TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI

ÇANAKKALE SAVAŞLARI VE ARAP İHANETİ

Ömer SAĞLAM

(Çanakkale Deniz Zaferi’nin 105. Yıldönümü Vesilesiyle)

Yaygın kanaate ve tarihçilerin büyük çoğunluğuna göre; Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti, Müslüman Arap tebaasının ihanetine maruz kalmıştır. Bu ihanetin sembol ismi ise Mekke Emiri Şerif Hüseyin El-Haşimî’dir. Yani geçtiğimiz 5-6 Mart 2013 günlerinde ülkemize bir resmi ziyaret gerçekleştiren ve Anıtkabir’de Atatürk’ün manevi huzurunda ağladığı söylenen bugünkü Ürdün Kralı Abdullah’ın büyük dedesinden bahsediyorum[1]. Dedesi Birinci Dünya Savaşı’nda Filistin cephesinde şehit düşmüş bir Türk vatandaşı olarak, ben de bu ihanete inananlardan sayılırım. Ve ben, bu inancımı, 2003 yılında yayınlanan “Çöldeki Osmanlı ve Kavm-i Necip/Türk-Arap İlişkilerinin İçyüzü” isimli eserimde açık bir dille ifade etmiştim.

Bu ülkede, Araplara elbette benim gözümle bakmayan insanlar da vardır ve onlar, ısrarla Arapların Türklere ihanet etmediklerini, ancak içlerinde İngilizler tarafından kandırılmış olanların bulunduğunu söylerler. Bu görüşte olanlar, genelde ve ne yazık ki; bugün iktidarda olanların fikir dünyalarının oluşmasına kaynaklık eden mecralardan beslenen yazar-çizer takımı ile bunların yönetimindeki yayın organlarında yazan kişilerdir. Bu insanlar, yaklaşık 30 yıldır devam eden ve binlerce güvenlik görevlimizin canına, on binlerce vatandaşımızın da kanına mal olan PKK terörünün, genel anlamda Suriye ve Irak gibi Arap ülkelerinin hamiliğinde palazlandığını bile bile Araplar hakkında laf söylemeye çekinirler ve körü körüne onlara destek olmaya devam ederler[2].

Onlar için, İsrail kurşunlarına hedef olan Filistinli bir Arabın şehadeti, PKK kurşunlarıyla şehit olan bir Mehmetçiğin şehadetinden ne yazık ki; çok daha değerlidir! Bu sebeple onlar, Filistinlilere destek adına geceler düzenleyerek Türkiye’yi siyasi kaosa sürüklemekten, Beyazıt Camii’nin avlusunu gösteri mekânı yapmaktan ve Sultan Ahmet Camii’nin kubbesine yeşil bayrak asmaktan bile çekinmezler. Tıpkı 28 Şubat sürecine giden yolda yaptıkları gibi. Ancak onlara sorarsanız, bunların tamamı birer komplodur…

AKP Genel Merkezindeki Fotoğraf Sergisi

Yılını kesin olarak hatırlamıyorum ama AKP iktidarının ilk yılları olmalıydı. Sanırım Sayın Başbakan’ın, “İsrail’in Filistin’de uyguladığı aşırı güç kullanımı ve devlet terörüdür” diyerek, İsrail ve ABD ile olan ilişkilerimizi kopma noktasına getirdiği yıllardan bahsediyorum. AKP Keçiören teşkilatında yönetici olan bir hemşerimle AKP’nin Ankara Balgat’taki eski Genel Merkezi’nde açılan bir fotoğraf sergisine gitmiştim. Fotoğraf Sergisi, Filistin’de yaşanan insanlık trajedisine aitti ve İsrail saldırılarına hedef olan Filistinlileri anlatıyordu. Son derece üzülmüştüm ve bu sergiyi düzenleyenleri kutlamıştım. Zira fotoğraf sergisi, orada yaşanan trajediyi başka hiçbir yoruma gerek bırakmayacak biçimde son derece çarpıcı bir şekilde anlatıyordu. Doğrusu merak ediyorum; AKP Genel Merkezi’nde PKK terörünün hedef aldığı şehir ve kasabalarımıza, ölen veya yaralanan Mehmetçiklerimize ve elbette sivil vatandaşlarımıza ait görüntülere ilişkin bir fotoğraf sergisi açılmış mıdır? Ya da ne bileyim ben, Doğu Türkistan’daki Çin terörüne ait görüntülere ilişkin bir sergi…

AKP hükümetinin, şu anda, Moğolistan’da bulunan Göktürk abidelerinin koruma altına alınması hususunda vermiş olduğu çabayı kesinlikle destekliyorum. Ergenekon soruşturması ile Ergenekon Destanı’na konu olan olayların da anlatıldığı anıt taşların ve heykellerin koruma altına alınması çalışmaları, tam bir tezat mı veya tesadüf mü bilmiyorum. Ancak Türk tarihine sahip çıkma adına yapılan bütün çalışmalar gibi Göktürk Abideleri veya Orhun Kitabeleri şeklinde isimlendirilen taş anıtların ve taştan yontulmuş Göktürk heykellerinin, kapalı mekânda ve müze halinde koruma altına alınmaları kesinlikle tarihe saygı içeren bir çalışmadır. Milletimize kutlu olsun. Ancak Murat Bardakçı’nın “Tarihin Arka Odası” isimli programda söylediklerinden öğrendim ki; bizim aklıevvel bazı araştırmacılar, taşlardaki yazıların kalıbını alacağız derken yazılara zarar vermiş bulunmaktalar. Onları da kınıyorum.

Dr. Hüsnü Mahalli’nin büyük yalanı!

Ecyad Kalesi’nin, yerine otel yapılmak maksadıyla[3] Suudi Arabistan yönetimi tarafından yıkıldığı günlerde, Türk kamuoyunda yükselen tansiyonu düşürmek kabilinden yazılan yazılardan birisi Dr. Hüsnü Mahalli’ye aitti. Dr. Hüsnü Mahalli Milli Görüş tandanslı Yeni Şafak Gazetesi’nde yayınlanan “Türk-Arap Omuz Omuza” başlıklı yazı dizisinin 22.05.2002 tarihli bölümünde özetle diyordu ki;

“Yahudi ve Masonların kışkırtmalarıyla ittihatçıların devletin bütün kilit noktalarına Türkleri getirmelerine, Arap paşaları önemsiz ve uzak mevkilere göndermelerine, basında Arapların aleyhinde birçok yazı yayınlanmasına, Meclis’te Arapça konuşmanın yasaklanmasına ve Meclis-i Mebusan’da Arap asıllılara ayrılan 75 sandalyenin 5’e indirilmesine, Arapça öğretim yapan okulların yasaklanmasına, Arap cemiyetlerinin kapatılmasına rağmen Arapların Birinci Dünya Savaşı sırasında Padişah’ın yapmış olduğu cihad çağrısına karşılık vererek Çanakkale ve Kafkasya’da yapılan savaşlarda Araplardan yaklaşık 200 bin kişi ölmüştür. Bunun en açık delili ise Çanakkale Şehitliği’nde yatan ve mezar taşlarına Halepli, Şamlı, Kudüslü, Trabluslu, Bağdatlı yazılan şehitlerdir…”[4].

