Türk Tarihi ve Kültür Araştırmaları

Cengiz Han Yasalarının Genel Özellikleri

0 6.448

Mehmet Akif ÜNAL

Moğol İmparatorluğu’nun hukuk ve asker­lik işlerini düzenleyen kanunlar “Cengiz Han Yasası” olarak isimlendirilmiştir. As­lında bu yasanın tamamı Cengiz Han tara­fından konulmuş olmayıp nesilden nesile aktarılan Moğol hukuk ve törelerinin dü­zenlenmesiyle oluşmuştur. Cengiz Han, ka­ğan seçildiği 1206 kurultayında bu kurallara bazı ilaveler yapmış ve bunları yürürlüğe koymuştur. Otuz üç defter halinde tanzim edilen ve Moğol hazinesinde saklanan ya­sayı uygulama görevini de bu kanunları en iyi bilen oğlu Çağatay’a vermiştir. Timurlular dâhil İslamiyet’i kabul eden Moğol ha­nedanları bu yasaları özenle tatbik etmişler­dir. Cengiz Han Yasası bir kitap halinde tam olarak zamanımıza gelmemiştir. “Mo­ğolların Gizli Tarihi, Cami’ü’t-Tevarih, Tarih-i Cihangüşa ve Abu’l-Farac Tarihi gibi eserlerde çeşitli maddelerine yer verilmiştir.[1]

Moğol devletini yaratan Cengiz Han’ın ruhu yasaya adeta damgasını vurmuştu. Daha birkaç yıl önce birbirlerine bağlı ol­mayarak göç edip duran ve birbirleriyle da­imi bir mücadele içinde bulunan bozkır aristokrasisi, bir kişinin iradesine boyun eğ­mek zorunda kalmış ve devlet yolunda bir birlik meydana çıkmıştı. Cengiz Han bu birliği devam ettirmek ve uzak gayelerini gerçekleştirmek için, Yasa’yı kudretli bir araç vazifesinde kullanmıştır. Bundan do­layı bütün Yasa’ya bir ana fikir hâkim ol­muştur; kendini savunabilir, disiplinli ve içinden birleşmiş bir millet topluluğunun devamı.[2] Cengiz Han’ın zamanından önce de, yazılı olmayan ve boylar arasında deği­şiklik gösteren yasaklar olduğu bilinmekte­dir. Ancak Cengiz Han’ın yetki alanı art­tıkça tüm imparatorlukta uygulanacak bir hukuk düzenine, yasalar topluluğuna olan ihtiyaç artmıştı. Bu anlamda yasanın tanı­mını yapmak gerekirse; “Moğolların atala­rından kalma geleneklerinin, görenekleri­nin, yasalarının ve fikirlerinin, Cengiz Han’ın kendi koyduğu yasalar da eklenerek bir araya getirildiği bir düzenlemedir,” de­nilebilir. Yasa bir kerede ortaya koyulmamıştır. İlk hali 1206 kurultayında düzenlen­miş, 1218’de yenilenmiş ve Cengiz Han’ın yaşamı boyunca üzerindeki çalışmalar de­vam etmiştir.

Moğol devletinde Yasa’da yazılı olanlara harfi harfine uyma zorunluluğu vardı. Sivil ya da askeri itaatsizlikler aynı biçimde cezalandırılıyordu. Bu yüzden ortaya çıkan sıkı disiplin Moğolların yaşam tarzlarının en önemli belirleyicisi olmuştur. Bu disiplin yoluyla Cengiz Han kendisinden önce bü­yük bir karışıklık içinde bulunan Moğol hal­kının ahlak anlayışını köklü bir biçimde değiştirmiştir. Onun önderliğinde elde ettik­leri büyüklük kendileriyle gurur duymala­rına neden olmuştur. Diğer yöneticiler Cengiz Han gibi güçlü bir kişiliğin altında onun temsilcileri olarak hareket etmişler­dir. Yasa’nın el yazmaları veya içeriğine iliş­kin herhangi bir belge günümüze ulaşmadı­ğından bahsetmiştim. Bu yüzden içinde ya­zılı olanlara ilişkin bir kesinlik hiçbir zaman söz konusu değildir. Elimizde sadece Cen­giz Han’dan sonra yaşamış yukarıda adı ge­çen İranlı, Arap ve Süryani tarihçilerin Yasa hakkında yazdıkları bilgi parçaları bulun­maktadır. Bu bilgilerin Cengiz Han’ın du­ruma göre ortaya koyduğu davranış ilkeleri ve sözlerinin bir araya getirildiği derlemeler olduğu düşünülmektedir.

Yasa konusunda Altın Aile’nin konumu noktası da çok önemlidir. Bu göçebe top­luluğu imparatorluk ailesinin sıkı deneti­mindeki aristokratik bir devlete dönüştü­rülmek zorundaydı. Yasa, Cengiz Han’a dünyayı fethetme görevinin verildiği inancı üzerine kuruluydu. Moğol İmparatorluğu’nun tüm yöneticileri Cengiz Han’ın soyundan olmalıydı. Yasa’ya göre yeni han üst düzey komutanların ve önderlerin katı­lacağı bir kurultayla belirlenecekti. Daha sonraları Yasa’nın gözetilmesi, bu kurul­tayda Moğol İmparatorluğu’nu yönetmeye talip olanlar arasındaki farkı ortaya koy­mada ön plana alınacaktı. Herhangi bir ko­lun üyeleri, diğerlerinin sürekli Yasa’yı çiğ­nediklerini öne sürerken kendilerinin Cen­giz Han tarafından oluşturulan kurallara bağlı kaldıklarını göstermeye çalışacaktı. Yasa’da çok çeşitli ceza şekilleri uygulan­maktaydı. Hanedan üyelerinden birisi idama mahkûm edildiğinde bunun kan akı­tılmadan yapılması gerekirdi. Yay ipiyle boğma ya da bir halıya sararak havasız bı­rakma yöntemlerden bazılarıdır. Bazen hü­küm giyen bir suçlunun tüm ailesi de suç ortağı sayılarak kendisiyle birlikte idam edi­lirdi.

