CUMHURİYET DÖNEMİNDE SOSYAL BİLİMLER

CUMHURİYET DÖNEMİNDE SOSYAL BİLİMLER

Sosyal bilimlerin, modernliğin bir ürünü olarak, Batıda evrensel doğa yasalarını bulmayı amaçlayan bilimsel gelişme sürecinde, devletin toplumu ilgilendiren kararlarını dayandırabileceği nispeten kesin bilgilere duyduğu ihtiyacın karşılanması kaygısıyla ortaya çıktığı kabul edilir. Bu çerçevede, sosyal bilimlerin değişik disiplinleri, XIX. yüzyılda gerçeklik hakkında ampirik bulgulara dayalı nesnel bilgi elde edilmesini sağlamak üzere harcanan çabaların bir parçası olarak yaratılmıştır. XX. yüzyıl başlarında sosyal bilimler olarak üzerinde uzlaşılan belli başlı disiplinler tarih, iktisat, sosyoloji, siyaset bilimi ve antropoloji idi. Psikoloji, coğrafya ve hukuk ise çeşitli sebeplerden dolayı sosyal bilimler arasında mütalaa edilmiyordu. yüzyılın ikinci yarısında ise bu temel disiplinlere birtakım alt dallar da eklenecektir.[1]

Bu kısa değerlendirmede, sosyal bilimlerin kapsamı üzerinde bir tartışmaya girmeyecek ve sosyal bilimler alanında Cumhuriyet dönemindeki bilimsel gelişmeleri özetle tahlil etmeye çalışacağız. Bunu yaparken, yukarıda belirtilen beş temel alanın-ve bunların alt alanlarının-yanında, psikoloji ve sosyal psikoloji, gibi disiplinlere de yer vereceğiz.[2] Çalışmamızda bütün bu alanlarda ortaya konulan çalışmaları ve bunları ortaya koyan bilim adamları tek tek ele alınmayacak, daha ziyade öncü şahsiyetler üzerinde durulacaktır.

Tarih

Türkiye’de modern sosyal bilimlerin gelişimine baktığımızda bunun XIX. yüzyıldaki batılılaşma/modernleşme çabalarıyla ortaya çıktığını görürüz. Sosyal bilimlerin temeli olan tarih alanında geleneksel tarih yazıcılığından modern tarih yazıcılığına geçiş bakımından en önemli şahsiyet M. Fuad Köprülü olmakla birlikte, anlayış değişikliğinin izleri daha geriye gitmektedir. Bu bağlamda özellikle 19. yüzyıl Fransız düşüncesine, pozitivizme ve dayanışmacı toplum anlayışına dikkati çekmek gerekiyor. II. Meşrutiyet devrinde ise Türk Derneği, Türk Yurdu Mecmuası ve Türk Ocağı öncülüğünde Türklük şuurunu ve millî tarihi ön plana çıkaran çalışmalar yapıldı. Aynı dönemde kurulan Târih-i Osmanî Encümeni Mecmuası (Cumhuriyet devrinde Türk Tarihi Encümeni Mecmuası) ilmî tarihçiliğin gelişmesinde önemli rol oynadı.[3]

Cumhuriyet dönemine gelindiğinde artık hanedan-merkezli bir tarih anlayışı dışında Batı’da gelişen modern tarihçiliğin yöntem ve yaklaşımlarına aşina bir anlayışın kökleşmeye başladığını ancak siyasî-askerî tarihe ağırlık veren tarihçiliğin hâlâ ağırlığını yitirmediğini görmekteyiz. Bu noktada en dikkat çekici değişme, genelde İslâm tarihini ve özelde de Osmanlı tarihini merkeze alan yaklaşımın yerini, İslâm-öncesi dönemlerden başlayarak Türk tarihini öne çıkaran milliyetçi bir tarihçiliğin almasıdır. Zamanla bu milliyetçilik anlayışında Anadolu’nun eski tarihine özel bir yer verildiği ve Hititlerin Türklüğü gibi bilimsel olarak yanlış bir takım tezlerin ortaya atıldığı bilinmektedir. Burada asıl önemli olan şudur: Başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere Cumhuriyetin kurucuları millî devlet inşa sürecinde tarihin temel bir rol oymadığına inanmaktaydılar ve tarih çalışmalarını bu bakımdan teşvik etmişlerdir.

