BARBARLARIN ZAFERİ: ADRIANOPOLİS (EDİRNE) SAVAŞI 9 Ağustos 378

BARBARLARIN ZAFERİ: ADRIANOPOLİS (EDİRNE) SAVAŞI 9 Ağustos 378

Prof. Dr. Engin BEKSAÇ

Edirne binlerce yıllık geçmişi içinde tarihin birçok dönüm noktasına tanıklık etmiş bir şehirdir.  Edirne sadece anıtlarıyla değil yaşadığı savaşlarla da şöhret bulmuş bir şehirdir. Edirne kadar toprakları kanla sulanmış şehir çok azdır. Edirne kadar tarihe tanıklık etmiş şehir çok azdır.

Dünya üzerinde Edirne gibi yerleri bulmak zordur. Edirne üzerinde çağların açılıp, çağların kapandığı ölümsüz bir toprak parçasıdır.

Edirne kırlarında akan kanlar her bahar gelincikler olarak tekrar doğarlar. Bu nedenle Edirne çevresindeki kırlarda gelincikler çok miktarda açarlar.  Hafif bir esinti önünde geçmiş savaşları anlatır, bu savaşlarda yitip giden binlerce cana ağıt yakarlar. Bu nedenle Edirne kırlarında gelincikler günü ve geceyi bir başka karşılarlar.

O güzelim gelincikler özellikle Ağustos ayı ile birlikte söyledikleri bitmez tükenmez ağıtların yorgunluğuyla kuruyup toprağa karışır ve uzun bir uykuya dalarlar.  Gelincikler belki de onca savaşta yitenlerin bedenidir. Gelincikler belki de onca savaşta yitenlerin yeni bedenidir.  Gelincikler belki de geçmişi en iyi bilenlerdir.

Edirne kırlarına yaz indiği zaman tüm heybetiyle her tarafı sıcak kavurur. Edirne kırlarına yaz indiği zaman sıcak tüm otlakları kurutur.  Edirne kırlarına yaz indiği zaman tüm ruhları kavurur.  Eski savaşların ağıtları yürekleri yakar. Eski savaşların anıları ruhları kavurur.

Edirne kırları nice nice savaşa tanık olmuştur. Edirne kırları nice nice canın yitişine tanık olmuştur. Edirne kırları tarihin dönüm noktası olan savaşlara mekân olmuştur.  Edirne kırları bir Romalı İmparator’a da mezar olmuştur.  İmparator Valens‘in bedeni bu topraklarda yitip gitmiş.  İmparatorun ruhu belki de gelinciklerin içinde kendine bir yer bulmuştur.

Edirne yazları sıcağıyla ünlüdür. Edirne sıcağı kırları kavurur. Edirne yazları insanları yorgun ve susuz bırakır. Edirne yazları zamana kafa tutar dayanır. Edirne yazları zamanı kuşatır.

Edirne yazları zorludur. Edirne yazları acımasızca insanı dermansız bırakır. Fakat Edirne yazları orduları sever ve onları kuşatır. Bu nedenle Edirne yazları çok sayıda savaşa da tanık olmuştur.

Sayısı çoktur bu savaşların. Belki de sayılamayacak kadar da çoktur. Fakat en bilinenlerin içinde bir tanesi özellikle tarihte çok farklı bir yer tutmuş ve tarihçilere çok ama çok konu olmuştur.

Daha Osmanlıların Edirne’ye gelmesinden çok ama çok zaman önce, 9 Ağustos 378 tarihinde Edirne‘nin kuzeyindeki bir bölge belki de tüm Dünya tarihinin en önemli savaşlarından birine sahne olmuştur.

Bu savaş öyle bir savaştır ki bir den etkisi görünmese de zaman içinde her şeyin yıkılıp yeni baştan kurulmasına bir öncü olmuştur.

Edirne kırları bizi çağırıyor. Edirne yazları bizi kucaklıyor.

İşte öykümüz de burada başlıyor. Gelinciklerin ağıtlarına katılan kelebekler bize geçmişten, o çok uzak geçmişten anılar aktarıyor.

