Türk Tarihi ve Kültür Araştırmaları

BİR SİYASET ADAMI OLARAK RAUF DENKTAŞ’IN FİKİRLERİ

0 6.073

Dr. Hande EROL

Max Weber’in (1987:86), “İnsan ya politika için yaşar, ya da politika sayesinde yaşar. Siyaset, kalın tahtaları delmek gibi güç ve yavaş ilerleyen bir uğraştır. Hem tutku ister hem geniş görüşlülük. Tüm tarihsel deneyim şu gerçeği kesinlikle doğrular: İnsanoğlu hep imkânsıza erişmek istemeseydi mümkün olana da ulaşamazdı. Ama bunu yapmak için de insanın bir lider olması, hatta sözcüğün en ciddi anlamında bir kahraman olması gerekir. Siyasetin çağrısını, ancak ve ancak önerdiği şeyler için dünyayı fazlasıyla aptal ve adi bulduğu halde tereddüt etmeyen kişi yerine getirebilir” sözü tam da Rauf Denktaş’a uygun düşmektedir. Denktaş, politikaya tüm hayatını adamış, hem Türk Mukavemet Teşkilatı içinde silahlı mücadelede, hem yönetimde siyasi bir aktör olarak yer almıştır.

1. Bir Siyaset Adamı Yetişiyor

Rauf Denktaş, 1924 yılında Kıbrıs’ın güneyindeki Baf kasabasında doğmuştur. Ancak, Kıbrıs açısından 1924 yılının başka bir önemi daha vardır; Türkiye, Lozan Anlaşması ile Kıbrıs’ı İngiltere’ye kalıcı olarak bırakmıştır. Yani Denktaş, İngiltere sömürge idaresi altında doğuyordu. Denktaş, Babası hâkim Raif Efendi’nin dördüncü ve son çocuğudur. Rauf Denktaş 1,5 yaşındayken annesi Emine Hanım’ı kaybetmiş, bu yüzden babası, anneannesi ve dedesi tarafından büyütülmüştür. Dede Şeherli Mehmet Bey, Denktaş’ın siyasi düşüncelerinin şekillenmesinde en büyük rolü oynayan kişilerden birisidir. Kıbrıs’ta Osmanlı dönemi ve İngiliz dönemini dedesinden dinleyen Denktaş, Ada’nın bir gün İngiliz hâkimiyetinden çıkacağı, Türklerin Ada’da tekrar hâkimiyet kuracağını anlatan “gittiler ama bir gün mutlaka gelecekler” sözüyle büyümüştür. (Cihangir 2000: 8)

Denktaş’ın siyasi düşüncelerinin şekillenmesinde rolü olan bir diğer kişi babası Hâkim Raif Efendiydi. “Size servet bırakamayacağım, iyi tahsil verdirebilirsem gerisi size ait” diyerek çocuklarını çalışmaya yönlendiren Raif Efendi, Denktaş’ın milliyetçi düşüncelerinin oluşmasını sağlamıştır. Hâkim Raif Efendi Denktaş’ın bir Türk milliyetçisi olarak yetişmesindeki en önemli kişilerden biridir. (Batur 2007:57) Öyle ki Denktaş bir “Türk milliyetçisi” olarak tanımladığı babasının, bu milliyetçiliğini kanıtlamak için, İstiklal Savaşı’ndan sonra Atatürk inkılaplarını harfiyen takip etmiş birisi olduğunu, fesi başından ilk çıkaran, arkadaşları ile birlikte kızlarına şapkayı ilk giydiren ve “modern” anlamda kızlarını, ekmeklerini taştan çıkaran insanlar olarak yetiştirme gayreti içerisine girmiş ilk Kemalist aydınlardan olduğundan gururla bahsetmekteydi. (Denktaş 1990: 95)

Denktaş 6 yaşındayken, 7 yaşına giren (1930) Anavatan Türkiye’ye ilkokul eğitimini almak üzere gelmiştir. Arnavutköy’de ilkokuldan liseye kadar eğitim veren Fevzi Ati Lisesi’nin ilkokul bölümünde yatılı okumaya başlar. (Denktaş 1990: 95)

Ağabeylerinin İstanbul’da sakın Kıbrıslı olduğunu söyleme tembihlerini dinleyen Denktaş, bunun sebebini şöyle açıklıyordu: “Çünkü o zaman Kıbrıslılar alay mevzuuydu. Kıbrıs’ın eşeği meşhurdu ve tabii Kıbrıs’tan geldim der demez çocuklar Kıbrıs eşeği lakabı takıyorlardı. Bu, halk arasında da İngiliz tabiiyetinde Kıbrıslı Türk deyince, Birinci Dünya Savaşı’ndan kalma İngiliz’e öfke nedeniyle, “İngiliz casusu mu” diye kuşkuyla bakıyorlardı.” (Kasımoğlu 1991: 7)

İngiliz sömürge yönetimi altında yaşayan her Kıbrıslı Türkün yaşamak isteyeceği Türk bayrağı altında bir süre de olsa yaşama fırsatı bulan Denktaş, Kıbrıs’ı Türkiye yapmaya o yaşlarda karar vermiştir (Denktaş 2011). Denktaş, İstanbul günlerini şöyle anlatır: “Bu büyük bir heyecandı. Çünkü biz gidinceye kadar, İstiklal Savaşı olmuş ve bu savaşın sürdüğü yıllarda, Kıbrıs’ta, Limasol, Vadili ve daha birçok yerlerde Rumların taşkınlıklarına maruz kalmış insanların anlattıkları arasından çıkıp gitmiştim. O yıllarda Rumların saldırısı nedeniyle, Lefkoşa Cuma Pazarında, dedemin kaçış hikâyeleri var. Bütün bunların anlatıldığı ve bir bayrak ve Atatürk’ün adının ağlayarak anıldığı heyecanlı bir ortamın içerisinden çıkıp gittim. Bu nedenle babamın bana “sen de Türkiye’ye gidip okuyacaksın” demiş olması, benim için büyük bir heyecandı” (Kasımoğlu 1991: 7-8).

Ancak Denktaş, İstanbul’da aldığı bir yıllık tahsilin ardından ekonomik zorluklar nedeniyle Kıbrıs’a dönmek durumunda kalır. Kendisinin de belirttiği üzere Türk milliyetçiliğinin pür halinden çok etkilenen Denktaş’ın, İstanbul’da geçirdiği bir yıl, o yaşlarda milliyetçilik duygusunun ruhuna işlemesine yardımcı olmuştur.

Denktaş, 1932 yılında Ada’ya döndüğünde Lefkoşa’da Güzel Sanatlar Ortaokulu’nun bulunduğu binada yer alan Ayasofya İlkokulu’na gider (Gürkan 2005: 26). Denktaş, burada okumaya başladığında, Türkiye’den gelmiş bir çocuk havasındadır. Arkadaşları, Denktaş’a “Türkiye’yi gördü”, “Mustafa Kemal Paşa’yı gördün mü” gibi meraklarla yaklaşıyorlardı (Kasımoğlu 1991: 10).

Dedesi Mehmet Bey ve babası Raif Efendi’den sonra Denktaş’ın milli duygularına yön veren öğretmeni Turgut Sarıca olmuştur. Sarıca, Denktaş’ın ileri ki yıllarda şekillenecek siyasi düşüncelerinde pay sahibi olan isimlerden biridir. Hatta öğretmeni Denktaş’a “Akın” ismini vermiştir. Denktaş’ın anlattığına göre öğretmeni “Türküm” derken heyecanlanan tam bir milliyetçiydi. Derslerde, milli şiirler okutup, ezberleten Sarıca, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı ve kurucusu Atatürk ve dava arkadaşı ikinci cumhurbaşkanı İsmet İnönü’yü anlatırdı (Batur 2007: 61). Denktaş’ın kendi sözleriyle öğretmeni Turgut Sarıca “İngiliz süzgecinden geçirilmiş, içinden mili duygu aşılayabilecek her şeyi çıkarılmış okuma kitaplarımızdaki satırları okuduktan sonra bize Türk düşünürleri, edip ve yazarları hakkında notlar tutturur, Türklük tarihini, Türklük mücadelesini öğretirdi. Namık Kemal, Ziya Gökalp, Mehmet Emin Yurdakul, İbrahim Alaettin ve Atatürk… İstiklal mücadelesi, Türklük davası, Kıbrıs’ta Türklerin durumu. Her hikâyesinde bir ders vardı, her dersi milli duyguya hitap eder, milli bir şuur yaratırdı” (Denktaş 1997: 21).

Denktaş, Türkiye’deki Kemalist milliyetçilere sempati besleyen babası Raif Efendi’nin arkadaş çevresi içinde ve milliyetçi öğretmenin etkisiyle, çocuk yaşta politize olmuştur. O yıllarda etkisi artan Türkiye ve Atatürk hayranlığı, Kıbrıs Türk toplumunun yeni yetişen hayranları için çok daha gelişkin Kıbrıs Rum toplumu karşısında bir kimlik arayışına karşılık geliyordu (Kızılyürek 2009: 335).

