CUMHURİYET KADINI KİMLİĞİNİN OLUŞTURULMASI AŞAMALARI

CUMHURİYET KADINI KİMLİĞİNİN OLUŞTURULMASI AŞAMALARI

Onyedinci ve on dokuzuncu yüzyıl süreçlerinde Avrupa’nın sanayi devrimini gerçekleştirmesi, hızla ilerlemesini sağlamış, sömürgecilik ve hızlı ilerleme Doğu ve Batı arasındaki mesafeyi açmıştı. Bunun sonucunda çağın medeniyetini temsil eden güç batı yani Avrupa olmuştur. Devlet ve toplum yapısını güçlendiren, eğitim ve ekonomik refah düzeyini yükselten Avrupa’da, özgür düşünce ve doğal hukuk fikirleri yaygınlaşmış ve çeşitli feodal ve dini kısıtlamalara karşı gelinmeye başlanmıştır. Meydana gelen gelişme ve sanayileşme ile birlikte kadın, ev hayatının dışına taşmış, ucuz işgücü olarak kullanılması da onu çalışma hayatının önemli bir parçası haline getirmişti. Kadının ekonomik güce erişmesi, eğitim imkanlarından yararlanarak sosyal hayatta giderek artan sorumluluklar üstlenmesi, Avrupa’daki kadının durumunu değiştirmiş, ataerkil aile ve toplum yapısını zayıflatmıştır.

XIX. yüzyılda ortaya çıkan kadın örgütleri, “çalışma şartlarının düzeltilmesi, eşit işe eşit ücret ödenmesi, sosyal güvencelerden yararlanılması, aile kurmada kadına da söz hakkı tanınması, çocukların velayet hakkı, boşanmada eşitlik, mirastan erkekler gibi yararlanmak, seyahat özgürlüğü” isteklerini dile getirerek, “kadın da insandır ve özgür olmaya hakkı vardır, kadınlar da erkeklerin sahip olduğu haklara sahip olmalıdır” fikirlerini savunmuştur. Hukukta eşitlik, siyasi hakların kadınlara da tanınması vb. isteklerin giderek arttığı, kadın haklarını savunan eylem ve gösterilerin yapıldığı Amerika ve Avrupa’da verilen mücadele başarıya ulaşmış ve bazı ülkelerde kadınlar lehine yasal düzenlemeler yapılarak kadın-erkek eşitliğini sağlamaya yönelik adımlar atılmıştır.

Avrupa’daki gelişmelerden, Tanzimat’ın ilanından sonra giderek artan hızla daha fazla etkilenen Osmanlı Devleti, başta askeri alan olmak üzere çeşitli alanlarda ıslahatlar yapmaya başlamıştı. Tanzimat’ın ilanı sonrasındaki dönemde Osmanlı aydınları geleneksel yapıdan kurtulmak gerektiğini ileri sürerek her alanda ıslahat fikrini savunmuşlardır. Bazı aydınlar, Müslüman kadınların zor durumda olduğuna dikkat çekerek Müslüman kadının durumunun düzeltilmesini istemektedir. Batılı hemcinslerinin sahip olduğu haklara Müslüman kadınların da sahip olması gerektiğini ifade eden Osmanlı aydınları özellikle II. Meşrutiyet Dönemi’nin eserlerinde, gazete ve dergilerinde, bu düşüncelerini dile getirmekte, ayrıca kurulan dernekler aracılığıyla kadın haklarını savunmaktadırlar.[1]

Dünya Savaşı sırasında erkek nüfusun çoğunluğunun silah altında olması sebebiyle duyulan ihtiyaç üzerine kadınlar, çalışma hayatına katılmaya teşvik edilmiş, şoför, ağır fabrika işçisi, çöpçü vb. mesleklerde görev yapan kadınlara gece ve gündüz vardiyalı çalışma saati uygulanmıştır. Savaş günlerinin devlet politikalarının, adeta kadını evden uzaklaştırıp bağımsızlaştıran politika olması dikkat çekicidir. Bu dönemde erkeğin yerini alan, onun yaptığı işleri başaran, ülkesi ve ailesi için fedakarca çalışan kadın tipi simgeleştirilmiştir. Osmanlı Devleti’nde de II. Meşrutiyet Dönemi çalışma hayatına teşvik edilen kadınların savaş sırasında daha fazla sayıda ve çeşitli mesleklerde çalışmaya başladığı bir dönemdir. Bu dönemde bizzat devlet, Müslüman kadını çalışma hayatına yönlendirecek çalışmalar yapmış, Kadın Amele Taburları oluşturarak kadınları çok çeşitli alanlarda istihdam etmiştir.[2]

Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında uğranılan yenilgiler, insan ve toprak kayıpları, yapılan göçler kadınların mağdur olmasında etkili sebepler arasında yer almaktadır. I. Dünya Savaşı yenilgisi sonunda imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması’yla işgal edilen Anadolu’da da Türklere yapılan soykırım, mezalim, kadınların uğradığı tecavüz ve eziyetler Müslüman kadınını daha da zor durumda bırakmıştır. İtilaf devletleri tarafından işgal edilen yerlerde, Ermeni ve Rumların da katılmasıyla giderek artan zulüm ülke aydınlarını harekete geçirmiş ve işgallere karşı direnme kararı alınarak milli mücadele başlatılmıştır.

İşgallerden kurtulup vatanın bağımsızlığını gerçekleştirmek için verilen mücadeleye katılan Türk kadını, cephede ve cephe gerisinde hizmet etmiş, cephane imalathanelerinde, kağnı kollarında, yol ve siper kazmada, hastabakıcılık, terzilik görevlerinde çalışarak cepheye silah taşımış, şehit ve kimsesiz çocuklarına bakmış ve yardım toplama faaliyetlerine katılmışlardı. Savaş sırasında eşsiz bir fedakarlıkla görev yapan kadınlarımızın gösterdikleri cesaret ve azim, ezilen ve sömürülen esir milletlerin kadınlarına örnek olmuş, dünya kadın hareketleri açısından önem taşıyan bir hareket olarak değerlendirilmiştir.

Anadolu’nun işgaline karşı sessiz kalamayan Türk kadını başta İstanbul olmak üzere Anadolu’nun birçok yerinde işgalleri kınayan mitinglere katılmış ayrıca sadece kadınların katıldığı mitingler düzenlemiştir. Bu mitinglerde halkı mücadeleye çağıran kadın konuşmacılar adeta mücadelenin birer simgesi haline gelerek milli şuurun gelişmesini sağlamışlardı. Bunun yanı sıra Milli Mücadele’yi desteklemek amacıyla kadın dernekleri kurulmuş, bunlar aracılığıyla mücadeleye katkıda bulunan kadınlar örgütlü kitlesel kadın hareketlerini yönlendirmişlerdi.[3]

Her türlü yokluğa katlanarak işgallere karşı direnen Türk milleti, fedakarlığının karşılığını, silahlı mücadeleyi bitiren Lozan Barış Antlaşması’yla kazanarak yeni bir dönem başlatmıştır. Bu dönemde yıkılan ve bozulan eski kurumların yerine yeni kurumların kurulması gerçekleştirilirken yeni Türk devletini çağdaş bir hale dönüştürmeyi amaçlayan sosyal ve siyasi yenilikler yapılmıştır. Milli varlığımızın temeli olacak yeni bir yaşayış tarzı, dünya görüşü topluma benimsetilmeye çalışılmış, “Memleket behemehal asri, medeni, müteceddit olacaktır. Bizim için bu, hayat davasıdır” diyen Atatürk’ün bu sözlerle gösterdiği hedefe kısa sürede ulaşılacak bir dizi inkılap art arda gerçekleştirilmiştir. İslami ve çok uluslu bir imparatorluktan milli bir devlete geçilmiş, ulus -devlet- üniter model benimsenmiştir. Dine dayalı hukuk sistemi ve devlet yapısı değiştirilirken, Tanzimat’tan sonra giderek yaygınlaşan medeniyet ve Batılılaşma kavramlarına açıklık getirilerek her yönüyle çağdaşlaşma prensibi kabul edilerek gerekli adımlar atılmıştır.

