ESKİ ÇAĞ VE ORTA ÇAĞ'DA TÜRKLERDE KURGAN YAPMA GELENEĞİ

0 35

Prof. Dr. Oktay BELLİ

Moğolların aksine Türkler ölenin yeri belli olsun diye mezar odası üzerine geniş bir daire biçiminde toprak veya taş yığarak, piramit biçiminde tümsek yapmaktaydılar. Bu tümsek ölenin önemine göre çok yüksek veya alçak olabiliyordu. Mezar üzerine yapılan bu tür tümsek, kurgan olarak adlandırılmaktadır. Her ne kadar kurgan sözcüğünün anlamı için çok farklı görüşler öne sürülmüşse de,[1] kanımızca bu sözcük mezarı koruyan anlamında kullanılmaktaydı. Kurgan üzerine yığılan toprağın akıp gitmesini önlemek amacıyla çevresi daire biçiminde taşlarla (krepis) çevrelenmektedir. Kurganlar daire biçiminde yapıldığı gibi, kare biçiminde olan ve bir giriş çıkış yolu olanları da bulunmaktadır. Bazı kurganlar ise, mezar odası üzerine toprak yerine, irili ufaklı taşların yığılmasıyla oluşmaktadır.

Bozkır kültüründe bu tür kurganların kökeni, Kimmer ve İskitlere değin uzanmaktadır. Herodotos’un vermiş olduğu değerli bilgilerden, İskit Krallarının kurganlarının nasıl yapıldıklarını öğrenmekteyiz; “…Kralları öldüğü zaman… ceset imparatorluğun en uzak ülkesi olan Gerrhos ülkesine araba ile götürülür. o bölgede eni ve boyu dörtgen biçiminde olan büyük bir mezar kazarlar ve hazır olduğu zaman ölüyü getirirler. mezarın içine çimen yayılır, kral üzerine konur, sazlarla örtülür.bu tören tamamlanınca herkes mezarın üzerine kürekle toprak atar ve en yüksek tümseği yapmak için birbirleriyle yarış ederler…”.[2]

Kurganlar genellikle toplum tarafından kutsal sayılan yerlere yapılıyordu; bu tür yerler dağ tepeleri ve etekleri, yaylalar, ormanlık alanlar, ırmak yatakları ve göl kenarı olabilmektedir. Kurganların çok çeşitli alanlara yapılmasında, oldukça geniş bir coğrafi bölgeye yayılan Türk topluluklarının komşu kültürlerin etkisinde kalmasının büyük etkisinin olduğu anlaşılmaktadır. Sözünü ettiğimiz bu alanlar, yerleşim bölgelerine uzak ve oldukça zor ulaşılabilen yerlerde bulunmaktaydı. Bu yüzden ceset gömülmek üzere gerektiğinde çok uzaklara taşınabilmekteydi. Gezginlerin vermiş olduğu değerli bilgilere göre, bu uzaklığın aylarca sürmesi, insanı şaşkına çevirmektedir.

Büyük bir özenle seçilen kutsal alanlara yapılan kurganlara, Türk toplulukları tarafından sonsuz bir saygı duyulmaktaydı. Ataların mezarına sürekli olarak duyulan bu saygının kökeni, şimdilik yazılı belgelerin vermiş olduğu bilgilere göre İskitlere değin gitmektedir. Ancak ata mezarları olan kurganlara duyulan bu saygının Kimmerlere değin uzandığı sanılmaktadır. Ancak ne yazık ki yazılı belgeler şimdilik bu konuda herhangi bir bilgi vermemektedir. Herodotos İskitlerin ata mezarlarına duyduğu kutsal saygıyı şu şekilde anlatmaktadır; “…Darius İskitlerle savaşmak istemektedir. ancak onlar bozkır savaş taktiğini uygulayarak geri çekilmektedirler. İskitler kendileri savaşmak isteyen İranlılara sonunda şu haberi gönderiyorlar; bizim atalarımızın mezarları var; onları bulun ve onlara el kaldırın, o zaman mezarlarmız için savaşıp savaşmayacağımızı görürsünüz.”.[3] Yine bilindiği gibi aynı nedenlerden dolayı Vuhuanlar, Hiongnulara karşı baş kaldırdıklarında, Şenyuların gömütlüğüne tecavüz ederek tahrip etmişlerdi.[4] Ayrıca Arap tarihçi Reşideddin’in bildirdiğine göre, Kereyt Hanı Van Han’ın “koruğunun bir kısmı”, yani hanedan mezarlığı düşmanları tarafından yağma edilmişti.[5] Eserini 951 yılında yazan Arap coğrafyacı El İştahri ise, Türklerin mezarlarına karşı duyduğu derin saygıyı şu şekilde aktarmaktdır; “…Hazar Kralı uyruklarının mezarının önünde atından inip eğilmeden hiç bir zaman geçmemektedir…”.[6]