Denktaş, Lefkoşa Ayasofya İlkokulu’ndan 1935 yılında mezun olduktan sonra ortaokul ve lise eğitimini alacağı Lefkoşa İngiliz Lisesine başlar. Denktaş’ın, Rumlarla ilgili İngiliz okulunda okuduğu zamanki şu gözlemleri, siyasi yaşamında da onu etkileyecekti: “İngiliz okulunda, Rum, Türk, Maronit öğrenciler aynı koğuşu paylaşıyordu. Okulda, Ermeni, Maronit arkadaşlarımız vardı fakat Ramlardan arkadaşımız yoktu. Birlikte okuduk, aynı takımda futbol oynadık, aynı koğuşu paylaştık fakat “dost”, “arkadaş” olamadık. Sebebi, Rumların bize tepeden bakmaları, en samimi anlarda bile bize adımızla değil de “deli Türk” diye hitap etmeleri, bizimle kaynaşmayı küçüklük addetmeleriydi” (Denktaş 1997: 45).

Denktaş, okul yıllarında Alaeddin Gövsa’nın sosyal ve felsefi yazıları, Esat Mahmut Karakurt’un romanları, Faruk Nafiz Çamlıbel’in şiirleri, Aka Gündüz’ün tahlilleri ve edebi yazıları, Atatürk ve İstiklal Savaşı ile ilgili kitapları okuyarak siyasi düşüncelerini şekillendirmiştir (Denktaş 1990: 58).

1944’lerde 19 yaşında yaşamın sırlarını aramaya başlayan ve “Saadet Sırları” isimli kitabını yazan Denktaş’ın kitaptaki şu sözleri liderlik kavramına bakışını gayet iyi açıklıyordu. “Şan, şöhret, mevki sahibi olmak hırsı da, zengin olmak hırsı kadar insanın iç huzurunu bozan, saadetini engelleyen bir hırstır. Hırslı ve iddialı yaşayanlar kendi kendilerini saadet ilkelerinin dışına itmiş olurlar. Hırslı ve iddialı olan Napolyon “Mutluluğa asla inanmadım” der. Acaba, Hitler, Mussolini, mutlu muydular? Veya bir memleketin kaderini omuzlayacak kadar hırslı ve iddialı olan kişiler, mutluluğun ne olduğunu bilirler mi? Napolyon, Hitler, Mussolini gibi kişiler ve tek başlarıma kendi güçleriyle devletin yönetimini omuzlamış olanlar yalnızdırlar. Onları yöneten ihtiraslarıdır. Kuvvet aşığıdırlar, her söylediklerinin en iyisi, en doğrusu olduğu iddiasındadırlar. İstedikleri mevkiye erişmişlerdir fakat mutluluk artık onlar için değildir.”

İlginç olan Denktaş’ın bu satırları kaleme aldığı dönemde, 1944 yılında Mısır’daki bir falcının “devlet kuracağı” kehanetine gülüp geçmişti. “Bekleme odasında da bir defter var. İşaretli yerini açtık ve Churchill diyor ki; Afrika’ya geçerken, buraya geldim. Bana, devlet idare edeceğimi söyledi. Şimdi 1941’de yazıyor. İşte başbakan olarak tekrar geliyorum. Başbakan olacaksın dedin oldum, şimdi başbakan olarak tekrar geliyorum ve savaşın akıbetini filân diye bir yazı orada. Tabii bizi etkiledi. İçeri girdiğimde bana 6 çocuğum olacağını, 3 çocuğumun öleceğini filân söyledi. Ve bir devlet kuracaksın dedi, çıkışta güldük. Dışarıda arkadaşlara söylediğimde kahkahalarla güldüler. Bu savaş ortamında herkese aynı şeyi söylüyor her halde dedik” (Batur 2007: 83-91). Ama yıllar sonra, 1983’te kehanet Denktaş’ı bulmuştu.

Mücadeleye İngiltere’de eğitim görmüş bir hukukçu olarak başlayan, Dr. Küçük’le tanıştıktan sonra milliyetçi “Halkın Sesi” gazetesinde Kıbrıs sorunu hakkında yazdığı yazılarla aktif olarak davanın içine giren Denktaş, Kıbrıs Türk Kurumları Başkanı olarak başladığı liderliğini, KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı olarak en üst seviyeye taşıdı. Dr. Küçük’ün onun desteğiyle siyasete giren Denktaş, kısa sürede Türkiye’nin de desteğiyle, Dr. Küçük’ün yerine Kıbrıs Türk Cemaatinin başına geçti, Kıbrıs Türk bölgesinin “Tek Adam”ı haline geldi. Kıbrıs’ta Türkiye’nin desteğini alamayan bir kişinin lider olması mümkün değildi. Türkiye’nin Dr. Küçük yerine Denktaş’ı desteklemesi de bu sürece yardımcı oldu. Hiçbir zaman böyle bir niyetinin olmadığını söyleyen Denktaş, “Ben Kıbrıs davasına bir nefer olarak katıldım. Liderimiz Dr. Fazıl Küçük’tü. Olaylar karşısında, gelişmeler ışığında omuzladığım görevler sonunda kendimi daha ilerlerde buldum. Halkın güvenini kazandım, seçimlerde destek gördüm. Hiçbir zaman liderim demedim, lider olayım diye çalışmadım, çalıştığım için buralara kadar geldim” demekteydi (Denktaş 2011).

Denktaş, küçük yaşlardan beri anavatanı olarak gördüğü Türkiye’ye, Türk siyasi yaşamına ilgi duyuyordu. Lider olarak kendisini Atatürk’ü örnek alan Denktaş’a göre: “Türk dünyasında her lider Atatürk’ü okumalı, öğrenmeli ve örnek almalıydı”. Ayrıca Denktaş, Atatürk’ü örnek alan liderlerin, halka hizmet edebilmek için o halkın hür, bağımsız, egemen bir halk, ülkenin demokratik ve laik olması gereğini benimser, görevlerinin halka hizmet olduğunu anlar” diye düşünüyordu (Denktaş 2011).

Hayatta en tahammül edemediği şeyin yalan olduğunu söyleyen Denktaş, 35 yaşında bir trafik kazasında kaybettiği oğlu Raif Denktaş için yazdığı “Oğluma Öğütlerim” isimli şiirinde aslında kendini anlatmaktaydı:

“Saat gibi durmadan, gece gündüz çalışan insanlar mesut olur,
Yalana sapma sakın, düşmanlarından sakın,
Çalış uğraş durmadan, bir gün olursun adam” (Özen 2013)

Rauf Denktaş’ı, “kadife eldiven içinde bir demir yumruğa” benzeten oğlu Raif Denktaş, bir dava adamını, sıradan bir politikacıdan ayıran en önemli farkı şöyle tanımlamaktaydı: “…Her baba için önce çocukları, önce ailesine karşı sorumlulukları gelir. R.R. Denktaş için ise, şimdi geriye baktığımda çok berrak bir şekilde görebiliyorum, önce halkı ve halkın varlık mücadelesine karşı sorumlulukları gelmiştir ve hâlâ öyledir” (Denktaş 1997: 13-14).

Gerçekten de Denktaş tam anlamıyla oğlu Raif Denktaş’ın anlattığı gibiydi. Kıbrıs Davası için hem kendisine hem de ailesine ayırması gereken zamanı feda ederek, çocuklarıyla yeterince ilgilenememiş, tüm zamanını ve enerjisini milleti için mücadeleye vermişti. Denktaş’ın ailesi konusundaki şu itirafları bu yorumu destekler niteliktedir: “…İlgilenemedim. Ben de çocuklarıma İngiltere’den yahut Amerika’dan burs alamaz mıydım, daha iyi eğitim aldıramaz mıydım? Ama bu mevkide böyle şeylere muhtaç olmamak için böyle bir talepte bulunmadım, reddettim ve vicdanen rahatım. İşte bu babalığın eksisidir. Paramla da okutamadım çünkü yoktu” (Gürkan 2005: 52-53).

