BÜYÜK BİR KÜLTÜR VE SANAT MERKEZİ AHLAT

0 50

Prof. Dr. Halûk KARAMAĞRALI

Ahlat’ın tarihi karışık ve karanlıktır. Şeref b. Ebu’l Matahhar el Ensârî tarafından bir Ahlat tarihinin yazılmış olduğunu diğer bazı kaynaklardan biliyoruz. Bu eserin Ahlat’ın ve Ahlat dolayısı ile Van Gölü havzasının ve komşu devletlerin tarihi hakkında da çok mühim bilgileri ihtiva ettiği şüphesizdir. Bugün maalesef bu bilgilerden mahrum bulunuyoruz. Eldeki bilgilere göre Ahlat Halife Ömer zamanında, 641’de fethedilmiştir. Fakat şehri 928’de Bizanslılar zapt etmiştir. X. yüzyılın sonunda Ahlat’a Mervanoğulları hâkim olmuştur. 1055’te Türkler tarafından alınan Ahlat Anadolu’ya yapılan akınların üssü olmuştur. Alp Arslan Malarzgit’e Ahlat’tan hareket etmiş; fakat zaferden sonra Ahlat’ı yine Mervanoğullarına bırakmıştır. 1085 Melikşâh’ın bir ordusu Ahlat’ı tekrar almış; burası hâkim olduğu yerlere ilâveten Emîr Sunduk’a tevcih edilmiştir. 1100’de Sökmen Ahlat’ta Ahlat-Şâhlar, Ermen-Şâhlar veya Sökmeniyye diye anılan Türk devletini kurmuştur. 1207’de Eyyûbîlerin idâresine geçen Ahlat, 1229’da Celâleddin Harezmşah tarafından altı ay süren bir muhasaradan sonra zapt edilerek yağmalanmış ve yakılıp yıkılmıştır. 1230’da Alâeddin Keykubâd’ın kumandanı Kamyar’ın Selçuklu ülkesine kattığı şehir 1244’te Moğolların eline geçmiş; 1336’da İlhanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasından sonra vâliler ve emîrler arasında sık sık el değiştirmiş; bir müddet Karakoyunluların ve bilâhare Akkoyunluların hâkimiyetinde kaldıktan sonra 1503’te Safeviler tarafından zapt edilmiş; Nihayet Çaldıran zaferi ile kat’i olarak Osmanlı topraklarına dahil edilmiştir.

Ahlat XIII. yüzyılın en büyük ilim, kültür ve sanat merkezlerinden biri idi. Beldeye Kubetu’l-İslam denilmesi, Ahlat’ın bu unvanı taşıyan Merv ve Buhara ile mukayese edilmesini gerektirir. Tabakat kitaplarında birçok Ahlatlı âlimin isimlerine rastlandığı gibi, Anadolu’daki çok mühim bazı Selçuklu eserleri de Ahlatlı sanatkârların imzalarını taşımaktadır. Konya Ulu Camiinin 550/1155 tarihli kündekârî minberi Ahlatlı Hacı Mekki b. Bergî’nin; Divriği’deki Ulu Cami ve Dârü’ş-şifâ Ahlatlı Hurşâh’ın (Hürrem Şâh da okunabilir) ve takriben 1240’ta yapılmış olan Tercan’daki Mama Hatun türbesi de Ahlatlı Mufaddalü’l Ahvâl’in eseridir. Ahlat ve Van Gölü havzasındaki eserler bu listenin dışındadır.

Mimârî kalıntılara göre eski Ahlat 11 km. uzunluğunda ve 5 km.+ derinliğinde bir sâhayı kaplamakta idi. Devamlı istilâlar ve bilhassa depremler bu büyük şehri mahvetmiştir.

XIII. yüzyılda Ahlat’ın nüfusu herhalde 300.000 den az değildi. Çünkü 1247’de vuku bulan bir depremden sonra buradan Eski Kahire’ye 12.000 hâne göç etmesi, şehrin büyüklüğü ile birlikte mütâlaa edilirse bu rakamın isâbetli olduğu anlaşılır. Bu nüfusun büyük çoğunluğunun Türk olduğu rahatlıkla kabûl edilebilir. Türklerin gelişinden evvel Ahlat’ı ziyâret etmiş olan Nâsır-ı Husrev burada Arapça, Ermenice ve Farsça konuşulduğunu kaydetmektedir. Fakat XI. yüzyılın ortalarından itibaren bu havaliye kesîf Türk göçleri başlamıştır. Moğolların yurtlarından çıkmaları neticesinde Doğu Türkistan’dan itibaren muhtelif Türk zümrelerinin büyük kitleler hâlinde batıya akmaları ile bütün Anadolu tamamen Türklerle dolmuştur. Ahlat’a Oğuzlardan başka doğu Türk oymaklarının ve bir miktar Moğolun da yerleştiği muhakkaktır. Bunu bazı yer isimleri ile türbe kitâbelerinden anlıyoruz.