Kazakistan ve Kırgızistan’da yapmış olduğumuz arkeolojik araştırmalar sırasında, ata mezarlarını oluşturan kurganlara günümüzde de saygı duyulduğunu gözlemledik. Kaçak kazılar sonucunda yağmalanan kurganlar yerli halk tarafından değil, bölgeyi dolaşan gezginler ve Ruslar tarafından gerçekleştirilmiştir. Deniz seviyesinden ortalama 3016 m. yükseklikte bulunan Song Göl’ün kuzeydoğusunda yer alan kurganlara, bölge halkı hâlâ gizemli bir saygı göstermektedir. Bu kurganların en gösterişli ve büyüklerinden birinde 1998 yılında Türk ve Kırgız arkeologlarından oluşan bir heyet ne yazık ki dozerle kazı yapmıştır. Ancak mezar odası bulunamadığı gibi, bu görkemli ve anıtsal kurgan da acımasız bir şekilde tahrip edilmiştir.[7] Bu kurgana benzer bir başka büyük kurganda yeni bir kazı yapılmak istenmişse de, bölge halkı haklı olarak bu görkemli kurganın da tahrip edilmesini istemediği için, kazının yapılmasına müsaade etmemiştir.

Eski Çağ’da cenaze törenlerine katılan gezginler, kendilerine yabancı olan ilginç gelenek ve görenekleri en ince ayrıntısına varıncaya değin gözlemlemişlerdir. Hiç kuşkusuz bu değerli bilgiler bizler için büyük bir önem taşımaktadır. Örneğin İslamiyet’i kabul eden Bulgar Hükümdarı İltebir Almuş’a 920-21 yılında elçi olarak giden heyette katiplik yapan İbn Fadlan, ırmak yataklarına yapılan mezarlar konusunda şu ilginç bilgiyi vermektedir: “.Hazarlar Hakanlarının mezarını Etil Irmağı’nın yatağında yaparlardı ve mezarın üzerinden de ırmağı geçirirlerdi. Ayrıca ırmak yatağı altındaki bu mezar insanları yanıltmak için birçok bölüme ayrılmaktaydı. Hakan bu bölümlerden birine gömülür, gömenler ve mezarı yapanlar öldürülürdü…”.[8] Çok değerli bir bilim adamı olan el Biruni’de (973-1051), Oğuzların bir kısmının ölülerini Ceyhun Irmağı yatağına gömdüklerini ve bu şekilde günahlarından temizlendiklerine inandıklarını yazmaktadır.[9] Hatta değerli bilim adamı Z. V. Doğan, Ceyhun Irmağı suyunun cesedin üzerinden kırk gün akmasından sonra, vücuttan ayrılan ruhun bir aziz haline dönüştüğünü öne sürmektedir.[10]

Kırgızistan’da sürdürdüğümüz arkeolojik araştırmalar sırasında, Koçkor Bölgesi’nde Buguçu Köyü’nün kuzeyinde Kumtepe mevkiinde yer alan çok sayıdaki kurganın, kuzeyden güneye doğru akan büyük ve geniş bir dere yatağına yapıldığını gördük. Bu yüzden mezarların üzerine yığılarak oluşturulan büyük toprak yığını da, dere yatağından alınan kum ve çakıldan oluşmaktadır. Dere yatağının ve kurganların kuzeydoğusunda tüm bölge halkının kutsal olarak kabul ettiği ve adaklarda bulunduğu küçük bir kutsal dağ bulunmaktadır. İlginçtir ki, bu kurganlarda yapılan arkeolojik kazılarda, mezarın taştan yapıldığı ve tipik bir “taş sandık mezar” olduğu görülmüştür. Yine Kırgızistan’da Issık Göl çevresine yapılan ve günümüzde büyük bir kısmı sular altında kalan kurganlar da, göl kenarlarına yapılan kurganların tipik örneklerini oluşturmaktadır. Göl sularının yükselmesi sonucunda mezarın üzerine yığılan toprağın aşınıp gittiği ve yalnızca toprağın akıp kaymasını önlemek için mezarın çevresine daire biçiminde dizilen taşların (krepis) kaldığı görülmektedir. Song Göl çevresine ve özellikle gölün doğusuna yapılan kurganlar, göl kenarına yapılan kurganların bir başka ilginç örneklerini oluşturmaktadır.