Dr. H. Mahalli’nin yukarıdaki görüşüne o günlerde şu itirazı yapmıştım:

“Oysa Sayın Hüsnü Mahalli de biliyor ki; mezar taşlarında doğum yeri olarak şimdiki Arap diyarları yazılan kişilerin büyük ekseriyeti Türkoğlu Türk’türler. Kendi deyimiyle 402 sene Arap topraklarında yaşayan bir milletin çocuklarının doğum yerlerinin bu diyarlar olarak belirtilmesinden daha tabii ne olabilir ki? Sayın Mahalli unutmasın ki; bu kitabı ruhuna ithaf ettiğim dedemin dedesi de Bağdatlı Osman olarak biliniyor. Elbette bu cephelerde Arap asıllı kişilerden de ölenler bulunmaktadır. Ancak bunların sayıları öyle 200 bin filan değildir. En azından Osmanlı’nın ‘Necip Irk’ telakkisiyle Arap asıllı olan vatandaşlarını çoğunlukla askerlikten muaf tutmuş olmaları buna engeldir. Çanakkale’de toplam 250-300 bin kişinin, Kafkasya’da da bir o kadar kişinin öldüğünü farz etsek bile bu savaşlarda 200 bin Arabın ölmesi mümkün değildir. Çünkü Osmanlı, sadece Türklerden ve Araplardan müteşekkil bir imparatorluk değildi…”[5].

Bugün insaflı tarih araştırmacılarının da dedikleri gibi, Çanakkale ve Kafkasya’daki Türk kayıpları konusundaki mübalağalı rakamlar, kendi başarılarını üstün göstermek isteyen hasım tarafın atmasyon ve şişirme rakamlarına, yani İngilizler ve Ruslar tarafından verilen rakamlara dayanmaktadır.  Daha düne kadar Sarıkamış Harekâtı’nda doksan bin şehid verildiği yazılıp dururken, bugün bu sayının ancak 25-30 bin civarında olduğunu söyleyen ciddi araştırmalar vardır. Genel Kurmay bile bu sayının en kaba tahminle ancak 30 bin civarında olabileceğini söylemektedir.

Enver Paşa, Talat Paşa ve Cemal Paşa’ya, imparatorluğu yıkan üç beyinsiz olarak saldıran Milli Görüş’e mensup yayınlar da bile Enver Paşa’nın Sarıkamış Harekâtı’nda donarak veya hastalanarak şehid olanların sayısı ancak 23.000 olarak verilmektedir[6].

Çanakkale’deki Şehit Sayımız Nedir?

Çanakkale’ye gelince; örneğin Turgut Özakman, ülkemizde konu ile ilgili yazılmış belli başlı eserlere ve resmi belgelere dayalı olarak yazmış olduğu “DİRİLİŞ” isimli belgesel romanında resmi söylemlere bile giren 250.000 şehit sayısının doğru olmadığını, bu rakamın abartılı olduğunu[7] söyledikten sonra, Türklerin toplam kaybını, 57.084 şehit, 96.847 yaralı olarak vermektedir. Bu yaralılardan 18.746’sının hastanelerde öldüğünü söyleyen Özakman, bunlarla birlikte toplam şehit sayısının 75.830 olduğunu, yoğun savaş ortamı ve kayıt zorlukları dikkate alındığında şehit sayısının 100.000 civarında olduğu şeklindeki bilgiye katıldığını da dile getirmektedir[8].

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Eğitim Fakültesi Tarih Bölümü’nde hazırlanan bir tez çalışmasında da 589’u subay olmak üzere toplam şehit sayısı yine 57.084 olarak verilmektedir. Söz konusu çalışmada, yaralı, kayıp, esir, hava değişimi, hastalıktan ölen ve hastanede ölenlerin yanı sıra kayıt altına alınamayan kayıplarla birlikte toplam zayiatın 250.000’e ulaştığı söylenmektedir[9].

Dr. İbrahim Güran Yumuşak imzalı “Çanakkale’de yitirilen beşeri sermaye” başlıklı yazıda “Erikson’un Osmanlı kaynaklarından derleyerek verdiği rakamlarda, muharebede şehit olanların sayısı 56.643’tür. Muharebede sakat kalan ve kaybolanların sayıları ise sırasıyla 97.007 ve 11.178’dir. Dolayısıyla şehit, sakat ve kayıpların toplamı 165.000 civarında olmaktadır” denildikten sonra“Çanakkale Boğaz Komutanlığı tarafından yayınlanan ve resmi bilgi ve belgelere göre düzenlenen tabloda da cephede şehit olanların sayısı, 589’u subay olmak üzere 57.000 civarındadır. Şehit, yaralı, kayıp ve esir olarak yitirilen subaylarımızın toplam sayısı ise 1.633’dür. Düzeltilmiş rakamlarla Çanakkale Savaşı’nda cephede şehit olan, yaralanarak veya hastalanarak ölen, kayıp/esir ve hava değişimi ile hastanelere gönderilenlerin toplamı yaklaşık 200 000 civarındadır. Dolayısıyla Çanakkale Savaşı’nda yitirdiklerimizin sayısının bunun altında olması pek muhtemel değildir.” şeklinde bilgiler verilmektedir[10].

Çanakkale 18 Mart Üniversitesi’nin resmi internet sitesinde bulunun “Çanakkale Savaşları Sonuçları” başlıklı yazıda ise “Bu savaşlar boyunca verdiğimiz insan kaybı, diğer cephelerdeki kayıplarımıza kıyasla çok daha fazla olmuştur. Şehitler, kayıplar, esirler, hastalanıp ölenler dahil toplam zayiatımız, iki yüz elli bine ulaşmaktadır. İnsan gücü açısından yaratılan bu boşluk sadece 1.Dünya Savaşı boyunca değil, milli mücadele sonuna kadar da doldurulamayacak ve asker sıkıntısı hep hissedilecektir.” şeklide bilgiler bulunuyor[11].

