CUMHURİYET KADINI KİMLİĞİNİN OLUŞTURULMASI AŞAMALARI

- Advertisement -

Yrd. Doç. Dr. Leyla KAPLAN

Onyedinci ve on dokuzuncu yüzyıl süreçlerinde Avrupa’nın sanayi devrimini gerçekleştirmesi, hızla ilerlemesini sağlamış, sömürgecilik ve hızlı ilerleme Doğu ve Batı arasındaki mesafeyi açmıştı. Bunun sonucunda çağın medeniyetini temsil eden güç batı yani Avrupa olmuştur. Devlet ve toplum yapısını güçlendiren, eğitim ve ekonomik refah düzeyini yükselten Avrupa’da, özgür düşünce ve doğal hukuk fikirleri yaygınlaşmış ve çeşitli feodal ve dini kısıtlamalara karşı gelinmeye başlanmıştır. Meydana gelen gelişme ve sanayileşme ile birlikte kadın, ev hayatının dışına taşmış, ucuz işgücü olarak kullanılması da onu çalışma hayatının önemli bir parçası haline getirmişti. Kadının ekonomik güce erişmesi, eğitim imkanlarından yararlanarak sosyal hayatta giderek artan sorumluluklar üstlenmesi, Avrupa’daki kadının durumunu değiştirmiş, ataerkil aile ve toplum yapısını zayıflatmıştır.

XIX. yüzyılda ortaya çıkan kadın örgütleri, “çalışma şartlarının düzeltilmesi, eşit işe eşit ücret ödenmesi, sosyal güvencelerden yararlanılması, aile kurmada kadına da söz hakkı tanınması, çocukların velayet hakkı, boşanmada eşitlik, mirastan erkekler gibi yararlanmak, seyahat özgürlüğü” isteklerini dile getirerek, “kadın da insandır ve özgür olmaya hakkı vardır, kadınlar da erkeklerin sahip olduğu haklara sahip olmalıdır” fikirlerini savunmuştur. Hukukta eşitlik, siyasi hakların kadınlara da tanınması vb. isteklerin giderek arttığı, kadın haklarını savunan eylem ve gösterilerin yapıldığı Amerika ve Avrupa’da verilen mücadele başarıya ulaşmış ve bazı ülkelerde kadınlar lehine yasal düzenlemeler yapılarak kadın-erkek eşitliğini sağlamaya yönelik adımlar atılmıştır.

Avrupa’daki gelişmelerden, Tanzimat’ın ilanından sonra giderek artan hızla daha fazla etkilenen Osmanlı Devleti, başta askeri alan olmak üzere çeşitli alanlarda ıslahatlar yapmaya başlamıştı. Tanzimat’ın ilanı sonrasındaki dönemde Osmanlı aydınları geleneksel yapıdan kurtulmak gerektiğini ileri sürerek her alanda ıslahat fikrini savunmuşlardır. Bazı aydınlar, Müslüman kadınların zor durumda olduğuna dikkat çekerek Müslüman kadının durumunun düzeltilmesini istemektedir. Batılı hemcinslerinin sahip olduğu haklara Müslüman kadınların da sahip olması gerektiğini ifade eden Osmanlı aydınları özellikle II. Meşrutiyet Dönemi’nin eserlerinde, gazete ve dergilerinde, bu düşüncelerini dile getirmekte, ayrıca kurulan dernekler aracılığıyla kadın haklarını savunmaktadırlar.[1]

Dünya Savaşı sırasında erkek nüfusun çoğunluğunun silah altında olması sebebiyle duyulan ihtiyaç üzerine kadınlar, çalışma hayatına katılmaya teşvik edilmiş, şoför, ağır fabrika işçisi, çöpçü vb. mesleklerde görev yapan kadınlara gece ve gündüz vardiyalı çalışma saati uygulanmıştır. Savaş günlerinin devlet politikalarının, adeta kadını evden uzaklaştırıp bağımsızlaştıran politika olması dikkat çekicidir. Bu dönemde erkeğin yerini alan, onun yaptığı işleri başaran, ülkesi ve ailesi için fedakarca çalışan kadın tipi simgeleştirilmiştir. Osmanlı Devleti’nde de II. Meşrutiyet Dönemi çalışma hayatına teşvik edilen kadınların savaş sırasında daha fazla sayıda ve çeşitli mesleklerde çalışmaya başladığı bir dönemdir. Bu dönemde bizzat devlet, Müslüman kadını çalışma hayatına yönlendirecek çalışmalar yapmış, Kadın Amele Taburları oluşturarak kadınları çok çeşitli alanlarda istihdam etmiştir.[2]

Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında uğranılan yenilgiler, insan ve toprak kayıpları, yapılan göçler kadınların mağdur olmasında etkili sebepler arasında yer almaktadır. I. Dünya Savaşı yenilgisi sonunda imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması’yla işgal edilen Anadolu’da da Türklere yapılan soykırım, mezalim, kadınların uğradığı tecavüz ve eziyetler Müslüman kadınını daha da zor durumda bırakmıştır. İtilaf devletleri tarafından işgal edilen yerlerde, Ermeni ve Rumların da katılmasıyla giderek artan zulüm ülke aydınlarını harekete geçirmiş ve işgallere karşı direnme kararı alınarak milli mücadele başlatılmıştır.