Şükrü Hanioğlu’nun “Tarihselleştirilemeyen Geçmiş, İnsanlaştırılamayan Kurucu” yazısında Atatürk ile ilgili saptamayı, “Tarihselleştirilmiş Bir Dönem ve İnsanlaştırılmış Bir Lider Olarak Rauf Denktaş’ı Okumak” isimli yazısında Denktaş’a uyarlayan Hakkı Yücel’in tespitleri ilginçtir. (http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/hanioglu/2011/11/13/tarihsellestirilemeyen-gecmis- insanlastirilamayan-kurucu 28.05.2012)

Hakkı Yücel, “Denktaş’ın, yirminci yüzyıl ortalarında Kıbrıslı Rumların “ENOSİS” taleplerine karşı Kıbrıslı Türkler arasında bir karşı direnişin başlatılmasında belirleyici bir rol oynadığını, siyasal bir proje olarak “Taksim” tezini gündeme getirdiğini, bu tezini, Kıbrıs konusunda henüz net bir politikası olmayan ve gel-gitler yaşayan Türkiye’ye de süreç içinde kabul ettirdiğini, uzun vadede bu projenin bir “milli davaya” dönüşmesini ve öyle algılanmasını sağladığını ve nihayet kendisinin de bu davanın bir numaralı insanı -tek lider, tek adam – konumuna yerleştiğini” söylerken, “Bu noktada Denktaş’ın tarihsel-siyasal serüveni bağlamında altı çizilmesi gereken ve geçerliliğini yirminci yüzyılın sonlarına kadar sürdüren iki önemli husus vardır. Bunlardan birincisi, sürdürülen siyasal mücadelenin ve projenin “milli dava” olarak nitelendirilmek suretiyle “aşkınlaştırılması” ve “kutsanmasıdır”. Bir başka ifadeyle “aşkınlaştırılarak” her koşulda ve dönemde, her şeye rağmen, gizli ya da açık geçerli kılınması, “kutsanarak” da dokunulmazlık kılıfıyla kuşatılmasıdır. İkincisi ise, “milli davanın” sahiplenilmesinde ve sürdürülmesinde “tek lider-tek adam” (bu “tek lider-tek adam” Denktaş’tır) anlayışının giderek yerleşmesi ve konsolide olmasıdır. Bu tespitlerin yapılmasının önemi şuradadır: “Milli dava”, sürdürülen siyasal mücadelenin alanını ve sınırlarını belirlerken, “tek lider-tek adamın” hâkimiyeti ise siyasetin işleyiş yönünü çizmektedir ki o yön de liderden topluma doğru -yukardan aşağıya ya da buyurandan buyrulana doğru- seyreden bir mahiyet arz etmektedir.” demektedir.

“Rauf Denktaş’ın vefatının ardından konuşanların onun özelliklerini dile getirirken ısrarla bir “halk adamı” olduğuna vurgu yaptıkları, kendisinin sürdürdüğü hayat tarzı, insanlarla ve hatta muhalifleriyle gündelik yaşam içinde kurduğu ilişkiler, espritüel mizacı ve benzeri örnekler göz önüne alındığında, bir gerçekliği ifade eden bütün bu tespitlerle, onun gücü kendinde toplayan otoriter ve gerektiğinde baskı ve şiddet yöntemlerini kullanan “tek lider-tek adam” olduğu tanımlaması arasında, ilk bakışta bir paradoks olduğu söylenebilir.” şeklinde devam eden Yücel, “Ancak bu noktada fotoğrafı tamamlamak için, Denktaş’ın zeki ve kurnaz politikacı kimliği teslim edilerek şunları ilave etmek gerekmektedir: Onun yirminci yüzyılın ortalarında siyasal mücadeleye başladığı ve kısa sürede “tek lider” olarak sivrildiği dönemde, Kıbrıslı Türkler henüz bir azınlık cemaati düzeyinde yaşayan, (eğitimden mahrum) günden güne gelişen gerilimli çatışma ortamı içinde can güvenliklerini tehdit altında hisseden bir topluluktur. Pre-modern diyebileceğimiz ve henüz özne olamamış, daha çok kendi içine kapalı kitle dayanışması ve ruhu ile hareket eden böyle bir topluluğun sosyolojisi, onu bu badireden kurtaracak güce iradesini büyük oranda “gönüllü” devretmeye müsaittir ve nitekim henüz genç yaşına rağmen Denktaş bu iradeyi devralmakta ve gücü kendisinde toplamakta tereddüt göstermemiştir. Üstelik bu irade devri teslimini kolaylaştıran, bu konuda hemen herkesin hemfikir olduğu, çok belirgin bir faktör vardır ki o da genç Denktaş’ın, birlikte hareket ettiği çalışma arkadaşlarının hiç birisinde olmayan -haliyle onlar arasında da kendini “tek” kılan- ve de bir lider için gerekli olan “karizmatik” bir kişiliğe sahip olduğudur.

Burada Weber’in siyasette otorite ve meşruluk bağlamında dile getirdiği unsurlardan birisi olan “karizmatik otorite” tespitini hatırlayacak olursak, Denktaş’ın büyük oranda bu otoriteyi Kıbrıslı Türklerden “karizmatik” kişiliğiyle aldığını ve meşruluğunu da buradan sağladığını söylemek mümkündür. Yine de O’nun meşruluğunu sağlayan sadece bu değildir. Bunun eksik kaldığı yerde kendisinin bir numaralı kurucusu olduğu yer altı örgütü TMT devreye girmektedir ki, eğer “karizmatik” kişiliğiyle ve de büyük oranda “gönüllü” devredildiği için “demokratik” mahiyet taşıyan meşruiyet hâli ve buradan geliştirdiği sıcak insani ilişkiler, onun sıklıkla dile getirilen “yumuşak-halkçı” yüzünü ifade ediyorsa, (gerektiğinde) baskı ve şiddeti bir yöntem olarak benimseyen TMT’den gerektiğinde aldığı güçle sağladığı otorite ve meşruiyet de şimdilerde çok hatırlanmayan -daha çok muhaliflerinin hatırladığı- “sert-acımasız” yüzünü ifade etmektedir. Bu nedenledir ki Rauf Denktaş’ı “tek lider -tek adam” konumuna getiren sadece onun insancıl ilişkilerle çoğalttığı “karizmatik” kişiliği değildir, aynı zamanda şiddetten beslenen otoriter kimliğidir.

Süreç içinde “karizmatik” kişiliğin öne çıkması ise onun politik zekası ve ustalığı kadar koşulların da yarattığı bir durumdur. Sonuç olarak dönemin toplumsal sosyolojisi gereği gücü kendisinde temellük eden ve yine bu sosyolojinin ve “karizmatik” kişiliğin kesişmesi sonucu, genelde “karizmatik” liderlere atfedilen özellikler olan “olağandışı, adeta olağanüstü yetenekler taşıdığı ve onun kutsal bir kişiliğe sahip bir kahraman olduğu inancını” bizatihi toplumun kendisine bahşetmesiyle Rauf Denktaş, Kıbrıslı Türklerin siyasal mücadelesinde, o siyasal mücadeleyi belirleyen ve yönlendiren “tek lider-tek adam” olarak tarih sahnesinde yerini alır. Üstelik bu tarihsel konum sadece içeride değil, Türkiye ile olan ilişkilerde de geçerlidir ve böyle olduğu için de “anavatan-yavruvatan” söylemiyle başka bir kutsiyet kılıflıyla kuşatılan bu ilişkiler sadece Rauf Denktaş üzerinden sürdürülmektedir (Erol 2014:167-168).

Rauf Denktaş Kıbrıs’ın yakın siyasi tarihinde (ve Türkiye’de) silinmez izler bırakarak ömrünü tamamlamış ve görkemli bir törenle bu dünyadan uğurlanmıştır. Aşikârdır ki onun kendisinin belirleyici bir aktör olarak yer aldığı ve artık geride bıraktığı tarihsel miras üzerine çok konuşulacak ve yazılacaktır. Kıbrıs sorunu hala çözülmemiştir ve geleceğini arayan bu sorunlu ülkede kabul edilebilir çözümü ve barışı tesis etmek adına o geçmiş mirastan çıkarılacak çok dersler vardır. Bu nedenledir ki şimdiden sonra yapılması gereken, o geçmişi ve o geçmişin liderini, “kutsiyet” ve “mükemmellik” zırhı ile kuşatıp aşkınlaştırmak, mutlak bir inanç bağlılığıyla ve eleştiriden uzak, hatasız, doğru olarak okumak değildir; o geçmişi dinamik ilişkileri ve diyalektiğiyle “tarihselleştirerek” ve de o lideri “dokunulmazlık” mertebesine çıkarıp hatasız kılmak yerine “insanlaştırarak” eleştirel bir gözle okumaktır.” demektedir. (http://www.yeniduzen.com/detay.asp?a=39355 28.05.2012)

Yücel’in değerlendirilmelerinde haklı olduğu noktalar olmakla beraber ifadeleri tarafsız ve objektif değildir. Halkın içinden çıkan bir kişi olarak Denktaş’ı, halk arasında, sokaklarda, korumaları olmadan, Ada sokaklarında fotoğraf çekerken görmek mümkündür (Öymen 2012). Ancak, Bu Denktaş’ın bir yönüdür. Diğer yönü ise “otoriter” Denktaş’tır. Atatürk’ü örnek alan bir lider olarak, “tek adam”, “tek lider” kavramlarından etkilenmiş olması muhtemeldir, Yücel’in “Rauf Denktaş’ı “tek lider-tek adam” konumuna getiren sadece onun insancıl ilişkilerle çoğalttığı “karizmatik” kişiliği değildir, aynı zamanda şiddetten beslenen otoriter kimliğidir.” ifadesi zihinsel, ideolojik ve problemli bir algının yaklaşımıdır. “Şiddetten beslenen otoriterlik” yerine Denktaş için “demir leblebi” ifadesi kullanabilir. Kadifeye sarılı çelik, yumuşak görünümlü ancak içi sert ifadesi daha uygundur.