Bir başka internet sitesinde ise “…Keza Türklerin de bu cepheye ayırdığı 300.000’den fazla askerden verdiği zayiatın, 211.000’e ulaşmış olması diğer cephelerdekinden kıyaslanamayacak bir fazlalık göstermektedir” denilerek, şehit, yaralı, esir, hastalıktan ölen, kayıp şeklindeki kayıpların 211 bine ulaştığı belirtilmektedir[12].

Bu bilgilerden sonra bizim vardığımız kesin kanaat şudur: Vatan evlatları, Çanakkale’de tamamıyla “Allah’a emanet” biçimde savaştırılmış, bunlardan bir kısmı kahramanca dövüşerek şehit olurken, önemli bir kısmı belki de ihmaller, tedbirsizlikler ve yokluklar yüzünden telef olmuşlardır. Adam akıllı bir kayıtları bile tutulamayan bu gençlerin kesin sayısını ve hangi sebepten dolayı öldüklerini ise sadece Allah biliyordur! Bu millet, başta Çanakkale olmak üzere; hangi cephede ne kadar zayiat verdiğini hiçbir zaman öğrenemedi ve öğrenemeyecektir de. Rakamlar genelde 200-250 bin aralığında yoğunlaştığı için biz de Çanakkale’deki toplam insan kaybımızın bu rakamlar arasında olduğuna inanıyoruz.

Dolayısıyla Dr. Hüsnü Mahalli’nin, Çanakkale ve Kafkaslarda yapılan savaşlarda 200 bin Arap’ın öldüğüne ilişkin iddia ve görüşü kesinlikle yanlış, hatta yalandır. Bu tür bilgilere itibar edilemez. Demek ki; bizim bundan yaklaşık 11 yıl önce konu ile ilgili olarak dile getirdiğimiz iddialar son derece isabetli iddialardır. Yani, Çanakkale şehitliğinde Bağdatlı, Şamlı, Kudüslü, Halepli, Trabluslu şeklinde yazan şehitlerin büyük çoğunluğu da aslen Türk kökenli ailelere mensup delikanlılardır. Elbette az da olsa bu kişiler arasında Arap kökenliler de vardır…

Çanakkale’de Türkler ve Araplar Omuz Omuza mı Dediniz?

Turgut Özakman’ın “Diriliş” isimli belgesel romanını okuyunca bir kez daha anladım ki, Arapların ihaneti ve Arapların Çanakkale savaşlarındaki pozisyonları konusunda hiç de yanılmamışım! Turgut Özakman romanında konu ile ilgili olarak şunları söylüyor:

“… 57. Alay 180 yükseltili tepeyi, 27. Alay da Kırmızı Sırt’ın büyük bölümünü geri aldı. Ama sol kanattan haber gelmiyordu. Buraya yollanan 77. Arap Alayının, 27. Alayın soldaki taburuyla birlikte düşmanı denize doğru sıkıştırıyor olması gerekmekteydi. Anzakların denize süpürülmesini bu baskı sağlayacaktı. M. Kemal cepheyi siper siper denetleyip askerinin ateş altındaki durumunu inceleyerek, gün doğarken Kocadere’ye gelecek, çok üzücü, çok şaşırtıcı bir olayla karşılaşacaktı. Çanakkale’de bir daha yaşanmayacak bir olayla…[13].

Gün ağarıyordu… Telefon bağlanmadan, 77. Alayın 1. Tabur Komutanı Binbaşı Hacı Mehmet Emin Bey geldi. Gözleri ağlamış gibi kıpkırmızıydı.

-“Efendim” dedi, “… Utanç içindeyim. Ne yazık ki, alayımız çil yavrusu gibi dağılarak savaş alanından kaçmıştır…”

– “Ne diyorsunuz?”

-“… Alay komutanını bulamadım. Sizin buraya geldiğinizi duyunca bilgi sunmak için koşup geldim.”

Mustafa Kemal bu dürüst askeri Trablus’ta sömürgeci İtalyanlarla savaştıkları günlerden tanıyordu. Yanında kol komutanlığı yapmıştı. Gece sol yandan neden bilgi gelmediği, Anzakların niçin denize sürülemediği anlaşıldı. Savaş alanından kaçmak, bağışlanabilir suç değildi. Hacı Mehmet Emin Bey’e, “Alayı Kocadere’nin batısında toplayınız…” dedi, “…Yine kaçan olursa vurunuz!”

Arap askerlerinin bazı halleri, tavırları, alışkanlıkları, tümende bulunan Türk askerlerini şaşırta gelmişti… Ama en çok da bu adamların çoğunun silah arkadaşlarını ateş altında bırakıp kaçmalarına şaştılar. Bambaşka bir milletin ve çok farklı bir toprağın çocukları olduklarını yaşaya yaşaya her gün biraz daha iyi ve derinden anlamaktaydılar”[14].

Şimdi ülkemizde Arabizmin etkisinde kalmış ve Arap hayranlığının içinde yuvarlanıp giden bazı insanlarımız, Turgut Özakman’ın, bizim 2003 yılında ortaya koyduğumuz görüşleri doğrulayan yukarıdaki görüşlerine “Bir ulusalcının hezeyanlara ve iftiraları” nazarıyla bakabilirler. Ya da “Adı üstünde bunlar bir romanda geçiyor. Bu sebeple doğru değildir” diyebilirler. Ancak hayır. Bu bilgiler kesinlikle doğrudur ve söz konusu roman asli belgelere ve resmi kayıtlara bağlı kalınarak yazılmıştır. Daha doğrusu yazar, olayları kupkuru bir tarih ve kronoloji bilgisi şeklinde anlatmak yerine, olayları herkesin anlayabilmesi için roman sanatından istifade etmiştir. Olayları roman havası içinde anlatmıştır.