Yasa’daki bu tip cezalar günlük hayatı önemli ölçüde etkilemiştir. Cengiz Han dö­neminden önce göçebe boylar arasında ol­dukça yaygın olan zina, hırsızlık, yağma ve cinayet gibi suçlar oldukça azalmıştır. Fakat Yasa ile birlikte gelen aristokratik düzen sı­radan insanların üzerinde oldukça büyük bir yük getirmişti. Kölelerin durumu ağır­laşmış, yaşam koşulları Yasa’yla birlikte daha kötü olmuştu. Cengiz Han’ın amacı Yasa’yı ihlal edilemez bir hale getirmekti. Bu yüzden de Yasa’nın ölümünden sonra da değiştirilmeden uygulanabilmesi için ko­ruyucu olarak seçtiği Çağatay, tutucu bir ki­şiliğe sahip olup, babasının kurduğu düze­nin, ilkelerinin sıkı takipçisi olmuştur.[3]

Çağatay daha babasının sağlığında yasayı en iyi bilen, örf ve adet meselelerinde en yük­sek yetki sahibi olarak tanınan bir kimse idi. Yasa’yı bildiği ve koruduğu için ülke dâhi­linde herkesin boyun eğmesini sağlayan bir nüfuza sahipti.[4] Moğolların Çin’e ve Tür­kistan’a doğru yayılmalarıyla idari sistemin oluşumu aynı zamanlarda gerçekleşmiştir. Çin, Uygur ve Acem ananeleri imparator­luk teşkilatı için birer örnek vazifesi gör­müştür. Cengiz Han’ın ele geçirdiği kabili­yetli Çin ve Uygur devlet adamları Yasa maddelerini gözden geçirmiş ve genişleyen imparatorluğun ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlemişlerdi. 1218’de yapıldığını söyle­diğimiz bu çalışma 1225 senesine doğru ta­mamlanmıştır.

Moğol tarih ve hukukunu inceleyenlerin çoğu Raşid ad-Din ve Makrizi’nin zikrettiği parçaları Yasa hakkında en esaslı iki vesika kabul etmişlerdir. Raşid ad-Din’in, Cami’ü’t-Tevarih’inin üçüncü kısmı üze­rinde durmuşlardır. Bu kısım Cengiz Han saltanatının tarihini ihtiva etmektedir.[5] Burada Cengiz Han’ın bazı emirname ve söz­leri vardır. Bunların bazıları Yasa’nın par­çaları, bazıları da Bilik’ten ibaretti.[6] Makrizi ise Yasa’nın özetini yapmaya çalışmış. Bun­lardan başka D’Ohsson “Moğolların Ta­rihi” adlı eserinde Cuveyni’nin Tarih-i Cihangüşa’sından yararlanmıştır.[7]

Yasa’yı sadece Moğolların örf ve adetleri­nin bir araya toplanması olarak görmemeli­yiz. Yeni imparatorluğun ihtiyaçlarına göre mevzuatın ilavesi olarak düşünmeliyiz. Örf ve adetlerin boş bıraktığı alanlar Yasa ile doldurulmuştur. Eski kabile hukukunun üzerine yeni bir hukuk sistemi tesis edilmiş­tir. Yasa’nın birçok kanunları Cengiz Han ve ilk haleflerinin dünya imparatorluğu fik­rini destekliyor niteliktedir.

Cengiz Han’ın yasa maddelerine kattığı yo­rumla dünyayı fethetme maksadını açıklı­yor: “Benimle olmayan, bana karşı demektir. Ben yenilmez savaşçılarımın önünde savaşırım. Bütün dünya bana baş eğmedikçe, savaşı bırak­mayacağım.” “Moğolların Han’ı yer’in sahibidir. O kılıcını kuvvetiyle hükmediyor.” “Moğolların vazifesi, benim emrime hazır olmaktır. Buyrukla­rıma itaat etmektir. Benim istediğim kişiyi öldür­mektir.” “Vazife ve zenginlik uğrunda düşman­larınızı daima mahvediniz ve dostlarınızı bahşiş­lerle doyurunuz!” “Moğol’un en büyük mutluluğu düşmanını yenmektir; varlığını gasbetmektir; ır­gatlarını ulutmaktır; iyi beslenmiş atların dört­nala gidişleri ile kurtulmaktır. Kadınların ve kız­ların karınlarından bir yuva gibi yararlanmak ve güzelliklerinden zevk almaktır.[8]

Cengiz Han’ın bu düşünceleri Yasa ile bir­likte dünya çapında tarihi şekil alıyordu. Moğollar ve Moğol Devleti tarafından da kutsallıkla saygı görüyordu. Bu Yasalar sa­yesinde, hayatı feodal münasebetler açısın­dan anlayan Avrupa toplumlarındaki sınıf farklılıkları oluşmamıştır. Fetihler ipek ve eşya gibi zenginlikler sağlamış, fakat bol be­sin maddesi getirmemişti. Bu eksikliğe rağ­men adil bir paylaşım yapıldığı için çeşitli sınıflar oluşmamış, tabakalar arasında ka­patılması imkânsız uçurumlar meydana gel­memiştir. Bu Yasa Cengiz Han’ın en büyük silahı olmuştur. Çünkü dilleri, dinleri birbi­rinden ayrı milyonlarca insanı bir arada tut­mak, adilane olmak, ancak bu yasa ile mümkün olabilecekti.[9]