Kendisi için söylenen, “kabile reisi”, “diktatör” ithamlarına karşı, “ben diktatör değil demokratım” diyen Denktaş: “Bana diktatör dediler. Castro dediler, padişah dediler… Bunlara güler geçerim… Çünkü öyle olsam, o lafları söyleyemezlerdi. Kendimi kabile reisi gibi hiç hissetmedim ki sorgulayayım. Hep demokrasiyi esas gördüm, temel gördüm. Kendimi diktatör değil, demokrat olarak görüyorum” diyerek hakkındaki eleştirilere cevap veriyordu (Gürkan 2005: 56).

2. Rauf Denktaş’ın Liderlik Özellikleri

Rauf Raif Denktaş, iktisatçı Erol Manisalı’nın deyimiyle de “kaygan zeminde yürümeye alışkın, dış politikayı istediği yere götürebilen” (Manisalı 2010) bir liderdir. Uzun yıllar Denktaş’ın anayasa danışmanlığını yapan, Türkiye’nin Dışişleri Eski Bakanı Mümtaz Soysal’ın ifadesi ile Denktaş “Destekleyenleri olduğu kadar muhalifleri olan, ancak hiç kimsenin görmezden gelemediği, davasına olan inancına, uğrunda verdiği mücadeleye saygı duyduğu bir politikacı, dava adamıdır” (Soysal 2013).

Bir liderde olması gereken özellikleri sınıflandıran Denktaş’a göre: ilk sırada davaya olan inanç, kendine güven gelir. “Haklı bir hedef için sağlam irade ve ulusal, gerçekçi bir vizyon için keskin bir zeka lazım. Hak ve hürriyet konularında, egemenliği, devleti koruma gereği karşısında direnme gücü, boyun eğmeme kararlılığı gerekir” diyen Denktaş’ta bu özellik fazlası ile mevcuttur, davasına müdahil olduğu andan itibaren, ulusal, uluslararası birçok diplomatik görüşmede bulunan Denktaş, karşılaştığı zorluklar karşısında hiçbir zaman pes etmemiştir (Denktaş 2011).

Denktaş başarı kazanmak için ekip ruhuna olan inancını şu sözlerle ifade eder: “Liderlik, müşterek bir hedef için, seçtiğiniz yetenekli kişilerle birlikte harekettir. Onlara yüksekten bakan, emirler veren biri olmak değil. Onların da, güvenerek kabul ettikleri bir yol gösterici olmaktır. Onların güvenini, yapacağınız işe dikkatli şekilde hazırlanmakla, onlara cesaret vermekle, yaptıkları işleri takdir edip, mükâfatlandırmakla kazanabilirsiniz” (Denktaş 2011).

48 yıl aktif siyaset yapan Denktaş’ın yukarıdaki ifadelerini onaylayan, 13 yıllık danışmanı ve aile dostu Hilmi Özen, tüm kritik görüşmelerde ve müzakerelerde Denktaş’ın yanında olan isimlerden biridir. Denktaş’ın birçok özelliği ile diğer liderlerden ayrıldığının altını çizen Özen “Denktaş, güçlü hukuk bilgisi ve diplomasi yeteneği ile hümanistliği ve mütevazılığı şahsında birleştirerek ekol haline gelmiş bir liderdir” demektedir (Özen 2013).

Rauf Denktaş’ın liderlik analizde ilk olarak öne çıkan özelliği, siyasi engellere ve baskılara meydan okuyan bir lider olmasıdır. Tanınmayan, küçük bir devletin lideri olarak Denktaş, birçok büyük devlete karşı argümanını savunmuştur. Denktaş’ın diplomasi mücadelesinde dirençli olmasının nedenlerinden de en önemlisi Ankara hükümetlerinin desteği olmuştur.

İkinci olarak Denktaş, insanları ve kamuoyunu yönlendirmekte çok iyi bir performans sergilemiştir. Kıbrıs davasında Türkiye’nin desteğini çoğu zaman elde etmiştir. Bu yönden Denktaş, ikna kabiliyeti yüksek bir liderdir.

Denktaş, bilgiye açık bir lider olarak çevresindekilerin görüşlerini de alsa da her zaman son kararı kendisi vermiştir. Bu Denktaş’ın otoriter kişiliğinin bir göstergesidir.

Denktaş’ın 1968 yılından itibaren müzakerelerde baş aktör haline gelmesinde, müzakereci kişiliği, tecrübesi ve uluslararası ilişkilerdeki keskin zekâsı ön plana çıkar. Ancak Denktaş’ın kendi kırmızı çizgilerinin dışına çıkmaması, rakiplerinin propaganda ve algı yaratma çalışmaları sonucunda, Denktaş hakkında kamuoyunda uzlaşmaya kapalı bir lider profili oluşturulmuştur.

Denktaş’ın hukuk ve diplomasi bilgisi, sürekli yenilediği bilgilerle masaya oturması, müzakerelerde kendine güvenmesinin en önemli nedenlerinden biri olmuştur.

3. Rauf Denktaş, Din ve Milliyetçilik

Tam bir Türk milliyetçisi olan Denktaş, arabulucu toplumunun tarihi bir parçası olması dolayısıyla kendini bir Anadolu çocuğu olarak görmekteydi. Kültürüyle, diliyle, tarihiyle ve tüm benliğiyle Türk olduğunu söyleyen Denktaş’ın kökü Orta Asya’dan gelmekteydi. Denktaş, bu yüzden “Kıbrıslı Türk” ifadesini hakaret olarak algılardı. “Benim bir devletim ve anavatanım var. Kıbrıs kültürüymüş, Kıbrıslı Türk’müş, Kıbrıslı Rum’muş, Ortak Cumhuriyetmiş, hepsi boş laflar. Onların Yunanistan’ı bizim de Türkiye’miz varken, neden aynı cumhuriyet çatısı altında yaşayalım” diyen Denktaş, “Kıbrıslı Türk de yoktur, Kıbrıslı Rum da, Kıbrıslı da yoktur” demekteydi (Denktaş 2011). Denktaş “Kıbrıslılık iddialarının, kendilerini Türklüklerinden uzaklaştırmak için ortaya atıldığını”, Rum liderliğinin Kıbrıs Türk toplumuna “Elenlerin Kıbrıs’ında yaşayan Türk azınlığı” olarak baktığını, bu bakış açısının hiçbir zaman değişmediğini düşünmekteydi” (Denktaş 2004: 13). Her ne kadar Denktaş kabul etmese de Kıbrıslı siyasetçi ve yazar Nazım Beratlı’ya göre: “Türk milliyetçiliği ve Yunan milliyetçiliğinin yanı sıra Kıbrıs milliyetçiliği de vardır” (Beratlı 1999: 151). Ancak Kıbrıs davasına kendini adayan Denktaş için Türk milliyetçiliği her zaman önce gelmiştir. Söylemlerinde her zaman Türkiye’nin çıkarlarını ön planda tutan Denktaş’ın, Türkiye olmazsa davasını savunamayacağı da bir gerçektir (Soysal 2013).

Akademisyen Mehmet Hasgüler’e göre: “Kıbrıslılık” kimliği, 1974’den sonra Ada’nın bölünmesiyle bazı çevrelerin iki toplumu birleştirmek ve yakınlaştırmak amacıyla “icat” ettikleri bir kavramdır. Kıbrıs’ın içinden geçtiği sömürgecilik süreci ve iki toplumun ona tepki düzeylerindeki farklılaşmalar modern zamanlarda bu kavramı içinde barındıramamıştı” (Hasgüler 2013). Hasgüler’in 1974 tarihlemesi tartışılabilir. Zira “Kıbrıslılık” algısı yaratılması 1940’lı yıllara uzanır. Bu terimi, sırayla İngilizler, Makarios liderliğinde Rumlar, Sovyet Rusya, özellikle Kıbrıslı Türk sosyalistler duruma göre öne çıkarmışlardır.

Denktaş’ın ulusçuluk anlayışında Anavatan Türkiye merkez, Kıbrıs ise çevre konumundadır. Bu kapsamda Denktaş da çevreyi merkeze bağlayan kişi pozisyonundadır. Rauf Denktaş’ın siyasetçi oğlu Serdar Denktaş, babasının milliyetçilik anlayışını şu şekilde özetliyordu: “Babam, Türk milliyetçisidir ben ise Kıbrıslı Türk milliyetçisiyim” (Kızılyürek 2009: 344).

Denktaş’ın milliyetçilik anlayışı ünlü Alman Dr. Strauss’la aynı doğrultudaydı. Denktaş, önce kendi kimliğini tanımlıyor, sonra siyasal tercihlerini bu kimlikle birleştirerek sonuca gidiyordu (Kızılyürek 2005: 40).