Evliya Çelebi’de de bu konu ile alâkalı çok dikkate değer kayıtlara rastlıyoruz: Evliya Çelebi hem müverrihlerin Ahlat’a “Oğuz taifesi şehri” dediklerini, hem de şehrin lisanının “Çağatay ve Moğolcaya karîb bir lehçe olduğu”nu söylemektedir. XIII. yüzyılın üçüncü çeyreğinde Ahlat’ı ziyaret eden Zekeriya Kazinî Ahlat’ta konuşulan dillerin Türkçe, Ermenice ve Farsça olduğunu nakletmektedir. Ermenice ekalliyetin, Farsça da üst tabakanın dili olsa gerektir. Arapçaya yalnız kitabelerde rastlanmaktadır. Kürtçe diye bir dilin varlığı ise bahis mevzuu değildir.

Ahlat’ta ilk araştırmalarımızı 1966’da yaptık ve 1967’de temizlik ameliyelerine ve küçük çapta kazılara başladık. Çalışmalarımızı daha ziyâde şehrin merkezi olduğunu tahmin ettiğimiz bölgeye teksîf ettik. Fakat bütün bu sâha hattâ vakıf arâzi ve eserler şahısların mülkiyetine geçtiği için, çalışmalar son derece güç olarak yürütülebilmiş; arazi sahiplerinin muvafakati ile başlatılan bazı sondaj ve kazılarda sonradan durdurulmuştur.

Kaleler ve Sûrlar

Ahlat’ın İç Kale’si Taht-ı Süleyman deresinin doğusunda, kuzey-güney istikametinde uzanan kayalık bir tepenin üzerine inşa edilmiştir. Bu tepe Taht-ı Süleyman, Harâbe Şehir ve İki Kubbe mahalleri arasındaki çukurlukta sarp bir ada gibi yükselmektedir. İç Kale’ye kuzey ve güney uçlarından bağlanan bir sûr, Harâbe Şehir ile kısmen İki Kubbe mahallesini içine almaktadır. Şerefnâme’nin bahsettigi Orta Sûr bu olmalıdır. Rahmetli Abdürrahim Şerif Ahlat’a yer altından indirilen büyük su kanalının başlangıç yeri olan Kulaksız mahallesi ile kısmen bugünkü Ahlat’ın bulunduğu Ergezen mahallesini de ihâta eden cesîm bir sûrun kısmen 1 m. yüksekliğe kadar ayakta duran, fakat büyük kısmı temele kadar yıkılmış olan bakiyesini gördüğünü anlatmaktadır. Bu anlatılan hiç şüphesiz Dış Sûr (şehir sûru) olmalıdır. Kaynaklarda geçen “Kırk Burç” adının bu üç kaleden hangisine verildiğini kaynaklara ve kazılara dayanarak tâyin ve tespit edemedik. Ancak, “Kırk Burç”un Dış Sûr için az olduğunu, bu adın İç Kale’ye veya olsa olsa Orta Sûr’a verilmiş olabileceğini ileri sürebiliriz. Celâleddin Harezmşâh’ın devrin bütün muhâsara silâh ve aletlerini kullanmasına rağmen, Ahlat altı aydan fazla mukavemet etmişti. Ahlat, açlık neticesinde ve bâzı nakillere göre bir kumandanının ihâneti ile düşmüştür. Harezmşâh Ahlat’ı zapt ettikten sonra komşu hükümdârlara gönderdiği fetihnâmelerde “Gök Burçlarına müsâvî olan sûrların burçlarını” yıktırdığını ve çok derin hendeğin aşıldığını söylemektedir. Kaynakların bildirdiğine göre Ahlat Kalesi ve sûrları, bu hâdiseden evvel ve sonra, müteaddit defa tâmir ve tahkim edilmiştir.

Moğol istilasından sonra, diğer bâzı şehirlerde de olduğu gibi, sûr fonksiyonunun tamamen kaybetmiştir. Bugün İç Kale’nin bakiyesi kısmen mevcuttur. Orta Sûrdan ise, kaplama taşları sökülmüş iki burç parçasından başka ayakta bir şey kalmamıştır. Bu kalıntılardan kuzeyde, İki Kubbe mahallesinde bulunanın toprağa gömülü kısmını açtığımız zaman, kaplama taşları yerinde duran, 20 m. çapında yuvarlak bir burçla karşılaştık. Bu, büyük bir köşe burcu olmalıdır. Bu burcun 50 m. kadar güneyinde, İki Kubbeyi Taht-ı Süleyman mahallesine ve Harâbe Şehr’e bağlayan yol geçmektedir. Yolun burç hizâsından Orta Sûr’a dâhil olduğunu ve burada bir kapı bulunması lâzım geldiğini düşünerek yolun güney kenarında bir sondaj yaptık ve kapının güney yanındaki kuleyi bulduk. Yolun karşı tarafındaki tümseğin yola bakan yüzündeki aşınmış olan toprak tabakasının altında da kapının kuzey yanındaki kuleye âit kalıntılar meydana çıkmıştır. Üzerine bir dükkân yapılmış olduğu için bu kulede çalışmadık. Güneydeki kapı kulesinin üstündeki ve etrafındaki toprağı tamamen kaldırdığımız zaman dikkate değer bir tâmire rastladık: Kule zayıf görüldüğü için dıştan yine yuvarlak bir duvarla takviye edilmiştir. İlk yapının kaplama taşları ile takviye duvarının yüz taşları, eski eserleri bir taş ocağı gibi kullananlar tarafından sökülmüş, soyulmuştur.