Yasa’da Siyasi Teşkilat (Hanlık Mese­lesi):

Yasada “Han”lık meselesi ile ilgili olarak en yüksek kuvvet Han’ın sahsında toplanmıştır. Han tabiri de kuvvetinin en büyük nişanesidir. Cengiz Han, “Moğollar diğer milletler gibi hükümdarlarına ve asil­zadelerine birçok isimler ve unvanlar ver­meyecektir ve hükümdarlık tahtında oturan kişiye yalnız bir isim vereceklerdir ki o da Kaan veya Han’dır.” demiştir. Bu kaidenin altındaki gizli sebebi, iki taraflı olarak göre­biliriz. Bunlardan birincisi, Moğol hüküm­darının şerefini diğer hükümdarlar karşı­sında emniyette bulundurmak, ikincisi de derebeyi asilzadelik unvanlarının kanuni bir mahiyet almasına mani olmak suretiyle nü­fuz kazanmalarının önüne geçmekti.

Eski Türklerde, bazen hükümdar adayı, ölen kağanın en büyük oğlu, o yoksa aynı sülalenin yaşça en büyük erkeği olabili­yordu. Mete, Bumin, Kutluk Kağanlar bu usule göre seçilmişlerdir. Seçim prensibi bu yoldan irsiyet ya da veraset kuralına bağla­narak birlikte uygulanmıştır. Türk devlet geleneğine çok benzeyen Cengiz Yasası’nda şöyle denilmektedir. “Cengiz”in evladı ahfadından olmayan hiçbir kimse, kendini Han ilan edemez. Bu Cengiz ahfadı da ancak kurultayın kararı ile Han olabilir”. Görüldüğü gibi Moğollarda da hakanlığın intikalinde belli bir veraset hukuku bulun­mamaktadır. Statüleri eşit olan zevce ve ha­tunlardan olan oğulların hepsi taht üze­rinde aynı derecede hak sahibi idiler. Hakan bir veliaht seçmiş olsa bile bu, ölümünden sonra başka bir prensin tahta geçmesine engel sayılmazdı. Ögedey’ı seçen kurultay, Cengiz Han’ın bu konudaki vasiyetine uy­muştur. Fakat seçimden sonra Ögedey’in Çağatay’a söylediği şu sözler dikkat çekici­dir: “Babam Cengiz Han tarafından vasiyet edilmiş tahta oturdum. Sonra benim ar­kamdan, hangi meziyetine dayanarak tahta çıktı diye söylenenler olmaz mı?” Bu söz­lerden şahsi meziyetin, yeteneğin ve başarı kazanmış olmanın hakanlık için bir daya­nak sayıldığı açıkça anlaşılmaktadır. Veliaht olmak için, bazen kurultaya erken gelmek ve daha önemlisi, şahsi ilişkileri sayesinde veya pazarlıkla nüfuzlu kabile beylerinin desteğini sağlamak yetebiliyordu.

Veraset sistemi ile ilgili açık bir kanun yoktu bu da kargaşaya sebep olmuştur. Her hanın ölümünden sonra halefinin kim ola­cağı meselesi uzun araştırma ve müzakere­lere bağlı kalıyordu. Bu değişikliğin bütün han sülalesi üyeleri tarafından tanınması için tahta oturma törenine hepsinin gelmesi bekleniyordu. Eski hakanın isteği göz önüne alınıyor, fakat bu durum şehzadeleri kayıtsız şartsız bağlamıyordu. Hanın ölü­müyle tahta çıkarılma töreninin yapıldığı kurultay arasında birkaç yıl geçiyordu. Öle­nin hanımı bu zamanlarda hâkime sayılıyor, fakat bunun hâkimiyetini herkes tanımı­yordu. Diğer şehzadeler, imparatorluğu yö­netme hakkının hanın eşinde olan huku­kunu göz önüne almaksızın kendi eyaletle­rinde istedikleri gibi hükmediyorlardı.

Siyasi bakımdan, Moğol imparatorluğunun kanununa göre, Moğol milletini teşkil edenler yalnız Moğollardı. Millet yeni bir han seçerken hanın Cengiz Han sülalesine, yani icra-yı saltanat eden hanedana mensup olması şarttı. Hanın ölümünden sonra ha­nedan mensupları, ordunun yüksek ku­mandanları, Moğol kabilelerinin yüksek erkânı toplanırlardı. Bu kurultay, Cengiz Han ailesine mensup şehzadelerden en akıllı ve kabiliyetlisini Han seçerdi. Bu mec­lislerin esas vasıflarından biri de, Büyük Yasa’nın icap eden kısımlarının burada okunması idi. Yeni Han seçilir seçilmez milletin siyasi rolü artık bitmiş olurdu. Başka vesilelerle arada sırada toplanan meclis, ancak harp ilan etmek veya başka işler görmek ve handan emir almak üzere birleşen han yardımcıları vazifesini görü­yordu. Daha sonraları Moğol hâkimiyetinin genişlemesi nispetinde, diğer göçebe ka­vimler bilhassa Türkler, milli hâkimiyete iş­tirak ettiler. Bu madde tarihi açıdan çok önemlidir. Çünkü Cengiz Han çağımızdan çok uzun zaman önce Millet Meclisi demek olan kurultayı, kendisinden de üstün tutu­yordu.