Bu tanımlamada bir zorlama gibi görünüyor. Çünkü Denktaş, Kıbrıs Türklerini sadece bir ırk değil bir kültür toplumu olarak algılıyordu. Bir modernleşme öyküsü olan Türkiye Cumhuriyeti’nin gelişim sürecinde, laiklik, modernleşmenin en önemli olgusu olarak görülmekteydi. (Mustafa Kemal, İslam dinini akla en uygun din olarak niteliyordu) Din ise modernleşmenin önündeki bir engel. Din ile milliyetçilik arasındaki ilişkileri inceleyen Carlton J.H. Hayes şöyle demekteydi; “Mustafa Kemal’in rehberliğinde, Türkiye hızla millileştirildi. İslamiyet’ten esirgenen ilgi ne Hristiyanlığa ne de tabiatüstü başka bir dine yöneltildi. Milliyetçilik resmi Türk dini oldu. Aynı zamanda, ordu savaş düzeninde tutuldu, milli okul eğitimi ve propagandasına ağırlık verildi. Türk kitleler okuma yazma öğrendikçe, ders kitaplarından ve radyolardan, yüksek medeniyet kurmuş kadim Hititler’den gelmiş ve çağlar boyu bir misyon üstlenmiş üstün bir ırka mensup olduklarını, şimdi büyük bir ırk ve büyük bir millet olarak bir kez daha üzerlerine düşeni yaptıklarını öğrendiler” (Hayes 1995: 85).

İşte Denktaş’ın kurmak istediği devlet de yukarıda anlatılan Kemalist Türkiye gibiydi. Rauf Denktaş, 1988 yılında verdiği bir konferansta şunları söylemekteydi; “İngiliz sizi camiye götürmek istiyor, sizi milli duygularınızdan arındırmak istiyor, sizi Atatürk aleyhtarı yapacak demek suretiyle çocuklarda ve gençlerde bir ürkeklik yarattılar. Hakikaten o günlerde camiye gidişimizi bir baskı içerisinde tepkiyle karşılardık. Biz anavatanın ekseriye takipçisi oluruz. Biraz önce dediğim gibi “Atatürkçülük dinsizliktir” dendiği an burada bunun en ucuna gitmek suretiyle din ile alay edildi. Din adamlarına küfürler savruldu ve din mevzusu açılmaz, konuşulmaz hale geldi” (Kızılyürek 2005: 60-61). Yukarıdaki bazı çarpıklıklar dışarıdan oldukları için Türk modernleşmesini algılamada zorluk çekmelerinden kaynaklanmaktadır.

Milliyetçilik akımının taraftar bulduğu bir dönemde “ya Taksim ya Ölüm”, “Anavatan- Yavruvatan” gibi kitleleri peşinden koşturacak ifadelerle kamuoyunun ilgisi konuya çekilmiştir. Milliyetçilik akımı, doğası gereği her zaman daha kolay taraftar bulmuş, insanları peşinden sürükleyen bir olgu oldu.

Şüphesiz, Denktaş’ın bu politikasını istikrarlı bir şekilde sürdürebilmesinin ardında, Türk hükümetleri ve orduyla olan iyi ilişkileri vardı; ancak ordunun Kıbrıs siyasetinde güç kaybetmeye başlamasıyla Denktaş da Kıbrıs’taki Türk cemiyeti üzerinde hâkimiyetini kaybetti. Bunun esas nedenlerinden başlıcası, Türkiye ve Kıbrıs Türklerindeki “milliyetleşme” modasının hâkim olduğu kesimlerin yönetimlerde etkili olmasıdır.

Denktaş, her fırsatta laik bir cumhuriyet kurma amacında olduğunu vurgulamıştır. Denktaş’ın şu sözleri bunu destekler niteliktedir: “Rum Ortodoks kilisesi militan bir kilisedir. Kilise, Kıbrıs’ta EOKA’nın kurucusu ve destekçisi olmuştur. Bugün, Kıbrıs’ta Rum tarafında yapılacak bir seçimde kilisenin destekleyeceği bir kişinin kazanacağı muhakkaktır. Bizde, laik bir toplum, Atatürk’ten aldığı güçle ve Türkiye ile müşterek milli bir dava gütmekte olduğu inanç içinde mücadele etmiştir ancak şehitlerini de dinine bağlılık içinde toprağa vermiştir ve anmaktadır” diyen Denktaş, Kemalist Türk devlet modelini örnek alıyordu.

Denktaş ve Türkiye, Denktaş ve Türk milliyetçiliği arasındaki ilişkiyle ilgili, KKTC’nin ikinci cumhurbaşkanı ve CTP lideri Mehmet Ali Talat’ın ilginç bir analizi vardır. Denktaş’ı tam bir Türk milliyetçisi olarak ifade eden Talat’a göre Denktaş’ın gözünde “Kıbrıslı Türkler, büyük Türk ulusunun küçük bir parçasıdır. Denktaş, her gelişmeyi milliyetçi bir çizgide değerlendirir” (Güven 2009: 118).

“Türkiyesiz cennete bile gitmem” diyen bir lider olan Denktaş, Kızılyürek’e göre; milliyetçiliği bir din olarak kavrıyordu. Denktaş, milliyetçiliği siyasi bir dine dönüştürüyordu. Gerçekten de Güney Kesimi’ne baktığımızda, kilisenin desteğini alan Makarios dini lider kimliğini, bütün görüşmelere Başpiskoposluk kıyafetiyle katılarak kullanmıştır. Kilise desteği her zaman, Rumların arkasında oldu ve Rum toplumu arasında din, millet haline gelmelerinde bir çimento görevi gördü. Kilisenin kontrolü altındaki eğitim sistemi, Türklere karşı okullarda negatif yargı oluşturdu. Kıbrıs Rumları açısından Ortodoks Kilisesi siyasi ve ekonomik bir aktördür. Rum siyasi yönetiminde kilise en üst düzeyde karar alma mercidir. İkinci sırada siyasi partiler ve son sırada da ordu yer alır.

Ancak Kuzey Kesimi yukarıda görüldüğü üzere bu konuda farklı bir yapı sergiler. Kuzey’de Türkiye’de olduğu gibi ordu hiyerarşinin en tepesinde yer alırken, siyasal partiler ikinci sırada, din adamları ise son sırda yer alır (Kızılyürek 2005: 60-61). Ada’nın kuzey kesiminde hiçbir zaman güneydeki gibi bir dini bütünlük olmamış, toplum din olgusunda birleşmemiştir. Güneyde milliyetçilik anlayışının sembolü kilise olurken, kuzeyde buna karşılık bir kurum oluşmamış, din ve milliyetçilik olgusu Denktaş’ın şahsında birleşmiştir.

4. Rauf Denktaş’ın Siyasi Düşüncelerinin Temeli Üzerine Analiz

Rauf Denktaş’ın siyasi düşüncelerinin oluşumu konusunda yapılacak ilk irdeleme için, çocukluğunu geçirdiği İngiliz sömürgesindeki süreçten hareket etmek gerekmektedir. Özellikle hâkim bir babanın çocuğu olarak dünyaya gelen Denktaş ilköğrenimine önce 1931’de İstanbul Şişli’deki Fevziati mekteplerine yatılı olarak gelir ardından ekonomik sorunlar yüzünden bir yıl sonra tekrar Kıbrıs’ta eğitimini devam ettirmek durumunda kalır. Denktaş İstanbul’a yatılı gelmesinin etkisinden zaman zaman söz etmekteydi. Özellikle Kurtuluş Savaşı sonrası kurulan yeni Türkiye onun gözünde inanılmaz bir rüyayı gerçekleştirmek gibiydi. Kıbrıs’ta aydın bir ailenin çocuğu olarak zaten ilk terbiyesini ve “ulusçuluk” ve “bağımsızlık” kavramları çerçevesinde almaya başlamıştı. O günlerde belki de siyasi mücadelesine 48 yıl temel olacak düşünceleri hukukçu hâkim babadan, yani aileden almaktaydı. Bir tarafta sömürgeciliğin getirdiği psikolojik baskı öte yanda ise Kurtuluş Savaşı’yla kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin aydınlık yolu Denktaş’ın mücadeleci kişiliğinde önemli yer tutmaya başlıyordu. Zaten lise günlerinde yazdığı şiirler ondan önce ilk ve orta eğitiminde edebiyatçı hocalarından aldığı derslerde okuduğu duygu ve millet yüklü şiirler hep aydınlanmacı milliyetçi kişiliğine dönük emarelerdi (Denktaş 1996: 10-50).

Denktaş’ın ilk-orta-lise yıllarındaki bu ortamın içerisinden, babasının yolundan giderek Londra’da hukuk eğitimine başladı. Hukuk zaten sömürge statüsündeki birçok Üçüncü Dünya ülkesinin aydınlarının ortak yoluydu. Denktaş da sömürgeci ülke İngiltere’de adalet savaşını donanımlı bir biçimde vermek için yollara düşüyordu. Hukuk eğitimini tamamladıktan sonra hemen Kıbrıs’a döner ve sömürgeci gücün mahkemelerinde Türk Rum ayrımı yapmadan adaleti sağlamak üzere avukatlık mesleğine atılır. Elbette bir tarafta avukatlık mesleği öte tarafta Kıbrıs Türk halkının özgürlük mücadelesi ve geleceği üzerinde günlük değerlendirmelerini de gazetelerde yazılar yazarak paylaşıyordu. Denktaş’ın görüleceği üzere Kıbrıs Türkünün aydınlanma mücadelesinde önemli bir araç olan milliyetçi düşünceyi kendisine rehber edinmişti. Bu düşünceyi zaman zaman ifade ettiği gibi Atatürk milliyetçiliğindeki gibi ezilen ulus saikiyle yapmaktaydı.