İşgallerden kurtulup vatanın bağımsızlığını gerçekleştirmek için verilen mücadeleye katılan Türk kadını, cephede ve cephe gerisinde hizmet etmiş, cephane imalathanelerinde, kağnı kollarında, yol ve siper kazmada, hastabakıcılık, terzilik görevlerinde çalışarak cepheye silah taşımış, şehit ve kimsesiz çocuklarına bakmış ve yardım toplama faaliyetlerine katılmışlardı. Savaş sırasında eşsiz bir fedakarlıkla görev yapan kadınlarımızın gösterdikleri cesaret ve azim, ezilen ve sömürülen esir milletlerin kadınlarına örnek olmuş, dünya kadın hareketleri açısından önem taşıyan bir hareket olarak değerlendirilmiştir.

Anadolu’nun işgaline karşı sessiz kalamayan Türk kadını başta İstanbul olmak üzere Anadolu’nun birçok yerinde işgalleri kınayan mitinglere katılmış ayrıca sadece kadınların katıldığı mitingler düzenlemiştir. Bu mitinglerde halkı mücadeleye çağıran kadın konuşmacılar adeta mücadelenin birer simgesi haline gelerek milli şuurun gelişmesini sağlamışlardı. Bunun yanı sıra Milli Mücadele’yi desteklemek amacıyla kadın dernekleri kurulmuş, bunlar aracılığıyla mücadeleye katkıda bulunan kadınlar örgütlü kitlesel kadın hareketlerini yönlendirmişlerdi.[3]

Her türlü yokluğa katlanarak işgallere karşı direnen Türk milleti, fedakarlığının karşılığını, silahlı mücadeleyi bitiren Lozan Barış Antlaşması’yla kazanarak yeni bir dönem başlatmıştır. Bu dönemde yıkılan ve bozulan eski kurumların yerine yeni kurumların kurulması gerçekleştirilirken yeni Türk devletini çağdaş bir hale dönüştürmeyi amaçlayan sosyal ve siyasi yenilikler yapılmıştır. Milli varlığımızın temeli olacak yeni bir yaşayış tarzı, dünya görüşü topluma benimsetilmeye çalışılmış, “Memleket behemehal asri, medeni, müteceddit olacaktır. Bizim için bu, hayat davasıdır” diyen Atatürk’ün bu sözlerle gösterdiği hedefe kısa sürede ulaşılacak bir dizi inkılap art arda gerçekleştirilmiştir. İslami ve çok uluslu bir imparatorluktan milli bir devlete geçilmiş, ulus -devlet- üniter model benimsenmiştir. Dine dayalı hukuk sistemi ve devlet yapısı değiştirilirken, Tanzimat’tan sonra giderek yaygınlaşan medeniyet ve Batılılaşma kavramlarına açıklık getirilerek her yönüyle çağdaşlaşma prensibi kabul edilerek gerekli adımlar atılmıştır.

Çağdaşlaşmanın Türk toplumuna benimsetilmesine özen gösteren Atatürk, ıslahatlarla ortaya çıkan tartışmalı ortamı ve kültür ikiliğini ortadan kaldırmayı amaçlayarak, Batı medeniyetinin topluma Türk kültürü çerçevesinde verilmesine özen göstermiştir. “Medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı aile hayatıyla, yaşayış tarzıyla, baştan aşağı dış görünüşü ile medeni olduğunu fiilen göstermek mecburiyetindedir” sözüyle yalnızca idare şeklinin değiştirilmekle kalınmayacağına, yaşantı ve aile tarzının da değiştirileceğini açıklamakla medeni bir seviyeye ulaşılacağını, taklitçi olmayan ve çağdaş medeniyetin temelini oluşturan teknolojiyi, her şeyden önemlisi bu teknolojiyi oluşturan düşünce ve dünya görüşünü topluma kazandırmayı hedeflemektedir. Dil ve tarih, yazı, kıyafet ve hukuk alanlarında yoğunlaştırılan düzenlemeler ve yeniliklerle aynı zamanda Türk milli kültürü hakim hale getirilmeye çalışılmıştır.[4]

Cumhuriyet’in ilanından sonra yapılacak iş çoktur. Gerçekleştirilmesi arzu edilen yenilikler yeni bir toplum düzeni oluşturmayı da hedeflemektedir. Öncelikle kadınları aşağılayan yasa ve geleneklerin ortadan kaldırılması gereklidir. Kadın-erkek eşitliğini sağlamaya giden yolda ilk adım olarak tramvay, tren ve vapurlarda erkek ve kadınların ayrı ayrı seyahat etmeleri için ayrılan bölümler kaldırılmıştır.