Küçük bir Moğol kabilesinin idaresinden bütün Asya kıtasının hükümdarlığına yük­selmiş olan Cengiz Han 1227 yılında öldü­ğünde veliahdını seçmiş, ülkesini de oğul ve akrabaları arasında taksim etmişti. Moğol hukukunda Han’ın mutlak hâkimiyetine rağmen, devlet onun şahsından ziyade bü­tün hanedan üyelerinin malı sayılıyordu. Cengiz Han, kendi ailesine mensup fertlere müşterek mülkiyetten faydalanma imkânı veren bir sistem uygulamıştır. Bu uygulama ile Cengiz Han oğulları, kardeşleri, onların oğulları ve diğer akrabalarından hemen her birine, yakınlık derecesine göre kabileler­den oluşan birer “ulus”, bunların geçimle­rini sağlayabilecekleri birer tımar veya birer yurt vermiştir. Ayrıca Çin, Türkistan ve İran’daki yerleşik halkın oturduğu yerler­den elde edilen gelirlerden de, bu mirasçı­lara pay verilmiştir. Hanedan üyeleri ara­sında paylaşılan topraklar, genellikle atlı gö­çebe hayatı sürdüren unsurların işine yara­yacak olan bozkırların olduğu da muhak­kaktır. Cengiz Han’ın vasiyeti ve Moğol ve­raset geleneğine uygun olarak yapılan bu taksim incelendiği zaman, Cengiz ailesi ve bütün Moğolların ebedi olarak göçebe ha­yatı sürdürmeyi istedikleri anlaşılmaktadır.

Yasa’da Askeri Teşkilat:

1206 Kurultayı toplandığı zaman Cengiz Han, Moğol Devleti’nin askeri teşkilatlanması hususunda özel bir dikkat ve titizlik göstermiştir. Her Moğol’un doğuştan asker olduğu düşünce­sinden hareket edilerek yasada açıkça şu madde belirtilmiştir: “Moğol çadırda doğar; ama atı üstünde öldürülür (yahut eceliyle ölür)”. Bu temel maddeden kesin olarak şu neticeyi çıkarmak gerekir: Bütün Moğollar, sosyal durumlarının şartları ne olursa olsun, orduya asker olarak katılmak mecburiyetindedirler. Bu bakımdan Avrupa feodal as­keri teşkilatları ile Moğollarınki arasında esaslı farklar vardır. Han buyurduğu zaman bütün Moğolların orduya katılmalarının mecburi olduğu, Moğol askerlerinin mey­dana getirdiği sayıdan da anlaşılmaktadır. Cengiz Han, askerlerini yeniden teşkilatlan­dırdığı zaman, eski durum ve şartlara uy­mak mecburiyetini duymadı. Eskiden Moğollar aile ve kabilelerinin ad ve hesabına, aynı zamanda askeri şefleri olan büyükleri­nin komutasında orduya katılırlardı. Cengiz Han, kabileler ve aileler arasındaki irtibat ve münasebetlere göre oluşmuş birlikler siste­mini ortadan kaldırarak, müstakil askeri birlikler meydana getirdi. Temel birlik bin kişiden teşkil edilmiştir. Her birine bin kişi­lik birliğin kumandası verilen 93 kumandan tayin edilmiştir ki, bu o tarihte Cengiz Han’ın 100.000 kişiye yakın büyük bir or­duya sahip olduğu kanaatini vermektedir. Han kendisinin korunması hususuna da büyük önem vermiş ve muhafız birliğinin sayısını binden on bine çıkarmıştır.

Tarihçiler düzen ve disiplin bakımından Cengiz Han’ın askerlerinin seviyesine ula­şabilecek bir ordu olmadığını düşünmekte­dirler. Hiçbir zaman kendi aralarında kavga çıkarmayan bu ordunun mensupları, her türlü meslek gruplarından meydana geldiği için ellerinden her iş gelir, yiyecek, giyecek, teçhizat konularında sıkıntıya düşmezlerdi. Moğollar, sanki askerlik için yaratılmışlardı. Savaş zamanında bunların en büyüğünden en küçüğüne kadar hepsi, kılıç, ok ve mız­rak gibi aletleri iyi kullanırlardı. Zaman neyi gerektirirse onu yaparlardı. Savaş ihtimali çıktığı zaman ortaya her türlü silahı, beygir ve deve gibi yük hayvanlarını, savaş zaman­larında da kimseye muhtaç olmadan yiye­cek ve giyeceklerini kendileri hazırlarlardı. Evlerde kalan karı ve çocukları, barışta yap­tıkları işlerinin yanında erkeklerinin işlerini de yaparlardı. Han, herhangi bir kişiyi veya bir şeyi istediği zaman önce tümen komu­tanına haber gönderir; o binbaşıya, o yüz­başıya, o da onbaşıya işi havale eder ve böylece istek karşılanırdı. Cengiz’in askeri yö­netim sistemi de dahil olmak üzere bütün Orta Asya devletleri Mete Han’ın sağladığı onluk sisteminin kolaylığını iyi kavrayıp daha kolay ve seri şekilde yönetme siste­mini sağlamışlardır. Herkes aynı ölçüde ça­lışır, çalışmayan kimse bulunmaz, makam ve servete önem verilmezdi. Askeri ha­rekâta gerek duyulduğu zaman, “Vakitleri dolunca ne bir saat gecikebilirler ne de öne geçe bilirler.” hükmü uyarınca bir an bile erken veya geç gelemezdi.

Moğol ordularını Avrupa’daki ordularla kı­yasladığımızda, savaş meydanındaki ha­rekâtı ile Avrupa askerlerininki arasında büyük ve temelli farklar bulunmaktadır. Sü­varilerden oluşan Avrupa birlikleri ma­nevra kabiliyetleri olmayan ve önlerinde kumandanları ile beraber kütle halinde ha­reket eden ve bir tek şiddetli hücum usu­lünden yararlanan ve bundan sonra tek ki­şilerle savaşan askerlerden meydana geli­yordu. Bu şartlar altında taktik ve stratejik bir düşünce ile değil, rastgele ve alışkanlık tesiri ile savaşılıyordu. 100.000 kişilik Mo­ğol ordusunun Avrupa’daki benzeri ancak Fransız İhtilali zamanında gerçekleştiril­miştir.

