HALİM SÂBİT (ŞİBAY) VE TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNDEKİ YERİ (1883-1946)

0 10

Necmi UYANIK

1. Giriş

Osmanlı Devleti, özellikle Tanzimat hareketinden sonra içinde bulunduğu zor şartlardan kurtulmak için uygun formüller arıyordu. Tanzimat okullarının yetiştirdiği Osmanlı bürokrasisi ve Batı’nın üstünlük sırrını çözmeye çalışan Osmanlı-Türk aydını, yenileşme hareketlerini mümkün olduğu kadar devlet kurumları ve fikrî yapılanma üzerine kuruyordu. Batıdan meşrutiyet kavramını getirerek, padişahın yanında yönetime ortak olmuş olan Jön Türk hareketi, kendisine rakip diğer gelişmelerle birlikte l908’den sonra Osmanlıcı anlayışı terkederek Türkçü-İslâmcı bir çizgide Batılılaşma ekseninde anlamlı grafikler çizmeye çalışıyordu.

Bir dizi savaşlarla birlikte siyasî, sosyal ve ekonomik yönden kriz içinde olan Osmanlı saltanatı l922-23 inkılâplarıyla birlikte resmî olarak sona eriyor ve cumhuriyet kavramının yapısına kendisini teslim ediyordu. Dış ve iç gelişmelerin iç içe geçtiği bu ortamda ise ayakta kalan tek iktidar, şu veya bu şekilde Türk Milliyetçiliği idi. Yapılan bu çalışmada incelediğimiz Halim Sâbit (Şibay) ise bu çerçevenin gizli aktörlerindendir. Devletteki siyasî değişme öncesi ve sonrası genel olarak tutarlı fikirleriyle dikkat çeken Halim Sâbit, İslâm ve Türk unsurlarını bulunduğu coğrafyaya göre çok iyi yorumlamıştır. Toplumun değişim sürecinde, yeni bir toplum oluşturma düşünceleri ile dinamik yapı arzeden eğitim, sosyoloji, tarih, din, dil ve ulemâ kavramlarını iyi anlamış ve kendi yorumunu yapmıştır.

Zannederim ki günümüz problemlerinin çözülmesinde, globalleşme, postmodernite ve Türk Müslümanlığı kavramlarının tartışıldığı 2000’ler Türkiyesi’nde, siyasî ve sosyal açmazlarımızı çözümlemenin yolu, Halim Sâbit’te göreceğimiz gibi, Türk-İslâm ve çağdaşlaşma ilişkilerinin tarihî süreç içerisindeki yerini iyi tespit edebilmekte yatmaktadır. Bu niteliklerle birlikte Halim Sâbit’in düşünce dünyası, Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne geçiş döneminin aktif bir unsuru olarak; belli yönleriyle gözler önüne serilmiş olacaktır. Tıpkı Braudel’in dediği gibi, koskoca bir geçmiş yeniden inşa edilecektir.[1] Nihayet sadece geçmişin tarihi vardır. O ancak neticelerini ortaya koyduğu vakit, tarih için var olmaktadır.[2]

II. Halim Sâbit (Şibay) ve İlmî Şahsiyeti Hayatı ve İlmî Şahsiyeti

Kuzey Kafkasya Türklerinden olan Halim Sâbit, Kazan’da Simbir Vilayeti-Tarhanlı Lâbit köyünde dünyaya gelmiştir. Babası İdil-Volga havzasında hüküm süren Bulgar-Türk mirzalarından Şibay sülalesine mensup Sâbir Can Efendi, annesi Hayat Hanım’dır. İlköğrenimine 1890 yılında İdil boyunda Samara şehrinde yeni usulle eğitim veren bir okulda başladı. Ortaöğrenimini burada tamamladıktan sonra, 1897’de Simbir vilayeti içindeki Ulutarhan’da Medrese-i Halimiye’de okudu. Bu dönemde Rus lisesini de bitirip Orenburg’daki Hüseyniye Medresesi’nde müderrislik yaptı. Öğrenim hayatını sürdürmek için 1901’de İstanbul’a geldi. 1906’da Mercan İdâdîsi’ni, 1910 yılında da Dârülfünun İlâhiyat Şubesi’ni bitirdi. Aynı zamanda Muallimlik sınavını da kazandı.[3]

Daha sonra Orta Asya’daki Türk topluluklarını incelemek üzere Altaylar’a kadar uzanan bir geziye çıkmıştır. Bu gezi sırasında Kazan’da evlenmiş ve geziyle ilgili yazıları Türk Yurdu Dergisi’nde yayımlanmıştır.[4] Türkiye’ye döndükten sonra ulûm-ı dîniyye muallimi olarak Gelenbevi lisesine tayin edilirken 1914 yılında da Dârülfünun’un ulûm-u şer’iyye şubesinde tarih-i dînî İslâm ve tarih-i edyan dersleri müderrisi olmuştur. 1915 yılı Dârülfünun ıslahı sırasında Ziya Gökalp’in tavsiyesiyle Edebiyat Fakültesi’nde çeşitli kürsülere devam etmiştir. Buradaki görevine 1919 yılına kadar devam etti. 1919-1939 yılları arasında Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde ticari faaliyetlerde bulundu. 1939’da Türkiye’ye dönmüş, aynı yıl Avrupa’da yayımlanan İslâm Ansiklopedisi’nin tercümelerinde 1944’e kadar büro kâtibi olarak görev aldı. Son memuriyetini 19 Ağustos 1944 yılında tayin edildiği Diyanet İşleri Başkanlığı Müşavere Heyeti azalığında yapmıştır.[5]

Siyasî ve ilmî faaliyetler yönünden bakıldığı zaman ise, devrin siyasî cereyanları ile birlikte; İslâm birliği, Türkçülük ve Rusya meseleleri hakkında İttihat ve Terakkî’nin bir anlamda danışmanlığını yapmıştır. Türk Ocağı’nın faaliyetlerine katılarak, Türk Bilgi Derneği’nin İslâmiyât şubesi kâtiplik görevini yürütmüştür. Rusya Türk Müslümanları ile ilgilenmiş ve çeşitli faaliyetlerde bulunmuştur.[6] 27 Aralık 1946 yılında vefat eden Halim Sâbit’in çoğu makale biçiminde olan yazıları; Sebilürreşâd, İslâm Mecmuası (mecmuanın nâşiridir), Sırât-ı Müstakîm, İçtimâîyyât Mecmuası, Yeni Mecmua, Türk Yurdu gibi dergilerle birlikte Vakit ve Cumhuriyet gazetelerinde yayımlanmıştır.