Turgut Özakman, olayları anlattığı 4. bölüme ait dipnotlarda şu bilgileri de veriyor:

“77. Alay dağılarak hem olumlu gelişimi engelledi, hem 27. Alayın sol yanını boş bırakarak, o kadar kan pahasına alınan Kanlısırt’ın terk edilmesine yol açtı. Üstün düşmanla savaşan 19. Tümen bir alayının dağılması üzerine zor durumda kaldı. Yardıma gelecek bir birlik de yoktu. 77. Alayın iki taburundaki Araplar, daha tabur savaş hattına yaklaşırken, ormanlık ve fundalık arazide, ayrılıp saklanarak, usul usul geride kalarak birliklerinden kopmaya başlarlar. Bir bölümü filonun ateşi altında kalarak erir. Kaçanlar arkadan ateş ederek 27. Alayın birliklerine zarar verir. Kaçmayanların büyük kısmı da geri çekilirken dağılırlar. Fahrettin Altay bazılarının, cephede kan gövdeyi götürürken, gerilerdeki çadırlara saklanıp nargile çektiklerini yazıyor.

Şefik Aker diyor ki; ‘Eğer bu Arap erleri yerinde bunlarla değiştirilen Türk erleri olsaydı, tekrar edilecek saldırışlarla, esasen gündüzden sarsılmış olan Avustralyalıların o gece vapurlarına çekilmek mecburiyetinde kalmış olacaklarına hükmolunabilir. ATASE, Çanakkale 2, bütün Arapların kaçmadığını, bazılarının Türklerle birlikte kaldığını açıklıyor… Bazıları dövülür, üç elebaşı kurşuna dizilir…”[15].

Özetle diyecek olursak; Çanakkale Savaşları sırasında Araplar 77. Alayın iki taburunda görev almışlardır. Ancak savaş başlayınca bunların birçoğu geri kaçmışlar ve bir kısmı geri kaçarken denizden atılan düşman toplarının şarapnelleri ile yok olmuşlar, bazıları muhtemelen kaçarken bilmedikleri bir coğrafyada yolunu kaybederek düşman kıtalarının eline geçmişler, bazı elebaşları kurşuna dizilmişler, namuslu çıkan çok azı da Türk kardeşleriyle birlikte şehit düşmüşlerdir. İki taburun yaklaşık 1000 askerden müteşekkil olduğunu ve Arapların sadece 77. Alayın iki taburunda bulunduklarını hesaba katarsak, Hüsnü Mahalli gibi Araplar ve bu tip adamların etkisinde kalarak yazı yazan Türk kalemler, büyük ölçüde yanılıyorlar. Bu adamlar, özellikle Hz. Peygamber’in Arap ırkından olduğundan hareketle ve Araplar hakkında kötü söz söylememe düşüncesiyle tarihe yalan söylüyor ve yalan söyletiyorlar. Turgut Özakman kitabında 4. bölümün 78 nolu dipnotunda bu konuya değinmektedir.

Dolayısıyla, Çanakkale Savaşlarındaki şehit sayısının en kötümser tahminle yaklaşık 100.000 (diğer kayıplarla birlikte 200-250 bin) civarında olduğunu, Sarıkamış Harekatındaki kaybın 25-30 bin civarında olduğunu düşünürsek, Arapların Çanakkale ve Kafkasya cephelerinde verilen savaşlarda 200 bin kayıp verdiği şeklindeki bilgiler tamamen asılsız ve yalan bilgilerdir. Araplar, değil sadece Çanakkale ve Kafkas cephelerinde 200 bin kayıp vermek, Osmanlı yönetiminde bulundukları 400 sene boyunca hem de bütün imparatorluk sınırlarında bu kadar kayıp vermiş olamazlar.

Öte yandan bu 200 bin rakamı, 400 sene boyunca Arap topraklarında kaybettiğimiz Anadolu delikanlılarının yanında devede kulak bile değildir. Eğer dürüst bir çalışma yapılırsa, bu durum kesinlikle ortaya çıkarılacaktır. Enver Paşa’ya saldırma adına her fırsatta Sarıkamış hezimetini diline dolayanların, Kanal’dan (Suveyş Kanalı) tutun da Yemen, Asir, Irak, Filistin ve Suriye cephelerinde yitirdiğimiz beşeri sermayeyi ısrarla görmezden gelmeleri kabul edilebilir bir durum asla değildir. Ve ben bu kabil adamların değil sadece dürüstlüklerinden, şereflerinden, haysiyetlerinden, namuslarından, karakterlerinden hatta damarlarındaki kanlarından bile şüphe ediyorum.

Örneğin 2008 yılında televizyonların ana haber bültenlerine de konu olan “Ermeni doktorlar 15 bin Türk esiri kör etti” iddiası kesinlikle araştırmaya değer bir konudur[16].