Çağdaşlaşmanın Türk toplumuna benimsetilmesine özen gösteren Atatürk, ıslahatlarla ortaya çıkan tartışmalı ortamı ve kültür ikiliğini ortadan kaldırmayı amaçlayarak, Batı medeniyetinin topluma Türk kültürü çerçevesinde verilmesine özen göstermiştir. “Medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı aile hayatıyla, yaşayış tarzıyla, baştan aşağı dış görünüşü ile medeni olduğunu fiilen göstermek mecburiyetindedir” sözüyle yalnızca idare şeklinin değiştirilmekle kalınmayacağına, yaşantı ve aile tarzının da değiştirileceğini açıklamakla medeni bir seviyeye ulaşılacağını, taklitçi olmayan ve çağdaş medeniyetin temelini oluşturan teknolojiyi, her şeyden önemlisi bu teknolojiyi oluşturan düşünce ve dünya görüşünü topluma kazandırmayı hedeflemektedir. Dil ve tarih, yazı, kıyafet ve hukuk alanlarında yoğunlaştırılan düzenlemeler ve yeniliklerle aynı zamanda Türk milli kültürü hakim hale getirilmeye çalışılmıştır.[4]

Cumhuriyet’in ilanından sonra yapılacak iş çoktur. Gerçekleştirilmesi arzu edilen yenilikler yeni bir toplum düzeni oluşturmayı da hedeflemektedir. Öncelikle kadınları aşağılayan yasa ve geleneklerin ortadan kaldırılması gereklidir. Kadın-erkek eşitliğini sağlamaya giden yolda ilk adım olarak tramvay, tren ve vapurlarda erkek ve kadınların ayrı ayrı seyahat etmeleri için ayrılan bölümler kaldırılmıştır.

Tevhid-i Tedrisat’ın (3 Mart 1924) kabulü ile eğitimde birlik ve eşitlik ilkesi kabul edilmiş, kız ve erkek çocukların aynı ortamda beraberce eğitim yapmaları kabul edilmiştir. Çocuklarını ilkokula göndermeyen ailelere cezai yükümlülükler getirilmesi uygulamaları da eğitim hakkından eşit yararlanılmasını yaygınlaştırmayı amaçlamaktadır. Eğitim, kadını bağımsız birey haline getirmenin ilk aşaması olarak görülmekte, kadını eski geleneksel bir yapıdan sıyırarak yepyeni bir sosyal kimlik kazandırılması istenmektedir.[5]

Toplumun ihmal edilmiş bir parçası olan kadını, toplumla kaynaştırıp üretici bir duruma getirmenin yolları aranarak aile kurma ve meslek edindirme gibi çeşitli alanlarda değişime hız verilmiş, çok çeşitli alanlarda inkılaplar yapılmıştır. Dini hukuk sistemi değiştirilerek kadın-erkek eşitliğinin sağlanması hedeflenmiştir. Aile hukukuna yeni bir düzen ve denge getirmeyi amaçlayan medeni kanun ile Türkiye’de ailede eşitlik ve demokrasi anlayışının zemini oluşturulmaktadır. 17 Şubat 1926 tarihinde Medeni Kanun’un kabulü ile, tek eşlilik yani tek kadınla nikahın hukuken meşru olduğu, diğer kadınlarla yapılan evliliklerin ise meşru olmadığı, resmi nikahın eş statüsü için şart olarak belirlendiği ve bunun da bir kadınla evlilikte kabul edildiği topluma anlatılmaya çalışıldı. Yasalar önünde resmi nikahlı eşin bu evlilikle ilgili haklardan (miras, eşin ölümü halinde maaş bağlanması, doğan çocukların nüfus kağıtları yoksa eğitim ve diğer haklardan yararlanmada zorluk çekeceği vb.) yararlanacağını ifade eden yazı ve konferanslar yapıldı. Evlenmede yaş 18 olarak belirlendi. Çok küçük yaşlardaki kız çocukların evlendirilmesini veya evlilik adı altında para karşılığı satılmasını önlemek için alınan bu karar 16 ve 17 yaş için aile rızası hükmü ile (kırsal kesimde yapılan) küçük yaştaki evliliklere kolaylık getirmeyi amaçladı. Medeni usule uygun nikah sırasında tarafların kendi rızalarını nikah memuruna şahitler eşliğinde açıklaması, boşanma hakkının kadına da tanınması, erkeğin şer’i sistemde serbestçe kullandığı boşanma hakkının sınırlanması ve boşanma için geçerli bazı sebeplerin aranması getirildi. Çocukların velayet hakkı kadına da tanındı. Mirasta kız ve erkek çocukların eşitliği kabul edilirken mahkemelerde erkeklerin şahitliğinin üstün sayılmasından vazgeçilerek kadın ve erkek tanıkların ifadelerinin eşitliği kabul edildi.[6]