Kitapçık türünde olan eserleri ise, Amelî, İlm-i Hâl (I-IV), 1328-1332 (İttihat ve Terakki’nin açmış olduğu mekteplerde okutturulmak üzere hazırlanmıştır ve Halim Sâbit’e de ödül kazandırmıştır). Bir diğeri ise Sırât-ı Müstakîm dergisinde yayımlanan makalalerden meydana gelen, “Ulemâ ve Talebe-i Ulûm Efendilere Islah-ı Medaris Münasebeti ile” İstanbul 1329 tarihli eseridir. Ayrıca bunlardan başka Millî Eğitim Bakanlığı tarafından yayınlanan “İslâm Ansiklopedisi”nin “Azîmet”, “Azrâil”, “Bakillânî” “Berâet”, “Cebrâil”, “Cehennem”, “Cennet”, “Cihad” ve “Ebû Hanîfe” maddelerinde de imzası bulunur.[7]

Kaleme aldığı yazılarında İslâm sosyolojisi, eğitim, ulemâ, dil, Türkçülük ve çeşitli konular dikkat çeker.[8] II. Meşrutiyet dönemine damgasını vuran Halim Sâbit, Cumhuriyet dönemine geçen yeni nesil içinde M. Şemseddin (Günaltay), Şerafettin (Yaltkaya) ile birlikte modernist İslâmcı, Ülken’in tabiriyle “Sarıklı Türkçü” ünvanı ile adlandırılmıştır.[9] Arapça, Rusça ve diğer bazı dilleri bilen Halim Sâbit bu avantajı iyi kullanarak içinde bulunduğu coğrafyanın kültürel, toplumsal özelliklerine ve siyasî değişmelere göre anlamlı izahlar getirmeye çalışmıştır. Belki de en önemlisi, Müslüman Türk ulemâsının otokritiğini yaparak, bu ulemânın nasıl hareket etmesi gerektiğini ve nelerle mücehhez olması gerektiğini göstermiş ve dönemin meselelerini çözmeye çalışmıştır.

III. Halim Sâbit’in Milliyetçilik Anlayışı

A. II. Meşrutiyet Dönemi Osmanlı Türkçülüğüne Kısa Bir Bakış

Kavramsal açıdan bakıldığı zaman milliyetçilik, maddî ve manevî açılardan millet ve ülkesinin çıkarlarını her şeyin üstünde tutma anlayışı; ulusalcılık,[10] millete ait olan değerlere sahip çıkma, onları koruma ve yüceltme, başka milletleri ve onlara ait değerleri küçük görme esasına dayanan ideoloji[11] olarak tanımlanmaktadır.

Özellikleri açısından bakıldığı zaman ise ulusçuluk, temelde siyasal birim ile ulusal birimin çalışmalarını öngören siyasal bir ilkedir. Bununla bağlantılı olarak devletle bağlantısı açısından Max Weberci görüşe göre; devlet, toplumda meşru şiddetin tekelini elinde tutan aygıttır.[12] Bu ulusçuluk deneyiminde “iktidar, eğitim, ortak kültür”[13] önemlidir. Yine bununla bağlantılı olarak milliyetçiliğin, bilinçli olarak siyasî ideolojilerle ilişkilendirilerek değil, kendisini önceleyen ve onlardan kaynaklanmış olduğu büyük kültürel sistemlerle ilişkilendirilerek incelenmesi gerektiğidir.[14] Bir cemaat anlayışı olarak tasavvur edilen bu görüşle birlikte, milliyetçilik 1870’lerden 1914’e büyük bir hız kazanmış ve rakip ideolojilere karşı (sosyalizm) l9l8’de büyük bir zafer kazanmıştır. Fransız İhtilali’nden sonra, toplumsal düzeyde yeni milliyetler yaratılmasının zeminini, modernitenin saldırılarıyla tehdit altında kalan geleneksel gruplar, şehirleşme ve göç sağlamıştır.[15]

19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başlarında Avrupa’da oluşan sömürgecilik ve kapitalist zihniyete karşı bir tepki akımı olan milliyetçilik Osmanlı Devleti’ne çeşitli kanallardan girme imkanı bulmuştur. Islahatların genelde askerî sahada yapılması, askerî öğrencilerin Batı’daki gelişmeleri takip etmesini sağlamış, bazı merkezlerle birlikte basın yoluyla milliyetçilik diğer etkenlerle beraber Osmanlı’ya girmiştir.

Osmanlı Devleti’nde l839-76 Osmanlıcı, l876-l908 İslâmcı, l908-l918 arası dönemde ise Türkçü akım etkili olmuştu. Bu üç akımın ortak bileşkesi yenileşme boyutuyla ilgili olmalarıdır.

1908 dönemi Türk milliyetçiliğinin oluşum kanallarına bakıldığı zaman üç gelişme etrafında toplandığı görülebilir. Buna göre:

  1. Abdülhamit döneminden kalma eski Türkçüler: Veled Çelebi, Necip Asım, Mehmet Emin gibi yazar, tarihçi ve bilginler.
  2. l908 devrimi sonrası Selanik’te oluşan Batı etkili “Jön Türkler” ile bağlantılı “Genç Kalemler Dergisi” ve çevresi; Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Ali Canip gibi sosyoloji, edebiyat ve dil alanına yönelmiş kişiler.
  3. Rusya’dan (İstanbul’a) göç eden kısım; Tatar, Azeri aydınlarımızın bu dış Türkler grubunu Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu, Mehmet Emin Resulzade, Abdürreşid İbrahimov, Hüseyinzade Ali, Ayaz İshaki, Halim Sabid vb. kişilerdir.[16]

II. Meşrutiyet ortamının özgürlük ortamında kurulan “Türk Derneği” Yusuf Akçura’nın deyimiyle “Türkçülükte teşkilatlanma devresinin” ilk girişimini oluşturmaktadır. İlmî Türkçülük ilkesini topluma yaymak ise bu derneğin amacıdır.[17]

“Türk Derneği Mecmuası”nı çıkaran bu dernek üyelerinin daha sonra “Türk Yurdu Cemiyeti” ve 1912’de kurulan Türk Ocağı’na geçtikleri bilinmektedir.[18]

Askerî tıbbıye ve mülkiye öğrencilerinin kurmuş olduğu “Türk Ocağı”, Meşrutiyet döneminde ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türkçülük hareketleri bakımından kültürel anlamda çok önemli bir gelişme gösteren kurumdur. İlk idare heyetini Ahmed Ferid, Akçuraoğlu ve Halis Turgut’un oluşturduğu Türk Ocağı’nın kuruluşunda Ahmet Ağaoğlu, Hüseyin Fikret, M. Ali Tevfik’te önemli rol oynamıştır.[19]

Türk Ocağı’nın amaçları ise, “İslâm kavimlerinin başlıca mühimi olan Türklerin millî terbiye ve ilmî, içtimâî, iktisadî seviyelerinin refi ve ilasıyla Türk ırk ve dilinin kamiline çalışmak idi”[20] şeklinde özetlenebilir.

Türklerin hars birliğine ve medenî kemaline çalışan bu kurum, “Türk Yurdu” mecmuasıyla birlikte birçok sosyal faaliyette bulunmuştur. Türk yurdu aydınları (Yusuf Akçura, Ziya Gökalp, Ahmet Ağaoğlu, M. Ş. Günaltay, Halim Sâbit, Ömer Seyfettin vb.) Türk aleminin bütününü ilgi alanı olarak görürken eğitimin modernleştirilmesi ve sosyal bir inkılâbın oluşturulması gibi kültürel konularda ağırlıklı olarak durmaktadırlar.

