CUMHURİYET DÖNEMİ DİL HAREKETLERİ VE DİL TARTIŞMALARI

CUMHURİYET DÖNEMİ DİL HAREKETLERİ VE DİL TARTIŞMALARI

Dr. Asiye Mevhibe COŞAR

Karadeniz Teknik Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye

“Türkiye’ye giden bir ziyaretçi hemen Türklüğün ilk ve inanılmaz işaretiyle karşılaşacaktır: Uzun zaman yabancı etkilere maruz kalmasına rağmen muzaffer olarak yaşamasına devam eden Türk dili”[1]

Yazılı kaynaklarıyla 13-14 yüzyıllık bir geçmişe sahip olan Türk dili, Türk insanının varlık savaşında onunla birlikte kimliğinin en önemli işareti olarak payına düşeni almıştır. Göçler, savaşlar, istilalar yaşayan Türkle birlikte dil de göç etmiş, devamı için savaş vermiştir. Ancak Türk, zaferler kazanıp devletler kurar, parlak devirler yaşarken dil de bundan nasibini almış, alabildiğine işlenip gelişmiştir.

Türkçe, Türk insanı ile yola çıktığı bu bin yılı aşan takip edilebilir devrede farklı tarihlerde, farklı coğrafyalarda varlık göstermiş; tarih ve coğrafyası değiştikçe yapısında da değişiklikler olmuştur. Tüm bu değişme ve gelişmeler; Türkçede yabancı kelimeler, yapılar ve bunların etkisiyle yazım konusunda ortaya çıkan karışıklıklar gibi sorunlara yol açmıştır. Bunun doğal sonucu olarak da dildeki yabancı unsurların temizlenmesi, dilin sadeleştirilmesi, gramer ve lügatinin hazırlanması, Arap harflerinin ıslahı veya değiştirilmesi, imla kargaşasının ortadan kaldırılması, çoğu milliyetçilik fikirlerinin kuvvetlendiği zamanlarda (1866-1903) ısrarla üzerinde durulmaya başlanan ve Tanzimat’tan sonra da daha şuurlu hareketlerle ele alınan meseleler olup bugün de pek çoğu tartışma konusudur.[2]

Cumhuriyet Dönemine Kadar Türkçe

Türkçe, daha VII. yy.’da ortaya konan eserleriyle edebi ifadeye elverişli dil olma iddiasındadır. Yabancı unsur sayısının %1’in altında tespit edildiği[3] bu dönemden sonra yabancı toplumlarla kurulan ticari ve siyasi ilişkiler, yeni dinlerin benimsenmesi gibi olayların sonucunda bu sayıda artış görülür.

Özellikle İslamiyet’in kabulüyle, ilerleyen zaman içinde dini öğrenmek için dinin dilini öğrenme, sonra da o dilin kelimelerini kullanma ile bu sayı iyice artar. 14-15. yüzyıllarda sade Türkçe ile yazma geleneğinde ısrar eden sanatkârların yanı sıra, sade Türkçe ile yazdıkları için eserlerinin ön sözlerinde özür dileyenler dikkat çeker. 16-17-18. yüzyıllarda Türkçe’ye giren yabancı unsurlar öylesine artar ki, bazı eserlerde Türkçe arka plana düşer. 19. yy.’a gelinceye kadar özellikle yazı dilinde kendini gösteren bu ağırlaşma, ferdi teşebbüsler dışında etkili tepki almaz.[4] Tanzimat’a gelinceye kadar gelişen dil hareketlerini; Kaşgarlı Mahmut’ta ilmi, Karamanlı Mehmet Bey’de resmi, Aşık Paşa’da hissi olarak niteleyebileceğimiz dil adına ferdi sayılabilecek teşebbüsler, 16. yy.’daki Türki-i Basit hareketiyle bir dereceye kadar toplu gayretler olarak sayabiliriz. Ancak bunlar, devirlerinde gerekli yankıyı bulamamış hareketler olarak kalmıştır.

