DUYUN-I UMUMİYE İDARESİ

DUYUN-I UMUMİYE İDARESİ

Osmanlı Devleti’nin mali tarihi içinde önemli bir rol oynayan Duyun-ı Umumiye İdaresi, hem yürürlükte olduğu dönemde hem de daha sonra oldukça tartışılan bir konudur. Gerçekten bu İdare, Osmanlı Devleti’ne oldukça pahalıya mal olmuş bir kurumdur. Hatta devlet gelirinin bir bölümünü Avrupa’ya transfer eden bir kurum olarak değerlendirilmektedir. Fakat bu İdare’yi sadece tek yanlı olarak değerlendirmek de yanlış olacaktır.

Bir devletin yıllık harcamaları o yıla ait toplam gelirinden fazla ise, devlet bütçesinde negatif bir açık ortaya çıkmaktadır. Bu açığı kapatmak için genel olarak iki yol kullanılır. Birinci yol: Var olan vergi oranları artırılır. Vergi oranları artırımı da yeterli olmazsa başka yeni isimlerle yeni vergiler ihdas edilir. İkinci yol ise; Borçlanarak bu açık giderilmek istenilir. Bu borçlanma iç yada dış olmak üzere iki yolda yapılabilir.

Osmanlı Devleti, “imparatorluğun en uzun yüzyılı” olarak değerlendirilen XIX. yüzyılın ikinci yarısında bütçe açığını kapatmak için daha çok ikinci yolu seçmiştir.

Her siyasi otoritede olduğu gibi Osmanlı Devleti’ni borçlanmaya iten çeşitli iç ve dış sebeler vardır. Öncelikle iç sebeplerin belli başlı başlıkları şöyle sıralanabilir: Devletin maliye yapısı,[1] toprak sisteminin bozulması,[2] merkezi otoritenin azalmasıyla Ayan Teşkilatı’nın[3] ortaya çıkıp bir takım gelirlere el koyması, askeri harcamalar ve devlet yapısındaki reformlar, saray ve ulufe harcamaları,[4] savaşların uzun sürmesi ve çeşitli devlet yatırımları iç sebeplerin belli başlı olanlarıdır.

Osmanlı piyasasında dolaşan ve kimi zaman sayı ve miktarı bilinmeyen kaimelerle, gayrimüslimlerin borsa ve para oyunları da iç piyasadaki paranın kararsızlığı ile istikrarsızlığın meydana gelmesi, borçlanma sebeplerinin başka bir boyutunu göstermektedir. Ayrıca birtakım Osmanlı bürokratlarının siyasal düşünceleriyle Rusya’ya karşı Avrupa’yı devletin yanında ittifak yapabilme arzularını borçlanma yolu ile istemeleri de[5] iç sebepler olarak gösterilebilir. Öte yandan Kırım savaşı esnasında patlayan Avrupa tarzı tüketim, sadece mal ithali ile sınırlanmayıp kuklacı, canbaz, ressam, piyano, keman ve Fransızca dersleri için gelen ve getirilen hocalar, azınlıkların kurduğu Avrupa tarzı okullar ve inşa edilen Avrupa yaşantısına elverişli meskenler vb. yabancı mal ve hizmet kullanımını gerektiren harcamalar ödeme bilançosunu öyle bir açıkla karşı karşıya bırakmıştır ki, dış borçtan başka çare kalmamıştı.[6]

Osmanlı Devleti’nin borçlanma sürecine girmesinin sebeplerinden biri de dış sebeplerdi. XVIII. yüzyılın sonlarına doğru Avrupa tüccarlarına tanınan ayrıcalıklar, Osmanlı tüccarlarını yabancılar karşısında rekabet edemez bir duruma getirmişti.[7] Avrupa’daki sanayi inkılabıyla meydana gelen sermaye kendini kıta dışına çıkarmaya çalışıyordu. Sermaye sahipleri Avrupa’daki faiz oranlarının azlığından ötürü faiz oranı fazla olan Osmanlı Devleti’ne borç vermeye yönelmişlerdi.[8] Kapitalist ülkelerin Osmanlı Devleti üzerindeki siyasi isteklerini iktisadi politikalarla gerçekleştirmek istemelerini de Osmanlı Devleti’nin borçlanmasının dış sebepleri olarak belirtmek mümkündür.