Yukarıda bahsettiğimiz büyük burç ve bu kapı kuleleri ile Orta Sûr’un kuzeydoğu köşesi ve doğu sınırı tespit edilmiş bulunmaktadır. Kuzeyden güneye uzanan bu hat üzerinde, arâzinin vaziyetine ve satıhtaki tümsek ve engebeye göre, sûru sıhhatli olarak çizebilmek için sondaj yerlerini tespit ettik. Fakat arazinin şahısların mülkiyetine geçmiş olması bu sondajları yapmamıza imkân bırakmamıştır.

Dış sûrdan ise, bugüne kadar, hiçbir ize tesâdüf edemedik. Bu sûrun bütün Ahlat’ı ihâta ettiğini zannetmiyoruz. Abdürrahim Şerif Beyin verdiği bilgiye dayanarak, sûrun başladığı Kulaksız Mahallesinden ayrılan bir kolun güneydoğuya doğru ilerleyerek Orta Sûr’un kuzeydoğu köşesine bağlandığını; Ergezen Mahallesi’ne inen kolun da Göl’e kadar uzandığını tahmin ediyoruz. Bu takdirde, Orta Sûr’un güneydoğu köşesinden ayrılan bir kolun da yine Göl’e kadar uzandığını kabul etmek lâzımdır.

Yavuz Sultan Selim Han tarafından yaptırılan ve Kanuni Sultan Süleyman Han tarafından genişletilen Yeni Kale ise Van Gölü’nün kenarında, dikdörtgen biçiminde bir plâna göre yapılmıştır. Yeni Kale içinde İskender Paşa Câmii 992/1584 ile Kadı Mahmud Camii 1006/1597 ve harap bir hamam bulunmaktadır. Bu kale ve sadece rölövelerini yapabildiğimiz câmilerin ve hamamın üzerinde çalışmak imkânını bulamadık.

Kümbetler, Mezarlar ve Akıtlar

Ahlat’ın parlak devrinden günümüze kadar ayakta kalabilen eserler, künbetlerin ve mezarların bir kısmından ibarettir. Hâlen kümbetlerden on dört adedi tamamen veya kısmen mevcuttur. Halk arasında “Darphane” denilen ve neşriyâta da bu isimle intikal eden yapı bakiyesi de XIV. yüzyıla ait bir kümbetin mumyalık kısmıdır. Bildiğimiz kadarı ile Ahlat’da yalnız Sökmenler zamanında sikke darp edilmiştir. O darphanenin de nerede olduğuna dâir bir bilgiye sâhip değiliz. Mevcut kümbetlerin en eskisi 619/1222 tarihli Şeyh Necmeddin Kümbetidir. Diğerleri hep Moğol istilâsından sonraki devirlere âittir. Bunlardan Çifte Kümbet (İki Kubbe), yâni Buğatay Aka 679/1281 ve Hüseyin Timur 678/1279-80 kümbetleri ile Hasan Padişah 673/1275 ve Usta Şagird (^1285) künbetleri, köşeleri pahlı yüksek bir kaide üzerine oturan yuvarlak gövdeleri Moğol devrinin tipik örnekleridir. Mumyalık katları çok derindir. Doğu yönünde bulunan mahzen kapısına sonradan ilâve edilen bir merdivenle inilir. Buğatay Aka ve Keşiş Kümbeti’nin (1290-1310) üst kısmı, bugün ancak izleri kalmış olan fresklerle süslenmiştir. Diğer sağlam kümbetlerin en mühimleri, bahçeler içindeki anonim kümbet (Şirin Hatun?) XIV. yüzyılın ilk çeyreği, Erzen Hatun Kümbeti 799/1396-97, Âlimoğlu Kümbeti (Yarım Kümbet) XIII. yüzyılın sonu ve Emîr Ali Kümbeti XIV. yüzyılın başı, Bayındır Kümbeti XV. yüzyılın sonu sayılabilir.