Moğollarla Avrupalılar arasında savaş mey­danında disiplin açısından da önemli fark­lar vardır. Avrupalı süvariler disiplin kavra­mını hemen hemen hiç bilmezlerdi. Savaş sırasında kendilerine harekât emrini haka­ret sayarlardı. Savaş bittikten sonra ikisi de yaşıyorsa, emir vereni emir alan düelloya çağırarak şerefini temizlemek cihetine gi­derdi. Moğollarda en küçük askerden en önemli ve değerli kumandanına kadar çok disiplin vardı. Cengiz Han, bu manada çok sert kanunlar yapmıştır. Savaş sırasında hiç kimse bulunduğu grubunu asla bırakıp gi­demezdi. Savaşta yaralanan arkadaşlarını bırakıp gidemezlerdi. Savaştan kaçan he­men öldürülürdü. Han’dan emir çıkmadan evvel kimse yağma ve talana başlayamazdı.

Bir ordu komutanı çok uzak yerde bulun­duğu halde Cengiz Han’ın emirlerine körü körüne itaat ediyordu. Bir yanlışlık yaptığı takdirde dövülmeye razı oluyor Cengiz Han intiharını emrederse bunu yerine geti­riyordu. Tüm bu fetihler Moğol ordusunun “uluslar arası” bir nitelik kazanmasını da birlikte getirdi. Artık hem Moğol olmayan ordu birlikleri Moğollar adına savaşıyor, hem de kendi birliklerinde de gitgide artan sayıda “yabancı Moğol” yani Moğol doğ­mamış askerler yer alıyordu. Bağlılık ve ko­ruma ilkesi sayesinde bir arada tutulan bu ordu birlikleri, güçlü birer dayanışma ve et­kinlik oluşumu meydana getiriyor ve bu sı­rada Cengiz Han’ın en önemli yasalarından birine bağlı kalıyorlardı: “Moğollar bütün dünyayı ele geçirmeli ve yok edilene ya da kendi rızasıyla teslim olana dek hiçbir halkla barış yapmamalıdır!” Cengiz Han bu yasasıyla bağlılık ve koruma ilkesinin işleye­bilmesi için sürekli ve başarılı fetihler olma­dan Moğolların ayakta kalmasının olanak­sız olduğunu belirtmek istiyordu.

Yasa’da Avcılık konusu:

Avcılığın Moğolla­rın hayatında kapladığı yerin oldukça büyük olması, bu konuyla ilgili kuralların da Yasa’da yer alması sonucunu doğurmuştur. Büyük yabani hayvanları avlamak, yiyecek sağlamanın ve sosyal bir olaya katılmanın önemli bir yolu olduğu kadar, yapılış biçi­miyle de askeri bir önem taşımaktadır. Bir batu (sürek avı), takriben bir ile üç ay ara­sında sürerdi. Bu büyük sürek avları birlik­lere manevra yaptırmak, askerlerin silah kullanmalarını geliştirmek, dayanıklılıkla­rını arttırmak ve disiplinlerini devam ettir­mek için bulunmaz birer fırsattı. Çok sa­yıda tümenin bu avlarda yer aldığı düşünü­lürse, bunların geniş çaplı birer askeri tatbi­kat oldukları daha iyi anlaşılır. Bu yüzden Yasa’nın avla ilgili olarak ihlali halinde ölüm cezası ile bile sonuçlanabilecek ciddi maddeler içermesi yadırganmamalıdır. Bu sürek avı sonuçlanıp da avlar çember içine alındığında tüm birlikler, bu dev kuşatmada hatasız bir biçimde yerlerini almak zorun­daydı. Eğer avlardan bir kısmı kaçmayı başarırsa bundan tüm generaller ve komutan­lar sorumlu tutulur. Hemen bir soruşturma açılarak hatalı bulunanlar ciddi bir biçimde cezalandırılır.

Yasa’da Din Meselesi:

Başlangıçta şamanist olan Moğollar, Müslüman ve Hıristi­yan milletlerle ilk defa istila sırasında karşı karşıya geldiler. Kendilerini savaş sırasın­daki azgınlıklarının tesirine kaptırmadıkları zaman diğer din ve inanç mensuplarına bü­yük bir hoşgörüyle yaklaşırlardı. Din adam­larının tartışmalarını ilgiyle takip eder, on­ları vergiden muaf tutar ve ibadetlerini tam bir özgürlük içinde yapmalarına izin verir­lerdi. Mengü Han’ın sarayında Budist ve Hıristiyan rahipleriyle Müslüman din adamları her zaman himaye edilmiştir. Onun devrinde Tibet’in “lama” denilen ra­hipleri Budizm’in Moğollar arasında yayıl­masında etkili oldular. Güyük Han’ın Hıris­tiyanlık hakkındaki kanaatleri olumluydu ve onun hükümet işlerini iki Hıristiyan devlet adamına bırakması yüzünden Müslümanlar büyük sıkıntılara maruz kalmışlardı. Eşi sonradan Hıristiyan olan Hülagü ve Argun Han gibi bazı İlhanlı hükümdarları döne­minde de Müslümanlar haksızlığa uğramış­lardır. Abaka Han ise Avrupa hükümdarla­rına elçiler göndererek onları Müslümanlar aleyhinde bir ittifaka teşvik etmiştir. Do­ğuda Kubilay Han Nesturiliği ve Budizm’i desteklerken İslamiyet’e şiddetle karşı çık­mıştır. Ancak bu olumsuz şartlara rağmen İslamiyet Moğollar arasında Hıristiyanlık­tan daha fazla yayılmıştır. Bu hususta Moğol-Türkmen yakınlaşmasının ve İran kül­türünün etkisi büyüktür. Moğolların Budist ve Hıristiyanlara olduğu gibi Şiilere de hoş­görülü davranmaları İran’da Şiiliğin yayıl­masını büyük ölçüde etkilemiştir.