Bir devletin bütçe açığını kapatmak için borçlanma yolu gerçekten kurtuluşu zor bir yoldur. Bu yolun daha az zararlı olanı, hiç şüphesiz iç borçlanmadır. Osmanlı Devleti de borç batağına önce iç borçlanmayla girmiştir. İlk dış borçlanma girişimi 1845 yılında Leon ve Baltazzi isimli iki Galatalı bankerin kurduğu İstanbul Bankası aracılığı ile kısa vadeli bir borçlanma anlaşması ile başlamıştır.[9]

Osmanlı Devleti’nin bütçe açığındaki genişleme bütçe açıklarını iç borçlanmayla kapatılamaz bir hale getirmişti. Devletin bu kötü ekonomik durumu İstanbul’daki yabancı elçilikler tarafından dikkatle takip ediliyordu. Nitekim 1850 yılının Ağustos ayında İngiltere’nin İstanbul’daki elçisi Stradford Canning, dönemin Osmanlı Padişahı Sultan Abdülmecid’i Avrupa (İngiliz) piyasasından borç almaya zorluyordu. Sultandan yüz bulamayan elçi, Sadrazam Reşid Paşa’yı ikna etmiş ve bir borçlanma anlaşmasında prensip kararına varılmıştı. Fakat Sultan Abdülmecid tarafından şartları ağır olduğu ileri sürülerek bu borçlanma iptal edildi. Bu girişimden tek yanlı olarak vazgeçen Türk Hükümeti, borç verenlere 2.200.000 Frank tazminat ödemek zorunda kalmıştı.[10] Bu borçlanmanın temel iktisadi sebebi; Osmanlı Hükümeti’nin İstanbul Bankası’ndan almış olduğu kredileri kapatmak içindi. Şöyle ki; İstanbul Bankası, Osmanlı Hükümeti’nin dış ticareti için sermaye sağlıyordu. Bu sermayenin temini için İstanbul Bankası, Avrupa bankerlerine borçlanmıştı. Banka bu borcuna karşılık, Osmanlı Devleti’ni borçlandırıp bu borç tahvillerini Avrupa’daki (İngiltere ve Fransa) bankerlere verecekti. Borçlanmanın bu şekli Abdülmecid tarafından öğrenilince “Ben ilk dış borç alan padişah olmayacağım”, “Ben gavura borçlanmam” diye hiddetlenerek mukavelenameyi imzalamamıştır.[11] Bu borçlanmadan vaz geçildiğinden dolayı, İngiliz elçisi Sultan’a bir muhtıra sundu. Bu muhtırada kapsamlı bir reform planı özetleniyor ve Osmanlı Devleti yine dış borçlanmaya zorlanıyordu.[12]

Gerek Osmanlı Devleti’nin nakit para ihtiyacının karşılanması, gerekse elçilerin borçlanma konusundaki baskılarının artması dış borçlanmayı hazırlıyordu. Nihayet 1854 Kırım Savaşı Osmanlı maliyesine indirilen son darbe olmuştu. Kırım Savaşı’nın getirdiği yeni harcamalar ve nakit paraya duyulan aşırı ihtiyaç Galata bankerlerinin hükümete vermekte olduğu kısa vadeli avansların çok üzerindeydi.[13] Bu gelir-gider dengesindeki açık, Avrupa piyasalarındaki borçlanmayı zorluyordu. Nihayet, 1854 kredisi olarak bilinen ve gerçekleştirilen İngiltere ve Fransa’nın aracılığı ve garantisi ile alınan dış kredi aslında, bugünkü IMF ve Dünya Bankası kredilerinin ilk modeliydi.

1854 yılında başlayan dış borçlanma sürecinin başlaması zor olmasına rağmen artması ve ilerleyerek gelişmesi kolay oldu. Osmanlı Devleti borç almaya artık alışmıştı. Abdülmecid’in borçlamayı “onur meselesi” olarak değerlendirmesi zamanla, mecburen terkedilmişti. Öyle ki, alınan borçların faizleri bile bir yıl sonra başka bir borçlanma ile ödenir hale gelecekti.