Ahlat’ın yedi mezarlığından en büyüğü ve en mühimi Meydanlık Mezarlığı’dır. Bu mezarlık Bayındır Kümbeti’nden, İki Kubbe mahallesini Harâbe Şehir ve Taht-ı Süleyman’a bağlayan yoldan Usta Şagird künbetine kadar uzanan, dünyânın en büyük ve en muhteşem mezarlıklarından birisi, belki de birincisi idi. Tarla açmak için mezarlığın büyük kısmı kaldırılmıştır. Ahlat’ta çalışmaya başladığımız zaman (1966) Bayındır Künbeti’nin yakınında bulunan bâzı mezar taşları dahi on yıl içinde ortadan kalkmıştır. Mezar taşlarının ve sandûkaların çoğu, tezyinatı ve kitâbeleri seçilemeyecek kadar kalın bir yosun ve liken tabakası ile kaplı idi. Yüzlerce şâhide ve sandûkayı temizledik ve toprak altında kalmış sandukalardan yirmi beşini tamamen meydana çıkardık. Meydanlık Mezarlığı XIII. yüzyıldan XVI. yüzyıla kadar kullanılmıştır. Burada muhtelif tipte mezarlar bulunmaktadır. Bunlar Beyhan Karamağaralı tarafından neşredilmiş olduğu için tafsilâta girişmeyerek birkaç noktaya temas ile iktifa ediyoruz: Şâhidelerde bir çok emîr, vâli, şeyh, kadı, âlim isimlerine rastlanmaktadır. Ayrıca, her biri sanat eseri olan bu mezarlarda yirmi iki sanatkâr imzası tespit edilmiştir. İmza kitâbelerinde kullanılan lâkaplardan, bunların aralarındaki baba-oğul ve usta-çırak münâsebetleri tespit edilebildiği gibi, bir sanatkârın çıraklığından ustalığına kadar yaptığı eserleri, üslup gelişmesini tâkip etmek de mümkün olmaktadır. Bâzı mezar kitabelerinde ahî ve fetâ unvanlarının geçtiğini ve buhran zamanlarında feteyânın mücadelelere karışıp devletin nizam ve istiklâlinin müdafaa ettiklerine dâir bâzı kayıtları da dikkate alırsak, XIII. yüzyılda Ahlat’ta kuvvetli bir ahî teşkilatının bulunduğuna hükmedebiliriz. Çok alâka çekici bir husus da Erzen Hatun Kümbeti’nin mimârı olan Kasım b. Üstad Ali ve Gevaş’daki Halime Hatun Kümbeti’nin mimârı olan Üstad Esed b. Pehlivan Hâvend’in imzalarına mezar taşlarında da tesadüf edilmesidir. Görülüyor ki, bu âbidevî mezar taşlarını yapanlar, hiç değilse bir kısmı, sâdece taşçı ustaları değildi.

Bâzı tip mezarlar ve şâhideler Türk kültürünün bütünlüğü ve devamlılığı bakımından da ayrı bir ehemmiyeti hâizdir. Şahidelerin bir kısmı Orkun âbidelerinin formu, ölçüleri ve esprisindedir. Bâzı steller üzerinde bulunan çift başlı ejderler, aradaki bağı tamamlamaktadır. Bütün bunlar Orkun havâlisinden batıya akan doğu Türk oymaklarının Ahlat’a yerleştiklerini göstermektedir. Şimdi ele alacağımız mezar tipleri de bu görüşümüzü desteklemektedir: Ahlat mezarlıklarında bâzıları düz, bâzıları hafif bir tümsek teşkil eden, çevresine ve üzerine irice taşlar dizilmiş mezarlara tesâdüf ettik. Bunların da çok yakın benzerleri Altaylar’da, Moğolistan’da ve Sibirya’da bulunmaktadır. Zaman ve yer farkı dolayısı ile bunların bazı değişiklikler göstermeleri tabiîdir.

Mezar tipleri içinde mâhiyeti henüz münakaşa edilmekte olanı, halkın “akıt” dediği kurgan tipi mezar odalarıdır. Bunlara İki Kubbe ve Taht-ı Süleyman mahalleleri ile mezarlıklarda ve bilhassa Meydanlık Mezarlığı’nda tesadüf edilmektedir. Akıtlar, gövdesi kısmen veyâ tamâmen toprağın içinde kalmak üzere kare, dikdörtgen, sekizgen veyâ dâirevî plân üzerine düzgün kesme taşla inşa edilmiş birer oda hâlindedir. Yalnız bir yerde, birbirine eklenen üç akıt, birinden diğerine kemerli birer kapı ile geçilebilen üç göz teşkil etmektedir. Akıtların bâzıları, toprağın üzerinde bulunan gövdeleri ile, günümüze oldukça sağlam olarak erişmişlerdir. Çökmüş olanlar ise, zeminde bir çukur meydana getirmişlerdir. Kısmen sağlam olanlardan on kadar çökmüş olanlardan da otuz kadar akıt tespît ettik. Bunların dışında, birkaçı da kendilerini toprak üzerindeki hafif bir tümsek ile belli etmektedir. Sağlam olanlardan altısının gövdesini tamâmen meydana çıkardık ve dolmuş bulunan iç kısımlarını temizledik. Zemin bâzılarında düzeltilmiş toprak olarak bırakılmış; bâzılarında kille sıvanmış; bir tânesinde tuğla, bir diğerinde de Sal tâbir olunan taş levhalarla kaplanmıştır. Çökmüş, olanlardan altısını ve tümseklerden birini açtık. Kare veyâ dikdörtgen olanlarda kenar ölçüleri 4 m. ilâ 7 m. arasında değişmektedir. Sağlam olanlarda beşik, çapraz veya aynalı tonoz kullanılmıştır. Bilinen bütün akıtların içine, işgal sırasında Ruslar tarafından girilmiştir. Hattâ, dokunulmamış bulacağımızı tahmîn ettiğimiz bir tümseği açtığımız zaman, zeminin altında bulunan mezar hücresine kadar girilmiş olduğunu gördük. Mahalli rivâyetler akıtlardaki cesetlerin mumyalı olduğu yolundadır. Bu rivâyet, aşağıda îzah edeceğimiz üzere, akıtların bir kısmı için doğru olabilir.