Cengiz istilası sırasında Budizm’i kabul et­miş olan Moğollar, Çin’den atıldıktan sonra Budizm’e artık kıymet vermemiş ve bu di­nin yeni bir şekli olan Lamaizm’i kabul et­mişlerdi. Bu tarikat beraberinde daha yük­sek bir medeniyet getirmişti. Lamalar, Şamanlardan daha üstün idiler. Çok geçme­den bu tarikat Moğollar arasında kuvvetle yayılıp gelişmiştir. Cengiz Han’la Moğollar pek dindar değildiler. Cengiz Han, seferleri esnasında Hıristiyanlarla İslamcılar ara­sında devam eden muazzam mücadele de­virlerinde yaşamıştı. Her iki tarafın görüş derecesini biliyordu. Bütün dinleri ve mez­hepleri aynı suretle himaye ederdi. Ruhani sınıfların fikirler üzerindeki nüfuzunu bil­diğinde bunları da himaye ederdi. Kendi te­baasına, hiçbir mezhebe salik olmalarını men etmesinin ve kendisinin hiçbir dinle il­gisi olmamasının ve herhangi bir dini me­rasimi diğerleri önünde üstünlük sağlamamasının sebebi bunlardır.

Cengiz Han kör inanç sahibi bir adamdı. Zaten o zamanlar Moğolların ve Cengiz Han’ın inandığı, Cengiz’in de hoşnut ol­duğu o iptidai din, onu kör inançlara fevka­lade hazırlıyordu. Edebi Gök Tanrının ve koruyucu ruhların iradesini bilmek arzusu, belki de ihtiyacı, onu Şamanlarla, büyücü­lerle, kâhinlerle daima münasebette bulun­maya zorluyordu. Cengiz Han, sonraları da, büyücülere, falcılara başvurmakta devam etmekle beraber, daima belli hudutlarda kendini tutmasını bilmiş, falcıların söyle­diklerinin ve kendi kör inanışlarının sağ­duyu ile kendisi için tamamı ile hayati bir mahiyet alan plan gayelerde çatıştığını gö­rünce, hiçbir zaman falcıların nüfuzuna tabi olmamıştır.

Cengiz Han Haleflerine:

“Hiçbir dini tercih etmeyiniz. Her dinin saliklerine aynı suretle muamele ediniz!” derdi. “Âdetin şu veya bu tarzda yapılmasının Tanrı nezdinde hiç ehemmiyeti yok!” derdi. Cengiz, ulvi bir mutlak mevcut olana inanıyordu. Muhtelif dini reisleri, din adamlarını, fukaraları, ta­bipleri ve ulemayı her türlü vergiden muaf tutardı. Cengiz Han mevcut büyük dinler­den hiçbirine ilgi duymamıştı ama dini his­lere de sahip olduğu kuvvetli bir ihtimaldi. Cengiz Han devlet işlerine ve hayati faali­yetlerine ait birçok meselelerde daima çe­şitli dinlere mensup hâkimlerin fikirlerine müracaat ederdi. Giriştiği işlerde Cengiz Han’a kuvvet veren ve düşmanlarına karşı davranışında onu telkin eden, ilahi bir vazi­feyi yerine getirdiğine dair inancıydı. Bu ilahi vazife hissiyle hareket eden Cengiz, bütün milletler tarafından, kuvvetinin ci­hanşümul olarak tanınmasını istiyordu. Kendinin düşmanı olanlar, ona göre basit birer asiydiler. Düşmanlar rızaları ile teslim oldukları takdirde ahalinin fena muameleye maruz kalmayacağı vaadiyle yapılan harp ilanı Yasa’nın ilk kanununu teşkil ediyordu.

Cengiz Han, din meselesini yasada ihmal edemezdi. Gerek Avrupa ve gerekse Asya din içinde yaşıyordu. Papalar imparatora katırlarının topuğunu öptürüyor, hocalar vicdanlar üzerine taht kuruyorlardı. Su­riye’de hala Haçlı ordularının artıkları vardı. Birçok yerlerde tespih, ezan ve çan sesleri bir ordunun yapamayacağı şeyleri yapı­yordu. Cengiz Han’a göre ikili üçlü dinler sona ermiş, tek ilahlı dine büyük önem ver­miştir. İşte bu sebeplerden yasanın en ba­şına din işini getirdi ve şu maddeyi yazdı: “Tek Tanrı vardır. Bu Tanrıya tapılacaktır. Tek Tanrı’ya tapan dinler serbesttir.” Bu madde ile Cengiz Han, Tibetlilere büyük bir darbe vurmuş oluyordu. Çünkü Tibetli­ler tek Tanrı’ya inanmadıkları gibi, dini si­yasete de alet ediyorlardı. Cengiz Han hangi dinden olursa olsunlar âlimlere ve za­hitlere iyi davranır, onları daima yüceltirdi. Bunu yüce Tanrı’ya karşı bir görev bilirdi. Müslümanlara saygı gösterdiği gibi Hıristiyanlara ve Putperestlere de saygı duyardı. Evlatlarının ve torunlarının bazılarının İs­lamiyet’i, bazılarının Hıristiyanlığı, bazıları­nın da putperestliği seçtikleri gibi bazıları da hiçbir dine girmeyerek atalarının yolunu tuttular. Sonuncu guruba girenlerin sayısı azdı. Dinlerin birine girmiş olanlar da mu­taassıp değildiler.