Kıbrıs’ta sayısal olarak Rumlara göre daha az olan Kıbrıs Türkünün sesi elbette daha az çıkmaktaydı. Rumlar aynı zamanda Ortodoks Kilisesinin verdiği avantajlı durumdan ötürü daha örgütlü ve aydınlanmasını Türklere göre daha erken gerçekleştirmişti. Yıllar itibarıyla Denktaş’ın 1947’den 1955’e kadar sürdürdüğü avukatlık ve bürokrasideki görevlerinin bir süre sonra başlayacak toplumlararası çatışmalardan ötürü kendisine engel olmaya başlayacağı düşünüyor ve bu resmi görevlerinden ayrılmayı hedefliyordu. Kıbrıs Türk Kurumlar Federasyonu başkanlığına adaylığı 1957 yılında söz konusu olduğunda da zaten arkasına bakmadan resmi görevlerinden ayrılıyordu. Denktaş’ın bundan sonraki serüveni Rumların karşısında Kıbrıs Türkünün haklarını savunan “dava avukatlığı” da böylece başlıyordu.

Mesleğe başlamasının üzerinden 10 yıl geçtikten sonra kendisini halkının kurtuluş mücadelesine vermeyi ve bir halk kahramanı olarak 48 yıl fiilen Kıbrıs Türkünün liderliğine soyunuyordu. Denktaş’ın siyasi düşüncelerini tarif etmek istendiğinde şunlarla karşılaşmak mümkündür: Atatürk milliyetçisi, hürriyet mücadelecisi, laik ve sosyal adalet gibi kavramlarla anlatmak mümkündür. Atatürk milliyetçiliğinin en temel özeliklerinden birisi olan bağımsızlık duygusu, Denktaş’ın Kıbrıs mücadelesinde öne çıkan ve altı kalın bir çizgiyle çizilmesi gereken bir ilkeydi. Öyle ki Atatürk’ün Nutuk’u Denktaş’ın başucu kitabıydı.

Politikalarını oluştururken esas aldığı Nutuk’u Denktaş şöyle anlatır: “Nutuk’u babam ölmeden kısa bir süre önce 17 yaşında okudum. Nutuk’un her iki cildi de var bende… Almak zorunda aldığı kararları neden aldı? (Atatürk’ü kastederek) Onu görüyorsunuz. Aklında bir vizyon var. Ama tümünü açıklamıyor etrafına. Cumhuriyet ilan edeceğini aklına çok evvelden koymuş. Okuduğunuzda şunu öğreniyorsunuz. Stratejist bir hedefe varacaksa tümünü derhal açıklamaz. Çünkü onu engelleyici kuvvetler derhal harekete geçer. Dolayısıyla ilk adımlar herkesin kabul edebileceği ya da karşı gelemeyeceği adımlar olur. O adımlarla sizi öyle bir yere getiriyor ki, ikinci adımı attığında birinci adımda söylemiş olsaydı karşıtı çok olacaktı, ama birinci adım hazmedildiği için karşıtı az veya çok. Nutuk’tan etkilendim…” (Batur 2007: 448).

Bir tarafta İngiliz sömürgeciliği öte tarafta ise yine Batının hem dinsel nedenlerle hem de farklı sebeplerle desteklediği Rum toplumunun vesayetiyle mücadele etmek durumundaydı. Elbette son derece kritik bir durum karşısında yılmadan ve başını Türkiye ile ortak bir biçimde hareket ederek hep dik tutmak istemişti. Özellikle 1960 yılıyla birlikte İngiliz ilhakı sona erip Kıbrıs Cumhuriyeti devleti kurulurken yetki paylaşımları yapılmış ama iki toplum arasında husumetler sona ermemişti. Denktaş kurulan bu devletin büyük sorunlarla karşı karşıya kalacağını hukukçu bilinciyle olduğu kadar Rumların yetki paylaşımını hiç bir biçimde hazmedemeyeceklerinin de çok iyi farkındaydı. Bu gerçekler ışığında Denktaş zaman zaman Filistin’den Yaser Arafat, Küba’dan Castro, Hindistan’dan Nehru ve buna benzer liderlerle kıyaslanmaktaydı. Bunun nedeni küçük bir Ada’da küçük toplumun lideri olması hasebiyle Kıbrıs Türklerini Rumların vesayetinden ve baskısından kurtarıp kurtaramayacağı noktasında düğümlenmekteydi.

Bunun yanına İngiltere’nin Kıbrıs üzerindeki stratejik hesapları da koyulduğunda konunun özgürlük mücadelesi bakımından boyutları daha bir değişmekteydi. Özellikle Denktaş 1960-1973 arası dönemde cumhurbaşkanı muavini olan yaşça kendinden büyük Dr. Küçük ile birlikte hareket etti. Lakin 1973 Cumhurbaşkanlığı muavinliği seçimlerine hem hukukçu boyutu olan hem de İngilizceye hâkimiyetinden ötürü Türkiye’nin de Denktaş üzerinde karar kılması yeni bir dönemi başlatıyordu. Bu seçimlerden itibaren Denktaş artık Kıbrıs Türklerinin seçilmiş lideriydi. Özellikle 1968-1973 arası dönemde Lübnan’da başlayan ve sonrasında Kıbrıs’ta devam eden Toplumlararası müzakerelerdeki performansı bütün dikkatleri üzerine yönlendirmekteydi. Yine 1960-1973 yılları arasında Kıbrıs Türk Cemaati Meclisi başkanlığını yürütmüştü. Denktaş’ın 1973’de Kıbrıs Türkünün bir yıl sonra önce 15 Temmuz Yunan darbesi ve ardından 20 Temmuz 1974’deki Türkiye’nin müdahalesiyle konumu daha bir önem kazanmaktaydı (Denktaş 2004: 10-80).

Denktaş’ın Kıbrıs’ta bir taraftan ulus oluşturma diğer yandan da o ulusa bir devlet sahibi yapma konusundaki düşünceleri artık 1975 yılında Kıbrıs Türk Federe Devletini ilan etmeyle önemli bir evre daha yaşanmıştı. Her yurtseverin aklında olan hürriyet ve bağımsızlık mücadelesi Denktaş’ı Türkiye’nin etkin desteğiyle 15 Kasım 1983’de bağımsızlık ilanıyla Kıbrıs Türklerinin özgürlük mücadelesine yeni bir ivme kazandırmıştı. Özellikle bu KKTC’nin ilan edilmesi BM ve uluslararası toplum nezdinde çok ciddi bir infial yaratmıştı. Denktaş ise bu mücadelenin daha yeni başladığını ve kendisinin de bu devlet ilanıyla doğduğunu ifade ediyordu.

Denktaş özlemini duyduğu bağımsızlığı özgürlük mücadelesini verdiği Kıbrıs Türkleriyle KKTC’nin ilanıyla yaşıyordu. Ardı arkası kesilmeyen BM’nin kınama ve Güvenlik Konseyi’ndeki “tanımayın kararlarına” rağmen mücadelesinden daha bir bileniyordu. Denktaş belki de sömürgelikten kurtulan birçok ülkeden daha demokrat bir devletin kurulmasına yol açmıştı. Basın ve ifade özgürlüğü ve insan hakları bakımından kurulan devlet birçok Batı ülkesiyle yarışacak durumdaydı. Denktaş sadece milliyetçi, bağımsızlık ve sosyal adalet yanlısı değildi. Aynı zamanda birçok üçüncü dünya devletinde görülmeyecek düzeyde demokratik, şeffaf seçimleri, örgütlenme özgürlüğüyle de örnek bir ülke kurmuştu. Hiç bir şekilde düşünce suçlusu olmayan bir ülkenin demokratik yollarla ve yüksek oy oranıyla seçilen karizmatik bir lideriydi.

Denktaş halkçı bir lider profili çiziyordu. Halkın doğrudan yanına çıkması sorunlarını aktarması ve paylaşması kendisine farklı bir görüntü ve güç veriyordu. Kendisine doğrudan karşı düşüncelere sahip partilerle ve onların liderleriyle demokratik anlamda tartışması da yenilikçi bir lider olduğunu da göstermekteydi. Hoşgörü doluydu ve bunu gerçekten kendine güven duyan bir kaynaktan besleyerek yapmaktaydı. Hümanist yanı güçlüydü ve adeta bir dert babasıydı. En uzaktan gelen bir mektubu bile yanıtlayan zaman bulursa onların yanına da gidebilen bir liderdi (Özter 2004: 275-311).

