BEBEKLERİ DÜNYAYA LEYLEKLERİN GETİRDİĞİNE DAİR İNANCIN TÜRK MİTOLOJİSİNDEKİ KÖKLERİ ÜZERİNE

0 15.772

Yrd. Doç. Dr. Pervin ERGUN

Göçmen kuşlardan, olan leylek, ya­şam tarzı ve görüntüsü ile daima insa­noğlunun dikkatini çekmiştir. Diğer bir­çok kuş türüne göre uzun sayılabilecek ortalama yetmiş yıllık ömürleri vardır. Çok yaşlı kimselere “leylek eti yemiş” (Akalın 1993: 50) denmesi leylek ile in­sanoğlu arasındaki yakın ilgiye işaret etmektedir. Leyleklerin her yıl aynı yu­vaya dönmeleri, -Türklerin önem verdiği veçhile- tek eşli yaşamaları, yavrularını uzun süre yuvada özenle beslemeleri, ailelerinin yaşlı bireyleri ile yakından il­gilenmeleri, onlara yiyecek temin etme­leri, insanla iç içe olarak evin bacasında yaşamaları insanoğlunda saygı uyandır­mıştır. Günümüzde türkülere (Duran 2009), şiirlere (Akbaş 2011: 15-16) ve kurgusal metinlere (Anar 2010: 220-229) mitolojik anlamıyla konu olmaya devam etmiştir. Leyleklerin güzün göçe hazır­lanırken sergiledikleri veda törenleri ve müsabakalar da insanoğlu tarafından kutsal törenler olarak algılanmıştır.[1]

Bu makalede bebekleri dünyaya leyleklerin getirdiği inancı, Türk inanç sisteminde kuş suretinde tasvir edilen dişi hami ruh “Umay” bağlamında ince­lenecektir. Kuş biçiminde algılanan in­san ruhu, doğum ve bebek ile ilgili olarak leyleğin eski Türkler açısından taşıdığı anlam, bu mitik tasavvurun Anadolu coğrafyasında ne şekilde güncellendiği tespit edilecektir.

1. Eski Türk Kaynaklarında Leylek

Üzerinde duracağımız eski yazılı kaynakların başında Çin yıllıkları gel­mektedir. Göktürklerin sosyal, siyasal, kültürel ve dinsel yapısı ve tarihi hakkın­da önemli bilgiler içeren Çin kaynakları, Göktürklerin kurttan türeyişini anlatan efsaneye, ayrı ayrı dönemlerde yazılan üç ayrı kaynakta üç kez yer vermiştir.[2] Göktürklerin kurttan türeyişiyle ilgili bu üç rivayetin ikisi hemen hemen aynı iken, üçüncüsü biraz daha farklıdır ve Göktürklerin mitik tefekkürü hakkında çok daha ayrıntılı bilgiler içermektedir.

Bahaeddin Ögel tarafından Çin kaynaklarından nakledilen Göktürklerin kurttan türeyişini anlatan üçüncü rivayette, tabiatüstü kudrete ve özel­liklere sahip olan, yağmurun yağması ve rüzgârın esmesi hususunda emirler verebilen İ-ci-Ni-su-tu’nun yaz ve kış tanrılarının kızları olarak nitelendirilen iki karısından söz edilmektedir. Bu ka­dınlardan birisi (metinde hangi kız oldu­ğundan söz edilmemekle birlikte bu kız, beyaz leylek nedeniyle “yaz tanrısı”nın kızı olmalıdır) dört çocuk doğurur ve bu çocuklardan birisi, beyaz leyleğe dönüşür (Ögel, 1993: 27).

Söz konusu rivayetten de anlaşı­lacağı üzere leylek, insan soyludur[3] ve sıcaklığı, baharı ve yeniden doğuşu sim­gelemesinden de anlaşılacağı üzere, yağ­murun yağması ve rüzgârın esmesi husu­sunda emirler verebilen I-ci-Ni-su-tu’nun eşlerinden “yaz tanrısının kızı”ndan dünyaya gelmiştir. İnsan soylu olması, “yağmurun yağması ve rüzgârın esmesi hususunda emirler verebilen” İ-ci-Ni-su- tu ile “yaz tannsı”nın kızından doğmuş olması, leyleğin Türk inanç ve düşünce sisteminde yer alan kimi kutsal kuşlarla ilgili inanışlardan bütünüyle bağımsız olmadığını göstermektedir.

Leyleğe dolaylı bir şekilde yer ve­ren eski yazılı kaynaklardan birisi de Divanü Lügati’t-Türk’tür. Eserde yer alan Saka hükümdarı Şu ile ilgili akta­rımlar arasında leylekten söz edildiği görülmektedir. Söz konusu aktarımlar­da Zülkarneynle mücadele eden Hakan Şu, geri çekilen Zülkarneyn’i takip ede­rek Balasagun’a kadar geri döner. Kendi adıyla “Şu” olarak adlandırılan bir şehir kurar ve oraya bir tılsım bağlanmasını emreder. Kaşgarlı, söz konusu aktarım­da, kendi döneminde (11. yy.) bile leylek­lerin bu şehrin karşısına kadar geldiğini fakat şehrin ötesine asla geçemedikleri­ni ifade eder. Kaşgarlı’ya göre bu tılsım, o günden bugüne kadar kalmıştır (Kaş­garlı Mahmut, 1999: 416).

Kaşgarlı Mahmud tarafından akta- nlan rivayette, Şu tarafından kurulan “Şu” adlı şehrin bir tılsım tarafından ko­runduğuna vurgu yapılmıştır. Şehri ko­ruyan tılsımın gücü ve etkisinin ne oldu­ğu, çeşitli engelleri aşarak bulundukları yerlerden çok uzaklara kadar uçabilen leylekler üzerinden gösterilmeye çalışıl­mıştır.

Leyleği, Türkler arasındaki hayvan­ların her türlü davranışını iyiye ya da kötüye yorma geleneği çerçevesinde Hun kağanı Attilâ’nın hayat hikâyesiyle ilgili aktarımlarda da görmek mümkündür.

Hunların hükümdarı Attilâ, Akileya’yı kuşattığında yuvalarını şeh­rin çatılarında kurmuş leyleklerin, her zamankinin aksine yavrularını şehrin dışına götürdüklerini fark eder. Attilâ, bu olayı şehrin düşeceğine bir işaret olarak algılar. “Aç kalmış veya korkmuş leyleklerin kuşatma altındaki şehri terk etmelerinin doğal olmasının pek önemi yoktur. Attilâ, ileride ne olacağını önce­den kestirebilen leyleklerin, orduları engellemeseydi şehirlilerin davranacakları gibi davrandıklarını düşünür. Ama ley­leklerin kaçarken şehrin mutluluğunu götürmelerinin şehrin düşmesine neden olacağını da düşünmüştür kuşkusuz.” (Roux, 2005: 80-81)

Jean-Paul Roux’nun ifade ettiği üzere, diğer pek çok millette olduğu gibi Türkler hayvanların her türlü davranı­şını hayra ve şerre yormuşlardır (Roux, 2005:80). Leyleklerin davranış biçim­lerini iyi ya da kötüye yoran Türkler, uzun dönemleri kapsayan gözlemlere dayanmakla birlikte, bazı hayvanların olabilecek şeyleri insanlardan çok daha önce sezdikleri ya da bildikleri inancı­na sahiptirler. Nitekim Attilâ’nın gör­düğü durum hayvanların, özellikle de leyleklerin olacakları önceden bilmeleri ya da sezmeleriyle doğrudan bağlantı­lıdır. Attilâ’nın gözlemlediği leylekler,

Roux’nun ifadesiyle, yaşadıkları şehri terk edip giderken şehrin mutluluğunu da yanlarında götürmüşlerdir. Bu du­rum leyleklerin bolluk ve bereket olgu­suyla olan doğrudan ilişkisini gösterme­si bakımından son derece önemlidir.

2. Bir Mitik Tasavvur Güncelle­mesi: Kuş Suretinde Tasavvur Edi­len Koruyucu Dişi Ruh Umay’dan Leyleğe

Leylekle ilgili eski yazılı kaynaklar­da yer alan inanışları, başka kaynaklara başvurarak daha ayrıntılı bir şekilde ele almak mümkündür. Fakat biz, eski yazı­lı kaynakların verdiği bu bilgilerle yeti­nerek günümüze gelmek istiyoruz. Aca­ba günümüz Türkleri arasında leylekle ilgili algılamalar nelerdir?