İncelediğimiz akıtlar inşa tarzı bakımından üç gruba ayrılabilir: Birinci grubu teşkîl eden akıtlar kısmen toprağın üzerinde inşâ edilmiştir. Tonozda veyâ tonozun hemen altında mazgal biçiminde küçük pencereleri ve zemin hizâsında kemerli veyâ düz atkılı küçük birer kapıları mevcuttur. Kapıların yönü muayyen değildir. Bâzılarında kapı yer seviyesinin altındadır. Bunlarda kapının önüne taştan bir kapak konulmuş ve kapıyı da içine almak üzere, gövdenin bir kısmı dıştan toprakla doldurulmuştur. Bâzılarında doldurulan kısımda kalan kaplama taşları kabaca işlenmiştir. Bu tip akıtlara konulan hiç biri kalmamış olmakla berâber, mumyalı oldukları ileri sürülebilir. Aşağıda bahsedeceğimiz zâviye kalıntısının güney tarafında bulunan ve sonradan önüne bir methal ilâve ilâve edilerek giriş yönü değiştirilmiş olan yapı kalıntısı, genel olarak zannedildiğinin aksine bir akıt olmayıp bir kümbetin mumyalık kısmıdır.

İkinci gruba giren akıtlar ise, yer derin olarak açılıp akıt inşâ edildikten ve kapısını önüne taştan bir kapak konulduktan sonra, dıştan tamâmen toprakla örtülmüştür. Bunların tonoz kısmı zemin üzerinde hafif bir tümsek teşkîl etmektedir. Bu tümseğin üzerine de kaba taşlar serpiştirilmiştir. Bu tip akıtlarda havalandırma menfezleri bulunmadığı ve her tarafı kapalı olduğu için cesetlerin mumyalı olduğunu kat’iyetle söyleyemiyoruz. Fakat bâzı türbelerde, meselâ Harput’taki Arap Baba Türbesi’nde de pencere yoktur, fakat ceset mumyalanmıştır. Bu tip akıtlardan İki Kubbe Mahallesi’nde, tepede bulunan akıtın zemîni tuğla döşelidir. Bu döşeme, burada cesedin toprağa gömülmediğini, mumyalanarak muhâfaza edilmiş olabileceğini düşündürmektedir.

Üçüncü gruptaki akıtlar da ikinci gruptakiler gibi yerin içine yapılmıştır. Fakat bunlarda ceset gömüldükten sonra odanın yalnız dışı değil, içi de toprakla tamâmen doldurulmuş ve hâsıl olan tümseğin üzerine, bir işâret gibi, irice taşlar serpiştirilmiştir. Şüphesiz bu tip akıtlarda ne kapı, ne de tonoz bulunmaktadır.

Bugüne kadar Anadolu’da Türk devrinde yapılmış bu tip mezarlara Ahlat dışında tesadüf etmedik. Yalnız Divriği’de, Sitte Melik Türbesi’nin önünde bulunan kare biçimli göçüğün bir akıt bakiyesi olması muhtemeldir. Şüphesiz bu husus bir kazı ile aydınlatılabilir. Myken’de, Eski Çağ Anadolu’sunda, Ras Şamra’da Makedonya, Trakya, Etrurya ve Güney Rusya’da muhtelif tiplerde mezar odaları bulunduğu mâlûmdur. Akıtların yalnız Ahlat’ta görülmesi, mâhiyet ve hattâ yer yer form benzerliklerine rağmen, bu mezar odaları ile aralarında doğrudan doğruya bir bağ kurulmasına imkân vermemektedir. Diğer taraftan, Moğolistan’da Çin’in kuzeyinde ve Altaylar’da da aynı mahiyette kurganların bulunduğunu biliyoruz.

Turfan yakınlarında, Astana civârındaki mezarlıkta bulunan ve M.S. VII. yüzyılda tarihlendirilen mezar odaları ile Ahlat’taki akıtlar arasında yakın bir benzerlik mevcuttur. Kezâ, O. Siren’in Yalu nehri boyunda, T’ang-kou civârında kazılan tümülüsler hakkındaki târifleri de akıtları tutmaktadır. Bunlardan çoğunun içi 3×3,5 m. ölçüsünde bir karedir. Muntazam kesilmiş taş bloklarla kaplanmış ve bindirme kubbe ile örtülmüşlerdir. Mezar odasının önünde küçük bir medhal, ön oda, vardır. İki veya üç odalı mezarlar da mevcuttur. Marko Polo’nun anlattıklarına göre, Cengiz Han’ın (ö. 1227) Gobbi Çölü’nün kuzeyinde, Turmeger’deki (Ning-hia) mezârı da üstü topraktan bir tepe olan, taştan kubbeli bir oda idi.

H. Leder, Orkun civârında da çoğu dâirevî olan tepeleri ve bunlar arasında çökmüş olan birinin içinden kapısını görmüş olduğunu da kaydetmektedir.