Moğollar görünen ve görünmeyen bir dün­yayı yaratan bir Tanrı’nın varlığına, ayrıca bu dünyadaki her şeyin onun adaletiyle ye­rini bulacağına inanırlardı. Ona ya dua ede­rek ya methiyeler söyleyerek ya da dini ayinler yaparak tapınırlardı. Bununla bir­likte, keçeden insan suretinde maketler ya­parak bu maketleri yurtlarının girişlerinin her iki tarafına yerleştirirlerdi. Kendi ina­nışlarına göre bunlar sürülerini korur, onla­rın üremesini ve sütlerinin bol olmasını sağlardı. Bazı Moğollar bu maketleri gü­zelce örtülmüş arabalara koyarak, yurtları­nın kapısının önüne yerleştirirler ve her kim bu arabalardan bir şey çalarsa, onu ölümle cezalandırırlardı. Bir çocuk hasta olduğu zaman bir put resmi yaparlar ve bunu yatağının üstüne asarlardı. Cengiz Han’ın ölümünden sonra ona hürmet için bir put sureti yaparlar ve bunu saygıyla bir arabanın üzerine yerleştirirlerdi. Ona bir­çok hediyeler sunarlar, hayvanlar ihsan ederlerdi. Bu suretin önünde güneye doğru dönerek tıpkı Tanrı’nın huzurundaymış gibi diz çökerlerdi. Rusların büyük prensle­rinden biri olan Michael, Batu’ya tabi ol­maya geldiği zaman, onu iki ateşin arasın­dan yürüterek geçirdiler. Sonra ona güneye doğru Cengiz Han’ın önünde eğilmesini emrettiler. Fakat o, ölmüş bir adamın sure­tinin önünde değil de, Batu’nun ve maiye­tinin önünde eğilmek istediğini, çünkü Hıristiyanların böyle bir harekette bulunama­yacağını arz etti. O, sık sık tekrar edilen emre rağmen eğilmek istemeyince öldürü­leceği bildirildi. O da ölmeyi tercih edece­ğini söyledi. Başı vurularak öldürüldü. Bundan başka güneşe, aya ve ateşe taparlar ve saygı duyarlardı.

