Türk Tarihi ve Kültür Araştırmaları

Diyanet’in Vaz’ettiği İslam’a Göre Resim Ve Heykel..

0 6.454

Ömer SAĞLAM

İslam ve sanat deyince üzerinde durulması gereken öncelikli sanat dallarının heykel ve resim olduğu açıktır. Zira heykel ve resim, mutaassıp kesimlerce putperestliğin sembolü olarak kabul edilmektedir. İslam’ın ilk önce Mekke’de putperest bir kavme indirilmiş olması ve ilk mücadelesini putlara tapanlarla yapmış olması, bu konuda oluşan görüşlerin temel hareket noktasıdır. Şiir, müzik, dans gibi sanat dalları ise daha sonra gelmektedir.

Geçenlerde “İslam’da Müzik ve Raks”[1] konusunu işlerken istifade ettiğimiz Diyanet yayını İlmihal’in, Diyanet İşleri Eski Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu tarafından kaleme alınan bölümünde;  “Heykel” ve “Resim” kavramları,  “Sûret” kavramı çerçevesinde ayet ve hadisler bağlamında açıklandıktan, sûret yasağının, yani resim ve heykel yasağının daha çok hadislere dayandırıldığı belirtildikten, bu konuda belli başlı fıkıhçı ve mezhep önderlerinin görüşlerine yer verildikten sonra şöyle denilmektedir:

“…Bilginler, insan ve hayvan gibi canlılar dışındaki varlıkların resimlerinin yapılmasının, bundan kazanç elde edilmesinin câiz olduğunu söylerken, birçok hadiste kıyamet günü musavvirlere söyleneceği belirtilen ‘Hadi bakalım, yarattıklarınıza bir de can verin’ ifadesinden ve İbn Abbas’ın yukarıda zikredilen fetvasından hareket etmişlerdir. Şu kadar var ki, bu konudaki deliller dikkatle incelendiğinde, hadislerde geçen şiddetli tehditlerin, tapınmak için veya yaratma hususunda Allah ile boy ölçüşme kastıyla resim ya da heykel yapanlara ilişkin olduğu sonucuna ulaşmak mümkündür. Zira bu amaçla yapılmayan mâsum resimler için bu tehditler oldukça ağırdır. Nitekim konuya ilişkin hadislerin kronolojisi de tehditlerin gitgide azaldığını göstermektedir…

Sonuç olarak söylemek gerekirse; bilginler ağaç, dağ, taş gibi manzara resimlerinin çizilmesinin ve kullanılmasının, aynı şekilde insan bedenini tam olarak yansıtmayan sûretin mubah olduğunu ifade etmişlerdir.”[2]

Görüleceği üzere; yukarıdaki satırlarda bir temkin ve kuşku hâkimdir. Bu satırlar, daha çok resim ve heykel konusundaki geleneksel İslami düşünceyi yansıtmaktadır.

Takip eden paragraflarda bulunan “… Nevevî gibi bir kısım âlimlerin, üzerinde canlı resmi bulunan kumaşların, yaygı, sofra bezi gibi amaçlarla kullanılabileceği, Tîbî gibi diğer bazılarının ise, bunların mutlak surette mubah olduğu şeklindeki açıklamaları göz önüne alınınca; artık günümüzde resim yapmanın ve resimli eşya kullanmanın, tevhid inancına aykırı bir sonuca götürme durumu veya endişesi olmadığı sürece, ilk dönemler hakkındaki yasağın kapsamına girmediğinin ve dolayısıyla haram olmadığının ifade edilmesiyle yeni bir şey söylenilmiş olmayacaktır…”[3] şeklindeki bilgilerden, ilk bakışta sûret yapmanın, yani resim ve heykel yapmanın caiz olduğu gibi bir anlam çıkarılıyor ise de; ifadelerde yine de bazı muğlaklıklar bulunmaktadır.