Bu tip mezârlar Türkistan’a, Tibet’e, Batı Sibirya’ya ve Hindistan’a kadar yayılmıştır. Kuzey Hindistan’da, Salihundam’da bulunan stupaların bâzıları ile de Ahlat’taki akıtlar arasında benzerlik vardır. Bunlar, tümülüs tarzında, yuvarlık veya dört köşeli mezar odalarıdır. Çin’deki İkinci Han ve İkinici Wei sülâleleri zamânında yapılan Thupaların (stupa) toprağa gömülü olanları da mevcuttur. Tipleri bölgelere ve devirlere göre değişse de, mâhiyetleri aynı olan bu mezâr yapıları Uzak Doğu’dan Makedonya ve Etrurya’ya kadar olan geniş sâhada görülmektedir. Bunlar arasında menşe bakımından bir alâka tesis edilebilir mi? Bugün kü bilgilerimizle buna cevap vermek imkânına sâhip değiliz. Ancak, yukarıda kaydettiğimiz üzere, Orkun havâlisindeki yığma mezarlara (Kırgız Mezârları) Ahlat’ta da rastlanması, Orkun anıtları ile Ahlat mezar taşları arasındaki form, ölçüler ve ejder motifleri bakımından büyük bir benzerlik bulunması, akıtların da yine aynı göçlerle Ahlat’a geldiğini ve bunları Göktürklerin mezarlarının üzerine yaptıkları bark’ların bir devamı olduğunu düşünüyoruz.

Ahlat’taki akıtları, üst kısmı yıkılmış künbetlerin mumyalık katı olarak görmek isteyenlere iştirak edemiyoruz. Akıtların hepsinin üst kısmından hiçbir iz kalmamak üzere alt katın tonoz hizâsına kadar yıkılmış künbet kalıntıları olduğunu kabûl etmek mümkün değildir. Diğer taraftan bunların bâzılarının ölçülerinin çok küçük, bâzılarını da içlerini doldurulmuş olması künbetlerde görülmeyen bir husustur.

Muvakkat Yerleşme Yeri

1968 yazı çalışmalarında, Meydanlık Mezarlığı’nda, kısmen zemîn üzerinde olan bir akıtın gövdesini meydana çıkarmak için etrâfını açarken akıta dayanan ve doğuya doğru uzanan bir kuru duvara tesadüf ettik. 1969 yılı çalışmalarında bu duvarı tâkip ettiğimizde kuzeye doğru kol verdiğini ve doğuya doğru devâm eden kısmında belli bir yerde kuzeye döndüğünü gördük. Kol tâkip edilince, akıtın kuzey tarafında ve çok yakınında bulunan göçüğü de açmak gerekti. Burada da yeni bir akıt bulundu. 1970 mevsiminde, aralardaki duvarlar tamamlanınca bir yerleşme yeri meydana çıktı. Ahlat’ın büyük depremler geçirdiği mâlûmdur. Ahlatlı Ârif Efendi’nin yazma risâlesinde, şehri harap eden bir depremde halkın mezârlığa sığınarak bir müddet orada yaşadığı söylenmektedir. Bulunan yer üç âilenin sığındığı böyle bir muvakkat yerleşme yeridir. Burada ayrı mutfakları olan üç büyük oda mevcuttur. Bunların her birinde tandırlar bulunmaktadır. Birisinde ayrıca bir musluk taşı da meydana çıkmıştır. Asıl dikkate değer olan husus, burada, kırılmış ve tekrar tâmîr edilerek tekrar kullanılmış olan bir küpün ele geçmesidir. Bu muvakkat yerleşme yerini, şehri harap eden 675/1276 depremi olması çok muhtemeldir. Bu iki akıtın bu târihten evvel yapılmış olmaları lâzım gelir. Ancak, arada yarım yüzyılı aşan bir zaman farkının bulunduğunu da zannetmiyoruz.

Bezirhâne

Orta Sûr dâhilinde, İki Kubbe’den Taht-ı Süleyman’a giden yolun güney kenarında, batıya bakan, alt kısmı kemerli yüksek bir duvar görülmektedir. 1970’te bu duvardan doğuya doğru başladığımız kazıda değişik bir plân gösteren bir yapı ile karşılaştık. Binâ, kayalık zemin üzerine ve arazinin meyline uyularak yapılmıştır. Plân düzgün olmayan bir dikdörtgendir. Bugün ayakta duran yüksek duvar asıl yapının batı duvarının önüne sonradan yapılmış bir taviye duvarıdır. Binâ, bir takım duvarlarla bölmelere ayrılmıştır. Kalıntının güneybatı köşesinde, zemîni kuzeye doğru meyilli olarak tesviye edilmiş, kareye yakın dikdörtgen biçiminde bir oda; bunun kuzeyinde kuzey-güney istikametinde uzanan ve kıble yönünde mihrâba benzeyen bir nişi ihtiva eden, sal döşeli dikdörtgen biçiminde büyük bir oda yer almaktadır. Bu mekânda birbirine yakın beş tandır bulunmaktadır. Binânın güney duvarının ortasında bir niş, muhtemelen bir mihrap bulunmaktadır. Burası binânın mescididir.

Mescidin kuzeyinde, zemîni mescidden iki metre kadar aşağıda büyük bir mekân bulunmaktadır. Bu kısmın doğu ve batı duvarlarında birer plâstr, ortada da yukarı doğru kademeli olarak incelen üç büyük ayak mevcuttur. Burada bir takım muhdes duvarlar da görülmektedir. Ortası delikli yuvarlak taş, ağırlık olarak asılan taş ve zemînde akan bir maddeyi toplamaya yarayan küçük bir çukur görülmektedir. Binânın kuzey duvarı doğuya yakın bir yerinden kuzeydoğuya kol vermektedir. Gayri muntazam olan doğu duvarına da bir takım duvarla bağlanmaktadır. Bu kısımları tamâmen açmak ve mânalandırmak kazı şartları bakımından maalesef mümkün olamamıştır.