Erol Güngör’e göre Türk Milliyetçiliği “bir dış mesele olarak görüldüğü zaman yerli kültürün yabancı kültüre bütün sosyal müesseseleri de dahil olmak üzere karşı çıkması olarak cereyan etmektedir; bir iç mesele olduğu zaman ise, asıl iş memlekette millî birliğe engel olunacak mahiyetteki kültürel iktisadî ve sosyal farklılaşmanın asgariye indirilmesidir”.[21]

Osmanlıların son döneminde ise, siyasi olarak Osmanlıcılık akımını bir kenara bırakarak Türkçülük akımını destekleyen ve uygulayan kurum İttihat ve Terakkî Fırkası’dır. Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte kültür milliyetçiliği kendini Turancılık anlayışından sıyırmış olarak inkılâp ilkelerine göre resmiyetini devam ettirecektir.

Halim Sâbit’in görüş ve düşünceleri, zannedersek “her tarihsel kesitin kendi problematik alanları etrafında örüldüğü”[22] ilkesi dikkate alınarak, Osmanlı Devleti’ni kurtarmak adına yapılan bu faaliyetlerle birlikte değerlendirilmesi bizi daha doğru sonuçlara götürecektir.

B. Halim Sâbit’in Türkçülük Anlayışı ve Husûsiyetleri

Halim Sâbit’in içinde bulunduğu Türkçülük hareketi, çıkış noktası itibarıyla Kuzey Kafkas Tatar Türkçülüğü kökenlidir. Özellikle Rusların baskısı sonucu bir tepki olarak ortaya çıkan milliyetçilik anlayışı söz konusudur. İstanbul bağlantılı milliyetçilik hareketleriyle ilişkili olarak İstanbul’daki “Türk Tatar Komitesi” “Rusya’nın Yabancı Halkları Birliği’ne” katılmış oldu. Belki de işe daha resmî bir görüntü vermek amacıyla “Türk Tatar Komitesi”, Mayıs l916’da “Rusya’da Sakin Müslüman Türk Tatarlarının Halklarını Müdafaa Cemiyeti” adıyla resmen onaylanmış bir cemiyet haline dönüştü.[23]

“Türk Tatar Komitesi”nin kurucu üyeleri ise Ziynetullah Nuşirevan, Mehmet Safa, Halit Sait (Halim Sâbit?) idi.[24]

İttihat ve Terakkî Komitesi ve Teşkilat-ı Mahsusa’nın teşebbüsleri ve Yusuf Akçura, Abdürreşid İbrahim, Hüseyinzade Ali ve Ahmet Ağaoğlu gibi Tatar Türk aydınlarının da girişimleriyle l9l5’te kurulan bu komitenin amacı, “Rusya’daki Müslüman Türk Tatarlarının hukukunu müdâfaa”[25] etmektir.

Tunaya’nın şüpheli şekilde kurucu üye olarak ismini verdiği Halim Sâbit kanaatimize göre bu komitenin veya bağlı olduğu birimlerin içinde fikrî olarak aktif bir şekilde rol almıştır. 1918 yılında Yeni Mecmua’da yayınlanan “Şimal Türklerinde Türkçülük ve Tatarcılık” başlıklı makalesinde faaliyetleri çok yakından takip ettiği bilinmektedir.

Bu makalede Türkçülük ve Tatarcılık kavramlarının oluşum süreci tarihî bir süreç hâlinde verilmektedir. Başlangıç itibarıyla Rus İmparatorluğu’nun içinde yer alan bu topluluklara karşı Rusların düşmanca tavırları söz konusudur. Öncesi belli olmamakla beraber Rusların Tatar adını verdikleri bu topluluklar, dil ve ırk bakımından farklı gruplar tarafından oluşturuluyordu (Özellikle Moğollar dikkat çeker). Rusların Tatar diye tarif ettiği ve özellikle Türk kelimesini eklemeden -Tatar- kavramıyla kastettiği topluluklar içinde Başkurt, Kazak gibi unsurların olması ve Rusya’nın Avrupa’yla temas halinde bulunması sonucu millî intibak devresi açılmıştır.[26] Rusların Tatar ismini dayatması sonucu Tatarlarda bir tepki oluşmaya başlamış, Tatarlar arasında bile bu yüzden kan dökülmüştür. Tatarların ananeleri ve bazı klişe olarak kullandıkları kelimelerden dolayı, Türk oldukları yavaş yavaş anlaşılıyordu. Ancak, Tatar üstadı Şehabeddin Mercanî’nin Tatar kelimesini yanlış bir şekilde benimsemesi halkı ikiye ayırdı. Bir kısmı kullandığı lehçeye Müslümanca, bir kısmı da Tatarca diyordu. Rus-Japon harbinden sonra Türk gençlerinin sosyalizme meyletmesiyle-“Halkçılık” kavramını anlamışlar ve bununla da Tatar Edebiyatı ve matbuatının oluşmasına yol açmışlardır. Hemen bunun akabinde İstanbul’da inkişaf etmekte olan (Türkçülük) milliyet cereyanlarının şimale inikas etmesiyle doğrudan doğruya bu milliyetçi zümrenin imdadına yetişmiştir. Artık Tatarlar Türkçülük ve Tatarcılık arasında bir tezat görmeden büyük bir iman ile Türkçülüğü savunmaya başlamışlardır. Gönüllerinden gizli bir ses “Hayır, biz doğrudan doğruya Türküz, böyle dolanbaçlı yollara hacet yok, Rus misyonerlerinin çıkardığı bu adı neden (Tatar) kendimize mal edinelim”[27] diyorlardı.

I. Dünya Harbi esnasında bu cereyan gelişmiş ve Muhtarriyet layihasının müzakereleri esnasında (l918) 1. maddede yer alan “dahili Rusya ve Sibirya Müslüman Türk Tatarları Muhtariyesi” cümlesi müzakere edilmiştir. Gani Abiz Efendi İdil (Volga) boyu Tatarları muhtariyeti formülünü getirerek, Rusların tüm Slavları birleştirme formüllerinin tutmadığını, bunun için tüm Türkleri birleştirmek yerine, “Türk uruğlarını” istedikleri şekilde serbest bırakalım diyerek “Tatar Muhtariyeti” şeklinde tashih istemiştir. Halim Sâbit, ulemadan Ziya hazretlerinin de ‘Şimal Türk Muhtariyeti’ diyelim, Tatara filana lüzum yok. Büyük bir Türk milleti vardır. O parçalanamaz-o büyük milletin dağılmasına taraftarlık edemeyiz”[28] dediğini belirtir. Buradaki tartışmalara Ayaz İshaki, Battal Efendi, Habib Zeyri gibi şahıslar da katılmıştır. H. Sâbit en sonunda” görülüyor ki, bugün şimal Türkleri arasında Tatarcılık ve Türkçülük cereyanı vardır. Türk milliyetçiliği yeni bir cereyandır ve inkişaf edecektir. “Binaen aleyh Tatarcılık cereyanı katiyen ölüme mahkumdur”[29] demektedir.

