmuş nişan tahtalarına yapılıyordu. Nişan tahtalarının üzerine 1.20 metre kutrunda, dairevi ve ayrı ayrı renklerde boyanmış çizgiler vardı. Dıştan içe doğru numaralanmış bu çizgilerin ortasındaki çembere okunu saplayan en fazla puan alıyordu. Tıpkı çağımızda yapılan ok atma yarışmaları gibi, en çok puan toplamış olan, kulübün ödül olarak koyduğu parayı alıyordu.

İngiltere’de ayrıca “Ok Atmayı Sevenler Kulübü” ve “İskoçya Ok Atanlar Kulübü” gibi kulüpler vardı. Bu tür kulüpler Fransa’da 1864 yılına kadar, İngiltere’de ise 1925 yılına kadar ok atma yarışmalarına devam ettiler. Bizde ise Ok Meydanı Tekkesi’nde en son ok atma yarışması 27 Ağustos 1891 tarihinde yapıldı. Tekke de 1904 yılında kapandı.

İngilizler, yalnız hedefe ok attıkları için yayları da öyle atıma uygun teknik ile yapılıyordu. Halbuki bizde Nişana (hedef), darb (kalkan gibi sert cisimleri delme) ve uzağa (menzil atışı) gibi farklı türlerde atışlar yapıldığı için, her tür atışın gerektirdiği yaylar da birbirinden ayrı teknik ile yapılıyordu. Pirizrenli Mustafa Ağa (Bak. 5.yk. 36b-44a, Bab. 6. 44a-53a-Bab. 7. 53a-63b) de Mustafa Kâni Bey de (s. 128-170) yaylar ile gerekli parçalarının nasıl yapıldığını yazmışlar. Miss Julia Pardoe elbette bunları bilemez. Bilemediği ve söylentilere değer verdiği için de yanılmıştır.

Miss Julia Pardoe’ye en gerçek ve en etkili karşıt, Avusturya elçisi olarak Kanuni Sultan Süleymen zamanında Türkiye’ye gelen Ogier Chislain Busbecq’in (d.1522-ö.1592) İstanbul’dan bir arkadaşına gönderdiği 7 Nisan 1555 tarihli mektuptur.

Ogier Busbecq bu mektubunda, bir ok eğitim salonunda (Talimhane-kulüp) nişana ok atma yarışmasının nasıl yapıldığını şöyle anlatıyor:

“… Yemekten sonra bir Türk yayı ile ok atma temrinleri yapıyorum. Bu silahı kullanmakta Türkler fevkalâde mahirdirler. Yedi sekiz yaşında iken ok atmaya başlıyorlar; on, on iki sene devamlı olarak talim yapıyorlar. Bunun neticesinde, kolları gayet kuvvetli oluyor. O kadar maharet kazanıyorlar ki hedef ne kadar küçük olsa gene isabet temin ediyorlar. Kullandıkları yay genellikle bizimkilerden çok sağlamdır. Hem daha kısa olduğu için kullanılması kolaydır. Yaylar tek bir ağaç parçasından yapılmıştır. Birbirine güzelce yapıştırılmış ve tutturulmuş sırmia öküz boynuzundan yapılmıştır. Bir Türk, uzun temrenlerden sonra, en sağlam okla kirişi kulağının arkasına kadar gerebilir. Bu türlü bir yaya alışmamış bir adam ne derece kuvvetli olsa onu yayla köşedeki kiriş arasında işaretli noktaya kadar germeğe muvaffak olamaz. Talimlere mahsus okulda Türklerin o kadar maharetle ok attıklarını görürsünüz ki kalkan üzerindeki beyazın etrafını bunlarla çevirebilir. Bu beyaz nokta ise “taler”den küçüktür. Beş altı ok o suretle atılır ki bunlar beyaz noktanın kenarlarına dizilirler, içine girmezler ve birbirleriyle çarpışmazlar. Umumiyetle, kalkandan otuz ayak uzakta durup nişan alırlar.

Sağ ellerinin yumruğu üzerinde kemikten bir halka vardır.[29] Busbecq, uzağa (menzil) ok atma yarışmalarını da tarafsız ve gerçekçi bir gözle incelenmiş olacak ki aynen şunları yazıyor:

“… Türklerin de bizim gibi paskalyaları vardır. (Hızır İlyas günü- 5 Mayıs Bahar Bayramı) Bazıları Beyoğlu üzerinde geniş bir alanda toplanırlar. Orada uzun bir çizgi halinde otururlar. Dizlerini bizim memlekette terziler gibi çapraz yaparlar. Türkiye’de genellikle oturma biçimi budur (Bağdaş kurma). Bütün hareketlerinden evvel dua etmek Türklerin âdetidir. Bunu yaptıktan sonra kimin daha çok uzağa atabileceğini denemeğe kalkarlar. Yarışma orada bulunan seyirci kalabalığının çokluğuna rağmen, pek düzenli surette ve derin bir sessizlik içinde yapılır. Bu yarışmalarda kullandıkları yaylar gayet kısadır. Bununla beraber pek sağlamdırlar. Bu yayları ancak çok talimli ok atıcıları gerebilirler. Hususi okları vardır. Başarılı olmanın ödülü, yüzlerimizi silmek için kullandığımız havlulara benzer işlemeli bir çevredir. (yağlık) Fakat birinci gelmek şerefi her tür ödülün üstündedir. Okların düştüğü uzaklık adeta işitilmedik derecede uzamıştır. Her sene en uzak mesafeye ok atmış olan atıcının ulaştığı hedef bir taş dikilerek belirlenir. Böyle birçok taşlar görülüyor ki eski zamanlardan kalmıştır. Bunlar bugünkü taşların ötesinde bulunuyorlar. Türkler bu taşların, ataları tarafından atılmış okların eriştikleri menzilleri gösterdiklerine inanıyorlar ve onların kuvvetlerine, ok atmaktaki maharetlerine yetişemeyeceklerini söylüyorlar.[30]

Sultan Mahmud’un üstün bir başarıya ulaşmasının bir nedenini de açıklamadan geçemeyeceğim. On dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında Osmanlılarda ok ve yay yapım tekniği en üstün düzeye gelmiş bulunuyordu. Tarih öncesinde, Türkler, Mısırlılar, Asurlular, Etiler, Persler gibi Asya devletlerinde önceleri yalnız avcılık ve savaş aracı olarak kullanılmıştı. Sonraları spor yarışmaları, Moğol, Türk, Pers, Selçuklu ve Osmanlılarda önem kazanınca yapım tekniği yeni buluşlarla gittikçe gelişti. Bu gelişim Osmanlı’larda Sultan II. Mahmud zamanında (1808-1839) en üst düzeye gelmişti. Batılı devletlerde kullanılan yaylar bizimkilere oranla uzun ve tımarsızdır. Bu farklılık Osmanlı yayları ile yanyana konulunca açıkca görülür. Pers, Selçuklu ve Osmanlı minyatürleri ile Topkapı Sarayı Müzesi’ndeki yaylar en güzel örnektir. Pirizren’li Mustafa Ağa, Kahire’de yaylara yapılan tımarın, İstanbul ve Anadolu’dakinden farklı olduğunu belirtiyor. Bunun da iklim farkından ileri geldiğini söylüyor. Bu yay yapma konusunu anlatırken de şu atalar sözünü yazıyor: “zirâ meseldir. Alet işler el öğünür”[31]

Miss Julia Pardoe’nin “kozmetik tüketicisi süse ve oyuncağa düşkün ve gerekince de yüksek bir din adamı.” ve “ilk spor sahtekârı.” gibi yakışıksız sözlerle tanımladığı Sultan Mahmud hakkındaki sözlerinin doğru olmadığını, yine kendi ulusunun aşağıda isimleri yazılı şu yazarları da, bizzat İstanbul’a gelip inceleme yaparak yazdıkları yapıtlarında kanıtlamışlardır:

  1. Sir Ralph Payne-Gallwey, “The Cross-bow” Holland Press, (1795 yılında Osmanlı Devleti’nin Londra Elçiliği’nde görevli bulunan Mahmud Efendi’nin kendi yayı ile 439 metreye attığı ve bu atışa tanık olanlar arasında Toxophilite Society isimli okçuluk derneği üyeleriyle tarih yazarı Joseph Strutt da bulunuyormuş.
  2. Tarih yazarı Joseph Strutt “The Sports and Pastimes of the People of England”
  3. Sir Ralph Payne-Gallwey “Projectile Throwing Engines with a Treatise on the Turkish and Other Oriental Bows” London. 1907 (Bu kitapta Türk ve Doğu yaylarının yapılışı, detaylarıyla anlatılıyormuş.)[32]
  4. D. Latham, “Saracan Archery and English Version and Exposition of a Mameluke Work on Archery”[33]