Tanzimat’la başlayan Batıya yöneliş, yalnızca bilim ve teknikte değil, temelde fikir ve kültür dünyasında Batılılaşmayı öngörüyordu. Bu yönelişle yeni fikirlerin ortaya çıkması, bunun edebiyatı ve edebiyatın dilini etkilemesi de kaçınılmazdı. Batıdan alınan edebi türler, yazarların bu alanda eser verme isteği ve eserlerini halka ulaştırma endişeleri yazı dili ile konuşma dili arasındaki ayrılığı ortadan kaldırmayı gerektiriyordu. Bu yöndeki talepler, öncelikle Osmanlıcada birtakım düzeltmelere ihtiyaç doğurdu. Şinasi ile başlayan ve 1910’lara kadar süren bu hareketler, yazı dilini Osmanlıca temelinde sadeleştirmeyi ve Osmanlıcayı daha anlaşılır bir yazı dili durumuna getirmeyi hedefliyordu. Zeynep Korkmaz, Türkçeyi hakim kılmaktan uzak bu yaklaşım sebebiyle, dil hareketleri içinde bu devrenin ‘bir arayış ve deneme devri’ olduğunu söyler. Bu devirde başlayan dildeki bütün Arapça, Farsça kelimeleri atmayı öneren ‘Tasfiyecilik’ ve ağdalı Osmanlıcıyı savunan ‘Fesahatçılık’ hareketleri, Servet-i Fünun Devri’nde iyice alevlenmiştir. Bu anlamda dili sadeleştirme gayretleri, aşırı uçlara karşı bir denge unsuru olarak değerlendirilmektedir.[5]

1908’de II. Meşrutiyet’in ilanı ile ülkede her alanda baş gösteren yenileşme hareketleri ve bunun edebiyattaki yansımaları, dilin sadeleşmesi yolunda önemli adımların atılmasına vesile olmuştur.

II. Meşrutiyet Dönemi’nde Genç Kalemler dergisinde yazan Yeni Lisancılar, kendilerine kadar düşünülen ancak uygulanamayan konuları hayata geçirmeleri ve ‘sade dil’in başarılı örneklerini vermeleriyle dikkat çekerler. Kamile İmer, dönemine göre çok değerli olan bu çabaların İstanbul halkının konuştuğu ‘en sade Osmanlıca’ sınırları içinde kaldıklarını, ilk aşamada Osmanlıcaya yönelik bir ıslahat çalışması olduğunu söyler. Yine de Türkçenin Arapça ve Farsça kurallardan ve dil bilgisi özelliklerinden oldukça arınmış bir biçimde Cumhuriyet dönemine ulaşmasında bu girişimlerin etkisinin inkar edilemeyeceğini dile getirir.[6]

Cumhuriyet Döneminde Türkçe

1919-1923 yıllarını savaşlarla geçiren bir ülkede kurulan Cumhuriyetin önemli bir özelliği siyasi yönü yanında sosyal ve kültürel boyutunun da olmasıydı. Türk Cumhuriyeti, cihan imparatorluğundan dünya devleti olmaya, bir medeniyet dairesinden çıkıp diğerine girmeye talipti. Bu anlamda Cumhuriyet döneminde Türkçedeki gelişmelerin Cumhuriyet ideolojisi ve bu ideolojinin sosyal yapılanmasından ayrı düşünülmemesi gerekir. Öte yandan Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal’in dil hareketlerinin oluşumuna ve düzenlenmesine bizzat katılması da belirleyici olmuş, bu belirleyicilik kendisinden sonra gelişen dil tutumlarında da etkisini sürdürmüştür.

İlk defa 1908 Anayasası’nda resmi hüviyet kazanan Türkçe için önemli bir durum da Cumhuriyetle birlikte, ilk devlet müdahalesini yaşamasıdır. Dil doğal seyri dışında, dışardan müdahalelerle değiştirilip düzenlenmeye çalışılmıştır. Bu yapılırken amaç çoğu zaman Mustafa Kemal’in ‘Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmasını bilecektir’ cümlesi ile belirlenmekte, hedef de ‘bir milli kültür dili yaratma mücadelesi’ olarak ifade edilmektedir.[7] O halde Cumhuriyet devri dil hareketleri için başlangıç itibariyle Cumhuriyet ideolojisi ve Atatürk’ün görüş ve direktifleri doğrultusunda gelişmiş hareketlerdir değerlendirmesini yapmak mümkündür. Bu da Cumhuriyet devri dil hareketlerini Atatürk’e kadar ve Atatürk’ten sonra olmak üzere birbirini takip eden ve etkileyen iki dönemde ele almayı mümkün kılar.

Atatürk yetiştiği ortam bakımından Osmanlı toplumundaki bütün siyasi ve sosyal çalkantılar ve fikir hareketlerinin içinde bulunmuş, bunları yakından takip etmiş veya tarihi gelişme süreçleri ile incelemiştir.[8] Daha 1916 yılında Namık Kemal’in Makalat-ı Siyasiye ve Edebiyesi’ni, Mehmet Emin Bey’in ve Tevfik Fikret’in şiirlerini okurken; ‘Yemekten evvel Emin Bey’in Türkçe şiirleri ile Fikret’in Rübab-ı Şikestesi’nden aynı zeminde bazı parçalarını okuyarak mukayese yapmak istedim. İkisi de başka güzel. Ancak Türkçe olanda da diğerinde de aynı derecede Arapça, Farsça var. Fark; biri parmak hesabı, diğeri değil. (27 Teşrinisani 1332/10 Aralık 1916)[9] şeklinde düştüğü not ondaki dil duyarlılığını gösterecek niteliktedir. Belki bu duyarlılığın ve yetişme biçiminin etkileri, yeni devletin temelleri atılırken Türkçede harf ve dil inkılaplarını hazırlayan nedenler oldu.