Öncelikle, bu satırlarda “Sûret” kavramının sadece bir cephesi üzerinde, yani sadece “Resim” kavramı üzerinde durulmuştur. “Heykel” kavramı konusunda herhangi bir açıklık bulunmamaktadır. Canlı resimleri içine ise insan suretinin girip girmeyeceği konusunda da yine herhangi bir açıklık bulunmamaktadır. Bu ifadeler, resim ve heykel konusunda Diyanet’in kafasının hâlâ karışık olduğunu, resmin caiz olabileceği şeklinde bir düşünce uyandıran ifadeleri ile heykel konusunda net herhangi bir görüşünün bulunmayışını üzerlerindeki dini literatür ve mahalle baskılarıyla açıklamak sanırım en doğrusudur. Resme tam olarak “Caizdir” ya da “Haram değildir” diyemiyorlar; çünkü üzerlerinde 1400 yıllık İslami tecrübenin ve bilgi birikiminin baskısı vardır. “Caiz değildir” diyemiyorlar, çünkü üzerlerinde laik toplumdan yönelmesi muhtemel mahalle baskısı vardır.

“Heykel” kavramı üzerinde ise hiç bir görüş bildirmemeyi yeğliyorlar; çünkü mensubu bulundukları ülkedeki şehir ve kasaba meydanlarını mensubu bulundukları laik devletin kurucusu olan Mustafa Kemal Paşa’nın heykelleri süslüyor. Yoksa aklın ve bilimin hâkim olduğu günümüz dünyasında ve Türkiye’sinde; “…Artık günümüzde resim yapmanın ve resimli eşya kullanmanın, Tevhid inancına aykırı bir sonuca götürme durumu veya endişesi olmadığı sürece, ilk dönemler hakkındaki yasağın kapsamına girmediğinin ve dolayısıyla haram olmadığının ifade edilmesiyle yeni bir şey söylenilmiş olmayacaktır.” şeklinde kaçamak ve korkak ifadelerle dolu fetvalar vermenin hiçbir anlamı, önemi ve faydası bulunmamaktadır…

“Hanefîler, üzerinde insan veya hayvan resmi bulunan yaygı üzerinde namaz kılmada bir sakınca olmadığını belirtmişlerdir. Çünkü resimli yaygının ayaklar altına alınması, resimlere değer vermeme anlamındadır. Ancak, resme ibadet etmeye benzeyeceği için yaygıdaki resimler üzerine secde edilmemesi tavsiye edilmiştir. Yine bu resimler (sûret veya tesâvîr), baş hizasından daha yukarıda, kişinin hizasında ve önünde asılı olarak bulunurken namaz kılmanın mekruh olduğu söylenmiştir. Resimler, kişinin arkasında veya ayakları altında ise, namaz mekruh olmayıp, resimlerin evde bulundurulmuş olması mekruhtur. Evde resim bulundurmanın mekruh olmasının gerekçesi ise, Cebrâil’in, ‘Ben içerisinde köpek veya sûret bulunan eve girmem’ sözüdür.

Resimli elbise giymek mekruh görülmekle birlikte, bu elbise içinde kılınan namaz sahihtir. Fakat ihtiyaten yeniden kılınması uygundur (Mergýnânî, el-Hidâye, I, 362-364). Hanbelîler de üzerinde canlı resimleri bulunan elbise giymenin haram olmayıp mekruh olduğunu belirtmişlerdir (İbn Kudâme, el-Mugnî, I, 590). İlk bakışta dikkati çekmeyecek derecede küçük olan resimlerin bulundurulmasında ve kullanılmasında da bir sakınca yoktur. Nitekim, Ebû Mûsâ’nın üzerinde iki sivrisinek resmi bulunan bir yüzüğü olduğu, İbn Abbas’ın da küçük resimlerle donatılmış bir kanunu (ocak benzeri bir şey) olduğu nakledilmektedir…”[4] şeklinde rivayetlere dayalı olarak verilen bilgilerden sonra herhangi bir yorum yapılmamış olması ve herhangi bir kanaatte bulunulmamış olması ise genelde ulemanın, özelde ise Diyanet’in sanata yaklaşırken takınmış olduğu takıyyeci tavrı yansıtması bakımından oldukça enteresandır.