5. Rauf Denktaş Hakkında Görüşler

Türkiye’nin Lefkoşa Büyükelçiliği görevinde bulunan Asaf İnan (1970-1976) Rauf Denktaş’ı şöyle anlatmaktadır: “Denktaş, etrafındaki olayları, davranışları ve söylemleri büyük bir sezgi ve öngörü ile tahlil edip değerlendiren bir yapıya sahiptir. Çok zekidir, kuvvetli bir mantığı ve hitabeti vardır. Görüşlerini ve lisanını avukatlıktan gelen bir sezgiyle ve kıvraklıkla kullanır. Denktaş’ın temel özelliği, Kıbrıs’taki mücadele ve gelişmelerin her safhasında, Türk halkının hak ve çıkarlarının korunmasını hedef alan davranışlara öncelik tanıması ve bunun sağlanması uğruna her türlü fedakârlığı göze alabilmesidir. Ayrıca, Türkiye’yi daima anavatan olarak düşünen, her zaman bağlantılı kalmanın bilincini derinlemesine taşıyan bir konumu ve siyaset çizgisi gösterdiği etkin hizmetler ve ispatladığı devlet adamlığı sadece Kıbrıs Türk toplumu ve devleti bakımından değil, anavatan Türkiye bakımından, hatta Türkiye hudutlarını da aşan milli önemi bakımından tarihi bir özellik taşır” (İnanç 2007: 18).

Kıbrıs’ta büyükelçilik yapan Ercüment Yavuzalp’e (1967-1970) göre “Rumların en çekindikleri Türk lideri Denktaş’tı. Rumların Denktaş’ı Ada dışında tutmuş olmalarının nedeni Yavuzalp’e göre, Denktaş’ın liderlik özellikleriydi. Yavuzalp anılarında Denktaş’ın liderlik özelliklerinden bahsederken, “Dıştan bakıldığında görülenden çok daha sevimli kişiliği, kıvrak zekâsı, kavrayış ve tepkilerindeki çabukluk, hitabet kabiliyeti, bilgisi ve İngilizceye hâkimiyeti” üzerinde durmaktadır. Denktaş’ın 1967 yılında Ada’ya dönebilmiş olmasının kendisine görevini yaparken çok yardımcı olduğunu belirtmektedir” (Yavuzalp 1993: 204).

Ayrıca Yavuzalp anılarında şu anekdota yer verir: “Turan Güneş, Cenevre’de Daimi Temsilcilikte toplantıya hazırlanırken herhalde heyette Kıbrıs’ta görev yapmış yegâne kişi olduğum için, benden Denktaş hakkında bilgi istedi. Güneş’in daha önce Denktaş’la pek teması olmamıştı. Denktaş’ın nitelikleri hakkında bilgi verdim ve bunu daha da pekiştirmek için: “Eğer Baf’ta değil de, mesela Anadolu’nun bir vilayetinde doğmuş olsaydı, herhalde şimdi en azından kabineden bakandı” dedim. Güneş, bir süre bıyıklarıyla oynadıktan sonra “İyi ki Baf’ta doğmuş” dedi (Yavuzalp 1993: 206).

Tuğrul Türkeş tarafından Denktaş’la ilgili anlatılan bir anı da şu şekildedir; “Richard Holbrooke, Denktaş’la görüşmeye gider. Denktaş, kendisini bir kâğıtla karşılar ve Holbrooke’tan tam ismini söylemesini rica eder, “Richard Holbrooke” cevabını alır, Denktaş, o değil tam isminiz der, “Richard Edward Holbrooke”. Bunun üzerine Denktaş tamam der ve görüşmeye geçer. Bunun üzerine Holbrooke merak eder, “Sayın Denktaş niçin yazdınız ismimi der”. Denktaş ise şu şekilde cevap verir, “bu bugüne kadar konuştuğum kişilerin listesi, sizin isminizi de yazdım en alta. Türkeş’e göre, “bu devlet adamlığıdır, bu zekâdır, bu birikimdir. Denktaş, arkasında Amerika’nın gücüyle, bu meseleyi çözerim düşüncesiyle gelmiş özel temsilciyi, şimdiye kadar konuştuğum kişilerden birisinin durumuna getirdi. Bu bana göre, müzakereden önemlidir (Türkeş 2012). Klerides’e göre; “Holbrooke, Denktaş’ın adını duymaya bile tahammül edemiyordu. Denktaş da, Holbrooke’ın, Türkiye’ye AB yolunda yardımcı olmak isterken, Kıbrıslı Türklerin çıkarlarını heba ettiğini düşünüyordu” (Kızılyürek, 2007, s. 207).

Akademisyen Mehmet Hasgüler’in Holbrooke analizi ise meselenin kökensel farklılaşması ve Bosna’dakiyle Kıbrıs’ın aynı kabul edilmesindeki hataları şöyle açıklıyordu: “1995’deki Dayton Antlaşmasının verdiği prestijle ve Bosna Krizindeki etnik dengelere dayanan çözümün mimarı olarak hemen ertesi yıl ABD Başkanının Kıbrıs özel Temsilcisi olarak atandı. Kendisinin 1996-1997 yıllarındaki çabaları Kıbrıs’taki sorunun salt bir etnik çatışma olmadığını anlamasına yetti ve görevlerinden istifa etti. Bosna’da Kıbrıs’takinin aksine ikili sorunların uzantısı bir çatışma söz konusu değildi. Bu sorun çok boyutlu, çok taraflı bir bölgesel çatışma özelliği taşıyordu. Bu yüzden Bosna’da uygulanan yöntem Kıbrıs’ta geçerli olamazdı. Holbrooke’un bir başka hatası da Kıbrıs’ta çözüme ulaşılmasının Türk-Yunan ikili sorunlarının çözümüne bir başlangıç olabileceği beklentisiydi ki bu başlı başına hatalıydı” (Hasgüler 2007: 137). Holbrooke’un yine de Avrupalılara göre üstünlüğü bu durumu 2 yıl gibi kısa sürede anlamasıydı (Hasgüler 2007:137).

Tuğrul Türkeş, Denktaş’ı bir “devlet adamı” olarak tanımlarken, Denktaş’ı çok zeki bulan Glafkos Klerides’e göre; “Denktaş bir milli liderdi ancak devlet adamı değildi” (Kızılyürek 2007: 90). Klerides’e göre devlet adamı, sadece kendi halkının çıkarlarını değil, bölgede yaşayan bütün halkların çıkarlarını gözeten kişiydi.

Denktaş’ı bir lider yapan nedenlere bakıldığında Kıbrıs’ta görev yapan ve Denktaş’la yakın çalışma fırsatı bulan diplomat Onur Öymen’in şu görüşleri öne çıkar: “Denktaş, dünyanın en büyük devletlerinin yaptığı baskılara karşı dayandı. Denktaş’ın bu özelliğine onu sevmeyenler bile saygı duyardı. Denktaş’ın diplomasideki bu davranışı birçok kişiye örnek olacak niteliktedir. Denktaş, hiçbir zaman karşı tarafın argümanının altında kalmadı. Davasının haklılığından cesaretle, uluslararası görüşmelerde görüşünü kararlılıkla savundu. Hiçbir büyük devlet karşısında eziklik hissetmedi, bunu yaparken hiçbir zaman saldırgan bir üslup içine girmedi, mizah yeteneğini kullandı. Cenevre Konferansında, Kıbrıs Türklerinin yaşadığı acıları anlatırken, İngiliz Dışişleri Bakanı Callaghan bile “Yeter Denktaş, biz soğukkanlı biliniriz, beni bile ağlatacaksınız” dedi. Yani insanları etkileme yeteneğine sahipti.

Denktaş, hiçbir zaman Türkiye ile Kuzey Kıbrıs toplumu arasındaki bağların zayıflamasına izin vermezdi. Daima Türkiye ile birlikte hareket etti (Öymen 2012).

Denktaş’ın altı çizilen özelliklerinden biri, büyük bir demokrasi hayranı ve demokrasi aşığı olmasıdır. Denktaş sadece, bağımsızlığı, güvenliği sağlamakla yetinmedi, KKTC’nin gerçek bir demokrasi olmasını sağladı. KKTC, siyasi partiler, meclis açısından demokratik bir yapıya sahiptir. Bunda Denktaş’ın payı çok büyüktür.

Bunlar haricinde Denktaş’ın insani yönü vardır. Devlet adamlığı vasfının yanında, alçak gönüllüğü ile de tanınırdı. Konuşmalarında mizah yeteneği de kullanarak insanların sıkılmasını engellerdi. Yaşadığı acıları, büyük davasına olan inancı ile atlattı. Denktaş’ı tek kelimeyle özetlemek gerekirse “dava adamıydı” (Öymen 2012).

Ak Parti hükümetinin AB Bakanı Egemen Bağış’a göre Denktaş: “tüm hayatını adadığı haklı Kıbrıs Davasını büyük bir özveri ve dirayetle savunurken, bu süreçte Türkiye ile fikir ve gönül birliği içinde her tür zorluğun üstesinden gelerek halkına bir devlet armağan eden ve bu devletin çağdaş, demokratik ve milli değerlerle yüceltilmesi için çalışan bir liderdi” (Bağış 2013).