Edirne o kadar çok savaş gördü. Kan gördü. Acı gördü. Ölüp, ölüp dirildi. Edirne’nin belleğinde her 9 Ağustos fazla yer etmese de 1636 yıl önce yaşananlar dünya tarihine kazındı. Çoktan yerini aldı bile.

Çünkü bu savaş öylesine bir savaş değildi. Bir çağı kapatıp, bir çağı açacak cinstendi.  Bu nedenle Edirne belleğinden silse de dünü, tarih hiç unutmayacak bu kanlı günü. Çünkü çok büyük oldu ünü.

Vatanı İsveç olan Gotlar‘ın Doğu Avrupa Bozkırları’nda geçen yüzlerce yıldan sonra Roma ile yaptıkları savaşlar içinde kendileri için bir yıkım olan ve şu anda Sırbistan sınırları içinde kalan Niş Şehri yakınlarında yapılan Naissus Savaşı‘ndan yüz yılı aşkın bir zaman sonra kendileri için zorlu ve acılı bir süreçte başlıyor öykümüz.

Romalılar tarafından 269 da Naissus Savaşı‘nda ağır bir yenilgiye uğratılan Gotlar tamamen Tuna Nehri’nin kuzeyindeki bozkırlara sığınmak zorunda kalmışlardı. Esasında bu bölge kendileri için hiç de güvenli değildi. Düzenin tam sağlanamamasından doğan iç anlaşmazlıklara olduğu kadar, dış saldırılara karşı da çok iyi savunulamayacak bir bölgede yaşayan Gotlar, Tuna Nehri’nin güneyindeki Romalılar kadar başka birçok kavimle de mücadele içindeydiler.  İç mücadeleleri de bitmek tükenmek bilmiyordu.

Bu süreçten güçlüler olarak iki Got topluluğunun adı geçiyordu. Bunlar Thervingi ve Greuthungi olarak bilinen iki gruptular.

4. yüzyılın ikinci yarısının başlarında Thervingi Gotları iki liderin mücadelesine sahne oldu. Bu şahıslar Athnaic ve Fritigern idi. Bu mücadeleden başarıyla çıkan Fritigern oldu. Bu mücadelede Doğu Roma yönetimi Fritigern’i desteklemiş ve hatta Hristiyanlığı kabul etmesi için baskı yapmıştı. Bu baskılar sonucunda Fritigern de Doğu Roma yöneticileri gibi Hristiyan olurken, Arius Mezhebini kabul etmişti.

Greuthungi Gotları ise, başlarında bulunan Alatheus‘un becerisiyle böylesi bir mücadeleden uzak kaldılar.

Roma İmparatoru Valens komutasındaki Roma Orduları‘nın 367– 369 arasındaki saldırılarını alt eden Gotlar, 376 da başlayan Hun akınları ve ortaya çıkan büyük kıtlık karşısında çaresiz kaldılar. Göçe başladılar. Gotlar, Tuna Nehrine geçip 377 de Moesia‘ya yerleştiler.

Romalı yöneticiler Lupicinus ve Maximus ‘un fırsatçı ve baskıcı tutumu Gotlar’ı hayli rahatsız etmekteydi. 377 yılının ortalarında bu Romalı yöneticiler, günümüzde Bulgaristan’ın Varna Bölgesi içinde kalan Devnya‘da bulunan Marcianopolis kentinde düzmece bir ziyafetle Thervingi Gotları’nın başında bulunan Alavivus ve Fritigern’i öldürmeye teşebbüs ettiler. Fritigern bu tuzaktan kurtulmayı başardı. Kentin dışına çıkarak Gotları bir araya topladı ve şehrin dışında bir güç oluşturdu.

Fritigern komutasındaki Thervingi Gotları üzerlerine gelen Lupicinus komutasındaki Roma Ordusu’nu, Marcianopolis yakınlarında yapılan ve tarihe Marcianopolis Savaşı olarak geçen savaşta yok ettiler.

Romalılar bu zavallı ve yorgun halkı alt ederek, yok edeceklerinden emindi.  Fakat umulan olmadığı gibi ortaya çıkan çatışmaları da atlatan Gotlar güneye doğru ilerleme ve Roma’nın zengin bölgesi Trakya’ya doğru ilerlemeye başladılar. Hedefleri kendileri için daha emin ve yaşamlarını sürdürmek için daha verimli bir bölgeye yerleşmekti.