Yani Diyanet’e göre; yapılması gereken, resimli elbise giymemek ve resimli eşya kullanmamak değil, üzerinde ilk bakışta dikkat çekecek şekilde resimler bulunan elbise giymemek ve bu şekilde resimler bulunan eşyaları kullanmamaktır. Yukarıdaki ifadelerden anlaşılacağı üzere; ilk bakışta dikkati çekmeyecek derecede küçük olan resimlerin bulundurulmasında ve kullanılmasında da bir sakınca yoktur. Yani giyilen elbiseler ve kullanılan alet ve edevat üzerindeki resimleri Allah’ın ve meleklerin görmesinde hiçbir beis yoktur, yeter ki insanlar görmesin! Mazallah; bu resimleri görünce tapınmaya başlayıverirler!

Böyle bir din algısı ve din anlayışı olur mu? Hani İslam’da ameller niyetlere göre idi. Adamın niyeti eğer resimlere tapınmak ise, ilk bakışta dikkati çekmeyecek derecede küçük olan resimlere de tapınması pekâlâ mümkündür. Ya da tam tersi; niyeti tapınmak değilse, giymiş olduğu elbise veya kullanmış olduğu eşyada bulunan ve ilk bakışta dikkati çekecek boyutlarda olan resimlere tapınmaması herhalde mümkündür. Niyetlerin değişmesi, resimlerin boyutları ile alakalı olan bir durum olmasa gerekir.

Söz konusu kaynakta, İslam’da heykel ve resim sanatının yasaklanmasının temel sebebi genel olarak, “… İslâm öncesi dönem Araplar’ı da tek yaratıcı olan Allah’a inanmakla birlikte O’na, araya vasıtalar koyarak ulaşabileceklerini düşünüyor, bunun için de çoğu insan sûretindeki çeşitli resim ve heykelleri (put) aracı-tanrı kabul ediyorlardı. Başlangıçta insanın estetik duygusunun, yaratıcı düşünce ve hayal gücünün eseri gibi gözüken bu sûret ve heykeller soyut tanrı kavramına ulaşmakta zorlanan kişiler için giderek basit görünüm ve yapısından çıkıp madde ötesi güçleri temsil etmeye, hatta insanın tapınma ihtiyacını karşılayacak ölçüde kutsallık taşımaya başlamıştır. İslâm bu beşerî yanılgının çok yoğun olduğu bir dönem ve toplulukta ortaya çıktığı ve Allah’tan başka hiçbir yaratıcının ve mutlak güç sahibinin olmadığı (tevhid) fikrini tebliğinin odak noktası yaptığı için, haliyle insanları tevhid akîdesinden uzaklaştıracak, şirke bulaştıracak her türlü tehlike karşısında da çok temkinli davranmış, titizlik göstermiştir. Öte yandan, resim çizme ve heykel yapma bazı İslâm bilginlerince bir bakıma Allah’ın yaratıcılığına özenme, fikrî planda da olsa O’nun tek yaratıcılığını gölgeleme olarak değerlendirilmiş ve bu gerekçe ile doğru görülmemiştir.”[5] şeklindeki açıklamalara yer verilerek, çoğu kere soyut düşüncelerin veya hayali varlıkların bir nevi cisimleştirilmesi olan resim ve heykele oldukça temkinli yaklaşılmaktadır.