Ancak bir genelleme yapacak olursak vadiler, yaylalar ve dağ dorukları ile eteklerine yapılan kurganların, ırmak yatakları ve göl kenarlarına yapılan kurganlardan çok daha fazla olduğu anlaşılmaktadır. Yani bu olgu oldukça geniş bir coğrafi bölgeye yayılan Türklerin, komşu bölgelerin kültürlerinden ne denli etkilendiğinin açık bir şekilde göstergesidir. Nitekim büyük Türk önderi Bilge Kağan’ın gömüldüğü yer, Moğolistan’da Orhun Irmağı’na yakın Orhun Vadisi’dir. Bu kutsal yerin seçimi için, özenli ve çok titiz bir çabanın harcandığı anlaşılmaktadır. Bu konuda Çin kaynaklarının vermiş olduğu önemli bilgiler, bizim için çok büyük bir önem taşımaktadır. Çiang Kieu Ling belgeleri külliyatında korunan ve Hiuan Tsong tarafından yazılan bir mektupta, şöyle denmektedir: “.Tukiulerin Tengri Kaganına buyruktur; Günler ve aylar geçmekte ve cenaze töreni için saptanan an hızla yaklaşmaktadır. Ölüyü gömmek için uygun bir yerin seçilmiş olduğunu öğrendiğimizde acımız yeniden canlandı…”.[11]

Kurganların yapımında en çok tercih edilen yerlerin başında, kutsal sayılan dağların dorukları ile etekleri gelmekteydi. Çok büyük bir olasılıkla o dönemdeki yaygın olan inanca göre dağların dorukları ve etekleri, sonsuza dek huzur içinde uyunacak yerlerin başında olmalıydı. Örneğin tarihçi Vassaf, Argun Han’ın Moğolların kutsal ormanlarıyla kaplı olan Sincar Dağı’na gömüldüğünü yazmaktadır.[12] Ünlü gezgin Marco Polo, Moğol Dönemi’nde şunları yazmaktadır: “.Cengiz Han’ın soyundan gelen tüm büyük Tatar Hanları ve soylular öldüklerinde, Altay olarak adlandırılan çok büyük bir dağa gömülmek için götürülmektedirler. Ölüm yerleri neresi olursa olsun, başka bir yere gömülmek istemediklerinden yüz günlük bir uzaklıkta bulunsa dahi söz konusu olan yeri istediklerini belirtmişlerdir…”.[13]

1768 yılında II. Katerina tarafından Orta Asya’ya araştırma yapmak için gönderilen bilim adamı MPS Pallas, Samoyedlerin de kendi mezarları için çok yüksek yerleri seçtiklerini belirtmektedir.[14] Bazı kurganların hem göl kenarlarına hem de dağların bulunduğu kutsal alanlara yapıldıkları anlaşılmaktadır. Örneğin 19. yüzyılın ilk yarısında Başkurtlarla ilgili araştırma yapan Atkinson’dan, gömütlüklerin dağlarla sular arasındaki yakın ilişkisinin geleneksel olarak devam ettiğini öğrenmekteyiz: “.Ahuş adlı kutsal gölün yanında, Ahuştu Dağı (Kutsal Dağ) bulunmaktadır. Başkurt yöneticileri bu kutsal dağda gömülmüştür.”.[15]