Dipnotlar:
[1] http://www.hurriyet.com.tr/gundem/22742917.asp. 5 Mart günü Anıtkabir’de yaşanan bu sahneyi görünce aynı gün not defterime (facebook sayfama) ister istemez şu notu düştüm:
“Büyük dedesi Şerif Hüseyin’in yaptığı ihaneti hatırlamış olmalıdır! Bilindiği gibi; Kral Abdullah, Osmanlı’ya ihanet eden Hicaz Emiri Şerif Hüseyin’in üçüncü kuşak torunudur. Seceresi Abdullah b. Hüseyin b. Tallal b. Abdullah b. Hüseyin’dir. Kral Abdullah’ın ailesi lanetli bir ailedir. Muhtemelen Türklere yapmış oldukları ihanetin bedelini canlarıyla ödemişlerdir. Büyük dedesi (dedesinin dedesi) Şerif Hüseyin, Sürgün hayatı yaşadığı Kıbrıs’ta (bir rivayete göre Ürdün’e döndükten sonra) ihanetler içinde vefat ederken, dedesinin babası Abdullah bir suikasta kurban gitmiş, dedesi Tallal ise kafayı yemiş, şizofren olmuştur. Bu sebeple tahtını kaybeden Tallal, kaderin bir cilvesi olarak, tedavi olmak için İstanbul’a gelmiş ve Şifa Yurdu’nda kalırken kalp krizinden gitmiştir. Böylece aile, Osmanlı’ya ve Türk Milleti’ne olan ihanetlerinin bedelini canlarıyla ödemiştir.
Kral II. Abdullah, Atatürk’ün huzurunda işte bunun için ağlamış olmalıdır…”.
[2] TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’nun Terör ve Şiddet Olayları Kapsamında Yaşam Hakkı İhlallerinin İncelenmesine Yönelik Kurulan Alt Komisyon tarafından Ocak/2013 Ayı içinde hazırlanan bir rapora göre; 30 yıllık PKK teröründe şehit olan kamu görevlilerinin sayısı 7.918, ölü ele geçirilen terörist sayısı 22.101 olarak belirtilmiştir. Aynı dönemde terör saldırılarında ölen sivil vatandaş sayısı 5.557, toplam insan kaybı ise 35.576 olarak verilmektedir(bk.http://www.haber7.com/guncel/haber/983040-turkiyede-30-yilin-teror-bilancosu).
[3] Yıkılan Ecyad Kalesi’nin yerinde bugün “Zamzam Towers” ismiyle bol yıldızlı ve ikiz kuleler şeklinde iki blok halinde bir otel yapılmıştır. Duyduğumuza göre bu otelin en büyük müşterileri Türklermiş! Peynir-ekmek satın alır gibi söz konusu otelden devre mülk alıyorlarmış bizimkiler! Milli şuurdan yoksun bu sözüm ona Müslüman Türkler hakkında yazmış olduğum 27.12.2006 tarihli “Kâbe Manzaralı Zamzam Towers’da Zemzem Suyu İle Duş Almak!” başlıklı yazımız için bkz. http://www.haberbu.com/yazar/Kâbe-Manzarali-Zamzam-Towers-da-Zemzem-Suyu-Ile-Dus-Almak/364 veya bkz. http://www.modifiyem.com/forum/f20/kabe-manzarali-zamzam-towers-da-zemzem-suyu-ile-dus-almak-45951/
[4] bkz. Ömer Sağlam, Çöldeki Osmanlı ve Kavm-i Necib!/Türk-Arap İlişkilerinin İçyüzü, s. 27, Ömer Sağlam Kitaplığı Yayını, Ankara-2003.
[5] Ömer Sağlam, age, s. 27-28.
[6] bkz. Hakan Albayrak, “Tek kurşun atmadan 90 bin şehit efsanesine son” başlıklı makalesi, Yeni Şafak, 10.05.2008.
[7] Turgut Özakman, Diriliş, s. 14, 667, Bilgi Yayınevi, 13. Basım, Ankara-2008.
[8] Turgut Özakman, age, s. 667.
[9] bk. Mesut Dündar, Çanakkale Savaşlarında Verilen Kayıplar, http://canakkalesavaslari.comu.edu.tr/data2/47pdf.pdf
[13] Turgut Özakman, age, s. 282-283.
[14] Age, s. 296-297.
[15] bkz. Age, 4. Bölüm, 75, 76 ve  77 nolu dipnotlar, s. 623. Turgut Özakman, söz konusu dipnotları, M. Kemal, Fahrettin Altay, Şefik Aker, İzzettin Çalışlar gibi Çanakkale Savaşlarında görev alan komutanların resmi raporlarına ve adı geçenlerin anı ve müşahedelerine dayanarak hazırlamıştır. Bu bakımdan söz konusu bilgilerin doğruluğundan şüphe etmemek gerekir.
[16] Habere göre Adanalı tarihçi Cezmi Yurtsever, “1’inci Dünya Savaşı’nda Arabistan cephesinde İngilizlere esir düşen 150 bin Türk askerinden 15 bininin, Mısır’da kurulan esir kamplarında, Ermeni doktorlarca temizlik bahanesiyle ‘cerasol’ adlı kimyasal bir madde ile su tanklarında zorla banyo yaptırılarak kör edildiğini öne sürdü. Bu olayı İngiliz arşivinde de belgelediğini savunan Yurtsever, TBMM’ye “Bu vahşeti dünyaya anlatın” çağrısı yaptı. Yaptığı ilginç araştırmalarla tanınan Cezmi Yurtsever, basın toplantısı düzenleyerek, Osmanlı’nın son dönemlerinde Arabistan cephesinde İngilizlere esir düşen 150 bin Türk askerinden 15 bininin, Mısır’da kurulan esir kamplarında Ermeni doktorlarının vahşetine maruz kaldığını iddia ederek şunları söyledi:
“1917 yılı Kasım ayı başlarında Osmanlı ordusunun Gazze- Birüssebi Savaşı’nda 13 bin Türk askeri hayatını kaybetti. 12 bin civarında da esir vardı. Esir Türk askerleri için Mısır’da esir kampları kuruldu. Türk Tarih Kurumu arşivinde bulunan TBMM’nin 27 Mayıs 1921 tarihli oturum zabıtları belgelerini okudum. Edirne mebusları Faik ve Şeref beylerin Atatürk’e sundukları ‘görüşme konusu’ (takrir) belgesinde, ‘Mısır’da sonuçlandırılan İngilizlerin fenni temizlik bahanesiyle miktarından fazla ‘cerasol’ banyosuna sokarak gözlerini kör ettikleri 15 bin Türk evladını kobay olarak kullandıkları, bu cinayetin failleri olan Ermeni ve İngiliz tabipleriyle garnizon kumandan ve zabitlerinin de cezalandırılmasını isteriz’ sözleri yazılıydı. Bu vahşi uygulama bir savaş suçudur.”(bkz.http://www.milliyet.com.tr/ internet sitesinde bulunan  13.10.2008 tarihli “Ermeni doktorlar 15 bin Türk esiri kör etti’ iddiası” başlıklı, Esra Kırdök imzalı ve DHA kaynaklı haber).
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM
  1. Ismsiz Alp dedi ki:

    Küçük bir virus insanlığa dünyayı zindan etti. Nerede Trump? Nerede Putin? Nerede onların kukla işbirlikçileri. Nerede zalim diktatörler? Milletin parasına villalar kuranlar, adalar satın alanlar nerede? Bu gün onlar korkudan girmeye delik bulmuyorlar…
    Müslimanlik’la hiç bir ilgiisi yok “müslimanlar” nerede? Allah bütün bu yaptıklarınızdan habersizmi sandınız?
    Dünyanın bu korkulu durumu Hazreti Musa’nın dediklerini (Araf süresi 156. ayet) hatırlatmiyormu? Nerede elit odalarda felsefe satan, kitap yazan “bilge” yazarlar? Alın başınıza vurun o felsefelerinizi, kitaplarınızı! Siz o satan felsefeleriniz ile müslimanların hangi derdine devâ oldu? Söylesenizle, dilinizimi yuttunuz? Hazreti Muhammet’ten “Kötülükler sebebiyle helâk olunursa kötülerle birlikte iyiler de helak olurmu?” diye sorduklarında, “Evet!” demiş. O yüzden Ömer Sağlam efendi başımıza bir kötü iş gelirse sadece o hain araplar geberip gideceklerinimi sanıyorsun? Evet, dogru, yüzde yüz katılıyorum, araplar hain! Herne kadar bir insanın veya küçük bir azınlığın yaptıkları yüzünden bir milleti kötülemek doğru değil denilse’de, “araplar topyekun hain” denilecek kadar haindir! Ama, ama, amaa! O cemaatsız Kâbe bir taş yapıdir diye begenerekmi bilmem ne duyğularla yazdığın o Kutsal Kabe arapların milli mabedi değildir! O bütün insanliğin Mabedidir! Hepimizin Canevimiz, Mahremimiz, Manevi Değerimizdir. Islam ne arapların dinidir, ne türklerin! Kim islam arapların dini, Kuranı Kerim sadece müslimanların kitabı, Hazreti Muhammet sadece müslimanların peygamberi diyenler ne kadar kötü yanılgıya düşmüşlerdir. Kuran ne arab’a, ne türk’e, ne ingiliz’e inen kitapdır. Kuran tüm insanlığın kitabıdır. Kiran ilk indiğinde peygamberden başga bir müsliman yoktu, sadece Hazreti Ibrahimin yolundan giden birkaç hanifiler vardı, o Kutsal Kitap insanları islama davet etmek için, müsliman yapmak için inmeye başladı. Evet, Kuranı Kerim tüm insanlığın, ins’in cins’in kitabıdır. Çünkü Peygamberimiz tüm insanlığın, ins’in cins’in Peygamberi. O arapların Peygamberi değil ki! Onun için yarın sen müsliman ol, hristian ol, buddist ol, ateist ol… farketmez, inancına bakmazdan Kuranda söýlenenlerden şüphesiz sorguya çekileceksin! Bu hiç kimsenin kendi keyfiyetine veya “Kuran müslimanların kitabı, bizimle ne alakası var” diyen sözüne bağlı şeyler değildir.
    Onun üçin eý türkçülük davasını güdenler! Islamsız türkçülüğün şamanist örf-adetlerden ne farki olabileceğini sanıyorsunuz? Araplarla işim yok, ama tarih boyunca arapların sahıp çikamadık değerlerine bizler, türk(men)ler sahiplenmedilermi? Islamiyet türk dünyasına kesin girdigi günden beri türk(men)ler değilmi islam dünyasına kol kanat geren, koruyan? Yoksa atalarımız arap hayranı olduklarındanmı bu davaya gönül verdiler? Yavuz Selim Kutsal Emanetleri araplara gönül verdiğindenmi Istanbula getirtti? Veya başına Kabe süpürgesini koydu?
    Biliyoruz, bu gün arap devletlerinin hepsi ihanet içinde. Hiç birinin islamiyete zerre kadar fayda güttüğü yok. Aksine bir birlerine düşman, bu da yetmezmiş gibi islam düşmanlarıyla işbirliği içinde. Allah onların belasıni versin. Veriyor da…
    Sayın Erdoğan Filistin için, Gazze için azmı gözyaş töktü? Ama Suriyeye askeri müdaahele oldugunda Filistinliler Türkiyenin yanında oldularmı? (Buna ramen Kuddüs Israile bırakılacak kadar önemsiz sayılmamalıdır, çünkü ol Filistinlilerin vatanından ziyade tüm türk-islam Mabedidir, Mahremidir, Değeridir! O kutsal diyar peygamberler şehri Hazreti Ömerin, ceddimiz Selahettin Eyyubi’nin fethettiği, barış tesis ettigi şehirdir!) Hiç beklemediğiniz yerden Türkiyenin askeri müdahelesinin yanında olduğunu söylüyen mesaj geldi: Macarıstan! Anlayana çok şeýler anlatıyor bu… Işte, Kardeşlik budur! Avrupanın göbeğinden fışkıran Türk sesinin devamını geliştirerek, kardeşligimizi pekiştirmek sizin payınıza kalmış. Afganistanda yaşıyan bir Türkmen kocası diyordu: O “90’larda Türkiýeli istihbaratçılar Afganistanda çoktu. Kaşif Kozinoğlu ve diğer güçlü istihbaratçılar ve türk derin devletinin ajanları emperyal güçlerin ajanlarına göz açdırmıyordular, eger onlar senin Türkmendiğini bilseler yanına gelerek türkçe veya türkmençe konuşurdular. Biz kendimizi Afganistanda güvenli duyuyorduk” diyor. Şimdi at izi it izine karıştı. Bu gün bence Afganistanda türk istihbaratının etkisinden söz açmak mümkün değil. Çünkü AKP hükümetinin iktidara gelmesiyle tüm o önemli türk subayları tafsiye edildi. Balyoz ve Ergenokon davalarıyla yargılanarak hapislerde çürütüldü. Ordu ve Istihbarat tüm yetkisini tek adamın, yâni Erdoğanın eline devretti… Aksine Iranlı, Rusyalı ajanlar cirit atiyor oralarda. Bir anlamda Türk yurdu olan Afganistanda asırlarca yaşiyan Türkmenlerdir Özbeklerin ise günlerine it ağlıyor… Eger Sayın Erdoğan Filistin ve Myanmar için ağladığî kadar Afganistanda, Iranda, Orta Asyada, Dogu Türküstanda, yerli diktatörlerin, her türlü zalimlerin zulmüne uğrayan türkler için de ağlasa durum çok çook farklı olurdu! Çünkü bir insanı kimdir biri ezerse, önce kardeşinden yardım bekler, intikamını kardeşinin almasını ister. Özbekistanla Kirgizistan bir birine zıt olarak kardeş kardeşın kanına girdiklerinde neden AKP’den ses çikmiyordu? Neden milyonlarca suriyelini ve daha nicelerini barındıran Türkiýe kendi soydaşlarını koruyamiyor? Hatırlayınız, bir özbek muhalifi güpe gündüz Istanbulda vurulmuştu. Neden Kazakistandan ve Orta Asyadan, Kafkasyadan giden muhalifler Türkiyede değil de, Avrupa ülkelerinde, A.B.D de muhalefet yapıyorlar? Hepsi de önemli yazarlar, gazeteciler, sanatçılar… Ama AKP iktidarı Suriyeli, Iraklı ve diğer muhalifler için neredeyse canını verecek. Keşge en azından Suriyede, Irakda zulme uğrayan türkmen kardeşlerimizi güvence altına alabilseydi o muhaliflere kol kanat gerdigine göre…