Halk arasında bebeklerle -genel­likle- anneleri arasında oynanan tekerlemeli “leylek oyunu” bugün anlamını yitirmekle birlikte leylek-bebek münase­betini mitolojik kökene bağlamaktadır.[4] Bebeklerde görülen cilt hastalıkları­na “leylek ısırığı”, “melek öpücüğü” gibi adların verilmesi bu düşünceyi desteklemektedir.[5]

Bilge Seyidoğlu tarafından Erzurum’dan derlenen masalların üçü­nün kahramanı olan leyleğin fonksiyonu da konuyla yakından ilgilidir(Seyidoğlu 1975:159 vd.). Masal formuna girmiş bu mitte leylek, nesilden nesile aktardığımız “gerçek” hikâyede olduğu gibi çocuğun ve yuvanın koruyucu ruhu olan Umay ve Ayısıt’ın vazifesini üslenmektedir. Kutlu yaratılmış kahramanların, onların kutlu eşlerinin ve kutlu nesillerinin koruyucu ruhu ve yardımcısı olan leyleğin evin en kutsal yeri olan ocağın üzerinde, bacada yerleşmiş olması da mitolojik manzarayı tamamlamaktadır.

Leylekle ilgili olarak masallarla da güncellenen algılama ve inanışlar, leyle­ğin günümüz Anadolu Türkleri açısın­dan nasıl bir anlam ifade ettiğini ortaya koyabilecek cinstendir. Sözlü kaynaklar­dan tespit edilen baharın müjdecisi ley­lekle ilgili bazı inanışlar ise şöyledir:

“Leylek, baharı müjdeler. Güzün uzak diyarlara gidişlerinin ardından yüz yirmi gün sonra yuvalarına dönerler. O zaman bahar gelmiş demektir. Leyleği uçarken görenin nasibi uçar. Yuvasında otururken görenin nasibi toplu olur. Ley­leği öldürmek iyi değildir. Leylek sıcak topraklara gider. Bu yüzden ona “Hacı baba”[6] denir. Leyleği havada gören çok gezer. Leyleği otururken gören “Hacı baba sen otur ben gezeyim” demelidir. Leyleği otururken görenin o yıl evde oturacağına; uçarken görenin çok geze­ceğine inanılır. Leylek üç yavru yapar. Birini illaki düşürür. Leyleğin eşi ölürse çiftleşmediği; evini bozmanın felaket ge­tireceği yaygın inanışlardır. Evin üstüne yapılan yuva yıkılmaz. Ev göçse de ley­leğin yuvasını bozmak iyi değildir. Ley­leğin üç ya da dört yavrusu olur, birini kurban eder” (Olgunsoy, 2007: 136-138).

Baharın müjdecisi ya da getiricisi olarak algılanan leyleğin yuvasının bo­zulmaması gerektiğine dair inanç, kutlu bir kuş olarak kabul edilen leyleğin kut­sal topraklara gidip geldiğine inanılma­sının yanı sıra, evi ev ahalisiyle birlikte koruyan, bereket getirici bir “iye” olarak algılanmasındandır. Çatıdaki yuvanın evi yangın ya da ateşten koruyacağı, yu­vası bozulduğu takdirde evi yangından korumayacağına dair inanç çok iyi bi­linmektedir. Kutsallığına inanılan hay­vanların öldürülmesi ya da yuvalarının bozulması evin kutunun, bolluk ve bere­ketinin yitirilmesine sebep olacağı anla­mına gelmektedir.

Leyleğin yavrularından birini yu­vadan düşürmesi, yavrularından biri­sini Tanrı’ya kurban ettiği inancını do­ğurmuştur. Böylesi bir davranış biçimi, güney ülkelerine, başka bir deyişle kut­sal topraklara gidip gelen “hacı” leyleğe uygun bir davranış olmakla birlikte, söz konusu eylemle ilgili yorumun, ilk doğan erkek çocukların Tanrı’ya kurban edildi­ği eski Filistin geleneğine (Graves-Patai, 2009: 251) kadar dayandığını ifade et­mek de mümkündür.

Balıkçıl (kutan), leylek ve turna gibi “uzun bacaklılar” (ciconiformes) kate­gorisine giren kuşlara, sadece Anadolu coğrafyasında değil, Türklerin yaşadığı diğer coğrafyalarda da kutsallık atfedilmiştir.

Uzun bacaklı kuşlardan balıkçıl (ku­tan), leylek ve turna gibi kuşların Türk mitolojisindeki anlam ve yeri büyüktür. Nemli, rutubetli toprak ve verimlilik­le bağlantılı “calğız ayağı men turgan kus”ları (tek ayağı üzerinde duran kuş­ları), su ile yerin (gökle yer-sularının) hükümdarı, verimlilik ve bereketin dişi soylu iyesi olarak nitelendirilmekte, söz konusu kuşların (leylek, turna, vd.) hayat veren âlem/dünya ağacıyla olan bağlan­tılarına dikkat çekilmektedir(Serikbol, 2004: 229).[7]

Serikbol’a göre “tek ayağı üzerinde duran kuş”, dişi-kadın soylu bir sıfa­ta sahiptir. O, aynı zamanda ongunluk özelliğini de taşımaktadır. Örneğin, Baş­kurtların “Ösirgen” kabilesinin ongunu geçmişte turna olmuştur. Yani bu tür kuş sureti, bazıları için “ana”, bazıları için “kadın eş”, bazıları içinse “kız” işle­vini yerine getirmiştir. En önemlisi de o, belli bir grubun “anası” ya da “lideri” ve “öğretmeni” olarak tasvir edilmiştir (Se- rikbol, 2004: 230).[8]

Serikbol’un tespitlerinden, uzun ba- cakhlar kategorisine giren leylek, turna ile birlikte dişi ruh, doğurucu ananın sembolü olduğu anlaşılmaktadır. Hayat ağacı (âlem ağacı) ve leylek arasında doğrudan bir bağlantı vardır. Türk mi­tolojisinin ağaçtan doğan çocuklarıyla leyleğin getirdiği çocuklar, aynı algıla­manın ürünleridirler.

Ağaç, kuş, koruyucu dişi ruh (Umay), yuva, doğum ve çocuk arasında­ki ilişki, Güney ve Kuzey Sibirya Türk topluluklarının inançlarında çok daha belirgin bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Söz konusu bölgelerden tespit edilen yaratılış mitleriyle kimi kahramanlık destanlarında hayat ağacının ilk insanın yaratılışında merkezi bir yer işgal etti­ğini burada uzun uzun anlatmaya gerek yoktur.[9]

Başta kayın olmak üzere, kutsal ka­bul edilen ağaçların Türklerdeki doğu­ma bağlı inanış ve uygulamalarda özel bir yeri vardır.[10] Koruyucu ruh Umay’ın Cennetten gönderilirken Tanrı’nın iz­niyle yanında getirdiği kayın ağacı, do­ğum ritüelinin baş aktörü olarak yerini korumuştur. Tanrı kutu taşıyan kayın, Umay’ı sembolize eden bir objeyle birlik­te sağlıklı doğum, sağlıklı anne ve bebe­ğin teminatı anlamı taşımaktadır.

İlahi ana-tanrıça Umay, Hakas inançlarına göre bir taraftan gökyüzün­de, beyaz bulutların arasında bulun­maktadır; diğer taraftan da mağaranın sahibesidir. Ruhların koruyucusu Imay, Sayanlara göre, Imay-Tashıl dağında yaşamaktadır. Bu dağın yaşlı bir sahi­binin olması dikkate değerdir. Bununla gelenek, ilahî çifti “yeniden canlandır­maya” çalışmaktadır. Şaman folklorun­dan ilham alan Budizm ikonografisi tasvirlerindeki mağaranın girişinde otu­ran, etrafı kuşlarla ve vahşi hayvanlarla çevrilmiş kel beyaz ihtiyar da doğrudan sembolik bir nikâhı-döllemeyi hatırlat­maktadır. Gelecekteki bebeğin ruhu için şaman dağa doğru yönelip Umay’a seslenmektedir.[11] Bu dağda gelecekteki çocukların ruhlarının bulunduğu beşik­ler asılı durmaktadır. Dağ, yaşam gücü­nün pınarıyla özdeşleşmektedir. (Sagalayev 1991: 58)