Bu tür yasakçı düşüncelerin arka planında, olsa olsa (hâşâ) Allah’ın yaratmadığı, yaratmayı uygun görmediği ya da Allah’ın yaratmayı akıl edemediği bir varlığın, ressam veya heykeltıraş tarafından düşünülüp tasarlanması, sonra da ona bir şekil verilmesi suretiyle, yaratma konusunda bir anlamda Allah ile rekabete girişilmesi veya bir nev’i boy ölçüşme niyeti olduğu varsayımı yatıyor olmalıdır. Hem de, ressam veya heykeltıraşın şekil verdiği varlığın, gerçekte doğada var olduğu, ya da var olabileceği, bu tür varlıkların herkesçe değil ancak ressam ve heykeltıraş gibi duygu ve sezgi gücü gelişmiş insanlarca tasavvur edilebileceği düşünülmeden. Ayrıca, olmayan bir varlığı, ya da cismi düşünüp şekil haline getirdiği varsayılan ressam ve heykeltıraştaki akıl, düşünce, kabiliyet ve marifetin de bidayette Yüce Yaratıcı tarafından ihsan edildiği ve bu kişilerin genlerine programlandığı düşünülmeden.

Dolayısıyla ressam ve heykeltıraş tarafından şekil verilen cismin de Allah tarafından yaratılmış olduğu farz edilmeden böyle bir varsayımda bulunulmuş ve bu varsayıma bağlı olarak da çeşitli yasaklamalar getirilmiş olmalıdır.

Aksi takdirde; doğada bulunan canlı veya cansız bütün varlıklar, olaylar, olgular ve geometrik cisimler,  sıradan insanlar tarafından da kolayca keşfedilip görülebilseydi sanat veya sanatçı diye iki kavram olur muydu dünyada? Acaba neden ikinci bir Mimar Sinan, ikinci bir Mikelanj (Michelangelo) veya ikinci bir Leonardo Da Vinci gelmedi dünyamıza? Ya da ikinci bir Aristo, ikinci bir Eflatun ve ikinci bir Albert Einstein? Kâşif veya mûcit olarak isimlendirilen kişi de zaten, olmayan bir şeyi değil, aslında olup da herkesin kolayca farkına varamadığı veya keşfedemediği cisimleri, olayları ve olguları keşfedip tanımlayan ve bir şekilde ispatlayan kişiler değil midirler? Bu anlamda kâşifler de gerçekte birer sanatçı, sanatçılar da gerçekte birer kâşif değil midirler zaten?

Bu konuda ilk defa olmak üzere; A. Lovoiser’in ortaya attığı A. Einstein’in de geliştirdiği “Tabiatta hiçbir şey yoktan var olmaz, var olan da yok olmaz” teorisini iyi hatırlamak gerekir.[6] Bu teorinin anlamı, “Tabiatta değişim, dönüşüm ve başkalaşım vardır, ancak yok olmak yoktur” demektir. Esasında bu teorinin Allah’ın yaratma sıfatına, yani yoktan var etme sıfatına aykırı bir tarafı da yoktur. Allah her şeyi yaratandır ve her şey yine onun takdiriyle değişir, dönüşür ve başkalaşır. Ancak yok olmaz. İnsanların öldükten sonra dirilmeleri de zaten bu değişmez yasaya işaret etmektedir.[7]

İşte sanatçı Allah’ın genlerine programladığı kabiliyet ve aklı kullanarak tabiattaki bu değişimi, dönüşümü ve başkalaşımı hisseden ve bu hissini, resim, heykel, şiir veya müzik gibi vasıtaları kullanarak şekle dönüştüren kişidir. Yoksa burada olmayan bir şeyi yaratma veya olmayan bir şeye şekil ve biçim verme amacı, dolayısıyla yaratma sıfatının tek sahibi Allah ile bir rekabet söz konusu olamaz. Bu tür iddialarda bulunan sapık ve sapkınlar tarih boyunca elbette olmuştur. Günümüz tıbbının verilerini esas alarak söyleyecek olursak; bu tür insanlar, ancak psikolojik tedaviye muhtaç hastalıklı insanlar olarak tanımlanabilirler.