377 yılı içinde Romalı generaller Richomeres, Profundus ve Trajanus komutasındaki Roma birlikleri Ad Salices Savaşı olarak bilinen bir başka savaşta Gotlar ile tekrar mücadeleye girdiler. Çok kanlı olmasına rağmen kesin bir sonucu olmayan bu savaş esnasında Gotlar bir daire oluşturdukları arabalarından oluşan tahkimatı kullandılar.  Daha sonra kullanmaya başlayacakları savunma ve savaş taktiklerinin ilk sonuçlarını da bu savaşta elde ettiler.

Takip eden süreçte günümüzde Bulgaristan sınırları içinde kalan Debelt yakınlarındaki Dibeltum’da Romalılar’ın en deneyimli ve güçlü askeri birliklerinden olan Scutarii Lejyonları ve Trakya Ordusu’nun bazı birlikleri Greuthungi süvarileri tarafından imha edildi. Bu mücadele de Got süvarisinin Roma Lejyonları karşısındaki imha gücünü göstermesi bakımından Gotlara önemli bir fikir verdi.

Bu sürece kadar Romalılar tarafından birleşmeleri engellenmeye çalışılan Got grupları bir araya gelmeyi başardı.

Got topluluğu Fritigern başkanlığındaki Thervingi, Alatheus başkanlığındaki Greuthungi Gotları ile, farklı bir etnik kimliğe sahip olan, Kafkas kökenli Alanlar’dan oluşuyordu.

Bunlar dışında bu birliğe bazı Hun grupları ile Romalılar’a başkaldıran bazı Trakyalı yerli gruplar ve köleler de katılmıştı. Romalılar’ın zulmünden bıkan yerli halk dışında topluluğa katılan kölelerin büyük çoğunluğu da daha önce Romalılar’a satılmış olan Gotlar‘dı.

Bu noktada tarihi kayıtlar bu oluşumun başında üçüncü bir şefin adını vermektedir. Bu şef Saphrax veya Saphrac olarak tanınan ve daha çok da Got olmaktan çok Alan özellikleri gösteren bir isme sahiptir. Muhtemelen de, bu ittifak içinde yer alan Alanlar‘ın başkanı olması akla uygundur.

Gotlar ve müttefiklerinin oluşturduğu bu federe güçlerin askeri teçhizat ve silahlarının önemli bir bölümü daha önceki savaşlarda ölen Romalı askerlerin üzerinden alınmış silahlardan oluşuyordu. Bu nedenle Got ordusunda Roma askeri giysilerine sahip çok sayıda asker mevcuttu.

Gotlar önemli ölçüde açlık çektikleri için yiyecek bulabilecekleri yerler ve zahire dolu Roma depolarını aramaktaydı.  Böyle bir yerin varlığı muhtemelen yerli halk tarafından Fritigern‘e iletilmiş olmalıdır. Bu yer Adrianopolis yakınlarındaki günümüzdeki Havsa İlçesi‘ne bağlı Hasköyü’nün hemen yanı başındaki Nike yerleşmesidir. Nike önemli bir askeri üst ve depo merkezi olarak Romalılar tarafından çok iyi teçhiz edilmiş bir yerleşmedir.

Nike’deki depoların Gotlar‘ın Adrianopolis istikametine yönelmesinde önemli bir etkisinin bulunduğu belli olmaktadır. Bunun dışında Batı Roma kuvvetlerinin Balkan Dağları ve daha güneydeki bölgelerdeki tahkimatlarının da Gotların bu yolu tercih etmesinde önemli bir rol oynadığı bellidir.

Adrianapolis çok güçlü bir kaledir. Fakat çevresinde zengin villaların yanı sıra bol ve bereketli meyve bahçeleri ve tarım alanları mevcuttur. Kent Gotlar‘ın düşüremeyeceği güçlü bir kaleyle savunulmaktadır. Fakat çevresi tamamen korumasızdır.