Umay ile leylek arasındaki bir baş­ka bağ renk itibariye kurulabilir. Tanrı mekânına aitlik ve kut ifade eden ak renk, ak saçlı Umay’dan ak tüylü leyle­ğe dönüşerek sembolize edilmiştir. Yine aynı familyadan olan kuğuların da kut­sallık arz etmesi leylek ile benzer özel­likler taşımasından kaynaklanmaktadır. Hakasçada huu terimi, ‘beyaz, solgun, renksiz’; ‘çıplak’, ‘ölü’, ‘buralı olmayan’ gibi anlamlarda kullanılmaktadır. (Sa- galayev 1991: 62)

Türk toplulukları, “Ayısıt”, “Imay”, “Umay”, “Umay Ana”, “May-Ene”, “Imay-İce, Dyayık” gibi adlar verilen ve doğuma yardım eden, dünyaya gelen ço­cukları koruyan, bolluk ve bereket geti­ren bu dişi hami ruhu güncelleyerek gü­nümüze kadar yaşatmışlardır. Yakutla­ra göre, “Ayısıt” adı verilen bu dişi hami ruh, doğuma yardım etmek amacıyla kimselere görünmeden hamile kadının başucuna inmekte ve üç gün boyunca orada kalmaktadır (Alekseyev, 1980: 161). Yakutların dişi hami ruhunun doğum töreninde bulunmasının işareti, kafasına göz yerine boncuklar takılmış tavşan postu kullanılmasıdır. Rusça’da leylek karşılığında kullanılan “aist”in Türkçe”Ayısıt”tan türemiş olması leylek- Umay-Ayısıt ortak kökeninin bir başka dehhdir.[12] (Sagalayev 1991:52 vd.)

Hakas Türklerinde “Umay” adı verilen dişi ruhun simgesi ok ve yay, iğ, bronz düğme ve ipe geçirilmiş deniz kabuğu olmuştur. Teleütlerde “May- ene”nin simgesi beşiğe asılan üzerine tahtadan yapılmış küçük ok ve yay mo­deli işlenen beyaz bir kumaş parçasıdır. Sayan-Altay Türkleri, doğum sırasında hamile kadının başucunda duran dişi ruhun, bebeğin sağlığına kast eden kötü ruhlara ok atarak bebeği koruduğuna inanmışlardır (Gemuev-Lvova, 1989: 150-151).

Umay’ın bebeğin ruhunu koruma vazifesi bazen farklı da olabilmektedir. Bebeğin yakınlarının Tanrı’nın hoşuna gitmeyecek davranışlarda bulunması, ruhun geri alınmasına sebep olabilmek­tedir. Örneğin bebeğin anne-babası nefsi olduğunda evdeki suların ağzını açık bı­rakmışlarsa böyle bir cezayı hak etmiş­ler demektir. Al karısı formunda gelen kuş (ki böyle durumlardan korunmak için kırklı bebeğin üzerine al bir örtü ör­tülür), parmağındaki yüzüğü açıkta olan suya atarak ruhun geri alınmasına yani çocuğun ölmesine sebep olabilmektedir. (S. Ü. THKA ve U. Kaset nu. 1544) Hakaslarda da hamilelik sırasında kadın belli emirleri ve yasakları gözetmezse, pala ice (“çocuğun annesi”, Umay’ın sıfatlarından biri) çocuğu göbek bağıyla boğarak öldürebilmektedir”. (Sagalayev 1991: 67) V. İ. Verbitskiy’nin sözlüğün­de, Umay’ın iki görünüşte sunulması da bu düşünceyi doğrulamaktadır. Umay çocukların koruyucusu olarak iyi bir ruhtur; diğer taraftan ölüm meleği ola­rak algılanır ve can çekişenlerin ruhunu alır. Sagalayev’in belirttiği üzere Hakas- lar da Ak Umay’ın yanı sıra, Kara-Imay’ı da mümkün kılmaktadırlar. Kara Imay, barınakta sık sık çocukların ölmesiyle kendini göstermektedir. Kara-Imay’ın ölen çocuğunun ruhunun, siyah olan “kısmı” olduğu sanılmaktadır. Kam, Ak Umay’ı kendine çektiği halde bunu “bas­tırır boğar”. Bu amaçla Beltirler kilden Kara-May figürü, Şorlar ise küçük ağaç beşiğin içine yatırdıkları paçavradan ya­pılmış kuklayı yaparlar. Hastanın iyileş­mesinden sonra, kilden yapılmış figürü atarlar (Sagalayev 1991: 67). Kara Kırgızlarda Umay tasvirinin manasını yeni­den idrak etme süreci o kadar ileri gider ki, o, kötü yürekli ruh mayneke haline gelir. Şöyle bir yemin vardır: ”Mayneke olayım ki” (Sagalayev 1991: 67).

Sagalayev’in S. V. İvanov’dan aktar­dığına göre Umay ile “gökteki” bazı tiple­meler arasında yakın bir benzerlik var­dır. Gök katlarında yaşayan ve kendisi­ne isminden de anlaşıldığı üzere yaratıcı rolü yüklenen Yayuçi / Dyayuçı” (Yayik / Dyayık)-Ana, Ülgen ile insanlar arasın­da bir aracıdır, fakat o da yaratma ka­biliyetine sahiptir. Halkın koruyucusu, her şeyin iyi olacağının garantörü, tabia­tın yenilenmesinde, hasatta ve doğumda etkili olan Yayik, gök katlarının üçüncüsünde yaşamakta ve Ülgen ailesi içerisi­ne dâhil edilmektedir. Bazı kaynaklara göre o, Ülgen’in oğlu, bazılarına göre ise May-ene adlı kızıdır (yani Umay’dır) (Sagalayev 1991: 69-70). Bazen Dyayık, Ülgen ile birlikte gök katlarının dokuzuncusuna yerleştirilmektedir.[13]

Dyayık özellikle Altay Türkleri tara­fından doğrudan insanları koruyan var­lık olarak görülmektedir. Gök boncuk/ düğmeden gözleri olan beyaz tavşan de­risi ile temsil edilen ve Ülgen tarafından yeryüzüne gönderilen “Dyayık-tavşan” “aile fetişi” olarak kabul görmektedir. (Sagalayev 1991: 70) Türk kültüründe ebelik mesleği ile yukarıda sözü edilen dişi hami ruh arasında bir bağ kurul­maktadır. Bebeklerin göbek bağlarını “Imay ice, göbeği kesiyoruz! Koru ve güç­lendir onu!” diyerek kutsal kayın ağacı ile kesen ebeler, doğum yaptırmadan önce “Bu benim elim değil, Imay ice’nin elidir” diyerek doğumu kolaylaştırma­ya, olası tehlikeleri bertaraf etmeye ça­lışmışlardır. Anadolu coğrafyasında da Umay’ın yerini Fatma (Fadime) Ana’ya devreden ebe kadınlar, “Bu benim elim değil, Fatma Ana’nın elidir!” diyerek do­ğum yaptırmaktadırlar.

Bu durum bebeğin sonu/plesenta- nın defin töreninde de tekrar etmekte­dir. Hakaslar arasında plasentanın defin törenini yapan ebe, loğusayı “mezarın” etrafında dolaştırmakta ve Umay’a şöyle hitap etmektedir: “Imay-ice, kendi ço­cuklarını koru! Çocuğumun annesi, bana kendi güçlerini ver!” Bu tören için top­lanmış olan ihtiyar kadınlar ve erkek­ler duadan sonra ayin yemeğine başla­maktadırlar. Bu sırada herkes “gülmek ve yüzünün neşeli ifadesini korumak mecburiyetindedir (Sagalayev 1991: 64).

Kırgız Türkleri “Umay” adıyla, be­bekleri koruduğuna ve havada yuva yaptığına inanılan bir masal kuşu tasvir etmektedirler (Abramzon, 1949: 84). Ya­kutlar dişi ruh Ayısıt’ı kuğu ya da turna kuşu biçiminde tasavvur ederken Ku­mandı şamanları Ubay-ene’yi ana-kuş olarak nitelendirmiştir (Satlayev, 1974: 149-150).