Kültürel değişimin dildeki yansımalarından biri olarak 1928 yılında yazı devrimi yapıldı. Arap yazısının Türk dilinin ihtiyaçlarını karşılamadığı, iki dil arasındaki yapı ayrılıklarının bu alfabe ile giderilemediği; Türkçenin bu alfabe ile yazılması sırasında ortaya çıkan imla sorunlarının, Türkçeye giren Arapça, Farsça kelimeleri okuyup yazabilmek için önce bu dillerin kurallarının öğrenilmesini gerektirmesinin doğurduğu eğitim ve öğretim zorluğu göz önüne alınarak Latin alfabesi esasında yeni bir alfabe hazırlandı.

Türkçede imla sorunu, daha Tanzimat yıllarında imlanın ıslahına çare arayanlar ve bunun mümkün olmadığı, yeni bir harf sisteminin kabulünü öngörenler arasında tartışılıyordu.[10] Alfabe değişikliğinin 1928’de kabulünden önce 1923’te İzmir’de toplanan İktisat kongresinde Latin esasında bir alfabe oluşturulması için bir önerge verilmiş, ancak bu genel toplantıda okunmadan reddedilmişti. Mecliste Şükrü Saraçoğlu tarafından tekrar gündeme getirilen alfabe meselesi itirazla karşılanmış, alfabe sorunu 1924-1927 yılları arasında önemli tartışma konularından biri olmuştu. Bu süreç, yeni bir alfabenin kabulünü hazırlayan bir olgunlaşma dönemi olarak yaşanmıştır. Sonunda 26 Haziran 1928’de çalışmalarına başlayan Dil Encümeni kurulmuş, Latin alfabesine dayalı yeni Türk alfabesinin hazırlıkları tamamlanmıştır. 3 Kasım 1928’de yeni Türk harflerine dair yasanın kabulüyle yeni harfleri öğrenme ve öğretme seferberliği başlatılmıştır.[11]

1921-1922 yıllarında Azerbaycan ve Kuzey Kafkasya’da Latin alfabeleri denemelerine girişilmesi, 1 Mayıs 1925 günü Azeri Türk dilinin Latin alfabesini kabul etmiş olması Türk milliyetçilerini de Latin alfabesini kabule teşvik etmişti. Ancak Türkiye’de bu yazı kabul edilince Rusların ilk işi Latin yazısını kaldırıp Kiril yazısını yerleştirmek olmuştu. Bernard Lewis, Latin alfabesinin tercihi ile ilgili olarak bu tarihi gerçeğe işaret ederek bunun yanında siyasi sebeplere de değinir. Alfabe değişikliğini, Türkiye’nin laik ve modern bir devlet olma emelinin bir aşaması olarak kendisini Doğuya bağlı kılan önemli bir engel olan Arap yazısından kurtarması şeklinde izah eder. Mustafa Kemal’in bu tercih ve yönlendirmesinde Azerbaycan Cumhuriyeti ile bağları koparmamaktan çok, yeni alfabeyi Osmanlı İmparatorluğu’na karşı bir engel olarak kabul etmesini sebep gösterir. ‘Göründüğüne göre yeni yazıyı öğrenip eskisini unutmak suretiyle geçmiş gömülüp unutulabilecek ve yalnız Latin harfli Türkçe de ifade edilen fikirlere açık yeni bir kuşak yaratılacaktı’ der.[12]

Yeni alfabenin kabulüyle Arapça, Farsça kelimelerin dilimize ve yazımıza uymayan kelimeler olarak görülmesi, dildeki yabancı kelimeleri atıp yerine Türkçe karşılıklarını koyma fikrini tekrar canlandırdı. Bunun için öncelikle dilin söz varlığının ortaya konması gerekiyordu. Bu amaçla halk ağzından derlemeler yapılıyor, sözlük, terim ve etimoloji çalışmaları Dil Encümeni tarafından yürütülüyordu. Bir yandan da ferdi teşebbüsler olmakla beraber Türkçenin diğer dillerle alakaları araştırılıyor, başka dillerin Türkçe asıllı olup olmayacağı, Türkçenin bir ana dil olup olmadığı gibi konularda fikirler öne sürülüyordu.