Halim Sâbit’in Türkçülük anlayışını göstermesi bakımından diğer önemli olan bir makalesi ise “Altaylar’a Doğru” başlığını taşıyan Türk illerini seyahatidir. Türk Yurdu, bu gezi yazısıyla ilgili olarak “Anavatana Asya’ya mürur ederek Sibiryalı, Türk ve Türkistanlı Kazak kardeşlerimize kavuşacaktır ve nihayet Altın Dağın (Altaylar) saf ve parlak muhitinde kımız içerek eski Türk kahraman destanlarını dinleyerek karşılıklı kardeşlik duygularını sevgilerini ihsas ederek sade ve güzel bir hayat geçirecekler”[30] şeklinde bir giriş yazısı sunmaktadır.

Halim Sâbit, bu gezisini yaptığı sırada Gelenbevî Lisesi muallimidir. İdil nehri vasıtasıyla Simbir bölgesine gelir ve burada olup bitenleri eski arkadaşlarından dinler. Özellikle bu gezisi esnasında mektep ve medreseleri dikkatle inceler, “usül-i cedit” mekteplerinin açıldığını fakat imamlar ve halkın bir kısmının muhafazakar olduğunu belirtir (Genelde millî hareketin karşısındadırlar). Buradaki medreselerin Akçuraoğulları tarafından açılmış olduğunu belirterek Şehabeddin Efendi için de merhumun milletini ziyadesiyle sevdiğini, cidden terakkiperver olduğunu belirtir. Ayrıca bu gezide Türk illerinin giyim, yemek adabı gibi ortak Türk kültürü özelliği gösterebilecek konularından bahseder.[31]

Halim Sâbit içinde bulunduğu ortamdaki Türk milliyetçiliği açısından dinsiz, vatansız, milliyetsiz, aynı zamanda mutaassıb olan eskiliğin yerine, vatan ve milletini seven mütedeyyin ve aynı zamanda münevver yeni bir gençliğin geldiğini belirtir.

Eğitim sisteminde, ahalinin milliyetperverlik anlayışına göre oluşturulmasını ister. Aynı zamanda, millî hürriyetini gösteremeyen bir milletin de bıkkınlık içinde yanlış bir felsefe yapısı oluşturacağını belirtir. Oluşturulacak milliyetçilik fikri, taassup yerine ananelere uygun millî, İslâmî yapıda olmalıdır.[32]

“İlim Bakımından Ahlâk” başlıklı yazısında da Akil Muhtar’ın pozitivist düşüncelerini ‘Darwinci’likle eleştirerek “Türk, insaniyet dünyasına ferd olarak değil, cemiyet ve kül olarak ve mütemmim bir unsur halinde girmeğe karar vermiş bulunuyor”[33] derken cemiyet-cemaat yapısına vurgu yapar ve Gökalp sosyolojisiyle benzerlik gösterir.

Örf, ulu varlığın rızası ve ahlak arasında kurduğu ilgide “ahlâk, içtimai bir müessese olup başından sonuna kadar tam manasıyla millîdir. Bir milletin ahlâkı ile başkasınınki arasında, ancak ahlâkî müesseselerin adlarında benzeyiş vardır. Türkün ahlâkı da yalnız Türkündür. Bu millî yol ile gidenler şaşırmadan öz evlerine varır ve insaniyeti de orada bulurlar”[34] derken örfün meşru olduğunu belirtir.

Hükümetler açısından ahlâka dikkat çekerken, milletler kanun maddelerinin çokluğu ile değil, ahlâklarının yüksekliği ile övünmelidirler. Milletin iradesi ile millî vicdan ahenkli olarak yürüyecek dini, dili ve kültürü ile bir bütünlüğe dayanacaktır.[35]

Halim Sâbit, Ziya Gökalp ile tam uyum içindedir. Ona göre Gökalp’in Selanik’ten gelmesiyle karışıklık, kozmopolitlik, softalık düşüncelerinden uzaklaşılarak milliyetçilik yolunda büyük ilerleme kaydedilmiştir. Gökalpin darülfünun ve medrese ile ilişkiye girerek yaptığı çalışmayı haklı ve yerinde bulur. “Kara ve eski fikirler oralardan sürülmelidir. Aydın fikirler, millî yollar, Türkçülük esasları önce oralara sokulmalı idi.”[36] Maârife bağlı darülfünundaki ilahiyat şubesinin meşihate verilmesi fikrinin de Ziya’ya ait olduğunu belirtir. Gökalp’in sohbetleri hep ilim ve Türkçülük bakımından yapılıyordu.

İttihat ve Terakkî işleri müstesna, ilme, fikre ait aktüel işler görüşülüyordu. Onun kanaatine göre, fikirler iş başındaki iş adamlarınca değil, mütefekkirler tarafından hazırlanmalı idi. Ayrıca bugün gördüğümüz Türkiyat Enstitülerinin oluşturulmasındaki kaynak ise bu “Ziya” geceleriydi. Edebiyat Fakültesi’nin, Millî Tetebbular Cemiyeti’nin kurulması da bu geceler vasıtasıyla olmuş, “Dede Korkut”, “Dîvânü Lûgati’t-Türk” gibi eserler de bu şekilde ortaya çıkmıştır.[37]

Cumhuriyet esaslarında, öncelikle Meşrutiyet Dönemi içinde “Türkçülük ideolojisinin aşılandığı” darülfünunda seçimler yapılarak uygulanmalıydı.[38]

Halim Sâbit’in Türkçülüğünde Turancılık olarak değerlendirebileceğimiz görüşleri ise, yazı dili birliğiyle ilgilidir. Milletin asıl öz dili yazı dilidir. Millî yazı dili, millî siyaseti kendi elinde tutan ve millî birlik temellerini kuran veya kuracak kudrette bulunan müstakil uluslardan birinin konuşma ve yazı dili üzerine tedricen kurulur. Yazı dili tekâmül ederken ideal sayesinde doğru bir ilerleme gösterir. Türk yurtları arasındaki uzaklık Türkçüleri hiç bir zaman yıldırmamalıdır. Alfabe ayrılığı, kültür ve dil ayrılığının başlangıcıdır. Onun için, alfabeler de bir ve millî olmalıdır.[39]

Dil birliğine doğru düşüncesinde de milletin tarifini verir. Şive lehçeyi, lehçe “el’leri” oluşturur. Birden çok lehçenin birleşmesinden de “ulus” oluşur. Ulusların birleşmesinden meydana gelen cemiyete “budun” ya da “millet” denir. Ulus millette ise dil, din ve kültür birliğinden başka, geçmişte ve yahut şimdi siyasi bir varlık manası görülür.[40]

Yukarıdaki açıklamalardan anlaşılacağı üzere Halim Sâbit’in milliyetçiliğinde din ve millî değerleri kaynaştırmak, ahlâkın millî düşünceyle eşleştirilmesi, Türkçülük kaynağının Tatar ve İstanbul merkezli olması, Ziya Gökalp’in görüşlerinden etkilenmişlik gibi hususiyetlerle birlikte alfabe birliği ve ilmî Türkçülük söz konusudur.