Tevhid-i Tedrisat’ın (3 Mart 1924) kabulü ile eğitimde birlik ve eşitlik ilkesi kabul edilmiş, kız ve erkek çocukların aynı ortamda beraberce eğitim yapmaları kabul edilmiştir. Çocuklarını ilkokula göndermeyen ailelere cezai yükümlülükler getirilmesi uygulamaları da eğitim hakkından eşit yararlanılmasını yaygınlaştırmayı amaçlamaktadır. Eğitim, kadını bağımsız birey haline getirmenin ilk aşaması olarak görülmekte, kadını eski geleneksel bir yapıdan sıyırarak yepyeni bir sosyal kimlik kazandırılması istenmektedir.[5]

Toplumun ihmal edilmiş bir parçası olan kadını, toplumla kaynaştırıp üretici bir duruma getirmenin yolları aranarak aile kurma ve meslek edindirme gibi çeşitli alanlarda değişime hız verilmiş, çok çeşitli alanlarda inkılaplar yapılmıştır. Dini hukuk sistemi değiştirilerek kadın-erkek eşitliğinin sağlanması hedeflenmiştir. Aile hukukuna yeni bir düzen ve denge getirmeyi amaçlayan medeni kanun ile Türkiye’de ailede eşitlik ve demokrasi anlayışının zemini oluşturulmaktadır. 17 Şubat 1926 tarihinde Medeni Kanun’un kabulü ile, tek eşlilik yani tek kadınla nikahın hukuken meşru olduğu, diğer kadınlarla yapılan evliliklerin ise meşru olmadığı, resmi nikahın eş statüsü için şart olarak belirlendiği ve bunun da bir kadınla evlilikte kabul edildiği topluma anlatılmaya çalışıldı. Yasalar önünde resmi nikahlı eşin bu evlilikle ilgili haklardan (miras, eşin ölümü halinde maaş bağlanması, doğan çocukların nüfus kağıtları yoksa eğitim ve diğer haklardan yararlanmada zorluk çekeceği vb.) yararlanacağını ifade eden yazı ve konferanslar yapıldı. Evlenmede yaş 18 olarak belirlendi. Çok küçük yaşlardaki kız çocukların evlendirilmesini veya evlilik adı altında para karşılığı satılmasını önlemek için alınan bu karar 16 ve 17 yaş için aile rızası hükmü ile (kırsal kesimde yapılan) küçük yaştaki evliliklere kolaylık getirmeyi amaçladı. Medeni usule uygun nikah sırasında tarafların kendi rızalarını nikah memuruna şahitler eşliğinde açıklaması, boşanma hakkının kadına da tanınması, erkeğin şer’i sistemde serbestçe kullandığı boşanma hakkının sınırlanması ve boşanma için geçerli bazı sebeplerin aranması getirildi. Çocukların velayet hakkı kadına da tanındı. Mirasta kız ve erkek çocukların eşitliği kabul edilirken mahkemelerde erkeklerin şahitliğinin üstün sayılmasından vazgeçilerek kadın ve erkek tanıkların ifadelerinin eşitliği kabul edildi.[6]

Laiklik esası kabul edilerek, azınlık, cemaat, mezhep farklılıklarından doğan yasalar kaldırıldı. Kılık kıyafette yeni düzenlemelere gidildi. Ümmet kimliği kırılarak Yurttaş kimliği ön plana çıkarıldı. Özel hayat, ailenin kuruluşu, işleyişi, sona ermesi, miras ilişkileri, kişilerle eşyalar, kişilerle kişiler arasındaki ilişkiler yeni hukuk kurallarına göre düzenlendi.

Kadın-erkek eşitliğine geçilmesini kolaylaştıran ve aile hukukuna denge getirmeyi amaçlayan Medeni Kanun ile o günün Türkiyesi’nde büyük atılımlar gerçekleştirmektedir. Kadınların, Medeni Kanun’un kabulünde ve bazı değişikliklerin hazırlanmasında rolleri olmamasına ve hatta fazla istekli davranmamalarına rağmen yasanın hazırlanması ve kabulü Batılılaşma taraftarı yönetici kadroların meclisteki gelenekçi (şeriatçı) muhafazakar kadrolara karşı kazandığı bir zafer olmaktadır. Bunda da Atatürk’ün rolü büyüktür. Bütün karşı direnmelere ve kadınların ahlakının ancak ve ancak şeriat kurallarıyla sağlanacağını, kadının çarşafının ve peçesinin onun ahlakını gösteren giyiniş tarzı olduğunu ve dış görünüş bakımından kadınları eşitlediğini ileri sürenlere, Medeni Kanunu protesto ederek, aynı gün ve saatte dört kadınla dini nikahla evlenerek yaşaya gelenlere rağmen toplumun büyük çoğunluğu kısa sürede yeni yasanın kurallarını uygulamaya başlamış, resmi nikahla aile kurma yaygınlaşmıştır.

Kılık kıyafet alanında Batılı kıyafet tarzı benimsenmiş, bu alanda yapılan düzenlemeler, kabul edilen kanunlarla (şapka kanunu) İl Genel Meclislerinin çarşaf ve peçe giyilmesini yasaklayan kararları Cumhuriyet Yurttaşı kimliğini pekiştiren yenilikler olmuştur. Osmanlı’da dine ve etnik kökenlere dayalı çeşitlilik gösteren kıyafetleri tamamen ortadan kaldırmayı hedefleyen girişimler, Avrupai diye nitelenen erkek ve kadın kıyafetlerinin kabul edilmesini sağlamıştır. Toplumun giyinişini değiştirerek dış görünüşünü de Batılılaştırmayı amaçlayan yenilik hareketleri hızlı bir şekilde uygulanarak ortak bir kıyafet tarzında toplumda birlik oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu şekilde, kıyafetlere bakılarak kişinin hangi din, mezhep, cemaat ve etnik gruba ait olduğunun anlaşıldığı ve taraflı davranışlar sergilenen bir ortamdan ortak bir kıyafet tarzının benimsenildiği bir ortama geçilerek ayrıcalıklı ve ayrımcı davranışların ortadan kaldırılması amaçlanmıştır.[7]