Kazı sırasında muhtelif tipte kiremitler de ele geçmiştir. Binânın iki katlı ve ahşap çatılı olduğunu düşünüyoruz. Burasının, hiç değilse alt katının bezirhâne olarak kullanıldığı muhakkaktır. Plânı belli yapı tiplerinden hiçbirine uymayan binânın tarihi de meçhulümüzdür.

Câmi

Selçukluların fethedilen her şehirde olduğu gibi, Ahlat’ta da XII. yüzyılda bir Ulu Câmi yaptırmış olmaları beklenir. Evliya Çelebi Ahlat’ta kendi hâline terkedilmiş kubbeli birçok eski câmi bulunduğunu kaydettikten sonra Emîr Hoy Câmii üzerinde durmaktadır. Emîr Hoy ve câmii hakkında başkaca malûmata sâhip değiliz. Diğer taraftan son Eyyûbî vâlisi Hüsâmeddin Ali’nin Ahlat’ta bir câmi ve bimâristan yaptırdığı kaynaklarda geçmektedir. Bu cami 1229’a doğru yapılmış olmalıdır.

Ahlat’ta Ulu Câmii’nin yeri olarak Bezirhâne münâsebetiyle bahsettiğimiz yüksek takviye duvarının doğusu gösterilmekte idi. Burada, Bezirhâne adını verdiğimiz yapı mevcuttur. Bu binânın güneydoğusunda Bayındır İlkokulu bulunmakta idi. 1972’de okulun batı tarafındaki bir tümseğin toprağını kaldırdığımız zaman bir minâre kaidesine tesâdüf ettik. Minâreye bağlanan duvarların uzanışı, câmiin okulun ve okul bahçesinin altında kaldığını göstermekte idi. Minâre câmiin kuzeybatı köşesindedir. Minârenin üç tarafını açtığımız zaman kuzey ve batı kısmının salla döşenmiş olduğunu gördük. Kuzey cephesinin batı tarafında da bir mihrâbiye mevcuttur. Duvarların minâreye bağlanışı, camiin zaman içinde tâmir ve tâdillere mâruz kaldığını göstermektedir. Bu sondaj ve temizlik ameliyeleri sırasında deste sütun tarzında ayak parçaları, minâreye yakın yerlerde firûze sırlı, dikdörtgen biçiminde, yüzeyi yuvarlak ve arka kısmı yuvarlak saplı parçalar ile karolar ele geçmiştir. Bunlar minâre gövdesinin sırlı tuğlalarla kaplı olduğunu, yapının diğer kısımlarında da çini karoların kullanıldığını göstermektedir. Okulun, başka bir yerde inşa edilen yeni binasına naklini temin ettik ve minârenin batı tarafındaki yapıyı açtık. Burada, kubbeli olduğu anlaşılan bir yapı ortaya çıktı. Bu kazı henüz tamamlanmadığından bu yapının da, câmiin de tam planlarını elde edemedik. Fakat şu kadarını söyleyebiliriz ki, bu câmi İlhanlı dönemine âittir. Ahlat’ta ilk yapılan câmi, yani Ulu Câmi Taht-ı Süleyman mahallesinde idi. Bu câmiden günümüze, bir evin bahçesinde, otlar arasında yatan tuğladan yapılmış bir minâre parçası gelebilmiştir.

Hamamlar

Evliya Çelebi’nin bir kitâbeden kopya ettiğini söylediği Ahlat’taki âsarın miktarı hakkındaki listede hamamlara âit rakam çok mübalâğalıdır. Biz, çalıştığımız kısımlarda üç hamam yeri tespit ettik ve bunlardan ikisini meydana çıkardık. İlk açtığımız hamam câmiin ve bezirhânenin batısında dik bir meyille inilen düzlüktedir. Bu düzlüğün Ahlat’ta çarşının yeri olduğu söylenmektedir. Burada bulduğumuz hamam da küçük bir çarşı hamamıdır. Bu hamamın kazısına 1970’de başlanmış; bu yapı da bir şahsın arazisi içinde bulunduğundan kazı 1971 çalışma mevsimi sonunda durdurulmuştur. Kesme taşla yapılmış olan hamamın zemin üzerinde kalan tamamen, zemin altındaki kısmı da kısmen sökülmüştür. İki mevsim içinde hamamın sıcaklığı ile etrafındaki halvetlerden beşi, külhan ve su deposu meydana çıkarılmıştır. Su deposu tonoz, diğer mekânla kubbe ile örtülüdür. Hamam dikkati çekecek kadar küçüktür. Bu ölçüler hamamın sabahleyin işine gelen esnafın yıkanması için yapılmış olduğunu düşündürmektedir. Diğer kazı yerlerinde olduğu gibi burada da kitâbe bulunmadığı için târihi hakkında kat’i bir şey söyleyemiyoruz. Tahminimiz XIII. yüzyılın başlarında yapılmış olduğudur.