C. Bazı Türkçülerle Karşılaştırılması

Burada yapılacak olan değerlendirme, Türkçülük ve kısmen de dinle ilgilidir. Halim Sâbit ile karşılaştıracağımız şahıslar ise Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura olacaktır. Bunların seçilme sebebi, Gökalp’in İstanbul ve Selanik merkezli; Akçura’nın Halim Sâbit ile aynı bölgeden Kuzey Kafkas Türklerinden olmasıdır. Değerlendirmenin Milliyetçilik ve din kavramları üzerinde olması ise, incelediğimiz dönem itibariyle Türkçülerle İslâmcılar arasındaki “ırkçılık meselesinden” kaynaklanmaktadır.

Ziya Gökalp, Türk milliyetçiliği teorisini oluştururken, Türkçülük akımı siyasî, sosyal, iktisadî ve kültürel açıdan dönemin etkili bir fikir akımı haline gelmiştir. Bu özellikler ise Gökalp’e göre, milliyet esasına dayanan “Yeni Hayat”ta oluşacaktır.[41]

Gökalp’teki milliyet esasına dayanan oluşum, Halim Sâbit’te de görülmekle birlikte, Gökalp’in hars ve medeniyet anlayışındaki ayrım Halim Sâbit’te yoktur. Ahlâk konusunda da hemen hemen aynı noktadadırlar.

Gökalp, milliyetçilik anlayışını formüle etmiştir. Bu ise “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmaktır.”[42]

Gökalp “Türke Göre: Din” başlıklı şiirinde

“Benim dinim ne ümiddir ne korku;
Allah’ıma sevdiğimden taparım.”[43]

şeklinde bir yaklaşım gösterirken, Halim Sâbit’te, daha çok fıkhî ve içtihat yönlü bir din anlayışı vardır. Sosyolojik boyutta ise Sâbit, Gökalp’ten etkilenmiştir.

Yusuf Akçura da “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı makalesinde Türkçülüğün, İslâmiyet’ten daha geçerli olduğunu ortaya koymuştur.[44] Turancılık anlayışı bakımından Halim Sâbit’le uyuşurken, din konusunda farklı yerlerde bulunurlar. Her ikisinde de milliyetçilik anlayışı, Rus baskısına karşı tepki olarak ortaya çıkmıştır. Ancak, Türkçülük hareketlerinin teşkilatlandırılması bakımından Akçura daha aktiftir.[45]

Bu dönemde (Türkçülere karşı), kavmiyet cereyanları “Dini Mübin-i İslâma” terstir ve milliyet cereyanları, muzırdır düşüncesi İslâmcılar tarafından ortaya konurken, Türkçüler, din, kavmiyetin en mühim esas ve erkanından olduğu için kavmiyet cereyanını bilerek takip edenler için dinden uzaklaşmak kabil bile değildir”[46] cevabını vermektedirler.

Halim Sâbit’in ise, bu konuda metodlu bir yaklaşımı vardır. Din anlayışı bölümünde incelenecektir.

IV. Halim Sabit’in Din Anlayışı, Dini Millîleştirme Gayretleri ve Eğitimle İlgili Görüşleri

A. İçtihâd ve İslâm Fıkhı

Halim Sâbit, İslâm müderrisi olması sebebiyle İslâm fıkhı konularında çok detaylı bir bilgiye sahiptir. Dinde içtihâd konusunu “İçtihâda Dair” başlıklı yazılarıyla Sırat-ı Müstâkim’de 16 bölüm olarak yazmıştır. 1325-28 tarihli bu yazılarında içtihadın ortaya çıkış gerekçelerini izah ettikten sonra, Peygamber Efendimiz devrinden başlayarak sahabeler, Tâbiûn, Emevi, Abbasi dönemlerini inceler. Ona göre içtihâdın gerekliliği Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde İslâm dini adına hareket eden ulemâ, şeyhülislâm gibi kişi ve kurumların donuklaşması, meselelere cevap veremeyişidir. Bu noktaya gelinmesinde ise taklid etkili oldu.[47]

Buna göre, bir ümmet, bir kavim hiç bir vakit fikr-i içtihâddan geri kalmamalıdır. Bu fikir sönerse, o ümmet o kavim için inkırazdan, izmihlâlden başka hiç bir şey düşünülemez. Bir milletin terbiye-i içtimâiyeleri ancak fikr-i içtihad ile olgunluk noktasına gelir.[48]

Peki içtihâd nasıl yapılır?

Eğer meseleler hakkında Kur’an ve sünnette açık hüküm yok ise içtihâd yapılmalıdır.[49]

Bu noktadan sonra fakihlerin yapacağı içtihad ile problem çözülecek bu şekil bir hayat tarzı ile de terakkiyet yaşanabilecekti.[50] Mezheblerin de bu noktada ortaya çıktıkları ve bulundukları bölgeye göre de temel nasslar hariç, içtihad yapabileceklerini belirtir. Esas itibariyle de mezheplerin Irak ve Hicaz Mektebi olarak ikiye ayrıldıklarını açıklar.[51]

Bu konularla birlikte “Dinin Şekli Asliyesine İrca-i Lüzumu” başlıklı yazısında, umur-ı diniyemizde büyük bir lâkaydlık bulunduğunu hayatımızda yolsuzluklar göründüğünü savunarak ciddiyetten uzak bulunulduğunu dikkat çeker, şekilden ziyade ibadetlerde manevî bir ruh olması gerektiğini belirtir.[52]

Halkı yönlendirmede fakihler sınıfı gereklidir. Velâyet-i diniye konusunda ise, şeyh-ül-islâmlık konusunu ele alır. Bu kurumda dinî hükümlerin uygulanmasının yanı sıra dinî terbiye heyeti de bulunmalıdır.

Halife, şeyh-ül-islâm efendi-terbiye müdiriyeti olarak merkezde, alt kısımda ise,

Livalarda-Müftü
Kazalarda-Vaiz
Nahiyelerde-Hatib

Köy-Mahallede-imam[53] bulunmalıdır. Bunlar yukarıdan aşağıya silsile olarak topluma gerekli bilgi ve terbiyeyi vermelidir. Buna göre Halifelik kurumu;

  1. Dinî Teşrii Heyeti
  2. Dinî Terbiye Heyeti, olarak ikiye ayrılır. Bu tasnifleme, ile birlikte işte bütün şu mülahazalar gösteriyor ki, devlet milletin taazzî etmiş heyeti olduğu gibi, meşihatte ümmetin teşkilat haline gelen suretidir.[54]

Padişah ise Hakîmiyet-i Millîye’yi temsil ederek iki kola ayrılır ve şu şekilde yapılanır.