Türkiye’de kadın hakları konusunda diğer önemli bir gelişme de Atatürk’ün talimatlarıyla başlatılan kadınlara siyasi haklar tanınması çalışmalarıdır. İslamiyet öncesi Türk kadınlarının devlet işlerinde söz sahibi olduğunu ve aile içerisinde saygın bir konumda bulunduğunu ileri süren görüşlerde yaygınlaştığı kadının geri plana itildiği ve devlet hayatından dışlandığı iddia edilmiştir. Artık kadınların yeniden, eskiden sahip bulundukları saygın konuma getirilmeleri gerektiği savunulmaktadır. Devlet işlerinde sorumluluk üstlenmeleri için yeni düzenlemeler yapılmalı, siyasi haklar tanınmalıdır. “Herkes kadından vatan dersi alır da niçin o vatanın idaresi ve mukadderatı söz konusu olduğu zaman ihmal edilir”, Trabzon Türk Ocağı’nda yaptığı bir konuşmada bu sözleriyle kadının ülke idaresinde söz sahibi olmasını isteyen Süreyya Hulusi Hanım, kendisi gibi düşünen birçok aydının düşüncelerini dile getirmektedir. 1924 yılında kurulan Türk Kadın Birliği’nin, 1927 yılında yönetmeliğinde değişiklik yaparak kadınlara siyasi hak sağlanması için çalışacağını ilave etmektedir.

Fakat, derneğin düzenlediği toplantılarda aldığı bazı kararların tepkilere neden olduğu görülmektedir. Gerek halk gerekse meclis ve basın henüz bu isteklere hazır değildir.[8] Dernek içerisinde bazı anlaşmazlıklar, yöneticilerin anlayışlı davranmayışları polis müdahalesine sebep olmuş, dernek kısa bir süre kapanma tehlikesiyle karşılaşmıştır. Yeniden başkan seçimine giden dernek bir süre siyasi isteklerini gündeme getirmemiş, eğitici faaliyetleri ile yardım çalışmalarında bulunmuştur.

Çeşitli sebeplerle baskılara uğrayan Türk Kadın Birliği’nin bu baskılara uğramasının sebebini, sadece siyasi hak istekleriyle bağdaştırmak yanlış bir düşünce olmaktadır. Bu derneğin diğer derneklerle ilişkileri, üyelerinin genel durumları, bütçelerde savunma harcamalarının eleştirilmesi ve o günkü şartlarda kabul edilemez bulunan görüşleri sebebiyle kamuoyunca hoş karşılanmaması ve ortamın bu istekleri gerçekleştirmeye uygun bulunmaması, derneğin üzerindeki baskıları arttırmıştı. Dernek 1927’den itibaren kamuoyunun kızgınlığını üzerine çekmemek amacıyla ılımlı açıklamalarla siyasi hak isteklerini gündemde tutarak çalışmalarını sürdürmüştür. Halkın siyasi haklar konusunda hazırlanmasına dikkat eden Atatürk yaklaşan yerel seçimlerde kadınlara siyasi hakların verilmesini istemiştir. 20.03.1930 tarihinde Belediye Kanunu görüşülürken meclise bir tasarı verilerek yapılacak belediye seçimlerine kadınların da katılması teklif edilecektir. Tasarı hakkında İçişleri Bakanı Şükrü Kaya (Muğla), Ahmet Ağaoğlu (Kars), Emin Sazak (Eskişehir) milletvekilleri birer konuşma yapmışlardır. İçişleri bakanı Şükrü Kaya Bey; “Bu tasarının açık özelliklerinden ve inkılapçı hükümlerinden biri de Türk kadınının erkeği ile eşit olan şerefli hakkını tamamıyla belediye işlerinde de tayin etmesidir” derken, Ahmet Ağaoğlu da; “Kadınların belediye yönetimlerinde görev almalarının belediyeleri temsil bakımından meclisten daha üstün kıldığını” anlatıyordu. Emin Sazak ise “Batı’da birçok ülkenin kadınlara aynı hakkı verdiğinden bahsederek bu kanunun kabulü ile aradaki farkın kaldırılacağını” savunuyordu.[9] Kanunun 198 oyla kabulünden sonra partilere kaydolarak seçimlere katılan ve Belediye Meclislerine giren kadınlarımız arasında Adviye Fenik, Seminur İnanç, Nezihe Korur, Şerife Hanım, Berna hanım gibi isimler bulunmaktadır.