    Yoksa çokmu zaman geçdi birkaç sene bundan evvel Aylan bebeğin kıyıya vuran cansız bedeninin birkaç hafta ekranlarda tüm dünyaya sergilenen vaktinden?!.. Veya son nefesini verirken “Sizi Allaha şikayet edeceğim!” diyen beş yaşlı çoçugun yürek yakan sözlerinden?… Nerede kendini Büyük Ortadoğu projesinin eşbaşkanı ilân edenler? Bütün bunlar sadece arapların ihanetimi? Allah bunlardan habersizmi sandınız?
    Veya Hindistanda karınları delik delik edilen kadınlar, Çinde, Doğu Türkistanda, Myanmarda, Filistinde ve başka ülkelerde müslimanlara zulüm eden zalimler, yoksa sizin başınıza hiç bir zaman bu felaketler gelmez sandınızmı?
    Yunanıstanda botlara binerek ülke aşmaya çalışan göçmenleri, çäresiz kadınları, çoçukları suya boğarak öldürmeye çalışan Yunanlılar degilmidi kendilerini medeniyetin ve demokrasinin beşigi sananlar? Eski Yunan medeniyeti onlara böyle zalimligimi öğretti? Bütün bunları gördükden sonra hiç kimse Avrupalıların ileri medeniyetinden söz etmesin! Avrupa Birligine, bu canilerin bloğuna katılmaya yeltenenlerin ise neler yapmaya çalıştığına asla anlamiyorum…
    Mültecilerin ellerinde ne varsa alarak, onların iç çamaşırlarına kadar soyan Batılı medeniyet tüccarlarımı insanlığın kurtarıcısi? Anlamakta zorluk çekiyorum…
    Bu gün virüs geçmesinden korkan insanlar bir biriyle selamlaşmaya, kucaklaşmaya korkuyorlar, bir birlerinden kaçiyorlar. Yarın mahşerde bundan bundan daha beteri olmuyacakmı? O dehşetli gün insanlar bir birlerinden öyle bir kaçarlar ki… Ne arap türk’ü tanır, ne türk arab’ı…
    Kendiniz hatırlanıyınız. Geçen iki senede dünyanın başına gelmeyen kaldımı? Deli dana, kuş gribi, domuz gribi, kene belası, çekirğe istilası, karınca istilası, depremler… Bu belalar Hazreti Musa’nın devrinde olmadımı? Mısırlıların başından bu belalar neden indi? Ad, Semud, Lut ve daha nice kavimler neden helâk edildi? Yoksa Hazreti Musa Mısırlılara Yahudileşmeyimi emretti? Sadece bir tek Allahı tanımayı emretmedimi? Arap hainligi yüzünden islam davasının türkçülükden ayrı gösterilmesi asla doğru değil.
    Ve yine geçdiğimiz iki senede iklim değişmeleri, koronavirüs, tsunami, bereketsizlik, kaos ve anarşizm, terörizm, radikalleşme…
    Insanlarda bir birlerine merhamet yok, misafirperverlik yok, ama mazlumu ezmek var, güçlünün yalakalığını yapmak var, şükürsüzlük var, şükür edelim diyeni küçümsemek var…
    Bütün bunlar araplarınmı günahı? Biz kendi elimizle koronavirüs gibi müsibetlerin gelmesine sebep olduk galiba?.. Yalanmı? Rum süresinin 41. ayeti bunu açık açık söylüyor. Insanın başına felaketler böyle gelirmiş:
    – Insanlık ilâhi emirlere uymazsa,
    – Dünyayı talân ederek, kanunları bozarsa,
    – fitne fesat çikararak, milletin zor gününde firsatçılık yaparak gerekli şeyleri ucuz alıp pahalı satarsa,
    – mazluma zulüm edilende görmeden duymadam gelinirse,
    – zor durumda galan fakire fukara hiç kimse bakmazlarsa,
    – doğa’yı berbat ederlerse,
    – kendi çikarlarına ön planda koyarak milleti, ülkeyi unudurlasa,
    – kötülükler devam ederse,
    – nimetlere şükür edilmezse…
    Bütün bunlar araplarınmi ihaneti? Tabi, Allah hepimizi bu müsibetlerle siniyor. Daha da sınıyacak! Yâni Allah unutmuyor, O sadece cezalarını erteliyor. Şu yerde Atatürk söylemiş diye okudugum bir cümle yadıma düşüyor: “Maalesef, bu milletin kahramanları kadar hainleri de çok…” Türklerde hainmi az?… Kardeşlerimizin içinde kalleşmi az?
    Dünyanın tüm âsileri, zalimlere, kötülere karşı ses çikartmayan korkaklar, zulüme göz yumanlar, hangi dine inandığına bakmaksızın zulümlere ortaklık yapanlar – sizin hepinizi Hazreti Adem’in torunları olduğunuz için sınalmadan istediğinizi yapacağınızımı sandınız? Inanmayanlar Ibrahim süresinin 42. ayetini okusun. Alla bu zalimliklerden habersiz değil!
    Bu gün insanları korku kapladı, korkuyan adam yok, kimse kimseyle kucaklaşmıyor, tokalaşmıyor. Hatta aile içinde bir birlerinden uzak durmaya çalışanlar var. En gelişmiş ülkelerin en gelim gidimli caddeleri, alış veriş merkezleri, stadyumlar bom boş! La höwle!… Insanlığa ne oldu? Dünyayı korku, endişe kapladı…
    Nerede o, istediğini öldürüp istedigini kaldıran, hakimiyetler kurup hakimiyetler yıkan derin güçler, gizli servisler? Kul hakkını iyenler, rüşvetçiler nerede? Çokmu zor o haram paralarınızla küçük bir virüs’ün aşısını bulmak? Bu gün siz korkudan girmeye delik bulmuyorsunuz! Bu gün siz bir yere kadar fakire fukaranın canını alarak def olup gideceğini sandığınız virüsün mutasyonundan, şekil değişdireceğinden, ona karşı hiç bir şey bulunamayacağından ve bununla birlikte kendinizin de geberip gideceğinizden korkuyorsunuz!