Gillaume de Robrouck’u şaşırtan olaylardan biri de, çok büyük olduğu için uzaklardan görülebilen, çok sayıda olan ve tüm aileyi aynı yere gömme geleneğinin, Kumanlarda yaygın olarak bulunmasıdır.[16] Tüm bölge halkı tarafından kutsal sayılan ve bu yüzden de saygı duyulan bu tür ilginç ölü gömü geleneğini yansıtan gömütlüklerden birini, Kırgzistan’da görmek olasıdır. Örneğin Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’in 184 km. güneydoğusunda, Koçkor Bölgesi’nde, çok büyük bir kült merkezi ve gömütlük alanı bulunmaktadır. Yüksek dağların batı eteğinden çıkan güçlü bir kaynak suyundan dolayı, burası Süttü Bulak olarak adlandırılmaktadır.[17] Süttü Bulak gömütlüğü, yüksek dağların güneybatı eteğinde yaklaşık 1 km. uzunluğunda ve 350 m. genişliğinde düz bir alandan oluşmaktadır. Bu kutsal alanın gömütlük alanında yapılan arkeolojik kazılarda, dokuz büyük kurgan ve yüzden fazla mezarın olduğu saptanmıştır.[18] Mezarların en eskisi M.Ö. 8-6. yüzyıllar arasında Sakalara, daha sonra İskit, Hun, Göktürk ve 13-15. yüzyıllar arasında Moğollara aittir. Süttü Bulak gömütlük alanının en önemli özelliği yalnızca Müslümanlıktan önce değil, Müslümanlıktan sonra da gömülerin yapılmış olmasıdır. Süttü Bulak gömütlük alanında yalnızca kurgan mezarlar değil, Esterlik olarak adlandırılan kült merkezleri de bulunmaktadır. Bu yüzden Süttü Bulak kutsal alanı, bölgenin en büyük ve önemli gömütlük alanını oluşturmaktadır.

Aslında mezar üzerine taş ya da toprak yığılarak yapılan tümsek, ölü tapınağının çok basit bir biçimini oluşturmaktaydı. Örneğin Çin yıllıkları Türklerin mezarları konusunda şu ilginç bilgiyi vermektedir: “.Mezarın üzerinde bir ev yaparlar ve bu evin içinde ölen kişinin resmini yaparlar. Evin iç duvarlarına ölünün hayatta iken katıldığı savaşları belirtirler…”.[19]

Büyük Türk önderi Bilge Kağan’ın ölümü üzerine, Çinli vakanüsler, İmparator Hiuan Tsong’un (713-755) cenaze törenleri ile ilgili değişik emirnameleri arasında, bir tapınağın yapılmasını da emrettiğini belirtmektedirler.[20] Kül Tegin (Költigin) konusunda ise şu noktalar yinelenmektedir: “.Bir mezar tapınağının kurulması emredilir ve orada taştan heykeli yapılır; bu tapınağın dört duvarına katıldığı savaşlardan sahneler çizilir.”.[21]

Hiongnularda Asena Şöül öldüğünde, “kendisi için yapılan kurganın Kaşgar’daki dağ kadar görkemli olduğu” belirtilmektedir.[22] Mukdenin batısında, Hıristiyanlık döneminin başlarında kurulan küçük bir yerli hükümdarlığında, bir hükümdarın ölümü söz konusu olduğunda, tabutun taşlardan yapılan bir mezar odasına yerleştirilmesinden sonra bir toprak ya da bir taş pramidiyle örtülmektedir.[23] İbn Fadlan, Oğuzların mezarı konusunda şunları yazmaktadır: “. Aralarından biri ölürse onun için bir ev gibi büyük bir mezar kazarlar. Mezarın üzerini tavanla örterler. Mezarın üzerine kilden büyük bir kubbe yaparlar.”.[24] Eserini 985 yılında yazan Arap coğrafyacısı el Mukaddesi de, Kırgızlarda oldukça geniş ve büyük bir kurgandan söz etmektedir.[25]