Diyanet adına ifade edilen “…Günümüzdeki fotoğrafın, kamera, video ve diğer teknik araçlarla ekrana, sahneye yansıtılan görüntülerin klasik literatürdeki ‘tasvir’ kapsamında düşünülmemesi gerekir. Çünkü bunlar olmayan bir varlığın hayal gücüne dayanarak şekillendirilmesi olmayıp aksine, mevcut varlıkların teknik cihazlarla kaydedilip tekrar görüntüye gelmesidir. Bunlar belki de insan ve diğer varlıkların görüntülerinin suya, aynaya yansıması grubunda mütalaa edilebilir.”[8] şeklindeki görüşlerden de anlaşılacağı üzere; resim ve heykel gibi sanatlar istisna tutularak fotoğraf makinesi ve kamera gibi teknik cihazlarla çekilen hareketli ve hareketsiz görüntüler ile yine bu kabil cihazlarla kaydedilen görüntüler konusunda dini yönden herhangi bir sakınca yoktur. Zira fotoğraf makinesi, kamera cihazı ve diğer ses ve görüntü kaydedici cihazlar yardımıyla çekilen görüntüler ve alınan seslerde, olmayan bir şeyi vücuda getirme eylemi değil, Allah tarafından yaratılan canlı ve cansız varlıkları kaydetme ve sergileme işlemi vardır. Bu eylemde, hâşâ yaratma fiili konusunda Allah ile bir rekabet ve boy ölçüşme söz konusu değildir. Anlatılanlar büyük ölçüde bu anlama gelmektedir.

Ancak fotoğraf makinesi, kamera, bilgisayar vb. cihaz ve aygıtlarla çekilen, çizilen ve de bu tür teknolojik cihazlarla şekil verilip hareketli hale getirilen görüntüler konusuna hiç değinilmemesi, bu tür görüntülerin de Diyanet nazarında tıpkı resim ve heykel gibi muamele gördüğünü akla getirmektedir. Örneğin bilgisayar teknolojisi kullanılarak canlandırılan yaratık, cisim ve şekillerle, yine teknolojik aletlerle hareket verilen maketler, ayrıca karikatüristler tarafından çizilen ve gerçek dünyada rastlanmayan yaratıklar da Diyanet’e göre resim ve heykel, yani sûret mesabesindedir ve Allah’ın yaratma sıfatına karşı gelme eylemi taşırlar!

Diyanet ulemasına göre dünyada mevcut olan ve herkesçe görülüp tespit edilebilen varlıklara yönelik olmak üzere fotoğraf ve kameralar yardımıyla yapılan çekim ve görüntülemelerde yegâne kısıtlama şudur: “… Fotoğraf ve filimlerde yer alan tema ve görüntünün, dinin inanç ve ahlâk esaslarını ihlâl etmemesi, cinsî tahrike, bozgunculuk ve fitneye yol açmaması… Haliyle bu şartlar da, fotoğraf ve filmin kendisinin meşrûluğundan çok kullanım tarz ve amacıyla ilgili olarak getirilebilecek sınırlamalardır.”[9]

Yukarıdaki kısıtlamayı ve sınırlandırmayı bir örnekle açıklamak gerekirse; kadın veya erkeklerin avret yerlerinin ve cinsel organlarının, tıbbi amaçlarla, mesela teşhis, tedavi ve doğum yaptırmak vs. amacıyla görüntülenmesinde ve bu görüntülerin, sadece hekimlerce ve görüntüsü alınan kişi (ve belki bir dereceye kadar  eşi ve hemcinsi olan yakınları) tarafından görülmesinde dinen herhangi sakınca olmamakla birlikte, avret yerlerinin başkalarına gösterilmek üzere veya pornografik filmler ve erotik sahneler çekmek amacıyla görüntülenmesi caiz değildir…

Netice olarak diyelim ki; Kur’an-ı Kerim’de, Hz. Peygamber’in kadınlardan da biat alması emredildiğinden[10] ve Hz. Süleyman ile ilişkilerinden bahsedilen Sebe Melikesi Belkıs’tan[11] hareketle, kadınların da yönetici, hatta devlet başkanı olabileceğine hükmeden[12] İslam Uleması’nın, Kur’an-ı Kerim’de açıkça “Onlar Süleyman’a, isteğine göre yüksek ve görkemli binalar, heykeller, havuz gibi lengerler, yerinden kalkmaz kazanlar imal ederlerdi. Ey Dâvûd ailesi! Şükür için çaba gösterin. Kullarım arasında hakkıyla şükredenler pek azdır.”[13] denilerek, Süleyman Peygamber’in bile heykel yaptırdığı belirtildiği halde, neden bu ayete kıyasen “İslam’da resim ve heykel caizdir” diyemezler, onu da okuyucunun idrakine sunuyorum.