Kurumlaşma açısından bakıldığında, Tarih-i Osmanî Encümeni, Türk Tarihi Encümeni olarak yeniden düzenlenmiş (1927) ve bazı gelişmelerin sonrasında 1931’de Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti kurulmuştur (1935’te Türk Tarih Kurumu adını almıştır). İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Türk İktisat Tarihi Enstitüsü, Türkiyat Enstitüsü gibi kurumlara zamanla yeni kurulan üniversitelerdeki bölüm ve enstitüler, İslam Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi, IRCICA, Toplumsal Tarih Vakfı, Türk Bilim Tarihi Kurumu vb. eklenmiş ve Kültür Bakanlığı ile Vakıflar Genel Müdürlüğü de bu alandaki çalışmaları desteklemiştir.

Fuad Köprülü gibi, çağdaş tarihçiliğin ülkemizde yerleşmesinde öncü rol oynamış bir şahsiyet ile onun yetiştirdiği tarihçi ve edebiyat tarihçilerinin çalışmalarıyla İslâm-öncesi ve İslâmî dönem Türk tarihinin bir bütün olarak ele alınması ve tarihî olay ve olguların çok-sebepli bir nedensellik çerçevesinde ele alınması gerektiği düşüncesi kökleşmiştir. Fuad Köprülü’nün fikrî yapısında Türkçülük biricik faktör değildi. H. Berktay’ın isabetle belirttiği gibi onun fikir yapısında,”altı yüzyıllık İmparatorluğu tümüyle reddetmek yerine, özellikle kültür alanında o birikimle devamlılıklar arayan laik ama ılımlı bir Osmanlı tavrı da önemli rol oynamıştır.”[4] Döneminde Batı’da ve özellikle de Fransa’da ortaya çıkan yeni tarih anlayışını yakından izleyen Köprülü millî tarihin sağlıklı bir biçimde ancak genel tarih içinde incelenebileceğini vurgulamıştır.

Köprülü’den sonraki neslin üyeleri, belki de uzmanlaşmanın gereklerinden ötürü, onun bütüncü yaklaşımından uzaklaşıp belirli dönemler üzerinde yoğunlaşmışlardır: Orta Asya Türk tarihinde Bahaeedin Ögel, Selçuklu tarihinde Osman Turan ve Mehmet Altay Köymen, İbrahim Kafesoğlu, Osmanlı tarihinde İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Ömer Lütfi Barkan, Halil İnalcık ve Mustafa Akdağ gibi. Fuad Köprülü, Ö. L. Barkan ve Halil İnalcık gibi tarihçiler ve takipçileri Fransız Annales Okulu’nun siyasî tarihten çok sosyo-ekonomik tarihe ve uzun döneme ehemmiyet veren yaklaşımından etkilenmişlerdir. Ziya Gökalp ve Fuad Köprülü’yle başlayan ilmî Türkçülük hattında Barkan’ın yanısıra Nihal Atsız, Osman Turan, Abdülbaki Gölpınarlı, Abdülkadir İnan ve Orhan Şaik Gökyay akademik çalışmalarında kendi alanlarında uzmanlaştılar. Bu nesilden O. Turan, Selçuklu tarihi ile ilgili özgün çalışmalarının yanında, hocası Köprülü’nün de etkisiyle, Türk tarihini bütüncü bir perspektifle ve Türk- İslâm sentezi çerçevesinde yorumlayan genel mahiyetteki çalışmalarıyla hem milliyetçi-akademik tarihçilik hem de daha genelde milliyetçi tefekkür üzerinde büyük etkileri olan bir şahsiyet olarak dikkati çeker.[5] Aynı doğrultuda İ. Kafesoğlu’nun Türk Millî Kültürü gibi çalışmalarının da önemli bir rol oynadığı zikredilmelidir.