1245-47 yılları arasında Moğolistan’a bir elçilik heyeti ile giden Fransisken Rahibi Plan Carpin’in, mezarın nasıl yapıldığı konusundaki gözlemi, oldukça gerçekçidir. Onun vermiş olduğu özgün bilgiler, arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılan mezar mimarisi ile büyük bir uyum içindedir. P. Carpin mezarın yapımını şu şekilde anlatmaktadır. “.Yere bir çukur kazılır, bu çukurun dibinden mezar odasına giden galeri yapılır. Asıl mezar bu galerinin sonundadır. Böylece cesedin sürekli olarak bir toprak tabakası altında kalması sağlanmış olmaktadır. Çukura indirilen ceset, biraz karışık olan galeriden asıl mezar odasına götürülür. Mezar odasına yerleştirildikten sonra galeri kapatılır ve giriş çukuru toprakla doldurulur.”.[26] Plan Carpin bir başka gözleminde ise şunları yazmaktadır: “.Vefat eden yüksek mevki sahibi kişi, yurt çadırına benzer bir odanın içine gömülüyor ki, öteki dünyada da bir evi olabilsin…”.[27] 1253 yılında Fransa Kralı tarafından Orta Asya’da Karakurum’daki Moğol ordusuna gönderilen bir heyette bulunan rahip Guillame de Rubrouck da, şunları anlatmaktadır: “.Kumanlar mezarlarının üzerine büyük bir kurgan yaparlar. Eğer ölen kişi zengin ise onun mezarı üstündeki kurgana piramit biçimli bir şekil verirler. Bazı yerlerde kiremitlerle kaplı kule biçimli mezarlar ve başka yerlerde ve çevrede her ne kadar taş bulunmuyorsa da, taştan yapılmış yurt biçimli mezarlar gördüm.”.[28]

Eserini 1355 yılında yazan Faslı gezgin İbn Batuta da, bir kağanın gömü töreninde şu ilginç bilgileri vermektedir: “.Ölü Kağan için kazılan mezar odası büyük bir ev gibiydi. Kağan silahları ile birlikte buraya yerleştirildi. Sonra evin kapısını kapatıp, üzerine toprak yığdılar. Öyle ki, yığılan toprak çok yüksek bir tepeye benzedi.”.[29] Hatta İbn Batuta’nın Kağan mezarının içini anlatırken vermiş olduğu bilgiler, sanki arkeolojik kazıya katılan bir arkeoloğun gözlemi kadar gerçekçidir: “.Yeraltındaki mezar odası, çok güzel halılarla döşenmiş bir eve benzemektedir.”.[30]

Çok sayıdaki yazılı kaynaktan öğrendiğimize göre, ölümden hemen sonra ceset bir çadıra konmaktadır. Hiç kuşkusuz bu çadır, ölenin hayatta iken sahip olduğu çadır değildir. Bu çadır genellikle cenaze törenleri için kullanılan ya da bu amaçla kurulan özel bir cenaze yeridir.[31] Çin yıllıklarından çadırın yaşlı Türkler için kurulduğunu öğrenmekteyiz.[32] Mandeville ölü çadırının Moğolların imparatoru ilk ve en büyük için,[33] 1768 yılında Orta Asya’da araştırma yapan Pallas ise yıldırım çarpan Buryatlar için kurulduğunu yazmaktadır.[34] Pallas özellikle bu çadırın yıldırımın insanı öldürdüğü yerde kurulduğunu belirtmektedir. Cengiz Han, Teb Tenggeri’yi (Kökücü) öldürttüğü zaman, cesedi için bir çadır kurdurtmuştur.[35] Jordanes ise Atilla’nın cenaze törenini şu şekilde anlatmaktadır “.Cesedini büyük bir gösterişle, herkesin onu seyredebilmesi için meydana kurulan ipekten bir çadır içinde sergilediler.”.[36] Kazakistan ve Kırgızistan’da yapmış olduğumuz arkeolojik araştırmalar sırasında, bu ilginç geleneğin hâlâ varlığını sürdürdüğünü gözlemledik. Ölümden hemen sonra, ceset üç gün yeni kurulan keçe çadırın içine konuluyor. Boş çadırda bekletilen cesedin tüm yakınları bu süre içinde gelerek ziyaret ediyor.

Kazakistan ve Kırgızistan’da yapmış olduğumuz arkeolojik araştırmalar sonucunda, Arap coğrafyacıları ile Avrupalı gezginlerin kurganların nasıl yapıldıkları ve biçimleri konusunda vermiş oldukları değerli bilgiler sanki günümüzdeki gömütlüklerdeki kurgan biçimli mezarlar anlatılıyormuş gibi gerçekçidir.