Bunlar dışında bu süreç içinde Adrianopolis içinde yaşanmış bir olayın da yönlenmede etkisi olması mümkündür.

Got ayaklanmasının başlamasından kısa bir süre önce Tuna Nehri ötesinde bulunan Thervingi Gotları arasından toplanan bazı askerler Sueridas ve Colis adlı iki soylu Got başkanlığında Lejyoner olarak kullanılmak üzere Adrianopolis‘e yerleştirilmiştir.

Got ayaklanmasının ve savaşların başlamasıyla birlikte Doğu Roma İmparatoru Valens bu Gotlar‘ın Adrianopolis’i terk etmesi ve günümüz Keşan bölgesine ve kıyıya yakın kesimlere gönderilmesini emretmiştir.

Şehir içinde bulunan Gotlar kale komutanından yolculuk için erzak ve para talebinde bulunmuş, fakat bu istekleri şiddetle ret edildiği gibi, silahlandırılan şehir halkı üzerlerine saldırtılmıştır.  Kale komutanının kale surları dışında bulunan çiftliğine yapılan saldırı ve tahribat üzerine kale komutanı bu saldırıların arttırılmasını emir etmiş ve sonuçta çıkan çatışmalarda Gotlar üzerlerine saldıranların büyük bir bölümünü yaralayıp, öldürerek, üzerlerindeki silah ve askeri teçhizata el koymuşlardır.

Bu çatışmalardan sonra kenti terk eden Gotlar Valens’in kendilerine emir ettiği istikametin tersine kuzeye yönelerek soydaşlarına katılmışlardır.

Adrianopolis ve çevresini gayet iyi tanıyan bu Gotlar‘ın da Gotlar başkanlığındaki federe gücün bölgeye yönelmesi ve rahat hareket etmesinde önemli bir rolü olması akla uygundur.

378 yılı ilk aylarında Romalılar Gotlar ve diğer Barbar grupların hareketliliği karşısında hayli rahatsızdır.  Gotlar dışında diğer Germen grupları da Romalılar ile ciddi bir mücadeleye başlamıştır.

Sassani topraklarını ele geçirmek hülyası ile Suriye‘de bulunan İmparator Valens ve Batı Bölgeleri başında bulunan İmparator Gratianus duruma müdahale etmek için hazırdır. Ve dahası kendilerinden ve zaferlerinden de çok emindirler.  Çünkü Roma bu tarihe kadar Barbarlar karşısında önemli bir savaşı kaybetmemiş, kaybettikleri de bölgesel olmaktan öteye geçmemiştir.

Fakat Valens Trakya’da oluşan durumdan da büyük rahatsızlık duymuştur.  Got ayaklanması onun doğuya saldırılarını engellemiş ve hiçbir zaman gerçekleştiremeyeceği Sassani topraklarını fethini engellemiştir.

Roma sınır bölgeleri ve Trakya’da çatışmalar sürmektedir.

Valens Suriye‘de iken Gotların ilerlemesini ve Batı Bölgeleri İmparatoru Gratianus‘un da Alemani Kabilesi ile yaptığı savaşları kazandığını haber alır.  Romalılar’ın generallerinden Sebastianus‘un da Barbarlar karşısında bazı başarılar kazandığını duyması Valens‘in güvenini iyice arttırmıştı.

Suriye’de bulunan Valens buradan da aldığı askerlerle birlikte Trakya‘ya doğru yola çıkar. 30 Mayıs 378 de İstanbul (Konstantinopolis)’a ulaşır ve Adrianopolis’e doğru yoluna devam eder. Bu süre içinde General Sebastianus da Trakya’dan 2000 asker toplamış ve bir birlik oluşturmuş ve Adrianopolis önlerinde İmparator Valens‘i beklemeye başlamıştır.

Adrianopolis‘e ulaşan İmparator Valens şehrin surları dışında bir kamp kurarak bu kampın çevresini hendekler ve kazıklarla tahkim eder. Bu esnada İmparator Gratianus‘un gönderdiği Galya birlikleri de Valens’in karargâhına ulaşır.