Tarih dışı bir alandan gelmekle birlikte Üniversite reformu sırasında Türk İnkılâp Enstitüsü doçentliğine atanan Barkan İktisat Tarihi alanındaki çalışmalarıyla Türk tarihçiliğine çok önemli katkılarda bulundu. Onun tarihçilik anlayışının şekillenmesinde Fransız tarihçilerinin ve özellikle Marc Bloch, Lucien Febvre ve Fernand Braudel’in de büyük etkisi olmuştur. Sağlam ilmî çalışmaların ancak enstitüler vasıtasıyla yapılabileceğine inanan Barkan Türk İktisat Tarihi Enstitüsü’nü kurmuştur. İktisat tarihi, sosyal tarih ve tarihî demografi alanlarındaki araştırmalarıyla gerçekten de büyük bir öncü şahsiyettir.[6]

Osmanlı sosyal ve ekonomik tarihçiliğinin bir başka kurucu babası ve bu alanın uluslararası ölçekte en önde gelen temsilcisi Halil İnalcık’tır. DTCF’nin ilk mezunlarından olan ve Tanzimat ve Bulgar Meselesi adını taşıyan doktora teziyle (1940) adını duyuran İnalcık daha sonraki araştırmalarında Annales Okulu’nun da etkileriyle, Osmanlı tarihini Dünya tarihi içinde bütün boyutlarıyla yerleştirmeye yönelik bir çabanın içinde bulunmuştur. O, Özer Ergenç’in yerinde tespitiyle, “bir moda akımı gibi yayılan ve müntesiplerinin tartışmasız beğenisini kazanmış olan düşünce kalıplarını hiçbir zaman eleştiri süzgecinden geçirmeden benimsememiş” ve “meslek edindiği alana çalışmalarıyla özgün bilgi üretimiyle katkıda bulunan, daha önemlisi “tarih” denen bilgi alanının yöntemlerinin gelişmesinde çok önemli rolü olan bir bilim adamıdır.”[7]

Tarihçiliğinin gelenekselliği ve Osmanlı kurumlarını “durağan” bir mahiyette değerlendirmesi gibi eleştiriye açık yönlerine rağmen Osmanlı siyasî, askerî, malî, kurumsal tarihi hakkında, birincil kaynaklara dayalı bir dizi kitap ve makaleleriyle İsmail Hakkı Uzunçarşılı ile sosyo-ekonomik tarihçilik alanındaki katkılarıyla Mustafa Akdağ’ın modern Türk tarihçiliğindeki katkılarını

teslim etmek bir ilmî ve ahlakî gerekliliktir. İstanbul ve Ankara’da böylece temelleri atılan akademik gelenek içinde Şehabettin Tekindağ, Münir Aktepe, Cengiz Orhonlu, Ercümend Kuran, Şerafettin Turan, Bekir Kütükoğlu, Mübahat Kütükoğlu, İlber Ortaylı gibi tarihçiler Osmanlı tarihinin çeşitli konuları hakkında son derecede özgün çalışmalar ortaya koymuşlardır.

Yukarıda bazı temsilcilerinden bahsedilen bu öncü nesilden sonra ülkemizde 1970’lerden itibaren tarih araştırmaları nicelik bakımından büyük bir gelişme göstermiş, ama özellikle 1980’lerde tam bir moda halini alan Osmanlı sosyo-ekonomik tarihi çalışmalarının kalite açısından sorgulanmaya açık bir patlama yaşadığı dikkati çekmiştir.[8] Bu süreçte üniversite ve dolayısıyla akademik personel sayısının artışı da etkili olmuştur. Zaman içerisinde siyasî ve kültürel tarihin ihmalinin bütüncü bir tarih anlayışı ile bağdaşmadığının farkına varılmasıyla, Batı’daki gelişmelerin de etkisiyle ülkemizde de bu alanlar yeniden akademik çalışmalarda önem kazanmıştır.