M. Atıf KAHRAMAN

Osmanlı Spor Tarihi Yazarı / Türkiye

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 14 Sayfa: 146-152


Dipnotlar :
[1] H. Hüsameddin, Amasya Tarihi, C. II. S. 385, 395, 396, 1916 basımı, Bak: Gregory Abu’l – Farac Tarihi C. II. s. 539, 540) -ibn Bibi, Selçuk-nâme, C. II. S. 123, 127, 153, 155, 201, 203, 233, yay. Kültür Bakanlığı Sad. Mürsel Öztürk.
[2] Mustafa Vazıh, El Belâbilü’r râsiye fi riyâzı Mesâili Emâsiye, İ. Ü. Ktp. Ty. Nr. 2574 ve M. Ktp. Yz. Nr. A. 5350, s. 88.
[3] Defter-i Müsevvedât-ı in’âm ve Tasaddukaat ve Teşrifât ve irsâliyât ve âdet ve Nukeriye ve Gayruhu Vâcib-i Sene Tis’a ve Tis’a Mie (909 – m. 1503/1504), T. T. K. Belgeler Dergisi, Ankara. 1979, C. 9, S. 338, 367 – Bak: Rıfkı Melül Meriç, Bayezid Camii Mimarı, II. Sultan Bayezid Zamanı Binaları, Mimarları, San’at Eserleri ve San’atkârları, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Türk ve İslâm Sanatları Tarihi Enstitüsü Yıllık Araştırmalar Dergisi C. II, 1957. S. 9/b, 11/a, 61/118.
[4] Süleymaniye Kütüphanesi, Süheyl Ünver, Nr. 249.
[5] Türk Tarihi Encümeni Yay. İstanbul, 1926, s. 25, hayatını ve notlarını yazan ibnülemin Mahmud Kemal (İnal).
[6] Yay. Kilisli Rıfat, İstanbul. 1938. S. 50 – M. Ktp. 1939 A D. 1037.
[7] S. 185, 186.
[8] A.g.e., s. 15, 16.
[9] A.g.e., İstanbul, 1953, s. 31.
[10] Hattat Şeyh Hamdullah-Hayatı, Talebeleri, Eserleri, İstanbul 1992, s. 34.
[11] T. K. Kitabındaki yazma, yk. 34ab.
[12] A.g.e., C. III. s. 236.
[13] A.g.y., C. III. s. 236.
[14] Amasya Meşâhiri, İstanbul Üniversite Kütüphanesi T. 9382-M. Ktp. M. F. A. (A) 2797, s 61.
[15] Rıfkı Melul Meriç, Beyazıd Camii Mimarı, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Türk ve İslam Sanatları Tarihi Enstitüsü Yıllık Araştırmalar Dergisi, C. II. s. 8. Ankara. 1957. (M. Ktp. 1973 SB. 127).
[16] Tuhfe-i Hattâtin. s. 197.
[17] T. T. K Belgeler Dergisi, Ankara, 1979, C. 13, s. 338- Rıfkı melül Meriç a.g.e., s. 9.
[18] Rıfkı Melül Meriç, a.g. dergi, s. 11- her iki paranın Kurân-ı Kerim getirdiği için verildiğini yazmaktadır. Belgeler Dergisi ile karşılaştır.
[19] İstinsak edilmiş bir kopyasını Fransa’da Bibliotheque Nationale Sublime Turc Nr. 225 de “Risâle-i fi ilmü’l nessâb” adıyla kayıtlı olduğunu gördüm. Yazısı nesih Aslı Topkapı-Sarayı Müzesi Hazine 620 numarada. Bir nüshası da Süleymaniye Nr. 1027 ve Millet Kütüphanesi’nde “Oknâme” adıyla kayıtlıdır. M. ktp. M. F. A. ne T. S. M Hazine’deki nüshanın mikrofilmi getirtildi.
[20] Y. k. 55b-56a.
[21] Atıf Kahraman, Sultan Mahmud’un Başpehlivanları (Huzur Güreşleri) Ankara 1970 – Cumhuriyet’e Kadar Türk Güreşi, Kültür Bakanlığı Yayını 1989, C. II – Osmanlı Devleti’nde Spor, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara 1995.
[22] Mustafa Kâni Efendi, Telhis-i Resîl ır Rımat, İstanbul, Zilkade. 1263 (Ekim. 1847) S. 119.
[23] Orhan Köprülü, Tarihte Türk-Amerika Münasebetleri, Belleten, Ağustos 1987, Sayı 200, S. 927-947.
[24] Mustafa Kâni, a.g.y., S. 120, 121-Bak. Atıf Kahraman, Cumhuriyet’e Kadar Türk Güreşi, C. II, S. 135.
[25] Prof. Dr. Feridun Nafiz Uzluk, “Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi”. “Hekimbaşı Yalısı”, Vakıflar Dergisi, 1989, Sayı 9, S. 251-259.
[26] Atıf Kahraman, Cumhuriyet’e Kadar Türk Güreşi, Kültür Bakanlığı Yayını, 1989, C. II S. 129-147 – Osmanlı Devleti’nde Spor, Kültür Bakanlığı Yayını, 1995, S. 308, 324, 341 vd.
[27] Mustafa Kâni, a.g.e., S. 126.
[28] Miss Julia Pardoe, çv. Bedriye Şanda “Yabancı Gözü ile 125 Yıl Önce İstanbul” -Sultanın Şehri ve Türklerin Aile hayatındaki Gelenekleri, İstanbul 19967, s. 90-M. Ktp. 1968 AD455.
[29] Busbecq Ogier Chislain’de, Türk Mektubları, çv. Hüseyin Cahid Yalçın. İstanbul. 1939. s. 171.
[30] A.g.e., 172.
[31] A.g.e., yk. 59b.
[32] Prıscılla Mary Işın’ın 15 Ekim 2001 tarihinde bana gönderdiği notlardan.
[33] Bu yapıtın fotokopisini merhum Yunus Taygan’da (d.1904-ö.1993) gördüm. İkinci bölümü Türk okçuluğunu ilgilendiriyor.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.