Türk kadınlarının belediye seçimlerine katılmaları sağlandıktan sonra ikinci aşama 28 Ekim 1933 tarihinde Muhtar ve İhtiyar Heyeti seçimlerine katılma, oy verme ve aday olma hakkının tanınması ile sağlanmıştır. Kazan köyü muhtarı Satı Kadın, muhtar seçiminde öncüler arasında yer almış, 4 Aralık 1934 tarihinde de mecliste kadınların milletvekili seçme ve seçilme hakkının kabulü ile siyasi haklarda önemli bir engel daha aşılmıştır. Başbakan İsmet İnönü’nün açış konuşmasında, kadının süs eşyası gibi memleket işlerine karışmaz bir varlık olarak köşeye konulmasının Türk ananelerine uymadığını, Türk anlayışına ters düştüğünü, böyle bir anlayışın yerleşmesine geçirilen felaketlerin sebep olduğunu anlatarak: “Vatanın her tarafı istilaya uğradığı zaman, kadınlar ateş hattında erkeklerle beraber omuz omuza çalışırlar, memleketin geri kalan kısmını korumak ve beslemek için tarlanın kara toprağından yiyecek çıkarmaya çalışırlar, elbette bu varlıkların vatanın her köşesinde ve her tabakasında söz söylemeye hakları vardır” diyordu. Türk inkılabının en önemli tarafının kadınların kurtuluşunu sağlaması olduğunu söyleyen İsmet İnönü’den sonra Refik Koraltan’da (Konya) yaptığı konuşmada, dün bir evin pırtısı gibi görülen kadının bugün yepyeni bir dünyaya girdiğini ifade ederek “Türk kadınını dünya tanır, erkekten hiçbir savaşta geri kalmamış, onunla omuz omuza yürümüş, onunla tarlada da beraber çalışmıştır. Ekin kaldırırken, ineğini sağarken, yavrusuna ninni söylerken dahi, erkekten ayrılmayan Türk kadını millet işlerinde de varlığını göstermiştir” demekteydi. Sadri Maksudi Bey’in konuşmasında, Türklerde kadınların idarede etkili olduklarını anlatıyor ve kadınların siyasi haklardan yararlanmasının demokrasinin bir gereği olduğunu belirtiyordu. İsmail Mehmet (Sivas) Bey de, eskiden kadına böyle bir hak tanınacak olsaydı bunu yapanların öldürüleceğini dile getirirken, Refik Şevket İnce (Manisa) ise Türk kadınının her zaman vatanperverliğini gösterdiğini, kadınlarının cumhuriyetin bütün ileri atılımlarını gerçekleştirerek, öğretmenlikte, hakimlikte, savaşta erkeklerden geri kalmadığını çalışma sınırlarının evden, tarladan, dairelerden belediyeye buradan da bütün Türkiye’ye şamil olmak üzere genişlediğini anlatarak, Türk kadınlarının omuzlarına aldıkları yükün çok ağır olduğunu buna rağmen onların bu siyasi yükün ağırlığını kaldıracak yetenekte ve fazilette olmalarından dolayı milletin onlardan siyasi sahada da istifade edeceğini belirtiyordu.[10]

258 kabul oyu alan tasarı ile 22 yaşını bitiren kadın -erkek her Türk, milletvekili seçmek hakkına sahiptir. 30 yaşını bitiren kadın- erkek her Türk, milletvekili seçilebilme hakkını kazanıyordu. 05.12.1934 tarih ve 2593 sayılı kanun ile bu hak yasalaşıyordu. Kadınlara, siyasi hakların son aşaması sayılan milletvekili seçme ve seçilme hakkını veren 1934 Meclisi, kadınlarımızı seçmen nüfusundan bile saymayan 1923 Meclisi’nden çok farklı bir konumdaydı. Alınan bu kararla Türk kadını, batılı birçok ülkenin kadınlarından daha önce mecliste temsil edilme hakkını kazanmıştı.[11]

06.12.1934 tarihinde düzenlenecek bir toplantı haberi “Dün Türkiye Büyük Millet Meclisi Türk kadınlığını tarihçe, dünyaca tanınmış faziletlerini ulusal fedakarlıklarını takdir etti. Onların da erkek yurttaşlar gibi devlet idaresinde söz sahibi olduklarını kanunla kabul etti” ifadeleriyle duyurularak kadınlar Ankara Halkevi’nde toplantıya çağırılıyordu. Toplu halde teşekkür telgraflarının Cumhurbaşkanı Atatürk’e ve Meclise gönderildiği, arşivlerde çok sayıda bulunan telgraf ve mektuplardan anlaşılmaktadır. 17.02.1934 tarihli Edirne’den çekilen bir telgrafta; “Türk Ulusu’na çocuklarını bağrında taşıyarak yetiştiren Türk kadınına şimdiye kadar esirgenmiş olan siyasal ve sosyal yeri verdiniz. Türk Ulusu’nun bütünlüğünü tanıtan büyük kurultayın değerli yasasını duyan Edirne kadınları kendilerini yaşattıkları birliğe ve yüceliğe çıkaran Atatürk’e en derin sevgi ve saygılarını sunarak bayram yapmakta olduklarını bildiririz. Necmiye Özdemir, Macide Akıncı, Hatice Demir” bağlılık ve şükran duyguları dile getirilmektedir.