Genel olarak bakıldığında tarihçiliğimizin en önemli eksiği, Türk ve Türkiye -merkezli oluşudur. Hatta son dönemlerde Osmanlı- öncesi Türk tarihinin bile ihmal edildiği izlenimi yaygındır. Bu ise hâlâ, gelişmiş ülkelerdeki gibi, komşu ülkelerden başlayarak bütün dünya kültürlerini tanımaya yönelik bir araştırma faaliyetinin çok uzağında olduğumuzu gösteriyor.

Sosyoloji

Pozitivist bilim anlayışının bir sonucu olarak ortaya çıkan sosyoloji de ülkemize, adem-i merkeziyetçi ve Le Play ekolünü temsil eden Prens Sabahaddin ile devletçi ve Durkheim ekolünü benimseyen Ziya Gökalp gibi öncü şahsiyetler eliyle Cumhuriyet öncesinde girmiştir. Bireysel teşebbüsü yücelten ve adem-i merkeziyetçi bir anlayışı savunan Prens Sabahaddin çizgisi (ilm-i içtima ekolü) karşısında merkezci, dayanışmacı ve içtimaî mefkûreciliği esas alan Gökalp çizgisi (içtimaiyat ekolü) bir millî devlet oluşum sürecine daha uygun özellikler taşıması hasebiyle daha etkili olmuştur. Gerek İttihad ve Terakki döneminde, gerekse Cumhuriyet’in kuruluş yıllarındaki derin etkileriyle Ziya Gökalp hem bir bilim adamı, hem de ideolog ve mütefekkir olarak modern Türk düşüncesine damgasını vurmuştur.[9]

Sosyolojinin gelişimine baktığımızda Prens Sabahaddin ve Ziya Gökalp’in kuruculuğuyla Darülfünun’da ve sonra da İstanbul Üniversitesi’nde gelişen iki temel çizgide, Hilmi Ziya Ülken, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Nurettin Şazi Kösemihal gibi önemli şahsiyetlerin yetiştiği, daha sonra ise Ankara Ünivesitesi DTCF’nde sosyalist eğilimli bir çizginin (Niyazi Berkes, Behice Boran) boy verdiğini, 1960’lar ve 1970’lerde somut araştırmaların yanında kuram ve yöntem ilişkileri üzerinde durulduğu ve zamanla çeşitli alt alanların geliştiği gözlenmektedir.[10]

Ziya Gökalp’in tilmizlerinden Mehmed İzzet’in sosyolojik düşünce ile felsefeyi bir araya getirmeye çalıştığı, Necmeddin Sadık Sadak’ın ise siyasî sosyolojiye ağırlık verdiği gözlemlenmektedir.[11] 1933-36 arasında tarihî maddecilikle ilgili yayınlarda bir artış görülmüşse de üniversitede esas itibariyle Comte-Durkheim sosyolojisi okutuluyordu. Üniversite reformu ile birlikte Alman Sosyoloji Okulu olarak anılan biçimci sosyoloji de bir etki alanı bulmuştur.[12] 1940’larda saha araştırmaları ve özellikle köy incelemeleri yeni bir aşamayı simgeler. Bir sosyal psikolog olan Muzaffer Şerif’in (Başoğlu) daha önceden başlattığı çalışmaları özellikle önem taşır.

1950’lerde bir durgunluk dönemi yaşayan sosyoloji çalışmaları 1960’lardan itibaren canlanmış ve çeşitlenmeye başlamıştır. Bu bağlamda toplumsal değişmeye ilişkin çalışmalar (Mübeccel Kıray’ın Ereğli ve İbrahim Yasa’nın Hasanoğlan hakkındaki araştırmaları gibi) dikkati çeker. Yine Şerif Mardin’in Osmanlı-Türk toplumsal yapısı, yakın dönem Türk düşünce tarihi, din ve ideoloji gibi konularda merkez-çevre kavramlarına dayalı olarak geliştirdiği tahlillerle, tarihsel bir bakış açısıyla, sosyolojik düşünceye yeni ufuklar açtığı belirtilmelidir.[13] Mardin, Türk tarihi ve toplumu üzerinde yaptığı çalışmalarla uluslararası bilim platformunda haklı bir yer edinen nadir sosyal bilimcilerimizden birisidir.