Kumandin mitolojilerinde Umay’ın tipi Payna’nınkine yaklaşmakta[14] ve ona şöyle seslenilmektedir:

Temiz gökten süzülerek kon,
Ubay ene, kuş ana.
Eteği sen açık bırak,
Kendi yoluyla çocuk çıkıversin.
(Sagalayev 1991: 77)

Hakasların kısır kadınların tedavi­si için yaptıkları törende Umay’ın gökten bir kuş şeklinde inişi canlandırılmak­tadır. Tören için evin erkeği tarafından çadırın toprağına köküyle birlikte küçük bir akağaç gömülmektedir. Ağacın altına küçük bir masa konulmakta; kam, aka­ğaca seslenmektedir.[15]

Kuş ile bebeklerin ruhlarıyla özdeş­leştirilen dişi ruh Umay’ın birleşmesi, Türkler ve Moğollar arasında “kuş-ruh” (“dış ruh”) tasavvurunun ortaya çıkma­sına neden olmuştur. Ruhun bir kuş bi­çiminde tasavvur edilmesi, Türkler ara­sında, bir yandan henüz bir bedene bü­rünerek dünyaya gelmemiş olan insan­ların ruhlarının bir kuş biçiminde hayat ağacının dallarında beklediği inancını doğururken, diğer yandan da ölen insan­ların ruhlarının bedeni bir kuş biçimine bürünerek terk ettiği inancını ortaya çıkarmıştır. Söz konusu inancın bilinen en eski Türk yazılı kaynaklarındaki yansımalannı, Orhun Yazıtları’nda gör­mek mümkündür. Orhun Yazıtları’nda Kül-Tegin gibi kağanların ölümleri için “kergek boldı” ibaresinin yanı sıra, “uça bardı” (uçup gitti) filli de kullanılmıştır (Ergin, 2001). Eski Türk inancına göre, bu dünyaya Tanrı tarafından vazifeli olarak gönderilen hanlar, vazifelerini tamamladıklarında geldikleri yere, yani Tanrı katına uçmaktadırlar.

Kuşlarla hayat (ömür) arasındaki ilişkiyi yansıtan inancın tasviri yansı­maları, Kül-Tegin heykelinin börkünde “kanatlanan kuş” (ruh) biçiminde ortaya çıkarken Yakut Şamanlarının kısırlığı tedavi etmek amacıyla gerçekleştirdik­leri pratiklerde ağaçtan yapılmış küçük bir kuş tasvirinde görülmektedir. Kısır­lığı sağaltma pratiklerinde kullanılan küçük kuş tasviri, müstakbel bebeğin ruhunu temsil etmektedir (Gemuev- Lvova, 1989: 153).

Ruhun kuş olup uçması ile ilgili inançta cennetle de bağ kurulmuştur. Cennetin eski Türkçedeki karşılığı ve Tanrı’nın kutlu mekânı “uçmak”, iyi ruhların, kutlu kişilerin yaşadığı-kuş su­retinde uçtuğu bir yerdir. Dede Korkut kitabında her hikâyenin sonunda boy boylayıp soy soylayan ve yöm veren Kor­kut Ata’nın kutsalları sıralarken “Kanat­larının uçları kırılmasın” (Ergin 1986: 18 vd.) demeyi ihmal etmemesi ruh-kuş- cennet algısının bir tezahürü olarak ya­şamaktadır. Günümüzde çocuk, bebek ölümleri -günahsız olduklarından emin bir şekilde cennete gidecekleri kastedile­rek- “kuş oldu uçtu”, “uçtu gitti” şeklinde ifade edilmektedir.

“Uçmak” gibi “konmak” da ortak köken ifade eden mitolojik bir sözcüktür. Günümüzde daha çok kuşların yere ini­şini ifade eden bu sözcük, Türkmenlerde yaygın olduğu üzere insanın bir araçtan (uçak vs.) yere inişini ifade etmek için kullanılmaktadır. Menakıpnamelerde erenlerin kuş donuyla seyahat edip yere “konmaları”(Ocak 1983), Anadolu’da ge­linlerle ilgili yakımlarda gelinlerin kuş (güvercin, kartal vs.) suretinde koca evi­ne “konmaları” (Ergun 1995), Türk geli­ninin mitolojik göçünde kuş ile ilgili ay­rıntılar (Ergun 2004b; 2010), manzarayı netleştirmektedirler.

Türk lehçelerinde kullanılan “bala” kelimesi, kuş ile bebek/çocuk arasındaki ilişkinin göstergesidir. Hem kuş hem de bebek için kullanılan “bala”nın ilk anla­mı “kuş yavrusu”dur.[16] Bebek için kul­lanılan bir başka ortak köken sözcüğü “yavru”dur. Bebeğe annesi tarafından içten söylenmiş bir “yavrum” sözü kadar etkileyici bir söz herhalde yoktur. Diğer hayvanların, kuşların yavruları için kul­lanılan ortak sözün “insan yavrusu” ile yollarının kesişmesi manidardır.

Evrenin ve ilk insanın yaratılışıyla ilgili mitik tasavvurlarda karşımıza çı­kan “yumurta” ile “yuva”, kuşlarla insan (bebek) ruhu arasındaki bağlantıya dik­kat çekmektedir. Güney Sibirya Türkleri arasından derlenen yaratılış mitlerinde, Tanrı’nın (Ülgen, Kayrahan) daha son­raki adı “Erlik”e dönüşecek olan “kişi” ile birlikte uçsuz bucaksız su üzerinde kara kaz biçiminde yüzdüğünden, yerin yara­tılması için gerekli olan toprağın suyun dibinden kuşlar tarafından çıkarıldığın­dan söz edilmiştir.[17] Bu tür ifadeler, Ge- muev ile Lvova’nın da dikkat çektiği üze­re, kuşların yaratılış aşamasında önemli bir rol icra ettiğini, bu rolün de “insan ruhu”, “kuş”, “doğum” ve koruyucu dişi ruh “Umay” arasındaki münasebetleri izah etmede önemli olduğunu göster­mektedir. Yaratılış aşamasında karşı­mıza çıkan kuşun yumurtası ve yuvası da yukarıda sıralanan unsurların mito­lojik tefekkürdeki anlamları açısından dikkat çekicidir (Gemuev-Lvova, 1989: 154-155).

Yakut tören metinlerinde sadece kozmos değil, aynı zamanda onun üze­rinde yaşayan bütün canlılar var oluş­larını yumurtaya borçludurlar. Mitik tasavvura göre genel hayatın kaynağı olan yumurta, doğal olarak akla, kuşları ve kuş biçiminde tasavvur edilen ruh­lar ile yine kuş biçiminde tasavvur edi­len Umay’ı getirmektedir.[18] “Yuva”nın (uya, üye) Türk lehçelerinde hem insan hem de kuş barınağı anlamına gelmesi; Kırgız Türkçesindeki “tohum, nesil, ev­lat, kuşak, cin, tür” anlamlarına gelen “tukum” (Türkiye Türkçesindeki biçimi “tohum”dur) kelimesinin “yumurta” anlamını da içermesi (Gemuev-Lvova, 1989: 155), çocuklara dünyaya gelişleri hakkında söylenen “beyaz yalan”ın mitik arka planını ortaya koymaktadır.

Yukarıdaki tespitlerden de anlaşıla­cağı üzere Türk mitik tasavvuru, bebek­lerin doğumuna refakat eden, doğumu zorlaştırmaya ya da engellemeye kalkı­şabilecek kötü ruhlara karşı mücadele eden, çocukları koruyan dişi ruh Umay’ı kuş biçiminde tasavvur etmiştir. Aynı mitik tasavvurda insan ruhu da kuş bi­çiminde algılanmıştır. Daha çok güney ve kuzey Sibirya sahalarında karşımıza çıkan bu mitik tasavvur, Türklük coğraf­yasının batı ve güney bölgelerinde, ken­disine kutsallık atfedilen leylek ön plana çıkarılarak sürdürülmüştür. Umay’ın yerine Fatma (Fatıma) Ana’yı ikame eden Anadolu Türkleri, çocukların dün­yaya gelmesini sağlayan ve onları koru­yan Umay’ı temsil eden kutsal kuşların yerine de “hacı” leyleği geçirmiştir.[19]

3. Leylek ve Nazar

Tanrı tarafından çocukları koru­mak üzere görevlendirildiğine inanılan ana-kuş/Umay/Ayısıt ve onun günümüz­deki sembolü olan leylek kut taşımakta ve nazardan korumaktadır. Leylek baca­lara yerleşerek evleri de korumaktadır. Diğer taraftan tabiatta bulunan zararlı­ları temizleyerek bereket getirmektedir.