Bu süreçte İmparator Gratianus‘un Adrianopolis istikametindeki ilerleyişi bazı Alan birliklerinin saldırıları nedeniyle, günümüzde Voyvodina’da kalan Sremska Mitrovica olarak bilinen yerleşme yakınlarında bulunan Sirmium‘da durmak zorunda kalmıştır.

Günümüzde Bulgaristan sınırları içinde Veliko Trnova yakınlarındaki Nikyup Köyü’nde bulunan Nikopolis ve daha sonra Stara Zagora yakınlarındaki Beroe‘de toplanan Gotlar başkanlığındaki federe güçler Adrianopolis yönündeki ilerleyişlerini sürdürürler.

6 Ağustos 378 de 10.000 kişilik bir Got ordusunun gelmekte olduğunun haberi Valens’e iletilir. Romalılar’ın hiçbir zaman Got, Alan ve Hun süvari birliklerinden haberi olmayacaktır.

8 Ağustos 378 de federe güçlerin başında bulunan Fritigern‘i temsilen bir rahip elçi olarak Valens’in ordugâhına ulaşır. Gotlar’ın barış ve yerleşecek bir yer istediği bilgisini imparatora iletir. Fakat kendisi ve ordusundan çok emin olan Valens bu teklifleri hemen ret edererek, elçiyi geri gönderir.

İmparator Valens Gotlar’ın bu gelen ikinci bir grubu olduğunu bilmekte ve grup yetişmeden kesin sonuca gitmek istemektedir.  İlk grubu yok ettikten sonra, ikinci grubun yok edilmesi tabii ki daha kolay olacaktır.

İmparator Valens, İmparator Gratianus ve bazı generallerinin itidalli davranması ve beklemesi yönündeki önerilerini kabul etmez ve tüm savaş hazırlıklarını tamamlar.

9 Ağustos 378 sabahı Gotlar ve müttefikleri tarafından oluşturulmuş federe güçlerin Adrianopolis kuzeyinde ve şehre çok yakın olduğu Romalılar tarafından bilinmektedir.

Kendi hazineleri ve önemli memurlarıyla hizmetlilerini Adrianopolis Kalesi‘nin güçlü surları arkasında emniyete alan İmparator Valens savaş hazırlıklarını tamamlamıştır.

Sabah 07.00 sıralarında Adrianopolis surları önünde kamp kurmuş olan Roma Ordusu kuzeye doğru yürüyüşe başlar. Zorlu bir arazi üzerinde, ağır Yaz sıcağının da etkisiyle çok zor bir ilerleyiş süreciyle 7 veya 8 saatlik bir yol aldıktan sonra Roma Ordusu 14.30 veya 15.00 civarlarında Gotlar’ın tahkimatlarıyla karşılaşmıştır.

Thervingi savaşçıları bir tepe üzerinde arabalarıyla oluşturdukları yuvarlak bir tahkimatın arkasında bulunmaktadır.  Ordunun süvari birlikleri ortada yoktur.

Fritigern savaş öncesi görüşmeleri çok iyi kullanarak Romalılar karşısında çok kritik bir zaman kazanmayı ve Romalıları oyalamayı başarmıştır.

Got ve Alan Süvarileri‘nden haberi olmayan Romalılar kısa zamanda kesin bir başarı kazanmak için hemen tepe üstündeki arabalarla oluşturulmuş tahkimata doğru saldırıya geçerler. İlk elden saldıran Roma süvarileri olmuştur. Sağ ve sol taraftan arabalara saldırıya geçen Roma süvarisinin hedefi kısa sürede arabalı tahkimatı ve burada bulunan piyade savaşçıları ve daha doğrusu tüm Gotları yok etmektir.

Roma piyadelerinin ilerleyişini engellemek ve Roma süvarilerini dağıtmak için Gotlar etraflarında bulunan arazi üzerindeki çalılar ve otları ateşe verirler. Ve hatta yanan oklar atmaya başlarlar. Yükselen dumanlar ve havanın sıcağı ile birleşen otlak yangını Roma süvarisi ve piyadesini çok zor bir durumda bırakır. İçlerinde irtibat kopuklukları ve dağılmalar başlar.