Laiklik esası kabul edilerek, azınlık, cemaat, mezhep farklılıklarından doğan yasalar kaldırıldı. Kılık kıyafette yeni düzenlemelere gidildi. Ümmet kimliği kırılarak Yurttaş kimliği ön plana çıkarıldı. Özel hayat, ailenin kuruluşu, işleyişi, sona ermesi, miras ilişkileri, kişilerle eşyalar, kişilerle kişiler arasındaki ilişkiler yeni hukuk kurallarına göre düzenlendi.

Kadın-erkek eşitliğine geçilmesini kolaylaştıran ve aile hukukuna denge getirmeyi amaçlayan Medeni Kanun ile o günün Türkiyesi’nde büyük atılımlar gerçekleştirmektedir. Kadınların, Medeni Kanun’un kabulünde ve bazı değişikliklerin hazırlanmasında rolleri olmamasına ve hatta fazla istekli davranmamalarına rağmen yasanın hazırlanması ve kabulü Batılılaşma taraftarı yönetici kadroların meclisteki gelenekçi (şeriatçı) muhafazakar kadrolara karşı kazandığı bir zafer olmaktadır. Bunda da Atatürk’ün rolü büyüktür. Bütün karşı direnmelere ve kadınların ahlakının ancak ve ancak şeriat kurallarıyla sağlanacağını, kadının çarşafının ve peçesinin onun ahlakını gösteren giyiniş tarzı olduğunu ve dış görünüş bakımından kadınları eşitlediğini ileri sürenlere, Medeni Kanunu protesto ederek, aynı gün ve saatte dört kadınla dini nikahla evlenerek yaşaya gelenlere rağmen toplumun büyük çoğunluğu kısa sürede yeni yasanın kurallarını uygulamaya başlamış, resmi nikahla aile kurma yaygınlaşmıştır.

Kılık kıyafet alanında Batılı kıyafet tarzı benimsenmiş, bu alanda yapılan düzenlemeler, kabul edilen kanunlarla (şapka kanunu) İl Genel Meclislerinin çarşaf ve peçe giyilmesini yasaklayan kararları Cumhuriyet Yurttaşı kimliğini pekiştiren yenilikler olmuştur. Osmanlı’da dine ve etnik kökenlere dayalı çeşitlilik gösteren kıyafetleri tamamen ortadan kaldırmayı hedefleyen girişimler, Avrupai diye nitelenen erkek ve kadın kıyafetlerinin kabul edilmesini sağlamıştır. Toplumun giyinişini değiştirerek dış görünüşünü de Batılılaştırmayı amaçlayan yenilik hareketleri hızlı bir şekilde uygulanarak ortak bir kıyafet tarzında toplumda birlik oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu şekilde, kıyafetlere bakılarak kişinin hangi din, mezhep, cemaat ve etnik gruba ait olduğunun anlaşıldığı ve taraflı davranışlar sergilenen bir ortamdan ortak bir kıyafet tarzının benimsenildiği bir ortama geçilerek ayrıcalıklı ve ayrımcı davranışların ortadan kaldırılması amaçlanmıştır.[7]