Padişah

  1. Velâyet-i Diniye
  2. Velâyet-i Hukukiye
    1. Kuvvet-i Teşriiye
    2. Kuvvet-i İcraiye (a) Heyeti İdare b) Heyeti Adliye

Teşrii Hukuk Heyeti ise, Padişah, Ayan ve Mebusandan ibarettir.[55]

Görüldüğü gibi padişah ve halife olarak sınıflandırma yapılmış, devlet-millet, ümmet-hilafet eşlemesiyle din ve devlet ayrımına gidilmiştir.

B. Örf ve Ma’rûf

İctimâi usul-i fıkıh meselesi ile kaleme aldığı örf ve ma’rûf konusunda da derinlemesine bilgi verilmiştir. Konumuz açısından bunu değerlendirecek olursak, Halim Sâbit’e göre örf, nefisler de aklın şehadetiyle istikrar bulan ve selim-i fıtratın kabul ederek karşıladığı şeydir. Ayrıca örfün bilmek, tanımak gibi anlamları da vardır.

Ma’rûf ise, münkerin zıddı, akıl ile idrak olunup ve şeri onu tahsin eyleye ve münker; akıl ve şer’in kabul etmeyip inkar eylediği amelden ibarettir.[56]

Her ikisinin ortak anlamı ise, umumi vicdanının iyi gördüğü şeydir. Cemaati islâmiyede bir fırkanın ma’ruf ile emredip münkerden nehyetmekle mükellef olması gereklidir.

Peygamber Efendimiz iyiliği emr, kötülüğü nehy konusunda her ferde (Müslümana) görev vermiştir. Şeriat nass’a, ne kadar önem verirse örfe de o kadar önem verir. Mükelleflerin sıfat ve hükümlerini tayin hususunda nass ve örf aynı kuvvete sahiptir. Buna göre fıkıh bazı yönlerden nass’a bazı yönlerden örfe dayanır. Ziya Gökalp’te, İslâm mecmuasının ikinci sayısında “Fıkıh ve İçtimaiyat” ünvanı altında yazdığı makalede “nass ve örf hakkında, şu halde İslâm şeriati hem ilahî, hem içtimaîdir.”[57] diyerek Halim Sâbit’e göre doğru bir anlayışla “İçtimai Usul-i Fıkıh” tesisinin olması gerektiğini savunur. Bu nokta, yani örfün şer’î hukuka tesiri konusunda ise içtihâd çok önemlidir. Daha önce içtimâiyat ilmi olmadığı ancak şu anda mevcut ve geliştiğinden dolayı islâmî ilimler konusuna “İçtimâî Usul-i Fıkıh”a dahil edilmelidir.[58]

Yukarıdaki açıklamalarla birlikte Sâbit, din, iman ve ilim kuvvetlerini bir arada görerek, Gökalp’le birlikte dinin millîleştirilmesi hususunda büyük rol oynamıştır.

C. Ulemâ ve Medreseler Nasıl Islah Edilmeli?

Medreselerdeki eğitim görüşlerinden önce sıbyan mekteplerindeki muallimlerin durumu ve öğretim konusunda da açıklamaları vardır. Eğitim ve öğretim ilmine, ilkokuldan itibaren önem verilmelidir. Ona göre eğitimde “sevgi” esastır. “Muallimlerin birinci vazifeleri kendilerini talebeye sevdirebilmeleridir. Eğer muallim kendini talebeye sevdiremez ise öğrettiği ilimden faide beklememelidir.”[59] İttihat ve Terakkî mekteplerinde okutturulmak üzere hazırlanan bu kitaplarda (Amelî ilm-i Hâl 1-4) temel esaslar şöyle sıralanabilir:

Hoca, dersi kitaba bakarak değil ezberden anlatmalıdır. Konuşmalar sohbet şeklinde çocuğun anlayabileceği bir dilde olmalıdır. Meselelere giriş bahisle açılmalı ve çerçeve meselelerin dışına çıkmamalıdır.[60] Birinci ve İkinci kitapta imân ve islâm esasları metodlu bir şekilde işlenmiştir ve daha birinci kitabın girişinde somuttan soyuta bir metodun uygulanması gerektiği vurgulanır. Birinci kitap muallimlere mahsus hazırlanırken, ikinci kitap talebeye mahsustur. Halim Sâbit, bu görüşleriyle modern anlamda eğitim ve öğretimde öğretmenin; merkezde olması fikriyle ileri bir noktadadır.[61]

Halim Sâbit ikinci aşamada ulemâ ve medreselere büyük önem vermiştir.

Eğitim kurumlarındaki gerilemeyle birlikte Müslümanların atisi hakkında direk olarak bağlantı kurar. Hemen II. Meşrutiyet başlarında kaleme aldığı bu makalede[62] şeyh-ül islâm ve ders vekili, programlar, talebeler ve en önemlisi müderrisleri, yani kendi meslektaşlarını eleştirir.

Dersler eski usûlde, fen dersleri yoktur. Usûl-i tedris terakkiye uygun değildir. Medreseler perişan, ruhsuz ve acz içindedir.

Hocalar ise çok yüzeysel bir konumda olup bundan dolayı talebeleri hırpalamaya alışmıştır. İslâm’ın yerleşmesinde tek başına kılıç gücü yetmez, bununla ilgili Balkanlar’ı örnek verir. Bunun için ilim ve iyi hoca gereklidir. Arnavutların içine düştüğü durumdan millet değil, baştaki hükümet sorumludur. Meşihat hakikati görememiştir. Hocalar da derslerde İslâm ruhundan yoksun, talebeyle boş laf ve münakaşayla vakit geçiriyordu.

Bunun için yeniden ulemâ yetiştirilmelidir. Ulemâ ise ancak terakki ile donatılmış bir müesseseden yetiştirilebilir. Ders programında usûl-i tedris cihetlerinde akıl ve fikre ve zamanın ihtiyaçlarına göre bir değişiklik yapılmalıdır. Ayrıca, medreselerde öteden beri donuk bir eğitim sistemine yol açmış kitap esareti kaldırılmalı; kitaba tahlil ve tetkik getirilmelidir ki, fikrî yapı gelişebilsin. Bununla birlikte medreselerde ezbere çalışıp maddi durumu düzeltmek için değil, gerçek hoca olmak için çalışılmalıdır. Yani mesleğe önem verilmelidir. Türk ırkı olarak lâkaydlıktan kurtulmalı, İslâm’da kusur aramaktan vazgeçmeli ve kendi hatalarımızı görmeliyiz.[63]

Medreselerin ıslahı iki anahtar kelimeyle yapılmalıdır. Gaye (hedef-sonuç) ve program, İslâm’ın özünde, tarihinde bulunmalıdır. Medreselerin içine ahlâkiyat ve ilmî ahlâk yerleştirilmelidir. Bunlarla birlikte ders programlarında; ilm-i tevhid ve akaid, ilm-i kelam, ilm-i ruh, ilm-i nefs, ilm-i ahlâk, ilm-i mantık, ilm-i terbiye, ilm-i hıfzu’s-sıhha dersleri bulunmalıdır.[64] Bazı açıklamalarla birlikte makalesinin sonunda meslektaşlarının dikkatini çeker.