Leylek dışkısı halk arasında “her derde deva” olarak görülmektedir. Na­zarlık olarak bez içinde çıkınlanıp dü­ğümlendikten sonra evde, sandıkta vb. özenle saklanmaktadır.[20] İnanışa göre leylek, somut olan kötülük ve hastalık­lara karşı değil soyut kötülüklere karşı korumaktadır.[21]

Leylek ile bebek arasındaki ilişki loğusa hamamında da ortaya çıkmakta­dır. Doğum yapmış kadın ve bebek kırk gün sonra hamama götürülüp “çıngıl” ile kırklanmaktadır. Bir ip üzerine dizilmiş leylek gagası, kemiği, kuş kanadı, üzer­lik, nazarlık, mavi taş, eski kilit, madeni para, midye kabuğundan oluşan çıngıl, son durulanma suyunda tasın içine kon­makta ve üçer kez bebek ve lohusanın başından aşağı dökülmektedir. (Türkyılmaz 2000: 93)

Nazarlığın etkinliği, yaptıranların buna inanmaları ile doğru orantılı ola­rak artmaktadır. Ayrıca hocanın becerisi ve üfürüğünün kuvveti muradın gerçek­leşmesi ve nazardan korunma için çok önemli görülmektedir.

Leylek bacağı nazardan ve büyüden korumak maksadıyla kullanılış amacına göre farklı işlemlerden geçirilmektedir. Her uygulamada farklı dualar yanında mutlaka Fatiha Suresi okunmaktadır. Leylek bacağı nazarlığı yapımında za­manlama da önemlidir. Mutlaka eski takvime göre yapılmalıdır. Abdestsiz hiçbir dua okunmamalı, büyü yapılma­malıdır. Nazarlık olarak hazırlanan ley­lek bacağı, kesinlikle başkasına gösteril- memeli; örtülü durmalıdır. Gösterilmesi durumunda tılsımın bozulacağına ina­nılmaktadır (Oğuz-Oral 2004: 51-52).

Leylek bacağı nazarlıkları ev, insan ve hayvanlar için hazırlanmaktadır. Ev için yapılanlar, leylek ayağının perde­lerine, özellikle de yazı yazmaya müsa­it olan ayağın alt kısmına bazı dualar yazılarak ve öd ağacı ile tütsülenerek hazırlanmaktadır. Bu iş için özel beyaz kalem kullanılmaktadır. Yazılan ayetler ev sahibinin yıldızına göre değişiklikler arz etmektedir. Yedi ip bağlanarak evin en görkemli yerine asılması; tuvalet ve banyoya yakın olmaması gerekmektedir. Yedi ip bağlama, mitolojik düşüncenin karakteristik rakamıdır. Güney ve kuzey Sibirya Türk topluluklarına kadar yay­gın bir şekilde yaşayan yedi ip bağlama, yaşlı koruyucu ana ruh Umay’ın saçlarını (Sagalayev 1991: 55) ve cennetin-göğün yedinci katını sembolize etmektedir. Bu inancın uzantıları Anadolu’da leylek gö­rünce saçları çekme ve bu sayede uzun, güzel saçlara sahip olunacağı şeklinde yaşamaktadır.[22]

İnsanlar için yapılan nazarlıklar leylek bacağından kesilmiş 3 cm.lik par­çalar iyice temizlendikten sonra kemik delinerek yapılmaktadır. Delik kısma dua okunması özel bir önem arz etmek­tedir. Daha sonra kemiğin üzerine dua yazılıp yedi kat özel ibrişimle sarılmak­tadır. Nazarlık yetişkinler tarafından boyna asılmakta veya iç çamaşırların iç kısmına iliştirilmektedir. Bebeklerin ise kundağına veya beşiğine takılmaktadır. Yetişkinler ve bebekler için hazırlanan nazarlıklar için okunan dualar farklı ol­maktadır.

Hayvanlar için aynı şekilde na­zarlık hazırlanmakta ve boynuna asıl­maktadır. Leylek bacağı nazarlığı için söylenen sözler, baştan beri leyleklerle ilgili vurgulanmaya çalışılan düşünceyi tasdik eder niteliktedir: “Leylek kemiğin­den yapılan bu muska hayvanın boynu­na asılır ve onların koruyucusu olur” (Oğuz-Oral 2004: 51-52).

Kendisine nazar değdiğine ina­nan kişi, nazar duası okunduktan son­ra “Nazarım taş kendim kuş…”(3 defa) deyip kendini duvara ya da taşa üç kere vurursa nazardan kurtulacağı inancı yaygındır.[23]

4. Avrupa Toplumlarında Ba­har, Tarım ve Doğum Bağlamında Leylek

Kuzey Avrupa milletleri de çocukla­ra bebeğin dünyaya gelişini izahta leyle­ği bir aracı olarak seçmişlerdir. Bebekle­rin leylekler tarafından getirildiğine dair Kuzey Avrupa’da popüler olan anlatma­nın, 19. yüzyılda DanimarkalI ünlü ma­sal yazarı Hans Christian Andersen’in yazdığı masallar sayesinde Avrupa’nın diğer yörelerine ve dünyaya yayıldığı gö­rüşü yaygındır.

Leyleğin Avrupa (özellikle de Kuzey Avrupa) coğrafyasındaki yeri ile ilgili en önemli kaynak, Angelo de Guberna- tis tarafından iki cilt olarak hazırlanan Zoological Mythology or The Legends of Animals’tır.

Leyleğin, mitolojide yağmurlu ve kasvetli mevsimi temsil ettiğini ifade eden Gubernatis, eserinin ikinci cildin­de, çocuğun doğuşu ile leylek arasında­ki ilişkiye değinmiştir(de Gubernatis, 1872: 261).[24] De Gubernatis’in leyleğin simgesel anlamı ve çocuğun doğumuyla olan bağlantısı hakkında verdiği bilgi­ler, leylekle ilgili söz konusu tasavvur­ların kaynağının sadece Avrupa coğ­rafyası olmadığını ortaya koymaktadır. Mitolojik bir arka plana sahip olan ley­leğin kutsallığı (özellikle de çocukların dünyaya gelişleriyle olan bağlantısı), Anadolu Türkleri de dâhil olmak üzere Müslüman toplumlarca, İslam’ın kutsal mekânı Kâbe’nin bulunduğu topraklar da göz önünde tutularak yeni anlamlar eşliğinde güncellenmiştir.[25]

Gagavuzlar arasından tespit edi­len ve 4. dipnotta zikredilen leylekle ilgili anlatı, Polonya’da masal formun­da tespit edilmiştir. Söz konusu masal, Tanrı’nın sayısız bir şekilde çoğaldıkları ve gereğinden fazla soruna neden olduk­ları için bir çuvala doldurduğu kurbağa, kertenkele, yılan ve diğer bazı hayvan­lardan söz eder. Masalda Tanrı, çuvalı denize boşaltması için bir insana verir. Zayıf adam, içinde ne olduğunu görmek için çuvalı açar. Bütün hayvanlar kaçıp saklanır, bundan dolayı da Tanrı adamı, onları avlaması ve pisliklerini temizle­mesi için bir leyleğe dönüştürür (Knab, 1996).

Hint-Avrupa inançlarında, tanrıla­rın insanlara tarım sezonunun başında gönderdiği bir elçi olarak kabul edilen beyaz leylek, toprağı uyandırmak için sıcaklık ve yeni bir hayat getiren, ha­sadı arttırmak için ekinleri koruyan bir elçidir.[26] Antik Roma devrinde insanlar, leyleklerin düşünceli ve özverili hayat tarzlarından çok etkilenmişler ve genç­lerin yaşlıları gözetmeleri gerektiği ko­nusunda çıkarılan yasalara “leylekler yasası” adını vermişlerdir.

Beyaz leylekler üzerine yaptığı önemli çalışmalarla da tanınan V. N. Grişçenko, Orta Çağ’da Orta Avrupa’nın pek çok yerinde, özellikle de Almanya’da, beyaz leyleğe zarar verenlerin bir insana zarar vermiş gibi cezalandırıldıkların­dan söz etmiştir. Almanya, leyleklerin yuvalarının korunmasını ciddiye alarak çok sayıda önlem almış; leylek yuvala­rının korunması için gerekli masrafları karşılamıştır (Grişçenko, 1998: 121).

Almanlarda beyaz leyleğin uçup gel­mesi büyük bir olay olarak algılanmıştır.