Alınan borçların nerelere harcandığını da yine borç verenler belirliyordu. 1860 Mires borçlanması sırasında dönemin Sadrazamı Fuat Paşa, Adapazarı’nda yetişen patatesi İstanbul’a getirebilmek için yapılacak yol için borç para istemesine karşı Avrupalı sermaye sahipleri, “Şimdi size sadece silah almanız için para lazım, onu veririz: Tabii silahları kimden alacağınızı da biz tayin edeceğiz” diyorlardı.[14]

Borç anlaşmaları yapıldıktan sonra her anlaşmanın kendine ait teknik özellikleri doğrultusunda, Osmanlı Devleti hisse senetleri hazırlıyor ve bu senetler Avrupa piyasasına sürülüyordu. Devletin bu senetleri piyasaya sürdüğü zamanki mali durumuna göre bu borçlanma kuponları Avrupalı finans çevreleri tarafından nakit paraya dönüştürülüyordu. Kuponların üzerinde hangi döneme ait olduğu, faiz oranı ve diğer teknik bilgiler bulunuyordu.[15]

Osmanlı Devleti’nin borçlanma süreci, Duyun-ı Umumiye İdaresi öncesi ve sonrası diye ikiye ayrılabilir. Birinci dönemde, İdare’nin kuruluş öncesi döneminde toplam 16 kez borçlanma anlaşması yapılmıştır. Bu sürede 222.066.610 sterlin karşılığı 244.273.272 lira değerinde borçlanılmıştır. Bu dönemdeki borçlanmanın ortalama faiz oranı %5-6 civarındadır. İdare’nin kuruluşu sonrası dönemde ise 26 defa borçlanma anlaşması imzalanmış 163.030.000 sterlin karşılığı 179.333.000 lira borçlanılmıştır. Bu dönem faiz oranı ise %4’tür. Bu rakamlar borçlanmanın üzeri fiyatlarıdır. Devletin eline geçen miktar ise borçlanma miktarının birinci dönemde %64’ü, ikinci dönemde ise %86’sı oranında idi.[16]

İkinci dönem (1886-1914) alınan dış borçlar, birinci dönem dış borçlardan daha elverişli şartlarda alınmış ve daha iyi yerlere harcanmıştır. Özellikle eski borçların ödenmesi, ikinci dönemde olmuştur. İkinci dönemdeki borçlanmanın en hareketli olduğu seneler II.Abdülhamid’in (1876-1908) saltanat yıllarıydı. Bu dönemde daha iyi şartlarda (hem faiz oranları düşük hem de borç tahvillerinin satış fiyatı ya başa baş ya da üzeri fiyatına çok yakındı) borç bulunabilmesinin sebebi Duyun-ı Umumiye İdaresi’dir. Şöyle ki, Avrupa finans çevresi Duyun-ı Umumiye İdaresi’ni kendisi için adeta bir sigorta kabul etmiş ve Osmanlı Devleti’ne borç vermekten kaçınmamıştır. Yani yabancı sermaye ürkütülmemiş hem nakit hem de yatırım olarak çekilmeye çalışılmıştır. Ayrıca Duyun-ı Umumiye İdaresi, Avrupa sermaye sahiplerinin alacaklarını günü gününe ödediği için Osmanlı devleti daha iyi şartlarda borç bulabilmiştir. Çünkü ikinci dönem borçlanmaları bu İdare tarafından yapılmıştır.

II. Abdülhamid’in reformları ve Duyun-ı Umumiye İdaresi’nin varlığı ile yeniden güven kazanan yabancı sermaye sahipleri, Osmanlı Devleti’nde yeni yatırımlara girmek istediler. II. Abdülhamid ise, bütçeyi dengelemek için borç almaktan başka şeyler de planlamıştı. Amacı devletin vergi veren tabanını genişletmek için ekonomik gelişmeyi özendirmekti. Duyun-ı Umumiye İdaresi’nin varlığından dolayı Avrupalı sanayiciler, bankerler ve tüccarların ekonomik gelişmeyi başlatacak alanlara ilgi duyması sağlanmıştı.[17]