Türkiye’de kadın hakları konusunda diğer önemli bir gelişme de Atatürk’ün talimatlarıyla başlatılan kadınlara siyasi haklar tanınması çalışmalarıdır. İslamiyet öncesi Türk kadınlarının devlet işlerinde söz sahibi olduğunu ve aile içerisinde saygın bir konumda bulunduğunu ileri süren görüşlerde yaygınlaştığı kadının geri plana itildiği ve devlet hayatından dışlandığı iddia edilmiştir. Artık kadınların yeniden, eskiden sahip bulundukları saygın konuma getirilmeleri gerektiği savunulmaktadır. Devlet işlerinde sorumluluk üstlenmeleri için yeni düzenlemeler yapılmalı, siyasi haklar tanınmalıdır. “Herkes kadından vatan dersi alır da niçin o vatanın idaresi ve mukadderatı söz konusu olduğu zaman ihmal edilir”, Trabzon Türk Ocağı’nda yaptığı bir konuşmada bu sözleriyle kadının ülke idaresinde söz sahibi olmasını isteyen Süreyya Hulusi Hanım, kendisi gibi düşünen birçok aydının düşüncelerini dile getirmektedir. 1924 yılında kurulan Türk Kadın Birliği’nin, 1927 yılında yönetmeliğinde değişiklik yaparak kadınlara siyasi hak sağlanması için çalışacağını ilave etmektedir.

Fakat, derneğin düzenlediği toplantılarda aldığı bazı kararların tepkilere neden olduğu görülmektedir. Gerek halk gerekse meclis ve basın henüz bu isteklere hazır değildir.[8] Dernek içerisinde bazı anlaşmazlıklar, yöneticilerin anlayışlı davranmayışları polis müdahalesine sebep olmuş, dernek kısa bir süre kapanma tehlikesiyle karşılaşmıştır. Yeniden başkan seçimine giden dernek bir süre siyasi isteklerini gündeme getirmemiş, eğitici faaliyetleri ile yardım çalışmalarında bulunmuştur.

Çeşitli sebeplerle baskılara uğrayan Türk Kadın Birliği’nin bu baskılara uğramasının sebebini, sadece siyasi hak istekleriyle bağdaştırmak yanlış bir düşünce olmaktadır. Bu derneğin diğer derneklerle ilişkileri, üyelerinin genel durumları, bütçelerde savunma harcamalarının eleştirilmesi ve o günkü şartlarda kabul edilemez bulunan görüşleri sebebiyle kamuoyunca hoş karşılanmaması ve ortamın bu istekleri gerçekleştirmeye uygun bulunmaması, derneğin üzerindeki baskıları arttırmıştı. Dernek 1927’den itibaren kamuoyunun kızgınlığını üzerine çekmemek amacıyla ılımlı açıklamalarla siyasi hak isteklerini gündemde tutarak çalışmalarını sürdürmüştür. Halkın siyasi haklar konusunda hazırlanmasına dikkat eden Atatürk yaklaşan yerel seçimlerde kadınlara siyasi hakların verilmesini istemiştir. 20.03.1930 tarihinde Belediye Kanunu görüşülürken meclise bir tasarı verilerek yapılacak belediye seçimlerine kadınların da katılması teklif edilecektir. Tasarı hakkında İçişleri Bakanı Şükrü Kaya (Muğla), Ahmet Ağaoğlu (Kars), Emin Sazak (Eskişehir) milletvekilleri birer konuşma yapmışlardır. İçişleri bakanı Şükrü Kaya Bey; “Bu tasarının açık özelliklerinden ve inkılapçı hükümlerinden biri de Türk kadınının erkeği ile eşit olan şerefli hakkını tamamıyla belediye işlerinde de tayin etmesidir” derken, Ahmet Ağaoğlu da; “Kadınların belediye yönetimlerinde görev almalarının belediyeleri temsil bakımından meclisten daha üstün kıldığını” anlatıyordu. Emin Sazak ise “Batı’da birçok ülkenin kadınlara aynı hakkı verdiğinden bahsederek bu kanunun kabulü ile aradaki farkın kaldırılacağını” savunuyordu.[9] Kanunun 198 oyla kabulünden sonra partilere kaydolarak seçimlere katılan ve Belediye Meclislerine giren kadınlarımız arasında Adviye Fenik, Seminur İnanç, Nezihe Korur, Şerife Hanım, Berna hanım gibi isimler bulunmaktadır.


ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