İnsanlar leyleklerin gelişini birbirlerine haber vermişler, devletin bekçileri çan çalmışlar, piknik yapmışlardır. Hatta leyleklerin geldiği gün liseler kapatılıp tatil ilan edilmiştir. Tatil edilmediğinde ders yapılmadan sadece masallar anlatıl­mıştır. Çocuklar dışarıda toplu halde yü­rüyerek hediyeler dağıtmışlardır. Leyle­ğin gelişini ilk haber verene, “karavay”[27] hediye edilmiştir. Pek çok ülkede beyaz leyleklerin uçup gelişiyle ilgili fallar açıl­mış, çeşitli büyülük eylemler gerçekleş­tirilmiştir (Grişçenko, 1998: 123).

Leyleklerin gelişiyle birlikte düzen­lenen etkinlikler, aynı zamanda baharın gelişi şerefine düzenlenen etkinliklerdir. Baharın gelişine bağlı inanış ve uygu­lamaların, hayvancı ve tarımcı toplum- larda, genellikle ortak motifler içerdiği bilinen bir husustur. Genellikle mart ayında sıcak ülkelerden yuvalarına dö­nen leyleklerin gelişiyle tabiat yeniden canlanmakta, bahar gelmekte, hayvan­lar yavrulamaktadır. Leyleklerin dönüş­leriyle ilgili algılamalarla motiflerdeki benzerlikler, Grişçenko’nun Almanlar özelinde verdiği bilgilerin, temelde ev­rensel bir karakter arz ettiğini ortaya koymaktadır.

Slavlar, leyleklerin gökten baharı ve yeni doğacak çocukları getirdiğine, ve­fat edenlerin ruhlarının leyleğe dönüşüp gittiğine inanışı yaygındır. Beyaz leylek, Almanlarda Donor adlı Tanrı’nın kutsal kuşu olmuştur. Bundan dolayı leyleğin istediği gibi davrandığına; leylek yuva­sının şimşek ve yıldırımdan koruduğu­na inanılmaktadır. Böcekleri yiyerek tarlaları temizleyen leylek, Ermenilerde tarlaları koruyan bir varlık olarak dü­şünülmüştür. Ukrayna’da hangi köyde leylek çok olursa, o yıl orada çok mahsul olacağına inanılmıştır (Grişçenko, 1998: 124-125).

Bulgarlar ve Sırplar, beyaz leyleğin yağmuru önceden sezdiğine inanmışlar­dır. Almanya ve İsviçre’de şöyle bir inanç vardır: Eğer leylek baharda temiz gelir­se yaz kuru ve sıcak olacak; kirli gelirse soğuk ve yağmurlu olacaktır (Grishchen­ko, 1999).

Dünyanın yaratılışı hakkındaki bir Ugor destanında evinin arkasında altın yapraklı bir akağaç yetiştiğinden bahsedilen “Numi-Torum” ve “Kaltaş”, Umay’ın bir yansıması olarak görülmek­te, silik de olsa aynı fonksiyonu paylaş­makta ve Avrupa’da leylek algısının mitolojik arka planını oluşturmaktadır. (Sagalayev 1991: 75)

Dünyevi hayata dair şarkılar sa­yesinde canlanan altın guguklar, hayat sürecinin tarihini ölçen guguklar Güney Sibirya folklorunun geleneksel tiple­mesidir ve Mansilerin destanlarındaki bu detay, büyük ihtimalle Türklerden ahnmıştır.(Sagalayev 1991: 76) Umay anlatılarında olduğu gibi ana-tanrıça Kaltaş, bazen kuş şeklinde yuvada ku­luçkaya yatmaktadır. Sagalayev’in V. N. Çernetsov’dan naklettiği Mansi “kuş” şarkılarında insanlığın ilk anasını yetiş­tirmektedir ve bununla ata-kuştan, ata-insana geçiş gösterilmektedir.[28]

Sonuç

Baharın müjdecisi ve bereket ge­tiricisi olan leylek, Sibirya, Türkistan ve Anadolu Türkleri açısından tabiatın yeniden dirilişiyle bebeklerin dünyaya gelişini simgelemektedir. Anadolu Türk­lerinin leyleğe atfettikleri kutsallığın, özellikle de leylekler ile çocukların dün­yaya gelişi arasında kurdukları bağın köklerini, Türk mitolojisindeki dişi ruh Umay, kuşlar, insan ruhu ve doğumla ilgili tasavvurlarda aramak gerekmekte­dir. Kuzey ve Güney Sibirya sahasında çok daha belirgin bir şekilde karşımıza çıkan kuş biçiminde tasavvur edilen dişi ruh Umay ve Ayısıt ile yine kuş biçimin­de tasvir edilen insan (bebek) ruhu ile ilgili algılamalar, batı bölgelerinde dev­reye leylek sokularak güncellenmiştir. Başka bir deyişle Kuzey ve Güney Sibir­ya başta olmak üzere, Türk toplulukla­rının yaşadığı coğrafyalarda yaygın olan kuş biçiminde tasavvur edilen dişi hami ruh “Umay” ile bebek ruhları arasındaki ilişki, Anadolu coğrafyasında leylek ile bebek arasındaki ilişkiye dönüşmüştür.

Yrd. Doç. Dr. Pervin ERGUN

Gazi Üniv. Fen Edebiyat Fakültesi Türk Halkbilimi Bölümü Öğretim Üyesi, pervinergun@gazi.edu.tr

Kaynak: Millî Folklor Dergisi, Yıl: 2011, Sayı: 89


Kaynaklar:

♦ Abramzon, S. M. “Rojdeniye i Destsvo Kirgizskogo Rebenka”. Soveta Muzeya Antropologii i Et- nografii, c. 12., Leningrad 1949.
♦ Akalın, L. Sami. Türk Folklorunda Kuşlar. Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 1993.
♦ Akbaş, Ali. Eylüle Beste. Ankara: Bengü Yayınları. Ocak-2011.
♦ Alekseyev, A. N. Ranniye Formı Religii Tyurkoyazıç- nıh Naradov Sibiri. Novosibirsk 1980.
♦ Anar, İhsan Oktay. Efrasiyab’ın Hikâyeleri. 21. Bas­kı. İstanbul: İletişim Yayınları, 2010.
♦ Andersen, Hans Christina. 100 Temel Eser-Andersen Masalları. İstanbul: İş Bankası Yayınları, 2008.
♦ De Gubernatis, Angelo. Zoological Mythology or The Legends of Animals. 2. c., London 1872.
♦ Duran, Hakkı (2009)Çankırı Araştırmaları (Söz konusu yazı için 25.01.2011 tarihinde http:// www.aktifbir.com/forum/f32/cilt-lekeleri-hakkinda-1-a-93 adresli internet sayfasına başvurulmuştur.)
♦ Ergin, Muharrem. Dede Korkut Kitabı. Ankara: TDK Yayınları, 1997.
♦ Ergin, Muharrem. Orhun Abideleri. Ankara: Boğazi­çi Yayınları, 2001.
♦ Ergun, Pervin. “Aydın’ın Kuyucak İlçesi Düğünle­rinde Maytapçılık Geleneği”, III. Milletlera­rası Türk Halk Edebiyatı ve Folkloru, 09.11 Ekim 1995, Konya KB Yayınları, 1995.
♦ Ergun, Pervin. Türk Kültüründe Ağaç Kültü. Anka­ra: AKM Yayınları 2004a.
♦ Ergun, Pervin. “Türk Kültüründe Kavaktan İnen Gelin Motifi”, Mitten Meddaha Türk Halk Anlatıları Uluslar Arası Sempozyumu, Gazi Üniversitesi, 25-27 Kasım 2004b.
♦ Ergun, Pervin. “Türk Gelininin Mitolojik Göçü” Göç Uluslar Arası Sempozyumu. Balıkesir 28-30 Mayıs 2010.
♦ Gemuev, I. N.-E. L. Lvova. Traditsionnoe Mirovozz- renie Tyurkov Yujnoy Sibiri-Çelovek Obşçest- vo. Novosibirsk 1989.
♦ Graves, Robert-Raphael Patai. İbrani Mitleri Tekvin- Yaratılış Kitabı. (çev. Uğur Akpur), İstanbul: Say Yayınları, 2009.
♦ Grishchenko, V. N. “Comparison of The Images of Eagle And White Stork in The Folk Beliefs.” Humanitarian Environmental Magazine, Vol. 1. Is. 2. 1999. s. 11-14. (Söz konusu yazı için, 04. 01. 2010 tarihinde http://www.ln.com. ua/~kekz,/english/snm/12-1.htm adresli inter­net sayfasına başvurulmuştur.)
♦ Grişçenko, V. N. “Behy Aist v Mifologii Evropeyskih Narodov i Sovremennıe Predstavleniye o Pro- ishojdenii İndoevropeystev”. Berkut, 7, Vip. 1-2, 1998.
♦ Gureviç, İ. S. Kultura Severnıh Yakuyov-Olenevodov. Moskova 1977.
♦ İnan, Abdülkadir. Tarihte ve Bugün Şamanizm, Ma­teryaller ve Araştırmalar. 5. b., Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1995.
♦ İusiumbeli, İrinça. “Gagauz Türklerinin Mitolojisi Üzerine Bir Deneme”. Millî Folklor, 9 (68), 2005.
♦ Kaşgarlı Mahmut. Divanü Lûgati-it-Türk Tercümesi III. (Çev. Besim Atalay), 4. b., Ankara: Türk Dili Kurumu Yayınları, 1999.
♦ Knab, Sophie Hodorowicz. Polish Customs, Traditi­on and Folklore. New York 1996.
♦ Novik, Y. S. Obryad i Folklor v Sibirskom Şamaniz- me: Opıt Sopostavleniya Struktur. Moskova 1984.
♦ Oğuz, M. Öcal-Zeliha Oral. Türkiye’de 2004 Yılında Yaşayan Halk İnanışları, Nesneler ve Uygula­malar. Ankara: Gazi Üniversitesi THBMER, 2004.
♦ Olgunsoy, Berna. Balıkesir Yöresinden Derlenmiş Bitki Ve Hayvanlarla İlgili İnanış Ve Uygula­malar Üzerine Bir Araştırma, Balıkesir Üni­versitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, (Yayım­lanmamış yüksek lisans tezi) Balıkesir 2007.
♦ Ögel, Bahaeddin. Türk Mitolojisi (Kaynaklar ve Açıklamalarıyla Destanlar). 1. c., 2. b., Anka­ra: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1993.
♦ Popov, A. A. “Semeynaya Jizn u Dolgan”. Sovetskaya Etnografya. 4, 1946.
♦ Roux, Jean-Paul. Orta Asya’da Kutsal Bitkiler ve Hayvanlar. (çev. Aykut Kazancıgül-Lale Ars­lan). İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2005.
♦ Sagalayev, A. M. Uralo-Altayskaya Mifologiya. No­vosibirsk 1991.
♦ Satlayev, F. A. Kumandintsi: İstoriko-Etnografiçeskiy Oçerk. Gorno-Altays 1974.
♦ Serikbol, Kondıbay. Arğıkazak Mifologiyası. 4. c., Almatı 2004.
♦ S. Ü. THKA ve U. Kaset nu. 1544 (Işık Karakoç tara­fından 21.02.1995 tarihinde Kahramanmaraş/ NarlTda, Gülümser Fort’tan derlenmiştir.).
♦ Türkyılmaz, Dilek. Türk Kültüründe Hamam Gele­neği ve Eskişehir Hamamları. Hacettepe Üni­versitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayım­lanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2000.
Dipnotlar:
[1] Aile büyüklerimiz tarafından Muğla-Milas-Kırcağız önünde uzanan düzlüklerle ilgili şöy­le anılar nakledilmektedir: “Güz mevsiminde köyün düzlüklerinde leylekler göç töreni düzen­lerlerdi. Müsabakalar yaparlardı. Askeri nizam içinde yapılan bu törenlerde çeşitli yarışlar, dövüşler gerçekleştirilirdi. Törenden sonra tekrar askeri nizamla güneye doğru yola koyu­lurlardı.” (Hasan Ergun, Milas-Kargıcak 1955, ilkokul, vd.) Kaynak kişiler günümüzde bu törenlere tesadüf etmediklerini belirtmektedir­ler. Aydın, Söke, Milas havzasında, Bafa gölü civarındaki köylerde hala pek çok evin bacasın­da leylek yuvaları vardır ve eskisi kadar olma­sa da leylekler konaklamaktadır.
[2] Çin kaynaklarında yer alan söz konusu üç riva­yetle Bahaeddin Ögel’in bu rivayetlerle ilgili yorumları için bk. Ögel, 1993: 13-57.
[3] Leyleğin başlangıçta insan olduğu, daha sonra işlediği bir kabahatten ötürü Tanrı tarafından kuşa döndürüldüğüne dair inanç, günümüz Türk topluluklarından Gagavuzlar arasından da tespit edilmiştir. Gagavuzlar arasından tes­pit edilen bir rivayette, leyleklerin kuşa dönüş­türülmeleriyle sürekli yılan ve kurbağa topar­lamalarının nedenleri mit ve inanç bağlamın­da izah edilmeye çalışılmıştır: “Leylekler bir zamanlar insan imişler. Bir defasında bunlar Allah’ın huzurunda çok günah işledikleri için Allah onları sırtında kocaman bir sandık taşı­makla tecziye etmiş. Bir yere gelince, merak­larından sandığı açmışlar. İçinden kurbağalar, yılanlar fırlamış. Allah, onlara kaçan bütün yılanlarla kurbağaları topladıklarında, yine insan olacaklarını söyleyerek cezalandırmış. Bu nedenle leylekler sürekli kurbağa ile yılan toplar.” (İusiumbeli, 2005: 215).
[4] Anneler sırt üstü yere yatıp ayaklarının altına çocuklarını dayayıp havaya kaldırarak leylekle ilgili şu tekerlemeyi söylenmektedirler:
“Leylek leylek havada
Yumurtası tavada
Geldi bizim hayata (büyük balkon)
Hayatımız yıkıldı Leylek hapse tıkıldı”
Tekerleme bittiğinde bebeğin eve, annenin kucağına düşüşünü sembolize eden sallama ve kucaklayıp öpme figürleri tekrarlanmaktadır. Uygulamaya tarafımızdan pek çok defa şahit olunmuş; eğlenceli bir oyun olarak defalarca uygulanmıştır
[5] Deriden kabarıklık yapmayan soluk pembe kırmızı renkteki halk arasında lekelere leylek ısırığı denmektedir. Oldukça sık rastlanan bu leke türü en çok ensede görülmektedir. Yüzde görüldüğünde melek öpücüğü olarak adlandırıl­maktadır. Vücudun başka yerlerinde de bulu­nabilen bu lekeler zararsız olduğu için tedavi edilmesine de gerek duyulmamaktadır. Melek öpücükleri çocuklukta kaybolmakta, leylek ısırığı ise erişkin yaşa kadar kalabilmektedir. (http://www.aktifbir.com/forum/f32/cilt-lekeleri-hakkinda-1-a-93/ 25.01.2011)
[6] “Anadolu Türkleri leyleklerin Müslümanlarca kutsal sayılan topraklardan geldiğini ve son­baharda gene ortaya gittiğini değerlendirerek onları hacı olmuş sayar. Türk çocuklarının dilinde bir adları da “hacı-baba”dır. Kimi İslam mabedlerinin bahçesinde (İstanbul-Eyüp Sul­tan Camii) ağaç kovukları, göçte yolculuklarım sürdüremeyen yaralı leyleklerin sığınağı olarak kullanılmıştır. Ahmet Haşim de, “Gurebahaneyi laklakan” adlı eserinde bu merakta olan bir arkadaşından söz eder.” (Akalın, 1993: 110)