Eğridir’den Asiye Tufan adıyla gönderilen telgrafta da “Her sosyal değişmede Türk Ulusu’na dirlik, yurda ışık saçarken, Türk kadınına da ayrıcalık vererek yurda faydalı bir üye yarattınız. Bu kez Teşkilat-ı Esasiye yasası değişiminde bizlere verdiğiniz Saylav seçimi ve Saylav seçilebilme hakkı, yarattığınız evrensel tarihin dönüm noktasıdır. Bu müjdeyi duyan Eğridir kadınları, coşkun toplantılarında sarsılmaz duygularının sonsuz saygılarının onanmaklığı için yarışırlar” sözleriyle duyulan sevinç dile getiriliyordu.[12]

Ülke idaresinde söz sahibi evlatları yetiştiren kadınlarımız ülkenin geleceğinde de söz sahibi olmalıdır. “Zamanımız artık cemiyet içinde kadın ayrılığını değil kadın-erkek, müşterek meselelerin üzerinde çalışma birliğini gerektirmektedir” sözleriyle açıklayan ve kadının eğitimli, meslek sahibi bir şekilde medeni hayat içerisinde yer almasını isteyen Atatürk “Kadınlarımız erkeklerden daha çok münevver, daha feyizli, daha bilgili olmaya mecburdurlar. Eğer hakikaten milletin anası olmak istiyorlarsa böyle olmalıdırlar” diyerek milli kadın kimliğini ön plana çıkaran, çalışkan çocuklarının eğiticisi, anası olduğu kadar milletin anası ve erkeğin yoldaşı olan kadın tipini simgeleştiriyordu.

Milli Egemenliğin temsilinde kadınların da yer alması önemli bir ilerlemedir. Birçok ülkenin kadınlarını eve hapsettiği bir dönemde Türk kadını Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 18 gibi bir milletvekili sayısı ile temsil edilmiştir (1935). Bununla beraber kadınlarımızın oy kullanma ve milletvekili olma konusunda hevesli olmadığı bilinen bir gerçektir. Böyle bir dönemde mecliste görev alan kadınlarımızın çoğunun böyle bir göreve kendilerinin talip olmadığı, dönemin yönetici kadrosu tarafından bu görev için uygun görüldüğü tespit edilmektedir. Dönemin aydın ailelerine mensup olan bu kadın milletvekilleri, Batılılaşmayı benimsemiş aile kadınlarıydı. Milli mücadeleyi destekleyen aileler arasından da seçilmeye özen gösterilmiştir. 1935 Meclisi’nde görev yapan kadın milletvekillerimiz bütün bunlara rağmen milli ve çağdaş bir anlayışa sahip olduklarından seçildikleri görevi büyük bir başarıyla sürdürerek toplumda öncü olduklarını unutmamışlardır. Mecliste çeşitli komisyonlarda görev almışlar, yaptıkları konuşmalarla ülke meselelerini büyük bir dikkatle izlediklerini göstermişlerdir. Demokrasi simgesi olarak tanınacak ilk kadın milletvekillerimiz arasında Belediye Meclisi üyesi, parti üyesi, derneklere üye kadınlar bulunmakta, öğretmen, doktor, çiftçi, ev kadını gibi meslekleri yaptıkları bilinmektedir. Yerel özellikten çok milli ve çağdaş değerlerin temsilcisi olan milletvekillerimiz politik özelliğe sahip değillerdir. Tek Parti Dönemi Meclislerinde yer alan kadın milletvekilleri daha çok parti yöneticilerine yakın çevrelerden seçim listelerine alınan ve üst sıralara konulan adaylar olmaktadır.[13]

Tek Parti Dönemi’nde parti listelerinde rahatlıkla üst sıralarda yer alarak Meclise giren kadın adaylar, çok partili dönemde inkılaplar ve özellikle kadın hakları aleyhindeki propagandalar yüzünden parti listelerine girememişlerdir. Muhafazakar çevrelerin oyuna talip olan partilerin izlediği kadın milletvekili aleyhtarı politika daha çok oy kaygısından kaynaklanmakta az da olsa listelerinde yer alan kadınlar alt sıralara konulmakta ya da hiç yer verilmemektedir. Muhafazakar çevrelerin, kadın adayı olan partiye oy verilmeyeceği propagandası, kadın seçmenin erkekler tarafından baskı altında tutulması Cumhuriyet Halk Partisi’ni de etkilemiştir.

Kadın milletvekillerinin siyasi faaliyetlerde yetersiz kalmaları, kadın seçmenlere ulaşamaması, kadın seçmenlerin bilinçsizce erkeğe bağlılıklarını sürdürerek onun istediği partiye oy vermeye devam etmeleri, partilerde uzun yıllar görev alan kadınların partililerin iç çekişmeleri ve entrikaları sonucu listelere alınmaması, ağa, aşiret, dernekçi ve klüpçü varlıklı aile kadınlarının tercihleri, kadınların siyasetle uğraşmasını engellerken, siyasi faaliyetlere ilgi duymamasının da temel sebebi olmuştur.

Ayrıca siyasetçiler tarafından izlenen ve partili memur, işçi vb. kişileri görevden uzaklaştırma veya hak ettiği görevlere getirmememe uygulamaları da toplumun eğitimli ve meslek sahibi kesimini siyasetten uzaklaştırmıştır.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında kapitülasyonların etkisini silmek ve milli bir ekonomi meydana getirmek amacıyla yapılan faaliyetlerde kadınlarımız önemli roller üstlenmişlerdi. Açılan atölyelerde çalışarak üretime katkıda bulunan kadınlarımız 1929’da dünyaya yayılan ekonomik bunalımı Türkiye’nin en az zararla atlatabilmesi için alınan tedbirlere katılmışlardır. Dışarıdan alınan malların tüketimini aza indirip, ülkemizde üretilen malları tüketmeyi halka aşılamaya çalışan faaliyetlere katılan, Türk Bankalarında tasarruf hesapları açtırarak, yerli malı kullanmayı teşvik eden kadınlarımız, “Vatan için ölmeyi bilen Türk kadını biraz fedakarlık etmeyi bilmez mi? Milli iktisat bizden giyinmemeyi değil, giyinirken dahilde bulunan şeyler için harice para verilmemesini istiyor” görüşlerini destekleyerek ülke ekonomisini canlandırma girişimlerine katkıda bulunmuşlardı.[14]