Neticede, zaman içerisinde kendi tarihî ve sosyal evrimimizi dikkate alarak sosyoloji yapmak gereği anlaşılmışsa da, bazı istisnalar hariç, bu idrakle mütenasip verimlerin yeterince ortaya çıktığını söylemek zor görünüyor. Günümüzde sosyolojik araştırmalar aile, köyden kente göç ve gecekondulaşma, suç ve suç türleri, siyaset kurumu, çevre, turizmin etkileri, spor ve boş zamanlar, kitle iletişim teknolojileri, sanayileşme, modernizm, post-modernizm ve küreselleşme, Türkiye dışındaki Türk sosyo-kültürel yapısı, ırk, etnisite ve azınlıklarla ilgili problemler gibi alanlarda yoğunlaşmaktadır.[14]

Psikoloji ve Sosyal Psikoloji

Modern anlamda psikoloji bilimi ülkemize 19. yüzyıldaki yenileşme hareketleri çerçevesinde girmiş, Darülfünun’da 1915’te bir psikoloji kürsüsü kurulmuştu. Dört yıl sonra umumî psikoloji kürsüsünü kuran Mustafa Şekip (Tunç) pragmatist ve Bergsoncu görüşlerle ortaya çıkan “Dergâh” dergisi çevresi içinden çıkmış ve bu dalın gelişmesinde önemli rol oynamış, 1937’de kurulan tecrübî psikoloji kürsüsünde ise daha sonra Mümtaz Turhan araştırmalarını yürütmüştür. DTCF’de ise psikoloji öğrenimi Felsefe Bölümü içinde verilmeye devam etmiş, ayrı bir bölüm olarak ancak 1982’de ortaya çıkmıştır. Hacettepe (1964), ODTÜ (1980), Ege (1980) ve Boğaziçi (1982) üniversitelerini yeni üniversiteler izleyecektir.[15]

Psikoloji ve sosyal psikolojide Mümtaz Turhan gerçekten de önemli bir şahsiyet olarak dikkat çeker. 1951’de yayınlanan Kültür Değişmeleri adlı sosyal psikolojik araştırmasında Erzurum’da kendi köy cemaatindeki değişmelerin yanında Osmanlı yenileşme dönemindeki kültür değişmelerinin de ilgi çekici bir tahlilini ihtiva eder. Bilime ve bilim zihniyetine ve ülkenin çağdaşlaşmasının ancak bu temelde gerçekleşeceğine inanmış bir âlim olarak sosyoloji ve sosyal antropoloji dalların gelişmesinde de mühim katkıları olmuştur.[16]

Ülkemizdeki çeşitli gelişmelerin ve bilhassa 1960’larda da kırdan kente göç olgusunun yol açtığı sosyo-kültürel değişmeler sosyal psikoloji alanında çalışmalarda da yankısını bulacaktır. Göç eden kesimlerin yeni çevrelerindeki hayat tarzları, tutum ve değerlerdeki değişmelerin yanında aynı sürecin aile ve kadın üzerindeki etkileri de incelemeye konu olmuştur.[17]

Mümtaz Turhan’ın yetiştirdiği büyük âlim ve mütefekkir merhum Erol Güngör de tecrübî psikoloji, sosyal psikoloji ve değerler psikolojisi alanlarındaki ilmî faaliyetleri ile gerek kendi alanıyla gerekse genel olarak bilimsel düşünce ile ilgili çevirilerinin yanında, sağlam ilmî formasyonu ve Türk kültürüne vukufu sayesinde Türk tarihi ve kültürünün çeşitli meselelerini tahlil eden ve günümüzün problemlerine yeni bakış açıları getiren pek çok kitap ve makaleye imzasını atmıştır. Hocası M. Turhan kanalıyla Gökalp çizgisine bağlanan Erol Güngör, Ziya Gökalp’in kültür-medeniyet ilişkisi, Osmanlı kültürü vb. konulardaki görüşlerini tenkidî bir yaklaşımla değerlendirmiş ve Türk düşüncesine yeni ufuklar açmıştır.[18]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