[7] Hint mitolojisindeki “İndra”nın “iktidara” sahip olmak amacıyla çıktığı yolcuğu sırasında akar­su kaynağına geldiğinde “calğız ayağımen tur- ğan” (tek ayağı üstünde duran) dişi Tanrı’ya (dişi ruha) rastladığından, bu tek ayağı üze­rinde duran dişi Tanrı’nın iktidar, bereket ve hükümdarlık talihinin tanrısı, yerle suyun reisi, yersel ve göksel hükümranların eşi oldu­ğuna dikkat çeken Serikbol, söz konusu mitin varyantlarında bu dişi ruhun, âlem ağacının dibindeki kaynak başında duran, bu ağacın ruhu olarak tanınan ve turna diye adlandırılan “tek ayaklı insan”a dönüştürüldüğünden de söz etmiştir. “Turnaya benzeyen” tek ayaklı kuşun, ağacın iyesi ya da ruhu olduğuna dair inanca Çin mitolojisinde de rastlanmaktadır (Serikbol, 2004: 229).
[8] Kaşgarlı’nın belirttiği üzere bütün Türk boy­larının ongunları kuş türünden seçilmiştir ve bu da damgalara yansımıştır (Divan-ı Lugati’t Türk).
[9] Kutsal ağacın (hayat ağacının) yaratılış mit­leriyle kimi destanlardaki yeri hakkında bk. Ergun, 2004a.
[10] Yakutlarda bebeğin doğumu ile ilgili bütün nesnelerin doğumdan sonra ormanda saklan­dığı, evlerin içindeki bütün eşyalarla birlikte kutsal ağaç yakılarak tütsülendiği, başka bir ifade ile arındırıldığı (Gureviç, 1977: 135-137); Dolganların doğum için hazırladıkları çadırın dışına gövdesi haç biçiminde olan “turu” adın­daki genç melez ağacı yerleştirdikleri ve kadın­ların bu ağaçlara dayanarak doğum yaptıkları bilinen bir husustur (Popov, 1946: 51-52). Altay Türklerinde de kadınlar, geçmişte, tıpkı Dolganlarda olduğu gibi, ağaç ya da sırığa tutuna­rak doğum yapmışlardır. Çadırda ocağa yakın bir yere konan bu ağaca “kayın-ene” (kayın ana) adı verilmiştir. Yakutlar doğum arifesinde ormandan çatallı iki kayın sırığı getirilip çadı­rın sol tarafında zemine yerleştirir. Bu sırıkla­rın üzerlerine yağ sürüldükten sonra aralarına uzunlamasına başka bir sırık yerleştirilip üze­rine at derisinden halı serilir. Hamile kadın, zemine ot serilen bu tür bir çadırda sırıktan tutunarak doğum yapar (Novik, 1984: 165).
[11] Imay-tashıl, altın kapılarını aç lütfen!
Sol omzumda beyaz kurbanlık kuzu getiriyorum,
Imay-tashıl, altın kale kapılarını aç lütfen! Tapınağına girmeme izin ver, Imay-tashıl!
(Sagalayev 1991: 58)
[12] Hacızade, Leyla. “Eski Türk ve Rusların Etki­leşim İzleri”. 20.01. 2011 tarihinde http://www. turkiyat.selcuk.edu.tr/pdfdergi/s16/hacizade. pdf ‘den alınmıştır.
[13] Ona şöyle seslenilmektedir:
İyi ailelerin koruyucusu,
Dört saç örgülü Dayık ana.
İpek ip dönmektedir!
Bizim embriyoların göbek bağlarının koruyucu¬su,
Ağaç kabuğundan beşiği sallayarak
Çocukların embriyolarını (ruhlarını) koruyor!
(Sagalayev 1991: 70)
[14] Sagalayev’in yorumuna göre bu sözcük Payn- ene veya Bay-ene “kutsal -anadır” Payna-Umay kadınlara doğum esnasında yardım etmektedir. Doğumlar zor gittiğinde Kam Umay’a seslen­mektedir. Bazen bu isim Ubay olarak da söy­lenmektedir.
[15] Ak aydınlıktan davet edilmiş,
Beyaz Imay’a dönüşerek sen geldin,
Küçük beyaz kuşa dönüşerek,
Bıcır-bıcır cıvıldayarak
Altın yapraklı
Zengin akağacın tepesine sen kondun!
Mavi aydınlıktan davet edilmiş,
Mavi Imay’a dönüşerek geldin!
Küçük mavi kuşa dönüşerek,
Bıcın-bıcın cıvıldayarak,
Gümüş gövdeli
Zengin akağacın tepesine sen kondun!
Imay ice Hayrahan! (Sagalayev 1991: 77)
[16] Balalamak da Türk dünyasında yavrulamak anlamında kullanılmaktadır.
[17] Güney Sibirya Türkleri arasından derlenen yaratılış mitleri için bk. Ögel, 1993; İnan, 2000.
[18] Ural bölgesinde Türk kültürü etkisinde kalan Mansilerde (Sosva’da) doğumdan önce ölen çocukların “kırıldığı”nın söylenmesi bunun da “yumurta yuvadan düştü” anlamına gelmesi düşündürücüdür (Sagalayev 1991: 91).
[19] Çocuk ile aile fertleri, özellikle anne arasında bu konuda şöyle bir diyalog geçer: Çocuk: “Ana/ anne ben nasıl oldum, nasıl doğdum, nereden geldim?” Anne: Seni leylekler getirdi/Bir ley­lek seni bacadan attı” Kaynak kişiler leyleğin sevecen olması, yırtıcı olmaması, beyazlığı, güzelliği ve uzun zaman sonra geldiği için tercih edilmiş olabileceğini söylemişlerdir. (Aziz Ayva tarafından Mehmet Atar (Konya- Hadim-Göynükışla 1958) dan 18.02.2010’da ve Kazım Gürsel (Konya-Kadınhanı 1960)’den 23.02.2010’da derlenmiştir.) Önemli bir ayrıntı da bu ifadelerin özellikle yaşlı çiftlerin çocukla­rını izah etmek için kullanıldığını belirtmeleri­dir.
[20] Yrd. Doç. Dr. Armağan Elçi’den 25.01.2011 tarihinde derlenen bilgiye göre kaynak kişinin babaannesi Hüsniye Coşkun (Erzurum 1918­2005) sandığında böyle bir nazarlığı büyük bir özenle saklamıştır.
[21] Yrd. Doç. Dr. Dilek Türkyılmaz’dan 25.01.2011’de Ankara’da derlenmiştir.
[22] 18.01.2011 tarihinde Ankara’da Doç. Dr. Nes­rin Tağızade Karaca’dan derlenmiştir.
[23] Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Halk Bilimi Bölümü yüksek lisans öğrencisi Suna Kakıcı’dan 15.01.2011 tarihinde derlen­miştir.
[24] “Balıkçıl ve leylek, suyu aynı derecede seven iki kuştur ve bundan dolayı bulutlu, yağmurlu, iç karartıcı ya da kasvetli havayı (ki, sıklıkla kara bir deniz olarak tasvir edilir) temsil eder. Gece­den, bulut ya da kıştan, genç güneş, yeni güneş (suda bulunmuş / keşfedilmiş küçük çocuk- kahraman) doğar; bundan dolayı çocukla ilgili popüler Alman inancına göre leylekler, çocu­ğu pınardan getirir. Bununla birlikte, leylek çocuk-kahramanı gagasında tuttuğu müddetçe çocuk doğmuş kabul edilmez; o ancak gagasını açtığında doğar. Leylek çocuğu annesinin eteği­ne düşürür. Leylek, kasvetli havayı temsil eder, hava, kutsal kahraman, yani güneş ortaya çık­tığında ölüdür.”
[25] Müslüman toplumlarda, yaşarken hacca gide­meyen kişilerin öldükten sonra leylek donuna girerek hac görevlerini yerine getirdiklerine inanılmıştır (Grişçenko, 1998: 122).
[26] “Leylekler, göç edip gittikleri sıcak memleket­lerden çoğu zaman mart ayında dönerlermiş. Yani, çiftçilerin ekim-dikim dönemine yetişir­lermiş. Almanlarda leylek, Holda adlı Tanrı tarafından gönderilen baharı getirici bir kuş olarak tasavvur edilmiştir. Baltık halklarında, yani Pruslarda, beyaz leyleğin bahar Tanrısı olduğuna inanılan Potrimpocomile ile ilgisinin olduğuna inanılmıştır. Ermenilerde ise leylek, Ara Gehesik’in habercisi olarak kabul edil­miştir. Ölüp dirilen Tanrı olarak kabul edilen Ara Gehesik, Mısırlıların Osiris’i ve Greklerin Adonis’i gibi bir Tanrı’dır. Ara Gehes’in baha­rı güzelleştirdiğine inanılmıştır.” (Grişçenko, 1998: 123).
[27] Çeşitli ekmek ve poğaçalardan oluşan ekmek takımı.
[28] Sert uzun yapraklı bataklık otuna
Bürünmüş yedi gölün kenarında,
Kurumuş bu bataklık otu parçalarından
Kızlarımı yetiştirmek için, iyi yuva,
Oğullarımı yetiştirmek için, iyi yuva,
Kuş-ben kuruyorum,
Kendi göğsümden yumuşak tüy,
Kuş-ben koparıyorum,
Sert kabuklu iki yumurta Kuş-ben yumurtladım.
Sağlam kabuklu iki yumurta, gagalandı-
Bir ufaklığın gözleri benimkilere benzer,
Ufacık gagası benimkinin aynısı.
Diğer ufaklığın gözleri bambaşka.
Ağzı bambaşka- İnsanoğlunun kızı
İnsanoğlunun yavrusu o… (Sagalayev 1991: 78)

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.