Osmanlı Devleti, 1854 yılında başlayan borçlanma batağı sürecine 1875 yılına kadar dayanabildi. Öyle ki 1874-75 yılı bütçe geliri 25.104.928 lira iken, 5 yıla ait dış borç ödeme taksidi 13.200.000 liraya ulaşmıştı. Bu dış borç taksidinden başka iç borç taksitleri de bütçe üzerinde ayrı bir yük oluşturuyordu. Nihayet iç ve dış borç taksitlerini devlet bütçesi ödeyemez hale gelince dönemin Sadrazamı Mahmut Nedim Paşa bir tebliğ yayınladı. Bu tebliğde, hükümetin bütçe açığından dolayı borç ödemelerinde bir değişiklik yapıldığı belirtiliyordu. Faiz ve yıllık ödeme taksitlerinin yarısını para, kalan yarısının da yeni basılıp dağıtılacak %5 faizli hisse senetleriyle ödenmesi ön görülüyordu. Oysa bütçe buna da hazır değildi. Hükümet, 1876 Mart ayında bütün ödemeleri durdurdu.[18] Mahmut Nedim Paşa’nın bu kararı almasında Rusya’nın İstanbul elçisi İgnatief’in etkisi olmuştu.[19]

Osmanlı Hükümeti’nin ödemelere ara verme kararı, tek yanlı alınmış bir karardı. Alacaklılara kararın alınması aşamasında herhangi bir şey sorulmamıştı. Devlet adeta bir konkardato ilan etmişti. Bu kararın alınmasıyla şok olan Avrupalı tahvil sahipleri, Osmanlı Hükümeti üzerinde çeşitli siyasi baskılar kurarak alacaklarını tahsil etme yollarını aramaya koyuldular. Sonunda 30 Ekim 1875 günü hükümet borçlarını ödemek için bir kararname yayınladı. Kararname Ramazan ayında yayınlandığı için bu kararnameye Ramazan Kararnamesi denilmektedir. Bu kararname, alacaklıları rahatlatan bir ödeme sistemi ve miktarı belirtmekteydi.

Dış borçlarını ödemeyen Osmanlı Hükümeti, borçlar konusunun 1878 Berlin Antlaşması gündemine girmesine engel olamadı. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı mağlubiyeti ile Balkanlar’daki topraklarının büyük bir kısmını kaybeden Osmanlı Devleti, kaybettiği topraklara yönelik bir kısım borçlarından da muaf tutulmuştu. Berlin Kongresi’nde Osmanlı borçlarının bir kısmı Bulgaristan’a, Karadağ’a, Sıbıstan’a ve Yunanistan’a paylaştırıldı.[20] Fakat bu ülkeler paylaştırılan miktarlara razı olmamışlardı. Ayrıca savaş sonu Osmanlı Devleti, Rusya’ya 35 milyon Lira savaş tazminatı olarak borçlanıp, miktarın tamamı faizlendirilerek yılda 350.000 lira taksitle 100 yılda ödenmesi ön görülmüştü.[21] Avrupalı tahvil sahipleri ileride Rusya’ya verilecek bu savaş tazminatını herhangi bir borçlanma gibi kabul edip Osmanlı Duyun-ı Umumiye’si içinde mütaala edilerek ödeme şekil ve miktarının da Duyun-ı Umumiye İdaresi’nce yönetilmesini amaçlasalar da başarılı olamamışlardır.[22]