“Ulemâ ve Avâm” adlı makalesinde, en üst ulemasından halka kadar millî bir terbiye ile uyum içinde olunmalıdır. Ulemânın seviyesi düşmüş, vazifesini de yerine getirememiştir.[65] Bu konuyla bağlantılı olarak “Mecelle Cemiyeti” azalarının da işinin ehli insanlar olmasını ister.[66]

Sonuç

1883-1946 arası dönemde yaşamış olan Halim Sâbit (Şibay) doğum yeri olan Kazan Simbir bölgelerinde ilk gençlik yıllarında Rusya’nın baskıcı ve kasıtlı misyoner faaliyetlerini görmüş ve diğer Türkçü arkadaşlarıyla birlikte İstanbul’a gelmiş ve bu ortamda tepkisel bir mahiyette Türk Milliyetçiliği fikrini benimsemiştir. Medrese eğitimi görmesi sebebiyle islâmî ilimlere vakıf olan Halim Sâbit, Türkçülüğü ve İslâmcılığı bünyesinde ilmî esaslar çerçevesinde toplamıştır. Türkçülüğünde bazen “Turancı” tavır sergilerken, içinde bulunan şartlara göre yorum getirmiş ve özellikle “ilmî Türkçülük” ilkesini benimsemiştir. Bu noktada “Millî Hâkimiyet” kavramını da kullanmıştır.

Ziya Gökalp’i yakından tanıması sebebiyle de içtimâiyat konusunda ondan etkilenmiş, yeni oluşan sosyoloji ilmini dikkate alarak, meseleler içinde bunalmış olan islâmcı oluşumlar, ulemâ ve milleti içinde bulunduğu durumdan kurtarabilmek için “İçtimaî Usûl-i Fıkıh” ilminin gündeme gelmesini sağlamıştır. İçtihat kapısını sonuna kadar açarken bu kapıdan örfün yani millî olanın, İslâm’a uygunluğunu vurgulamış, (içtihâda göre) bir anlamda, İslâm’ı içinde bulunulan şartlara göre millîleştir- miştir. Diğer bir görüşle Gökalp’in “Türkleşmek, İslâm- laşmak, Muasırlaşmak” formülünü fiiliyata geçirmeye çalışmıştır. Ondaki milliyetçilik anlayışı gerilim ve çatışma kaynağı değil, içinde bulunduğu dönemin şartlarına göre Türk Müslümanlığının tarihî bir ifadesidir. Devleti, milletin yansıması olarak görmüş ve bu hakim gücün eğitim vasıtasıyla toplumu çağdaşlaştırması gereği üzerinde durmuştur. Son dönem ulemâ ve eğitim kurumlarına tenkid ve otokritiği getirerek bozulmanın, ancak ilmî zihniyeti, eğitim kurumlarını düzeltmekle ve her sahada aktif olarak çalışmakla çözülebileceği fikrini savunmuştur. Bu yaklaşımıyla da yenileşme sürecinde, sadece devlete aktif rol vermemiş, bireysel katkının da vazgeçilemez olduğunu göstermiştir. Somut olarak ortaya koyduğu çözüm programıyla bir anlamda yenilikçi, bir anlamda da İslâm’da öze dönüşçü bir tavır sergilemiştir.