Açtığımız ikinci hamam sûrun kuzeydoğu köşesindeki burcun dışında ve yakınındadır. Bu bir çifte hamamdır. Gerek su deposunun büyüklüğü ve tertibi, gerekse kuzey-güney istikametinde uzayan kalın bölme duvarı bunu göstermektedir. Açılmış olan sâhanın güneydoğu köşesinde ortada göbek taşının yer aldığı sıcaklık ve bunun etrafında aksiyal bir tertiple sıralanan eyvanlar ve köşelerdeki halvetler kanaatimizce erkekler kısmına âittir. Daha iyi durumda kalabilmiş olan erkekler kısmında duvarlar ve tonozlar kesme taşla, kubbeler ve köşe elemanları tuğla ile inşa edilmiştir. Zemin dâhil, bütün hacimlerin kireç harçla sıvandığı, kalabilen bakiye ve izlerden anlaşılmaktadır. Kurnalar sivri kemerli nişler içine yerleştirilmiş ve sıvalı zemine gömülmüşlerdir. Mevcut su künklerinden ve musluk deliklerinin tek oluşundan, bu kurnalara sadece yıkanılacak derecede ılık su akıtıldığı tespit edilmiştir.

Sıvalı zemin kaplaması altında kare veya dikdörtgen kesitli ayaklara oturtulmuş sallar, cehennemliğin tavanını teşkîl etmektedir. Hamam, muhtelif devirlerde tâmir ve tâdilâta maruz kalmıştır. Tarihi hakkında kat’i bir şey söyleyememekle berâber, burcun çok yakınında olması dolayısı ile, sûrun fonksiyonunu kaybetmesinden sonra yapılmış olduğunu rahatlıkla ileri sürebiliriz. İnşaatta Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinin temizliğini ve titizliğini görmek mümkün değildir. Bu husûsu da dikkate alarak hamamın Akkoyunlular zamanında, Bayındır Mescidi’ne (1477) yakın bir tarihte yapılmış olduğuna kani bulunduğumuzu söyleyebiliriz.

Zâviye

Meydanlık Mezarlığı’nın kuzeydoğusunun biraz ilerisinde, birbirini tâkip eden gayri muntazam tümsekler ve çukurlar sıralanmakta idi. Bu silsilenin güney ucunda, Rahmetli Abdürrahim Şerif Beygu’nun da Rus işgali zamanında tonozunda açılmış bulunan bir delikten içine girdiği bir kümbetin mumyalık kısmı bulunmaktadır. 1969’da bu kümbet kalıntısının çevresini güneyden başlayarak açtığımız zaman kuzeyde bulunan kapısının önüne sonradan bir medhal ilâvesi ile giriş yönünün batıya çevrildiğini gördük. Bu medhalin ağzına bağlanan kesme taşla örülmüş 1.10 m. kalınlığında muntazam duvarlar tâkip edilerek büyük bir yapının kalıntısı ortaya çıkarılmıştır. Duvar bakiyeleri bugünkü zeminin 4 m. kadar altındadır. Duvarların aralarını ve üstlerini dolduran muazzam moloz yığını sebebiyle burada kazı çok ağır ilerlemiştir. Bu yapı ve künbetin mumyalık kısmı da, 1932’de Ahlat’ta tapu memuru olan bir kimse tarafından Ahlat’ın diğer yerleri gibi bir şahsa tapulandığı için, istimlâki cihetine gidilmek mecburiyeti doğmuş ve kazıya bu sûretle devam etmek mümkün olmuştur.

Kazının son durumuna göre binâ, doğu ve batı yanlarında bulunan birer eyvanın iki tarafında düzenlenen salon ve odalardan müteşekkil idi. Bulunan bir merdiven boşluğu zemînin üzerinde bir katın daha bulunduğunu göstermektedir. İtikâf hücreleri ve dervişlerin yaşaması için gerekli mekânların bulunması bu binânın bir zâviye olduğunu ortaya koymaktadır. Binânın kümbetten sonra inşa edildiği, mumyalığın önüne bir medhal ilâvesi ile giriş yönünün değiştirilmesinden bellidir. Zâviyenin târihi hakkında henüz kat’i bir fikir beyân etmek imkânına sahip değiliz. Ancak, burada XIV. yüzyılın ilk yarısına tarihlendirebileceğimiz, sgrafitto ve luster tekniğinden yapılmış, bir kısmı figürlü bol miktarda seramik parçasının bulunması, bizi yapının da aynı tarihlerde inşâ edilmiş olduğu neticesine götürmektedir.

Ahlat araştırmaları ve kazıları Ahlatlı sanatkârların eser verdikleri yerlere de teşmîl edilerek devam etmelidir. Sadece Ahlat’ta genç bir meslek adamının ömrünü dolduracak kadar iş vardır. El sanatlarına ve mimariye âit bulunacak her eserin de bizim bu yerler için tapu senedimiz olduğu unutulmamalıdır.

Prof. Dr. Halûk KARAMAĞRALI

Gazi Üniversitesi Mimarlık-Mühendislik Fakültesi / Türkiye

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 7 Sayfa: 800-806

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.