    Allah’în Resulu (s.a.w) söylemiş: “Bir milletin içinde zina orta çikip, o milletin içindr bu kötülük çok meşru olursa, şüphesiz ol milletin içinde tağun (veba v.s) we onlardan önce yaşayan milletlerde görülmeyen hastalıklar yayılacaktır” (Ibn Maje 4019).
    Ebola, Sars, AIDS, SPID, Siflis… buna benzer başka da zina yoluyla yayılan ve aşısı bulunamayan birçok cinsel hastalıklar…
    Türkiyede ve başka da Avrupaya benzemeye çalışan birçok müsliman ülkede özgürce yayın yapan porno televizyon kanalları, porno siteleri, eşcinsel klüpleri… Bunlardamı arapların ihaneti?
    Kendini türkçü sanan bir okul öğrencisi Türkiyeli genç XX yüzyılın ilk çeyreginde Orta Asyada, meselâ Türkmenistan’da, Özbekistan’da, Kazakistan’da, Kirgizistan’da ne kadar bilim insanının, sanatçıların, şairlerin pantürkist diye ruslar tarafından vatan haini ilan edilerek atıldığını, ne kadarının soğuk Sibiryaya sürgün edilerek, vatanından uzaklara öldüğünü bilmez. Mesela, ben Çanakkaleyle ilgili ne elime geçerse okuyorum, Gence direnişi, Kaşkay Türklerinin direnişi hakkında da çok şeyler bilmek istiyorum, maalesef son iki önemli direniş hakkında çok şeyler yazılmamış. Ama Çanakkale, Göktepe, Şeyh Şamilin direnişi, Gence ve Kaşkay direnişleri gibi dört direniş ne türk tarihinde, ne dünya tarihinde eşi benzeri görülmemiştir. Bütün bunları sahiplenmek, bunu türk dünyasının edebiyat we sanat dünyasına yansıtmak, Çanakkale direnişini dillere destan edinişiz gibi diğer direnişlerle ilgili belgeseller, diziler, sinemalar üretmek lazım. Başda türk lehçeleri olmak üzere birçok dillere çevirmek lazım. Türkçülügü sözde değil faaliyetlerle, önemli işlerle, projelerlerle yaymak lazım. Bakınız, biz Atillaya hun türk’ü diyoruz. Ama onunla ilgili sinemayı Amerikanlar çikartiyor. AKP’yı anladık da, neden türkçülük davasını güdenlerin daha zenginleri elini taşın altında koymuyor. Neden Hollywood’un tüm dünyadan en iyi yönetmenleri ve oyuncuları kendi bünyesine çekişi gibi Türk dizi ve sinema sektörü tüm Türk dünyasindan en iyi sanatcılarla birlikte önemli işleri yapmaya kalkmiyorlar? Bütün bunlar olmadıkça, bunun gibi insanları etkilemenin ortak eserlerimizle vatandaşlarımızi kendimize özendirmenin daha etkili yollarını bulmalıyız.
    Allah yaratmış her şeyinin, hastalığının çaresini de yaratmış (Ebu Dawud TIBB 11:3874, I). Onun için fazla telaşa kapılmanın da luzümü yok. Sadece
    – Ilaçları akıllıca ulanmayı bilin,
    – tedbirinizi alın ve bağışıklık sisteminizi güçlendirin,
    – akıllı harekat edin, boş yere endişelenmeyin, taraflı ve ayrımcılık yapan yazılara çok dikkat etmeli, çünkü zaman ayrimcılîk yapmanın kimdit birilerini hainlikle suçlamanın zamanı değil.
    Kim doktor’ların uyarılarını dikkate almazsa, Allahın emirlerine boyun eğmediği olur we kul hakkına girer! Devlet bir şeyi yasakladımı, o yasaklanan şeyi yapmaya kalkma! Kanunlara uyalım! Kardeşligimizi pekiştirelim! Kurtuluş kardeşlikte, birliktedir! Dua edelim, telaşa düşmeyelim! Allah kalbimize endişe inende tövbe etmeto nasip etsin! Geçen Cuma’da Kabe’nin imami namazda ağlamaktan Fatihayi dolu düzgün okuyabilmedi… Tıpkı kutsal ayet müslimanlara “Siz beni okumaya layık değilsiniz…” diye küsmüş gibi…
    Haccac zalım Kabeyi yıkmaya geldiğinde Kabenın duvarlarındakı taşlar ýıkıldığında Kabede tavaf durmadı, seller geldiğinde Kabede tavaf durmadı. Bu gün Kabe bom boş.
    Bu küçümsenenek şey değil! Bu arapların meselesi değil! Bu durum güya Hazreti Musanın izini sürüp denize boğlan Faraonın son nefesini verirken: “Ben de Musanın Tanrısına inandim…” diye, geberip gidişine benziyor… Dünya Faraonlaştımı ve son nefesinimi veriyor? Umarım böyle değildir! Tüm türk dünyası olarak söz’de değil, iş ýüzünde daha çok güzel işler başaracağız. Zamanımız varken tövbe edelim, kendimize dönelim, tarihimizi sahiplenelim, tarihimizin bazi bölümlerini bazı hainler yüzünden ayrımcılık yapmak veya müslimanlarin bir kitlesini suçlamak için kullanmayalım! Asil türkçülüğümüze dönelim! Biz Hazreti Muhammedin ümmetiyiz. Hatırlarsanız Hazreti Muhammet Taife gidende taşlanmıştı. Melekler “Eger Sen istersen, bu şehrin altını üstüne getirelim” dediklerinde, “Hayır! Ben rahmet Peygamberiyim. Yarın bunların içinden islamiyete hizmet edecek müslimanlar çikacak…” demiş. Böyle Peygamberimiz bar bizim. Işte, türkçülük davasını böyle gütmek gerek. Bırak, Ömer Sağlam hoca, senin tanıdıgın hainleri biz de biliyoruz, onlar yaptıklarının cezasıni mutlaka çekecekler. Ama biz bu gün, bu gün olmazsa yarın, Yavuz Selimin yaptığı gibi yaparsak, yâni islamiyete tam anlamiyla sahiplenirsek, Arapların da gideceği yer olmaz, Berberilerin de, Farslarin da! Bütün bunları yapmadan nasil biz Rusyanın, Çinin, Iranın, Balkanların çeşitli yerlerine yayılan Türklerin kafasında birlik beraberlik şuurunu yaratabiliriz? Nasil Altaylarda, Sibiryada kalan ve Türklüklerini neredeyse unutmuş ve senden benden, yâni senin bu makalenden, benim bu sözlerimden haberi yok kardeşlerimize sesimizi duyurabiliriz?

  2. ersin dedi ki:

    benim gibi dusunenlerin halen var oldugunun kaniti

BİR YORUM YAZ