Sonuç

Rauf Denktaş, ismi Kıbrıs’la bütünleşmiş bir dava adamıdır. Sevenleri kadar sevmeyenleri, destekleyenleri kadar desteklemeyenleri, ancak kimsenin görmezden gelemediği bir lider.

Denktaş, siyasi hayatında uzun yıllar süren toplumlararası görüşmeler, sayısız Birleşmiş Milletler çözüm önerisi, sürgün, özel hayatında küçük yaşta kaybettiği anne ve babasının acısı, evlat acısı, sağlık sorunlarını içine sığdırdığı uzun bir yaşam sürdü. Özel hayatında yaşadığı acıları, davasına olan inancı ile bastırdı. Denktaş’ın Cumhurbaşkanlığı Sarayındaki odasının duvarında bulunan, Jorge Louis Borges’in “Eğer hayatımı yeniden yaşamış olsaydım, Daha fazla yanlışlar yapmaya çalışırdım, Mükemmel olmaya da çalışmazdım, Daha da rahat olurdum, Daha fazla dolu dolu yaşardım, Daha az şeyleri ciddiye alırdım” şiirini Denktaş kendine uyarlamış mıydı bilinmez ama Denktaş için çok çalışmak ve siyaset bir yaşam felsefesiydi.

Normal şartlarda bir ülkede liderin belirlediği dış politikayı, lider adına uygulayan Dışişleri Bakanı, diplomat gibi temsilciler olmasına rağmen, Kıbrıs’ta bu durum böyle olmamıştır. Denktaş, tanınmayan bir devletin hem lideri, hem diplomatı hem de müzakerecisi olmuştur. Yani Denktaş, dış politikayı kendi belirleyip yine kendi uygulamıştır. Bu yanıyla da aslında Denktaş psikolojik olarak Türkiye’nin uzun yıllar uhdesine bıraktığı Kıbrıs meselesini bir gün Anavatan tarafından artık “çözümsüzlük çözüm değildir” şiarıyla karşılık vereceğini hiç beklemiyordu. Elbette Denktaş’ın handikabı uzun yıllar dış politika dosyası olarak Kıbrıs meselesinin Türkiye’nin en kritik konusu olması ve kararlar da ciddi pay sahibi olmasıydı. Sonradan artık biz eski Kıbrıs politikasını değil Kıbrıs açılımını savunuyoruz diyen AK Parti hükümetleri karşısında bir tür yolda bırakılma hissiyatını da Denktaş ciddi olarak hissetmiştir. Bu duygu aslında sadece Denktaş’a ait bir duygu değil. Tespitime göre, Lozan Anlaşmasının imzalanmasıyla (1923) birlikte Osmanlı toprağı olan Kıbrıs’ın İngiltere’ye bırakılmasından beri Kıbrıslı Türklerin tümünde, geri planda bu algı olumsuz etkisini Ankara için taşımaktadır. Bu algının kendisine aşırı güveninden ötürü yine en az etkisini Denktaş da gördüğümüzü de söylemek mümkündür. Müzakereler de olsun BM Platformlarında olsun Denktaş kendisini çoğu zaman “kulede yalnız adam” rolünde de hissettiğini basınla paylaşmıştır. Bu aslında devlet kuran tüm liderlerde farklı düzeylerde bulunan bir hissiyattı.

Denktaş’ı liderlik alanında bir ekol haline getiren nedenlerin başında, savunduğu davaya olan bağlılığının yanı sıra, uluslararası alanda tanınmayan bir devletin temsilcisi olarak, büyük devletlere karşı durması oldu. Hukuk bilgisi ve güçlü hitabet yeteneğini her fırsatta kullanan Denktaş, uluslararası görüşmelerdeki kusursuz İngilizcesi ile kendini çok iyi ifade etti. Türkiye ile olan ilişkilerinde, uzun yıllar Türkiye’de ki asker-sivil ilişkilerini çok iyi dengeleyip, Anavatanın desteğini aldı. Burada Denktaş’ın liderliğinde Türkiye’nin Kıbrıs’la olan münasebetlerinde Osmanlı’nın önemli bir özelliği olan Ada’nın kendisini idame ettirmesi yaklaşımı rol oynamıştır. Türk devlet geleneğinde Kıbrıs kendi otonomisini bir anlamda Türkiye’nin gündelik sorunlarının ağırlığıyla kazanmış ve Denktaş gibi inisiyatif sahibi bir figür de bu yanından faydalanmasını bilmiştir. Denktaş’ın güçlenmesinde bir de Kıbrıs’ta görev yapmaya gelen subayların özellikle 1974’den sonraki dönemde sayısal olarak artması ve gelen subayların yıllar itibarıyla komuta kademesinde yükselmesi de rol oynadığını söylemek mümkündür.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşunda büyük rol oynayan Denktaş ve Ankara ilişkileri, Türkiye’deki iktidar ve uluslararası konjonktürün dinamiklerine göre değişiklik göstermiştir. Türkiye’de 1983’de görev yapan yöneticiler askerlerdi ve görevi devralacak siyasetçiler de doğal olarak “militer” bir yapı içinde hükümet edeceklerdi. Öyle ki Türkiye uzun yıllardan beri güvenlik devleti formatıyla bu yıllarda görev yapılan bir anlayışla yönetiliyordu. 30 yıl sonra ise 2003’de ise farklı bir Türkiye kurmak isteyen finansal-ekonomik-sosyal ve kültürel beslenme kaynakları farklı bir siyasal parti yükseliyordu. Bir anlamda güvenlik devleti refleksiyle hareket eden siyasi-askeri elitler Türkiye’sinden ticaret devleti formatıyla ülkeyi yönetmek isteyen bir siyasi elit ortaya çıkmıştı. Türkiye’de 2002 yılında iktidara gelen AK Parti dönemine kadar Denktaş, Ankara’dan çoğu zaman tam destek almıştır.

Dr. Hande EROL

zeynephandeerol@hotmail.com

Alıntı Kaynak: Akademik Sosyal Araştırmalar Dergisi, Yıl: 3, Sayı: 18, Aralık 2015


KAYNAKLAR
Sözlü Kaynaklar
♦ Egemen Bağış, 22 Şubat 2013.
♦ Rauf Denktaş, 10 Ocak 2011.
♦ Mehmet Hasgüler, 21 Ağustos 2013.
♦ Erol Manisalı, 20 Temmuz 2010.
♦ Onur Başaran Öymen, 24 Aralık 2012.
♦ Hilmi Özen, 07 Kasım 2013.
♦ Mümtaz Soysal, 04 Nisan 2013.
♦ Yıldırım Tuğrul Türkeş, 14 Mart 2012.
Yazılı Kaynaklar
♦ BATUR, Nur (1961), Rauf Denktaş Yeniden Yaşasaydım, Doğan Kitap, İstanbul.
♦ BERATLI, Nazım (1999), Kıbrıslı Türk Kimliğinin Oluşması, Işık Yayınları, Lefkoşa.
♦ HAYES JH Carlton(1995), Milliyetçilik ve Din, İz Yayınları, İstanbul.
♦ CİHANGİR, Erol (2000), “Gittiler Ama Bir Gün Mutlaka Gelecekler”, Rauf Denktaş’a Armağan Turan Kültür Vakfı, s. 8-27.
♦ DENKTAŞ, Rauf (1996), KarkotDeresi, Kıbrıslı Yayınları, Lefkoşa,.
♦ DENKTAŞ, Rauf (1997), Toplu Eserler 1, Boğaziçi Yayınları, İstanbul.
♦ DENKTAŞ, Rauf (2004), Milli Vizyon, Akdeniz Haber Ajansı Yayınları, İstanbul.
♦ GÜVEN, Erdal (2009), Adam Talat’ın Kıbrısı, Doğan Kitap, İstanbul.
♦ HASGÜLER, Mehmet (2007), Kıbrıs’ta Enosis ve Taksim Politikalarının Sonu, Alfa Yayınları, İstanbul.
♦ İNANÇ, Gül (2007), Büyükelçiler Anlatıyor- Türk Diplomasisinde Kıbrıs (1970-1991), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
♦ KIZILYÜREK, Niyazi (2005), Doğmamış Bir Devletin Tarihi, Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti, İstanbul: İletişim Yayınları, İstanbul.
♦ KIZILYÜREK, Niyazi (2007), Glafkos Klerides, Tarihten Güncelliğe Bir Kıbrıs Yolculuğu, İletişim Yayınları, İstanbul.
♦ ÖZTER, Lütfi (2004), Ulusal Mücadelede Denktaş, Özyurt Matbaacılık, Ankara.
♦ YAVUZALP, Ercüment (1993), Kıbrıs Yangınında Büyükelçilik, Bilgi Yayınevi, Ankara.
♦ http://www.yeniduzen.com/detay.asp?a=39355 (28.05.2012).
♦ http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/hanioglu/2011/11/13/tarihsellestirilemeyen-gecmis- insanlastirilamayan-kurucu ( 28.05.2012).


Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.