Örneğin Kazak Kırgızlar en azından 1000 yıldan beri mezarlarının üzerine yığdıkları toprakla, bunu bir kurgana benzetmektedirler. Aradaki küçük fark, mezarın üzerine yığılan tümseğin, kurganın bir minyatürünü oluşturmuş olmasıdır. Bunlardan da önemlisi, kurgan biçimindeki mezarın üzerine demir çubuklardan veya tuğladan yurt biçiminde bir ev yapılmaktadır. Yapılan bu ev, yüzlerce yıldan beri geleneksel olarak uygulanan ölümden sonra cesedin bir başka boş çadıra konulmasının tipik uzantısıdır. Hatta bazı zengin kişilere ait mezarlar üzerine tuğladan kule biçimli bir yapı yapılmaktadır. Bu tür yapılar ise Guillaume de Rubrouck’un gözlemlediği tuğladan yapılmış kule biçimli yapıların şaşılacak düzeyde benzerini oluşturmaktadır. Bu yüzden günümüzde yurt ve kule biçimli evlerle donatılan gömütlük alanlarına bakıldığında, sanki kule ve yurt biçimli konutlarla dolu bir kent görüntüsü elde edilmektedir. Hatta alacakaranlıkta bu farkın tümüyle ortadan kalktığı da görülmektedir.

Kırgızistan’da yapmış olduğumuz arkeolojik yüzey araştırmasında, gömütlüklerin dağlar ve sularla olan yakın ilişkisini gösteren çok sayıda örnek saptadık. Bunlardan en ilginci, Issık Göl ile kuzeyinde doğubatı doğrultusunda uzanan Alatav (Aladağ) Dağları arasında yapılan kurganlardır. Alatav Dağlarının güney eteklerinden başlayan ve Issık Göl’e değin uzayan arazi üzerinde, sanki birbiri peşi sıra dizilmiş sezisini uyandıran birçok kurgan bulunmaktadır. Bir başka ilginç örnek Song Göl çevresinde yer almaktadır. Deniz seviyesinden 3016 m. yüksekliğinde Song Göl’ün çevresini, yüksek dağlar çevrelemektedir. Song Göl’ün kuzeydoğusunda yer alan çok sayıdaki kurgana deniz seviyesinden 3400-3700 m. yüksekliğindeki dağ geçitlerini aştıktan sonra ulaşılabilmektedir. Yani kurganların yapıldıkları bu alana, ulaşılması oldukça zor olan dağ geçitlerini aştıktan sonra varılabilmektedir. Dağların eteklerinden Song Göl’e kadar uzanan bu kutsal alanda yer alan kurganlar içindeki cesetler, sanki mezar hırsızları tarafından rahatsız edilmeden sonsuza değin huzur içinde varlıklarını sürdürmek istemektedirler.

Bazı mezarların ise düşman saldırılarından ve define arayan insanların saldırılarından korumak için gizlendiği ve hatta izlerinin bile silindiği görülmektedir. Bu tür mezarlara en iyi örnek Moğol mezarları gösterilebilir. Plan Carpin, Moğol mezarlarının nasıl yapıldığını şu şekilde anlatmaktadır: “.Onlar gizlice bozkıra giderler, ölüyü gömecek çayırın otlarını kökleri ile birlikte kaldırarak orada büyük bir çukur açarlar. Çukuru doldurur ve çayırları eskisi gibi yerlerine yerleştirirler. Bunu o kadar başarılı yaparlar ki, mezarın yerini daha sonra hiç bir şekilde bulmak olası değildir.”.[37] Benzer gömü biçimi, Yuanlar döneminde de görülmektedir: “.Mezarın yerinin bilinmemesi için, cenaze töreni çok büyük bir gizlilik içinde yapılır. Mezar kapatılınca, yerin bilinmemesi için bir at sürüsü mezarın üzerinden geçirilerek geniş bir alan düzleştirilmektedir.”.[38] Mezar yerinin bulunabilmesi için, çok ilginç bir yöntem uygulanmaktadır: “.Ölen Kağan’ın mezarı üzerinde bir genç deve annesinin önünde öldürülmektedir; daha sonra kurban yapılacağı zaman, öldürülen devenin annesi serbebst bırakılır. O yavrusunun kurban edildiği yere gelerek, onu aramaya başlar. Mezarın yeri bu şekilde bulunduktan sonra, mezarın üzerinde anma kurbanının gerçekleştirilmesi mümkün olabilmektedir.”.[39]