“Asri kadın…Önce sosyal kadın demektir. Asri kadın, diri sosyetenin kadını demektir. Bu diri kurumlar bilim ve endüstridir. Asri kadın, bilim kültür ve endüstri kültürü almış olan kadındır. Kadının analık görevine gelince, onu her zaman yapmıştır, gene de yapmalıdır.” Atatürk, milli misyon yüklenmiş kadınların ülkenin kalkınmasında etkili olmasını istiyordu. Bu amaçla da kadınların aktif olarak çalışma hayatına atılıp, üretime katkıda bulunması gerektiğini konuşmalarında dile getiriyordu. “Eskiden kızların terbiyesi, onları ev işlerine alıştırmaktı, fakat bugün kızlardan yüksek tahsil de isteniyor. Kadınların vazifesi yalnız çocuklarını terbiye etmek değildir. Milleti terbiye etmek, erkekleri doğru yola sevk etmek de onların vazifesidir.” Kadınların ev içi rollerinin dışında toplumu yönlendirici görevler yüklenmesi gerektiğini ve milli görevlerinin ev içi görevlerinden daha önemli olduğunu söyleyerek “Malumdur ki her safhada olduğu gibi, heyet-i içtimaiyyede dahi taksimi vezaif vardır. Bu umumi taksimi vezaif arasında kadınlar kendilerine ait olan vezaifi yapacakları gibi, aynı zamanda heyet-i içtimaiyyenin refahı, saadeti için elzem olan mesai-i umumiyeye dahi dahil olacaklardır”.

Cumhuriyet’in ilanı ile birlikte çeşitli faaliyetlere katılan aydın kadınlar, yardım derneklerinde çalışıp, sosyal ve kültürel etkinliklere katıldılar. Milli ekonomi oluşturma ve kalkınma yolunda önemli roller üstlendiler. Medeni Kanun ile insan olduklarını hatırladılar, kendilerine tanınan hakları kaybetmemek için direndiler ve hiçbir engel tanımadılar. Kurulan yeni devletin ve yeni rejimin önde gelen savaşçıları ve savunucuları oldular. Nüfus artışını sağlamak için alınan tedbirlerle, sağlıklı ve gürbüz kuşaklar yetiştirilmesinde devletin izlediği politikaya itirazsız katılan kadınlarımız Atatürk döneminde kadına sağlanan haklarla, dünyadaki pek çok devletin kadınlarından önde oldular ve pek çok ülke kadınına da örnek oluşturdular.

Türkiye’deki kadın hakları lehindeki gelişmeler, dünya kadınlarına aynı dönemde uygulanan kısıtlayıcı uygulamalardan farklılık göstermektedir. I. Dünya Savaşı sonrasında cepheden eve dönen erkeklerin iş bulma sorunuyla karşılaşması savaş yıllarında kadınlar lehine izlenen devlet politikalarını değiştirmiştir. Bu dönem ailesine, evine dönen, çalışma hayatına katılmak istemeyen, erkeğin çalışarak kendisine sunacağı şartlarda yaşamayı kabul eden uysal ev ve aile kadını tipi ön plana çıkarılmış, bağımsız yaşamayı seven, çalışan ve üreten, kadın haklarını savunan kadın tipine adeta savaş açılmıştır. Avrupa ve Amerika’da kadınlar aleyhine oluşan böyle bir ortamda kadın haklarına karşı tepkiler artmış, kadın hareketlerini kısıtlayan propagandalar yapılmaya başlanılmıştır.

Buna karşılık Türkiye’de, dönemin diktatörlükle yönetilen Nazist ve Faşist ülkelerden de kendisini ayıran ve kadınlara hukuk, eğitim, ekonomi ve siyasi alanda olabildiğince üst düzeyde kadını özgürleştirecek yasalar kabul edilerek, devrimler gerçekleştirilmiştir. Tarihinde ilk defa Müslüman Türk kadınına, onun hayat seviyesini yükseltmeyi ve kadın-erkek eşitliğini sağlamayı amaçlayan haklar tanınmış, dünyadaki, kadın aleyhtarı ortama karşı feminist bir devletçi politika izlenmiş ve bu politika sonucu Cumhuriyet Kadını Kimliği oluşturulmuştur.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde eğitimli, meslek sahibi, toplumsal statüde kendisine saygın bir yer edinmiş birçok kadın bulunmaktadır. Bunlar, Cumhuriyet’in dayandığı laik ve çağdaş ilkelerin çerçevesinde yetişen kadınlardır. Kadın, artık erkek işi, erkek mesleği olarak görülen her türlü hizmet alanında başarıyla görev yapmakta, en üst kademelerde gururla çalışmaktadır.