Cengiz Han’ın Yasaları

  1. İster evli olsun ister olmasın zina ölümle sonuçlandırılır.
  2. Sodomi (homoseksüellik) ölümle ceza­landırılır.
  3. Kim bilerek yalan söyler veya sihirbaz­lıkla uğraşır veya bir başkasını gözetler veya kavga eden iki kişinin arasına girer veya bir kimseye başka birine karşı yardım ederse ölümle cezalandırılır.
  4. Kim kül veya su içine işer ise ölümle ce­zalandırılır.
  5. Kim, mal alır ve üç kez arka arkaya iflâs ettiğini bildirirse ölümle cezalandırılır.
  6. Kim tutsak alanın izni olmadan bir tut­sağa yiyecek veya giyecek verirse ölümle ce­zalandırılır.
  7. Kim kaçmış olan bir köleyi veya tutsağı bulur ve onu eski zilyedine (sahibine) geri vermezse ölümle cezalandırılır.
  8. Bir hayvan kesilirken bacakları bağlan­malı, karnı açılmalı ve ölünceye kadar kalbi elle sıkılmalıdır, bundan sonra onun eti ye­nebilir. Ama kim bir hayvanı Müslümanla­rın usulünce keserse, o da aynı biçimde ke­silmelidir.
  9. İster saldırıda, ister geri çekilmede olsun bir kimse savaşta çıkınını, yayını veya eşya­sından başka bir şeyi düşürürse, arkasındaki adam attan inmeli ve bunu ona geri verme­lidir. Bunu yapmayan ölümle cezalandırılır.
  10. Ebu Talib’in oğlu Ali’nin bütün sülalesi, bütün fakirler, Kur’an okuyucular, fakîhler, hekimler, bilginler, rakipler ve tek başına inzivada yaşayanlar, müezzinler ve ölü yı­kayıcılar vergi ve resimlerden muaftırlar.
  11. Tanrının hoşuna gitmek için birer araç olduklarından bütün dinlere eşit olarak saygı gösterilmelidir.
  12. İsterse veren bir prens ve alan bir tutsak olsun, veren tadına bakmadan önce onun elinden bir şey yemek yasaktır. Başkasının yanında onu birlikte yemeğe çağırmadan bir şey yemek ve arkadaşlarından daha çok yemek yasaktır. Üstünde yemek pişirilen ateşin veya yenilmekte olan bir yemeğin üzerinden geçmek yasaktır.
  13. Seyyahlar yemek yemekte olan kimseleri görünce attan inmeli ve izin istemeden on­larla birlikte yemelidirler. Bunu onlara kimse yasaklamamalıdır.
  14. Suya elleri daldırmak yasaktır; su almak için bir kap kullanmalıdır.
  15. Giyildiği ve iyice yıpranmadığı sürece elbiselerini yıkamak yasaktır.
  16. Her hangi bir şeye pis demek yasaktır. Her şey temizdir ve temizle pis arasında bir fark yoktur.
  17. Herhangi bir mezhebi üstün tutmak, ke­limeleri üstüne basarak söylemek ve şeref unvanları kullanmak yasaktır. Hükümdarla veya başka birisiyle konuşan kimse sadece onun adını söylemelidir.
  18. Ard-gelenlerini o birlikleri şahsen göz­den geçirmeğe ve savaşa girmeden önce si­lahları kontrol etmeğe, savaşçıları savaş için gerekli her şeyle donatmaya ve her şeyi en ince noktalarına kadar gözden geçirmeye ve gerekli bir şey eksik olanı cezalandır­maya mecbur tuttu.
  19. Birliklere refakat eden kadınlar, erkekler savaştayken bunların iş ve vazifelerini üze­rine almak mecburiyetindedirler
  20. Seferden dönen birlikler Hükümdara belli vergiler vermek mecburiyetindedirler.
  21. Her yılbaşında, kendisi ve oğulları için aralarından seçsin diye bütün kızlar hü­kümdara takdim edilmelidirler.
  22. Birliklerin başında her bin, yüz ve on er için bir önder bulunur
  23. Eğer birlik önderlerinin en yaşlısı yanlış bir iş yapar ve hükümdar onu cezalandır­mak için hizmetçilerinden en sonuncusunu ona gönderirse, o bu berikine teslim olmalı ve ölüm cezası bile olsa, ceza infaz edilin­ceye kadar önünde diz çökmelidir.
  24. Birlik önderleri hükümdardan başka kimseye başvuramazlar, yoksa ölümle ceza­landırılırlar. İzin almadan yerini değiştiren de ölümle cezalandırılır.
  25. Hükümdar ülkedeki olaylar hakkında daha çabuk bilgi edinebilmek için sürekli posta karakolları kurmalıdır.
  26. Cengiz Han’ın oğlu Çağatay Yasa’ya uyulmasına dikkat etmelidir.
  27. Askerler ihmalden ötürü cezalandırıl­malıdırlar; sürek avında bir hayvanı vuramayan avcılar sopa ile veya ölümle cezalandırılmalıdır.
  28. Adam öldürmeden dolayı cezadan kan­lık (diyet) ödeyerek kurtulabilir: Bir Müs­lüman öldürülmüşse 40 altın, bir Çinli öl­dürülmüşse bir eşek.
  29. Yanında çalınmış bir at bulunan bir kimse, onu sahibine aynı değerde dokuz atla geri vermeğe mecburdur. Buna malî ta­kati yoksa atlar yerine çocukları alınmalıdır; çocuğu da olmayanı bir koyun gibi kesmelidir.
  30. Yasa, yalan, hırsızlık ve zinayı yasaklar ve yakınlarını kendi kendini sevdiği gibi sevmeği, hakarette bulunmamayı ve onları tamamen unutmamayı, kendiliğinden tes­lim olan kenti, köyü korumayı, Tanrı’ya adanmış tapınakları ve Tanrı’nın hiz­metkârlarını her türlü vergiden beri tutmayı ve onlara saygıyı emreder.
  31. Yasa, birbirini sevmeyi, zina işleme­meği, çalmamayı, yalan yere tanıklıkta bu­lunmamayı, hain olmamayı, ihtiyarları ve fakirleri korumayı emreder. Aykırı eylemler ölümle cezalandırılırlar.
  32. Çok yemek yemekten ötürü kim ku­sarsa, onu çadırda sürüklemeli ve hemen öldürmeli. Bunun gibi, ordu komutanının çadırının eşiğine ayakla basanı da öldürmeli.
  33. İçkiyi bırakamayan ayda üç kez sarhoş olabilir, bunu aşarsa suçludur. Ayda iki kez sarhoş olmak daha iyidir. Bir kez ise daha övgüye değer ama hiç sarhoş olmamak! Bundan daha iyi ne olabilir? Böyle bir kimse nerede bulunabilir? Eğer yine de böyle birisi bulunursa, o her türlü saygıya değer.
  34. Odalıkların çocukları nesebi sahih ço­cuklardır ve babalarının vasiyetime göre mirastan gereken hisselerini alırlar. Mirasın bölüştürülmesi şöyle olur; en büyük oğul küçüklerden daha çok alır; en küçük oğul babanın yurdunu (evini) alır. Çocukların yaşlılığında öncelik, genel olarak evliliğin süresine uygun olarak ananın mevkiine göre tayin edilir.
  35. Babasının ölümünden sonra, anası bir yana, karılarının ne olacağı erkek evladın ta­sarrufuna bırakılmıştır ve isterse onlarla ev­lenir veya başkalarıyla onları evlendirebilir.
  36. Kanunî mirasçılardan başka herkese bir ölünün her hangi bir şeyini kullanmak ciddi bir şekilde yasaktır.”

Mehmet Akif ÜNAL

ASÜ, FEF, Tarih Bölümü, IV. Sınıf Öğrencisi

Alıntı Kaynak: Aksaray Üniversitesi, Genç Kalemler Dergisi, Sayı: 2


[1] Mustafa Kafalı, Cengiz Han, DİA, Cilt VII, s.369.
[2] Curt Alinge, Moğol Kanunları, (çev. Coşkun Üçok), Ankara1967, s.49.
[3] Leo De Hartog, Cengiz Han Dünya’nın Fatihi, (çev.Serkan Uzun) ,Doğan Kitap, Ankara 2013, s.44-46.
[4] İsmail Aka, Mirza Şehruh ve Zamanı, T.T.K, s.1.
[5] Daha ayrıntılı bilgi için bkz: Cüveyni, Tarih-i Cihan Güşa, s.101-103.
[6] Bilik, Cengiz Han’ın söylediği sözler olarak bi­linmektedir.
[7] George Vernadsky, Cengiz Han Yasası, Türk Hukuk Tarihi Dergisi I, s.108-114.
[8] Nazile Abbaslı, Ufukların Efendisi Cengiz Han, Bilge Karınca, İstanbul 2007, s.119.
[9] Necati Kotan, Cengiz Han, Kalite Matbaası, Ankara 1976, s.93.
Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.