12 Temmuz 1931’de bütün bu dil çalışmalarına daha kapsamlı ve ilmi bir yapı kazandırmak amacıyla Dil Encümeni’nin yerini alacak Türk Tarihi Tetkik Cemiyetine eş olarak Atatürk’ün emriyle Türk Dili Tetkik Cemiyeti kuruldu.[13]

Türk Dili Tetkik Cemiyetinin kurulmasının ardından yabancı bilginlerin de çağrıldığı I. Türk Dil Kurultayı 26 Eylül 1932’de İstanbul da toplandı. Bu kurultay alınan kararların niteliği bakımından dikkat çekici notlar taşır. Bir yandan derleme, araştırma ve yayımlamaya esas olacak bilimsel çalışmalar yapılması; bir yandan da Türk dilinin sadeleştirilmesi çalışmalarına hız verilmesi kararlaştırıldı.1932-1936 yılları arasındaki çalışmaları 1932-1934 ve 1934-1936 olmak üzere iki dönemde inceleyen Zeynep Korkmaz, aslında cemiyette bu çalışmaları yürütecek vasıfta elemanlar olmadığını, bunun için yurdun dört köşesindeki gönüllülerin görev aldığını söyler. Bu sebeple 1934’te çıkartılan Osmanlıcıdan Türkçeye Söz Karşılıkları Tarama Dergisi’nde Osmanlıca bir kelimenin karşısında her biri ayrı lehçelerden derlenmiş birden fazla karşılığa rastlanıyor, bu kelimeler içinde bazılarının Türkiye Türkçesinin yapısına aykırı olması uygulamada aksaklığa yol açıyordu. İnkılâp heyecanıyla hareket, dilde yeniden tasfiyeciliği başlatmış oluyordu. Devlet dairelerindeki yazışmalarda ve gazetelerde Tarama Dergisi’ndeki karşılıklara hemen yer verilmesi ve bunun da bir birlik aranmadan yapılması dilde karışıklığa yol açıyordu.[14] İş o hale gelmişti ki herkes gelişigüzel bulduğu kelimelerle yazıyor, yazılar sahibinden başkasının anlamasına imkan vermiyordu.[15]

Dilin bir çıkmaza sürüklendiğinin görülmesi üzerine 1934-1936 yılları arasındaki -Z. Korkmaz’a göre ikinci- dönemde bir komisyon kurularak önceki dönemin tarama ve derlemeleri ayıklanmadan geçirilmiştir. Tarama Dergisi’ndeki karşılıklar her Osmanlıca kelime için bir Türkçe kelime olarak düzenlenmiş, Türkçe karşılığı bulunmayan Arapça ve Farsça kelimeler olduğu gibi bırakılmıştır. Bu çalışmalar sırasında özleştirmeciler ile orta yolu tutanlar arasında çetin çatışmalar çıkmış, ancak başlangıçta ilmi ölçüleri olan sağlam bir programla yola çıkıldığı halde böyle bir dil planlamasında öncelikle metot ve içerik bakımından ilmi bir hazırlığın eksikliği görülmüştü.[16]

İşte tam da bu sırada yeni sözcüklerin uydurulup kullanılması terk edilerek dilde Türkçe karşılığı olmayan ve yerleşmiş bulunan Arapça ve Farsça kelimeler için dilin içinde bulunduğu durumu düzenlemek üzere bir dil felsefesi arayışına gidildi.

1932’de Mustafa Kemal’in teşvikiyle ve bütün Türkiye’deki tarihçilerin ve yabancı bilginlerin katıldığı tarih kongresinde 1935’te Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin açılış töreninde Afet İnan’ın derli toplu olarak ifade ettiği bir Türk tarih tezi ortaya konmuştur. Buna göre; “Dünyada yüksek kültürün ilk beşiği Orta Asya’daki Türk anayurtları ve o kültürü kuranlar ve bütün dünyaya yayanlar da Türklerdir”.[17] Bu ilkeden hareket eden dil çalışmaları da insanlığın ilk kültür dilinin mekanizmasını araştırmaya koyularak bunun dünya kültür dillerini kurmaktaki büyük ve esaslı rolünü Güneş-Dil teorisi ile ortaya koymuştur.

Güneş-dil teorisi, Viyanalı dilci Kıvergitsch’in, Freud’un psikanalizinden faydalanarak Türk Dillerindeki Bazı Unsurların Psikolojisi adlı bir çalışma ile öne sürdüğü bir teze dayanır. Buna göre dilin doğuşunda ilk etken Güneş’tir. Güneş, dünya ve insanlık tarihinin gelişmesindeki ana işlevini dilin doğuşunda da göstermiştir. O, düşünebilen bir varlık haline gelen insanın bütün nesnelerin üzerinde tuttuğu bir varlıktır. İlk insanlar, maddi ve manevi bütün varlıkları Güneşe verdikleri ilk adla anmışlardır ve bu da Türk dilinin kökü olan ağ sesidir. Diğer bütün kelimeler de böyle bir kök sesten gelişmiştir.[18]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