13 Temmuz 1878 günü Berlin Antlaşması gereği Osmanlı Devleti’nin borçlarını ödemesi için uluslararası mali bir komitenin kurulması tavsiye edilmişti. Bu tavsiye kararı gerek Osmanlı Hükümeti gerekse Galata Bankerleri tarafından sert tepkiyle karşılandı. Zira bu tavsiye kararı, Osmanlı Devleti açısından iç işlerine karışmak, Galata Bankerleri tarafından ise kendi alacaklarının böyle bir yöntemle tahsilini istememeleriydi. Bunun üzerine Osmanlı Hükümeti, Galata Bankerleri ve Osmanlı Bankası ile aralarında ortaklaşa bir çalışma yaptılar. Varılan anlaşmaya göre devletin gelirlerinin tespiti ve iç borçların düzenli olarak ödenmesi amaçlanıyordu. Bu karar oldukça önemliydi. Bu karar aynı zamanda Avrupalı tahvil sahiplerine yapılacak ödemelerin şimdilik durması anlamına geliyordu. Hükümet ile Osmanlı Bankası ve Galata Bankerleri arasında 22 Kasım 1879 günü bir anlaşma yapıldı. Bu anlaşma 1879 Kararnamesi diye anılmaktadır.[23] Kararname toplam 15 maddeden oluşmaktadır. Anlaşmaya göre; Hükümet, Müskirat, (alkollü içecek) Pul, İstanbul civarındaki deniz ürünleri vergisi, Edirne-Samsun-Bursa İpek Öşrü, Tönbeki ve Tütün Tekeli vergilerinin toplanması ve işletme hakkını 10 yıllığına Osmanlı Bankası’na ve Galata Bankerlerine veriyordu. İşte Osmanlı Bankası’nın ve Galata Bankerlerinin adı geçen gelirleri toplayıp işletmek ve kararnamede belirtilen iç borçları ödemek amacıyla kurmuş oldukları yönetime Rusum-ı Sitte İdaresi adı verilmiştir. Kararname gereği Osmanlı Hükümeti’nin iç borç toplamı 8.725.000 Lira idi. Bu miktara 1 Kasım 1880’den itibaren yıllık %8 faiz eklenecekti.[24] Avrupalı alacaklılar, 1879 Kararnamesi’ne ve Kararname uyarınca kurulan Rusum-ı Sitte İdaresi’ne çok sert tepkiler gösterdiler. Çünkü iç borçların ödenmesi ve yukarıda belirtilen gelirlerin yönetiminin Osmanlı Bankası ve Galata Bankerlerinin eline geçmesi Avrupalı tahvil sahiplerinin hazmedemeyeceği bir gelişmeydi. Öyle ki, Avrupalı tahvil sahiplerinin alacaklarını ne zaman ve hangi şartlarda tahsil edecekleri iyice belirsizleşmişti. Dolayısıyla Osmanlı Devleti ve tahvil sahibi olan Avrupa finans çevresi mali sıkıntılarla karşı karşıya kalmışlardı. Bunun üzerine Avrupalı tahvil sahipleri, Osmanlı Hükümeti ile iç borç alacaklıların arasında yapılan bu anlaşmanın uygulanmaması için çeşitli girişimlerde bulundular. Bu girişimler, kendileri açısından 1880 yılında olumlu gelişmelere sebep oldu. Osmanlı Hükümeti, 3 Ekim 1880 günü bir genelge yayınlayarak alacaklıların kendilerinin seçtikleri birer üyeyi İstanbul’a temsilci olarak göndermelerini istiyordu. Osmanlı Hükümeti’nin bu yaklaşımı üzerine alacaklılar kendilerini temsil etmek için aralarından seçerek belirledikleri temsilcilerini İstanbul’a göndereceklerini Osmanlı Hükümeti’ne bildirmişlerdi.[25]

Osmanlı Hükümeti ile Avrupalı alacaklılar arasında bu gelişmeler her iki tarafın da çıkarlarına uygun görülmekteydi. Avrupalı tahvil sahipleri, Rusum-ı Sitte İdaresi ile Osmanlı Devleti’nin borç ödemelerindeki kaynak akışını kendi lehlerine çevirme imkanı bularak ellerindeki hisseleri nakit paraya çevirme, hatta eskiden olduğu gibi yine Osmanlı Devleti’ne yüksek faizlerle para satma imkanı bulabilecekti. Osmanlı Devleti ise, Berlin Kongresi’nde alınan bir kararla “Osmanlı Devleti içinde uluslararası bir mali heyetin kurulması” çalışmalarını önlemiş olacaktı. İngiliz, Fransız, Avusturya, Alman, İtalyan alacaklı temsilcileri 25 Ağustos 1881 günü İstanbul’da hazır bulunmuşlardı.[26] Gelen temsilcilerin kimlikleri değerlendirildiğinde, önemli politik ve bürokratik kişiliklere sahip oldukları dikkat çekmektedir. Dolayısıyla tahvil sahiplerinin siyasal yönetimi, resmen bu alacaklıların temsilcileri olmasa da, farklı yollarla kendi sermaye sahiplerinin haklarını aradıkları görülmektedir. Şöyle ki; alacaklıların seçtikleri temsilciler, daha önce kendi devletlerinde önemli görevlerde bulunmuş kişilerdi.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