Tam bu esnada ortaya çıkan Greuthungi Gotlar‘ın ağır süvari ve Alanlar’ın hafif süvari birlikleri her iki koldan arabalara temas eden Roma süvarisini sağdan ve soldan sıkıştırarak etkisiz hale getirecektir. Bu süvari saldırıları sonucunda Roma süvari birlikleri tamamen yok olmuş ve çok kalabalık olan Roma piyadeleri sıkışık bir savunma durumu almak zorunda kalmıştır.

Bu Greuthungi ve Alan süvari saldırısının planlı bir tuzak olarak mı yoksa tesadüfi bir saldırımı olduğu hususu bugün dahi tartışmaya açık olsa da, seçilen tepenin özellikleri ve konumu, bu hareketin son derece de planlı olduğu intibaını vermektedir. Çünkü bu süvari saldırısı aniden tepenin ardından gelen güçler tarafından yapılmıştır.

Romalı asker ve tarihçi Ammianus Marcellinus bu saldırıyı bir tesadüf olarak göstermek istese de, Romalı tarihçinin bu konuda taraflı bir konum sergilediğini de unutmamak gerekmektedir. Olayların gelişimi Fritigern‘in son derece planlı bir savaş taktiği uygulandığı intibaını vermektedir. Uygulanan strateji daha önce Romalılar ile yapılan savaşlarda kazanılan deneyim, beceri ve bilgilerin tam olarak ortaya konduğu bütüncül bir uygulamadır.

Daha çok Step Kavimleri’nin uyguladığı tipteki süvari saldırısı topluluk içinde bulunan Alan ve Hun gruplarının savaş stratejileri ile uyuşum içinde olup, Romalılar için çok yapancı bir stratejidir.  Bu tip bir süvari saldırısı Avrupa Askeri Tarihi için de ilktir.

Tepenin eteklerine sıkışan ve kullandıkları büyük kalkanlar ve uzun kargılar nedeniyle de hareketsiz kalan Roma piyade güçleri tam bir savunma hattı oluşturamadan ağır bir süvari saldırısı altında kalmış ve süvarileri desteklemeye gelen Got piyadelerinin de katkısıyla tam bir çember içine alınarak yok edilmiştir.

Savaş esnasında yaralanan İmparator Valens tüm koruma çabalarına rağmen korunamamış ve savaş meydanında ölmüştür. İmparatorun cesedi hiçbir şekilde bulunamamıştır. Bu durumda Valens‘in savaşa giderken pelerini dışında başka bir imparatorluk sembolü takmamış olmasının da rolü büyüktür.

Valens‘in ölümü konusunda bilgi veren Ammianus Marcellinus imparatorun atılan bir okla yaralanarak savaş alanı yakınlarında bulunan iki katlı bir eve götürüldüğünü ve bu evi kuşatan Gotlar ile yapılan çatışma esnasında da bu evin Gotlar tarafından ateşe verildiğini anlatmaktadır.  Fakat bu anlatının da sağlam bir kaynağa dayanmadığı aşikârdır.

Savaşın şiddeti akşam saatlerine kadar sürmüş ve Barbar güçler Romalıları karanlığın çöküşüne kadar katletmeye devam etmiştir.  Savaş alanından kurtulabilen Romalı askerler Adrianopolis Kalesi‘nin güçlü surları arkasına sığınabilmek için kaçmaya başlamış ve onların kovalayan süvari birlikleri de çok kısa bir süre içinde Adrianopolis Kalesi‘nin önüne kadar gelmiştir.

Kaçan Romalı askerleri içeri almak için açılan kale kapıları Got ve Alanlar’ın ulaşmasıyla birlikte kapatılmış ve kale savunma durumuna geçmiştir.  Surlar dışında kalan Romalı askerlerin hemen hepsi de düşman süvarileri tarafından imha edilmiştir.  Şehrin surlarında bulunan Romalı askerler kendi arkadaşlarının yok edilişini seyretmek zorunda kalmıştır.

Ellerinde önemli kuşatma silahları olmayan Gotlar kısa bir süre şehrin önlerinde kaldıktan sonra batıya yönelmiş ve Balkanlar’ın içlerine doğru gitmişlerdir.