Bazen kurgan yapılmasına karşın, düşmanların saldırısından ya da aç gözlü insanların yağmasından korumak için, mezar odasının saklandığı da olmaktadır. Bu yüzden sık sık sahte kurganlar yapılmaktaydı. Örneğin Song Göl’ün doğusunda yer alan birçok kurganın en büyük ve görkemli görünenlerin birinde 1998 yılında Türk ve Kırgız akeologların ortak olarak yaptıkları kazıda, tüm aramalara karşın mezar odası bulunamamıştır. Bazen de mezara konulan altın, gümüş ve değerli eşyaları başkalarına açıklamaya yeltenmesinler diye, mezar odasının ve kurganın yapılmasında çalışan usta ve işçiler öldürülmekteydi. Jordanes’in Atilla’nın cenaze töreninde söyledikleri, bunun en güzel örneğin oluşturmaktadır: “.Bu denli büyük bir serveti insanların açgözlülüğünden korumak amacıyla, cenaze törenlerinde çalışan işçiler öldürülüyorlar.”.[40] 16. yüzyılın başında Dominiken rahibi Jourdain Catalani de Severac ise şu ilginç bilgiyi vermektedir: “.Hükümdar öldüğü zaman, büyük bir servetle bir kaç adam tarafından belirli bir yere kadar götürülür. Buraya ceset yerleştirilir ve mümkün olduğu kadar hızlı bir şekilde adamlar buradan kaçmaktadır. ve diğerleri de aynı şeyi yapmaktadırlar. cesedin gömüleceği yere kadar bu şekilde devam etmektedir; mezar yerinin ve dolayısıyla servetin bulunmaması için bu şekilde hareket edilmektedir. ”.[41] Mezar yerinin gizli tutulması olgusu, 13. yüzyılda Selçukluların Dobruca’ya göçü sırasında kılavuzluk eden derviş Sarı Saltuk için de geçerlidir. Söylenceye göre, yedi kral silahlı olarak gelip cesedine sahip çıkmak isteyeceğinden, bizzat kendisi, cesedi için yedi ayrı tabut yapılmasını talep etmiştir.[42] 17. yüzyılda bile ünlü Türk gezgini Evliya Çelebi, Sarı Saltuk’un mezarının yedi ayrı yerde olduğunu belirtmiştir.