Necmi UYANIK

Selçuk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 14 Sayfa: 869-877


Dipnotlar:
[1] Fernand Braudel, Tarih Üzerine Yazılar, Çev.: M. Ali Kılıçbay, İmge K. evi, İstanbul 1992, s. 35.
[2] Leon-E. Halkin, Tarih Tenkidinin Unsurları, Çev.: Bahaeddin Yediyıldız, T. T. K., Ankara 1989, s. 5.
[3] Ali Birinci-Tûba Çavdar, “Halim Sâbit Şıbay” T. D. V. İslâm Ansiklopedisi, c. XVII, T. D. V. Y., s. 336; Ali Brinci, Tarihin Gölgesinde Meşâhir-i Meçhuleden Birkaç Zât, Dergâh Yay., İstanbul 2001, ss. 50-61; Hilmi Ziya Ülken, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, Selçuk yay, C. 1, Konya l966, s. 656.
[4] Halim Sâbit, “Altaylar’a Doğru” Türk Yurdu, C. I, s. 12, s. 365-368, 1327; C. II, s. 402-406, 498-502 vd.
[5] Ali Birinci-Tûba Çavdar, a.g.m., s. 336.
[6] Ali Birinci-Tûba Çavdar, a.g.m., s. 336.
[7] Ayrıca Halim Sâbit’in bazı görüşleri için bkz., Akpolat-Davud, “II. Meşrutiyet Dönemi Sosyolojisinin Kaynakları. II: İslâm Mecmûası” Türkiye Günlüğü, Sayı: 45, Mart-Nisan l997, s. 204-209.
[8] Makale isimlerinin çoğu makalemizin dipnot kısımlarında görülebilir.
[9] H. Ziya Ülken, a.g.e., s. 649.
[10] Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu, s. 1026.
[11] Ömer Demir-Mustafa Acar, Sosyal Bilimler Sözlüğü, Ağaç Yay., İstanbul l993, s. 249.
[12] Ernest Gellner, Uluslar ve Ulusçuluk, Çev: B. Ersanlı Behar-G. Göksu Özdoğan, İnsan Yay., İstanbul l992, ss. 19-22.
[13] Gellner, a.g.e, s. l06.
[14] Benedict Anderson, Hayali Cemaatler, Milliyetçiliğin Kökenleri ve Yayılması, Metis Yay., İstanbul l995, s. 26.
[15] E. J. Hobsbawn, l870’den Günümüze Milletler ve Milliyetçilik, “Program, Mit, Gerçeklik”, Çev: Osman Akın hay. 2. bsm, Ayrıntı Yay., İstanbul l995 ss. 133-148.
[16] François Georgeon, Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri, Yusuf Akçura, (l876-l935) çev: Alev Er, 2. Baskı. T. V. Yay., İstanbul l996, s. 61.
[17] Füsun Üstel, İmparatorluktan Ulus Devlete Türk Milliyetçiliği, Tük Ocakları (I9l2-l931) İletişim Yay., İstanbul l997. ss. 16-23.
[18] Üstel a.g.e s. 34; Fethi Erden, “Türk Ocakları Nasıl Kuruldu İngilizler Tarafından Nasıl Kapatıldı, Geçirdiği Buhranlar ve Ocakla ilgili Hatıralar” Türk Yurdu, C. 3, Aralık l963, S. 49.
[19] T. Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasi Partiler l859-l952, Tıpkı Basım, arba Yay., İstanbul l952, s. 378; Fethi Erden, a.g.m s. 50.
[20] Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, çev: Metin Kıratlı, 3. Bsk. TTK, Ankara l988, s. 348.
[21] Erol Güngör. Sosyal Meseleler ve Aydınlar, Ötüken Yay., İstanbul l993, s. 35.
[22] Mehmet Özden, “Ziya Gökalp’i Anarken” Türk Yurdu, C. 16, S. 103, Mart l996 s. 35.
[23] Hakan Kırımlı, Kırım Tatarlarında Milî Kimlik ve Millî Hareketler (l905-l9l6), TTK, Ankara l996, s. 245.
[24] T. Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, C. I., İstanbul l984, s. 416.
[25] Kırımlı, a.g.e, s. 243.
[26] Halim Sâbit “Şimal Türklerinde Türkçülük ve Tatarcılık” Yeni Mecmua, C. 2, S. 40, 18 Nisan l9l8, s. 267.
[27] Halim Sâbit a.g.m, s. 268.
[28] Halim Sâbit “Türkçülük ve Tatarcılık” Yeni Mecmua, C. 2, S. 41, 25, 4, l9l8, s. 293.
[29] Halim Sâbit, a.g.m, s. 293.
[30] Halim Sâbit, “Altaylar’a Doğru” Türk Yurdu, C. 1, 1327-28, s. 365.
[31] Halim Sâbit, “Altaylar’a Doğru” Türk Yurdu, C. 2. 1328, ss. 432-437 “Altaylar’a Doğru” makaleleri Türk Yurdu. c. 1-3. 1327-1333 arası 36 bölüm halindedir.
[32] Halim Sâbit, “Cihad-ı Ekber: Genç Müslümanlık” Sebilür-Reşad, C. 11 adet, 285, 9 K. nisani l329, ss305-306.
[33] Halim Sâbit Şibay, “İlim Bakımından Ahlak” Türk Yurdu, C. 26, S. 3, 1 ilkteşrin l942, s. 79.
[34] Halim Sâbit Şibay, a.g.m, s. 80.
[35] Halim Sâbit Şibay, a.g.m, s. 81.
[36] Halim Sâbit Şibay, “Ziya Gökalp’e Ait Bazı Hatıralar” Türk Yurdu, c. 26, S: 5-6, 1-15 Sonteşrin l942, ss. 134-135.
[37] Halim Sâbit Şibay, a.g.m, s. 136-137.
[38] Halim Sâbit Şibay “Ziya Gökalp’e Göre Darülfünunda Cumhuriyet” Türk Yurdu, C. 26,   S. 5-6, 1-15 Sonteşrin l942, ss. 179-180.
[39] Halim Sâbit Şibay, “Yazı Dili Birliğine Dair” Türk Yurdu C. 26, S. 8, 15 ilkkanun l942 s. 242-243.
[40] Halim Sâbit Şibay, “Türk Yazı Dilinde Birliğe Doğru” Türk Yurdu, c. 26, S. 4, 15 İlkteşrin l942, s. 99.
[41] Ziya Gökalp “Türkçülük Nedir? “Yeni Mecmua, C. 2 S. 27, l0 Ocak l9l8 ss. 2-3, Uriel Heyd, Ziya Gökalp’in Hayatı ve Eserleri, Çev: Cemil Meriç, Sebil yay., İstanbul l980, s. -81.
[42] Ziya Gökalp “Türkleşmek, İslâmlaşmak Muasırlaşmak” Türk Yurdu, c. 3, 11, Mart 1329. s. 334.
[43] Ziya Gökalp “Türk’e Göre: Din”, İslâm Mecmuası, c. 2, s. 22, 12 Şubat 1330, s. 552.
[44] François Georgeon, Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri, Yusuf Akçura (1876-1935) 2. bsm, T. V. Y. Yay, Ekim 1996, s. 27.
[45] Ölümünün Ellinci Yılında Yusuf Akçura Sempozyumu Tebliğleri (11-12 Mart 1985), T. K. A. E., Ankara 1987, s. 111.
[46] İsmail Kara, Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi, C. 2, Risale Yay., İstanbul 1986, s. 447; Ahmet Agayef ile Baban Zade Naim arasındaki tartışmadan alınmıştır.
[47] Kazanlı Halim Sâbit, “İçtihâda Dair”, Sırât-ı Müstakîm C. 3 adet. 77, 14 saferül Hayr 1328, S. 391.
[48] Kazanlı Halim Sâbit, “İçtihâda Dair”, Sırât-ı Müstakîm C. 3 adet. 78, 21 saferül Hayr 1328, s. 413.
[49] Kazanlı Halim Sâbit, “İçtihâda Dair”, Sırât-ı Müstakîm, C, 3 adet 63, 5 T. nisani 1325, s. 166.
[50] K. Halim Sâbit, “İçtihâda Dair”, Sırât-ı Müstakîm, C. 3. adet, 69, 18 Zilhicce 1327, s. 259.
[51] K. Halim Sâbit, “İçtihâda Dair”, Sırât-ı Müstakîm C. 3, adet, 71, 31 Kevvel 1325, ss. 295-297
[52] K. Halim Sâbit, “Dinin Şekli Asliyesine İrca-i Lüzumu” Sebil-ür Reşad C. 11 adet, 78, 27 Kevvel 1329, s. 273-275.
[53] Halim Sâbit “Velâyet-i Diniye”, İslâm Mecmuası, C. 3, S. 29, 28 Mayıs 1331. s. 662-664.
[54] Halim Sâbit, “Velâyet-i Diniye”, İslâm Mecmuası, C. 3. S. 30, 11 Haziran 1331, s. 680-683.
[55] Halim Sâbit “Velâyet-i Hukukiye”, İslâm Mecmuası, C. 3. S. 31, 2 Temmuz 1331, s. 696-699.
[56] Halim Sâbit, “Örf-Mâ’ruf, ” İslâm Mecmuası, C. 2, S. 10, 5 Haziran 1330, s. 304.
[57] Halim Sâbit, “İçtimâ-i Usul-i Fıkıh”, İslâm Mecmuası, C. 2, S. 5, 27 Mart 1330, s. 145-146.
[58] Halim Sâbit, a.g.m, ss. 147-150.
[59] Halim Sâbit, Ameli, ilm-î Hâl, Birinci Kitap, Dârül Hilafetü’l Aliye, 1328, s. 7.
[60] Halim Sâbit, a.g.e., ss. 8-9.
[61] Öğreticinin merkezde olması konusu için bkz., Veysel Sönmez, Eğitim Felsefesi, Pegem Yay., Ankara 1996, s. 99.
[62] Halim Sâbit, “Islah-ı Medaris Münasebetiyle” Sırât-ı Müstakîm, C. 5, adet, 124, 5. K. Nisani 1326, ss. 324-336.
[63] Halim Sâbit a.g.m. s. 328-329.
[64] Halim Sâbit a.g.m. s. 334-335.
[65] Halim Sâbit, “Ulemâ ve Avâm”, Sırât-ı Müstakîm, C-2, adet, 49, C. 2, adet 48, 30 Temmuz 1325-23 Temmuz 1325, ss355-358, ss. 342-344.
[66] Halim Sâbit, “Mecelle Cemiyeti” “Sırât-ı Müstakîm, C. 2 adet 33, 26 Mart 1325, ss. 102-106.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.