Böylece Fritigern yüz yılı aşkın bir zaman önce Gotlar’ın Romalılar’a karşı kaybettikleri Naissus Savaşı’nın öcünü almış ve tarihin dönüm noktalarından birine diğer şeflerle birlikte imzasını atmıştır.

Romalılar kendilerinden sayıca çok daha az askeri olan bir orduya yenilmişler ve hatta kendilerinden çok daha küçük olan bu ordu tarafından imha edilmişlerdir. Savaşa katılan Roma Ordusu’nun asker sayısının 60.000 üstünde olduğu, buna karşı Barbar federe güçlerinin 15.000-20.000 civarında olduğu bilinmektedir.  Romalılar’ın asker kaybının 40.000 üstünde olduğu bilinirken, rakiplerinin kaybının – tam olarak bilinmese de – böyle bir savaş için çok düşük olduğu kanısı yaygındır.  Çünkü daha sonraki süreçlerde Gotlar‘ın yaptığı diğer mücadelelere katılan askeri güçlerin durumu da bu savaşta çok fazla bir kayba uğramadıklarını göstermektedir.

Barbarlar karşısında yenilmez kabul edilen Roma ordusu bu savaş sonucunda üçte ikisinden fazlasını kaybettiği gibi ilk defa bir Roma İmparatoru da savaş meydanında kalmış. Cesedi bile bulunamamıştır.  Romalılar bu savaşta en deneyimli asker ve komutanlarının önemli bir bölümünü kaybetmiştir.  Bu kayıplar daha sonraki süreçlerde ortaya çıkan Roma ve Got mücadelelerinde etkisini göstermiştir.  Romalılar bundan sonraki süreçler de Barbarları denetleyemedikleri gibi, Gotlar’ın ve diğer Barbarlar’ın varlığını tanımak zorunda kalmışlardır.

Bu savaş esasında Ortaçağ sürecinde oluşan ortamın ve Batı Roma’nın da yıkılışının ilk habercilerinden biri olması açısından da öneme haizdir.  Çünkü gelişen zaman içinde Batı Romanın yok edilmesi Gotlar başta olmak üzere Barbarlar tarafından gerçekleştirilecektir.

402’de Vizigotlar’ın Şefi Alarik İtalya’yı işgal ederek Roma’yı ele geçirecek ve yağmalayacaktır. Hatta kısa bir süreyle de olsa Gotlar’ın bir kolu olan Ostrogotlar İtalya’da bir devlet kuracaklardır. Bu süreçte Gotlar’ın diğer kolu olan Vizigotlar ise İspanya‘da bir başka devlet kurmuşlardır.

Bu noktada en ilginç olgulardan biri savaşın geçtiği yer konusudur. Tarihi kayıtlarda tam bir netlikle belirtilmeyen ve Edirne’nin kuzeyi olarak aktarılan bu yer esasında tartışmaya açıktır.

Bazı Batılı tarihçiler bu yeri genel olarak Muratçalı Köyü’nün yanı başında bulunan tepe olarak belirtmekteyse de, bu çevrede savaşın gelişimine çok da uygun düşen tepeler de mevcuttur.  Özellikle şu anda üzerinde Yıldız Tabya’nın kalıntılarının bulunduğu Yıldız Tepe bu savaşın gelişimine çok daha uygun özellikler sergilemektedir.

9 Ağustos 378 de vukuu bulan Edirne Savaşı Dünya Tarihi‘nin önemli dönüm noktalarından biri olarak tarihte yerini almış ve insanlığın belleğine kazınmıştır.  Biz fazla önemsememiş dahi olsak, Batılı Tarihçiler bu konuya çok önem vermektedir. Bunun kanıtı da bu savaş hakkında yapılan çok sayıdaki yayın ve yazılan kitaptır.

Greuthungi, Alan ve Hun Atlıları
Bir fırtınaya dönüştüler,
Bir yıldırım gibi çakarak
Sarsarak yeryüzünü derinden
Derinden,
Tarihin akışını
Baştanbaşa değiştirdiler.

Prof. Dr. Engin BEKSAÇ

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