Yrd. Doç. Dr. Leyla KAPLAN

Celal Bayar Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 17 Sayfa: 863-868


Kaynaklar:
♦ AKİPEK, Jale, Türk Medeni Hukuku, Ankara 1973.
♦ ARIKAN, Türkan, Atatürk’ün Türk Kadını Hakkındaki Görüşlerinden Bir Demet, Ankara 1984.
♦ ARSAN, Nimet, Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri), C. I-V, Ankara 1964.
♦ CAPORAL, Bernard, Kemalizm’de ve Kemalizm Sonrasında Türk Kadını, Ankara 1982.
♦ CİN, Halil, İslam ve Osmanlı Hukukunda Evlenme, Ankara 1984.
♦ İNAN, Afet, Tarih Boyunca Türk Kadınının Hak ve Görevleri, İstanbul 1982.
♦ KAPLAN, Leyla, Atatürk’ün Türk Kadın Haklarının Kazanılmasındaki Rolü, Atatürk Haftası Armağanı (Genel Kurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları), Ankara 1994.
♦ KAPLAN, Leyla, Cemiyetlerde ve Siyasi Teşkilatlarda Türk Kadını (1908-1960), Ankara 1998.
♦ KAPLAN, Leyla, Sömürgeciliğe Karşı Oluşan Kadın Hareketleri ve Atatürk’ün Rolü, (Üçüncü Uluslar arası Atatürk Sempozyumu 3-6 Ekim) C. I, Gazi Magosa-Kıbrıs 1995.
♦ KAPLAN, Leyla, TBMM’de Kadın Milletvekilleri, C. XII, Mart 1996.
♦ KURNAZ, Şefika, Cumhuriyet Öncesinde Türk Kadını (1839-1923), Ankara 1990.
♦ ÖZDEN, Bilge, Aile Hukuku, Ankara 1979.
♦ TAŞKIRAN, Tezer, Cumhuriyet’in 50 Yılında Türk Kadın Hakları, Ankara 1973. TBMM, Tutanakları, 3 Nisan 1930-4 Aralık 1934.
♦ TEKELİ, Şirin, Kadınlar ve Siyasal Toplumsal Hayat, İstanbul 1982
Dipnotlar :
[1] Bernard Caporal; Kemalizm’de ve Kemalizm Sonrasında Türk Kadını, Ankara 1982, s. 149; Şefika Kurnaz; Cumhuriyet Öncesinde Türk Kadını (1839-1923), Ankara 1990, s. 95-104; Leyla Kaplan; Cemiyetlerde ve Siyasi Teşkilatlarda Türk Kadını (1908-1960), Ankara 1998, s. 37-62.
[2] Ş. Kurnaz; a.g.e., s. 122-124; L. Kaplan; a.g.e., s. 43.
[3] L. Kaplan; a.g.e., s. 71-136.
[4] Nimet Arsan; Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri, (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri), C II, s. 85-86; Türkan Arıkan; Atatürk’ün Türk Kadını Hakkındaki Görüşlerinden Bir Demet, Ankara 1984, s. 25; B. Caporal; a.g.e., s. 647.
[5] B. Caporal; a.g.e., s. 240-241; 323.
[6] B. Caporal; a.g.e., s. 372-380, Halil Cin; İslam ve Osmanlı Hukuku’nda Evlenme, Ankara 1984, s. 311-313; Bilge Özden; Aile Hukuku, Ankara 1979, s. 7; Jale Akipek; Türk Medeni Hukuku, Ankara 1973, s. 53-55.
[7] B. Caporal; a.g.e., s. 645-647; L. Kaplan; a.g.e., s. 181-187.
[8] Tezer Taşkıran; Cumhuriyet’in 50 Yılında Türk Kadın Hakları, Ank. 1973, s. 124; B. Caporal; a.g.e., s. 690; L. Kaplan; a.g.e., s. 140-150.
[9] TBMM Tutanakları, 3 Nisan 1930; L. Kaplan; a.g.e., s. 190-191; Şirin Tekeli; Kadınlar ve Siyasal Toplumsal Hayat, İstanbul 1982, s. 10-30; B. Caporal; a.g.e., s. 125.
[10] TBMM Tutanakları, 4 Aralık 1934; Afet İnan; Tarih Boyunca Türk Kadınının Hak ve Görevleri, İstanbul 1982, s. 170-181, L. Kaplan; a.g.e., s. 190-191.
[11] L. Kaplan; a.g.e., s. 76, L. Kaplan; Atatürk’ün Türk Kadın Haklarının Kazanılmasındaki Rolü, Atatürk Haftası Armağanı (Genel Kurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları), Ankara 1994, s. 131-150; L. Kaplan; TBMM’de Kadın Milletvekilleri, C. XII, Mart 1996, s. 267-276.
[12] Ş. Tekeli; a.g.e., s. 10-30, 297-305; L. Kaplan; a.g.e., s. 201-204.
[13] L. Kaplan; Sömürgeciliğe Karşı Oluşan Kadın Hareketleri ve Atatürk’ün Rolü, Üçüncü Uluslararası Atatürk Sempozyumu 3-6 Ekim C. I, Gazi Magosa-Kıbrıs 1995, s. 495-507.
[14] N. Arsan; a.g.e., C. I, s. 329-330, C. II s. 47-86, 149, 265; T. Arıkan; a.g.e. s. 20-140.

- Advertisement -

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.