Prof. Dr. Oktay BELLİ

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi / Türkiye

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 3 Sayfa: 927-931


Kaynaklar :
♦ I. MoskalevO. A. SoltobaevK. Ş. Tabaldiev, 1997 : “Ausgrabuen auf dem Gräberfeld von SüttüBulak, Raj. Koçkora”, Eurasia Antiqua, Zeitschrif für Archäologie Eurasiens 3, 514569.
♦ Atkinson, T. W., 1858 : Oriental and Western Siberia and Chinese Tartary, London.
♦ Barthold, W., 1947 : “Türklerde ve Moğollarda Defin Meselesine Dair”, Belleten 43, 515-539.
♦ Belli, O., 2001 : “Archaeological Surveys in Kazakhstan and Kyrgyzstan”, Istanbul University’s Contributions to Archaeology in Turkey (19322000), (ed. O. Belli), İstanbul, 427434.
♦ Chavennes, E., 1903a : Documents sur les Toukiue (Turcs) Occidentaux, St. Petersburg.
♦ Deny, J., 1913 : “Sari Saltiq et le nam de la ville de Badadaghi”, Mélanges E. Picot, Paris, 115.
♦ Dunlop, D. M., 1954 : The History of the Jewish Khazars, PrincetonNew Jersey.
♦ ElBiruni : Alberuni’s India III, (çev. ve Yay. E. C. Sachau), Londra 1910.
♦ ElMukaddesi : Le Livre de la Création et de L’Historie IIV, (çev. Huart), Paris 18991919.
♦ Gibert, L., 1934 : Dictionnaire Historique et Géographique de la Mandchourie, Hong Kong.
♦ Haenisch, E., 1937 : Die Geheime Geschichte der Mongolon, Leipzig.
♦ Herodotos : Herodot Tarihi, (çev. M. Öktem), İstanbul 1991.
♦ Ibn Batuta : Voyages d’Ibn Batuta, IV, (çev. ve yay. C. DefremeryB. R. Sanguinetti), Paris 18531858.
♦ Ibn Fadlan : Ibn Fadlan’s Reiseberciht, (çev. ve yay. Z. V. Togan), Leipzig 1939.
♦ Jordain Catalani de Séverac : Les Voyages en Asie ou XIV Siècele du Bienheureux Frère Odoric de Pordenone, Religieux de Saint François, (yay. H. Cordier), Paris 1891.
♦ Jordain Catalani de Séverac : Les Merveilles de I’Asie (yay. H. Cordier), Paris 1925.
♦ Jordane’s : Historie des Goths, (yay. P. Nisard), Paris 1849.
♦ Julien, S., 1877 : Documents Historiques Sur les Toukioue (Turcs), Traduits du Chinois, Paris.
♦ Marco Polo : La Description du Monde, (çev. ve yay. L. Hambis), Paris 1955.
♦ Mostaert, P. A., 1952 : “Sur Quelques Passages de I’Histoire Secrète des Mongols”, Harvard Journal of Asiatic Studies, XV, Cambridge, 285407.
♦ Palladius (Archimandrite) : “Elucidations of Marco Polo Travels in North China”, Journal of the North China Branch of teh Royal Asiatic Society X, 154.
♦ Pallas, M. P. S., 17831793 : Voyages en Différentes Provinces de l’Empire de Russie et Dans l’asie Septentrionalle, IV, Paris.
♦ Pallas, M. P. S., 1881 : Sammlungen Historischer Nachrichten über die mongolischen Völkerschaften, II, St. Petersburg.
♦ Parker, E. H., 1924 : A Thousand Years of the Tartars, London.
♦ Pelliot, P., 1929 : Neuf Notes Sur des Questions d’Asie Centrale, Toung Pao, Leiden.
♦ Pelliot, P., 1949 : Historie secrète des Mongols, restitution du texte mongol ed trad. Franc. Des chapiters l’à IV, Paris.
♦ Plan Carpin, J. du., : Historia Mongalorum Guos Nos Tartaros Appellamus (ed. D’avezac), Paris 1838.
♦ Roux, J. P., 1999 : Eskiçağ ve Ortaçağ’da Altay Türklerinde Ölüm, (çev. A. Kazancıgil), Kabalcı Yayınevi, İstanbul.
♦ Rubrouck, G. deRockhill, W. W. : The Journey of Rubruck to the Eastern Parts of the World as Narrated by Himself, London, 1900.
Dipnotlar :
[1] Roux 1999, 295-296.
[2] Herodotos IV/71.
[3] Herodotos IV/127.
[4] Visdelou 1870, 35.
[5] Barthold 1947, 524.
[6] Dunlop 1954, 97.
[7] Belli 2001, 433.
[8] İbn Fadlan, 99-100.
[9] ElBiruni, 168.
[10] İbn Fadlan, 265.
[11] Pelliot 1929, 236; Roux 1999, 249.
[12] Roux 1999, 250.
[13] Marco Polo, 81.
[14] Pallas 1783-1793, 99.
[15] Atkinson 1858, 142.
[16] Rubrouck, 54-55?.
[17] Belli 2001, 432.
[18] Anke et. all 1997, 517 vdd.
[19] Julien 1877, 28.
[20] Pelliot 1949, 231.; Roux 1999, 301
[21] Pelliot 1949, 246.; Roux 1999, 301-302.
[22] Chavennes 1903a, 178.
[23] Gibert 1934, 409.
[24] İbn Fadlan, 37.
[25] ElMukaddesi IV, 19.
[26] Plan Carpin, 234.
[27] Plan Carpin, 233-234.
[28] Rubrouck, 37-38.
[29] İbn Batuta, IV. 301.
[30] İbn Batuta, IV. 301.
[31] Roux 1999, 240.
[32] Parker 1924, 135.
[33] Letts 1953, I, 175.; II. 372.
[34] Pallas 1881, 283.
[35] Haenisch 1937, 83.; Mostaert 1952, 304.
[36] Jordanes, XLIX.
[37] Plan Carpin, 234.
[38] Palladius, 12.
[39] Palladius, 13.
[40] Jordane’s XLIX.
[41] Jordain de Séverac, 90.
[42] Deny 193, 115.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.