Ömer SAĞLAM

02 Şubat 2021


Dipnotlar:
[1] https://www.altayli.net/peygamber-donemi-dahil-islamda-muzik-ve-raks.html
[2] İlmihal-II İslam ve Toplum, TDV. İSAM (İslam Araştırmaları Merkezi) Yayını, İstanbul, 1999, s.102.
[3] Age, s.103.
[4] Age, s.103-104.
[5] Age, s.104-105.
[6] Fransız kimyacı Antonie Lavoiser’e göre; “Hiçbir şey yoktan var olamaz, var olan da yok olamaz. Madde ve enerji olarak birbirine devinerek dönüşür. Her şey sonsuza gider, maddenin yapı taşları sonsuz küçüklükte ve sonsuz çokluktadır”. Lavoiser’in, maddenin sonsuz küçüklükte ve sonsuz çoklukta olduğunu söylediği yapı taşlarını, yani atomlarını parçalama başarısı göstererek onun teorisini doğrulayıp daha da geliştiren Alman Fizikçi Albert Einstein’e göre de Kütle ve Enerji yok olmamakta, sadece (E=m.c2) formülü gereğince birbirine dönüşmektedir.
[7] Enerjinin Sakınımı Kanunu’nu kuran Fransız kimyacı Antonie Lavoiser ile İzafiyet Teorisi’nin kuramcısı Alman Fizikçi Albert Einstein’in birer dinsiz olduğunu ve Allah’ın yoktan var etme, vardan yok etme sıfatına aykırı görüşler ileri sürdüklerini herhalde hiç kimse iddia edemez. Örneğin; bu fikri ileri sürenlerden Albert Einstein çok katı dindar bir Alman Yahudisi’dir ve şu sözler onun ne kadar dindar olduğunun da işaretlerindendir:
“Gerçekten bilimsel kafalara sahip olan insanlar arasında, dini duygular taşımayan bir kişiye çok zor rastlarsınız. Fakat bu herhangi bir insanın dindarlığından çok farklıdır. Böyleleri için Tanrı, şefkatinden yararlanmayı umduğu ve cezalandırılmasından korktuğu için çocuğun babasına beslediği duygulara benzeyen yüce duygular beslediği, her ne kadar korkuyla karışmış olsa da varlığını dayandırdığı kişisel bir ilişkidir… Bilimle ciddi şekilde uğraşan herkes tabiat kanunlarında bir ruhun, insanlardan daha üstün bir ruhun olduğuna ikna olur. Bu yüzden bilimle uğraşmak, insanı dine götürür… Din duygusu ne zaman kaybolsa, bilim, ilhamı olmayan bir deneyciliğe dönüyor… Derin bir imana sahip olmayan gerçek bir bilim adamı düşünemiyorum… Tanrı Zar Atmaz… Bilimsiz din kör, dinsiz bilim ise topaldır… Yüce Tanrıyı anlamak çok zordur; o, esrarengizdir fakat hiç bir zaman kinci ve kötü değildir.”
[8] İlmihal-II İslam ve Toplum, TDV. İSAM (İslam Araştırmaları Merkezi) Yayını, İstanbul, 1999,  s, 105.
[9] Age, s.105.
[10] Kur’an-ı Kerim, Mümtehine Suresi, 63/12.
[11] Kur’an-ı Kerim, Neml Suresi, 27/20-30, 38-44.
[12] M.Nuri Yılmaz, “Kadından yönetici olur mu?” başlıklı, makalesi, https://www.hurriyet.com.tr/kadindan-yonetici-olur-mu-352182
[13] Kur’an-ı Kerim, Sebe Suresi, 34/13.
Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.