AZERBAYCAN’DA MÜSTAKİL HANLIKLAR DEVRİNE UMUMÎ BİR BAKIŞ

AZERBAYCAN’DA MÜSTAKİL HANLIKLAR DEVRİNE UMUMÎ BİR BAKIŞ

III. Hanlıklar Devrinde Azerbaycan’da Hayat

  1. İdari Yapı

Hanlıklar devrinde Azerbaycan’da idari yapı, daha ziyade derebeyliği andırıyordu.[17] İdari hakimiyet hakkı hanın elindeydi. Zabıta işleri hanın tayin ettiği naipler tarafından yürütülürdü. Hanlıkların sınrları içinde asayiş işlerine son derece büyük önem verilmekteydi. Sınırlar dahilinde güvenlik işleri “Çapar” diye adlandırılan kolluk kuvvetleri tarafından sağlanırdı. Güvenliğin tam olarak sağlanabilmesi için önemli noktalarda kurulan karakollara “Çaparhane” deniyordu. Bu görevlerinin yanında çaparlar, istihbarat ve posta işlerine de bakarlardı.

Hanlıkların tamamında adalet işleri kadılar tarafından yürütülürdü. Mülki ve idari işler genellikle şeriat hükümlerine ve örf üzerine tanzim olunurdu. Hanlıklar bünyesinde adalet işleri, şeriat üzerine kurulan mahkemeler tarafından yürütülürdü. Bu mahkemelerin tatmin edici kararlar verdiklerine bir örnek, Rus istilasından sonra dahi Gence Hıristiyanlarının kendi istekleriyle şikayetlerini Gence kadılığına yapmış olmalarıdır. Kadıların tayini bizzat hanlar tarafından yapılırdı. Bunların hükümleri hanlıkta icra ve infaz olunurdu. İdam cezası bizzat hanın selahiyeti dahilindeydi.

Hanlıkta hükümet işlerinin yürütüldüğü yere “Divanhane” adı verilirdi. Hanlıkların en yüksek idari mercii burası idi. Bilinen divan üyeleri; vezir, Müstevfi, Kalebeyi, Divanbeyi, Kadı, Hazinedarbaşı, Mirza gibi yüksek rütbeli devlet görevlileriydi.[18] Bunların herbiri divanda kendine mahsus işlerin görüşülmesi sırasında görüşlerini belirterek, kararların en isabetli şekilde alınmasına yardımcı olurlardı.

Vezir, handan sonra divanın ve aynı zamanda hanlığın en yüksek rütbeli resmi görevlisiydi. Dolayısıyla en meşakkatli işlerin ilk muhatabıydı. Ülkenin karşı karşıya kaldığı tehlikelerin bertaraf edilmesinden, karşılaşılan diğer bütün müşkilatların giderilmesinden birinci derecede sorumlu olan vezir, hanının olurunu almak şartıyla geniş yetkilere sahipti.[19]

Divanbeyi, Divanhane’de önemli yeri olan görevlilerden biriydi. Hukuki meselelerin görüşüldüğü oturumlarda hanın danışmanı durumundaydı. İşlerini yüzyıllardan beri uygulanagelen İslam hükümlerine göre yürütürdü. Kadılar, mahkemelerin başında bulunan ve adalet işlerinin yürütülmesinden doğrudan sorumlu olan devlet görevlileriydi.

Kadılık kurumu bütün İslam devletlerinde çok önemli bir kurum olup, görevi sadece mahkemeye intikal eden davaları şer’i ve örfi hukuka göre sonuçlandırmakla sınırlı değildi. Onlar; bulundukları yerlerin belediye işlerine, mülkiye, asayiş, ahlaki gidişat gibi pek çok dini ve dünyevi işlere bakarlardı. Özellikle Osmanlı devlet teşkilatında gördüğümüz bu yetkilerin daha da geniş olduğunu belirtmek mümkündür.[20] İslam devlet geleneğine göre teşekkül ettiğini gördüğümüz hanlıklarda da kadılık kurumunun benzeri fonksiyonlar icra ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Mirzalar, hanın şahsi tasarrufunun idaresiyle meşgul olmakla birlikte, halktan toplanan vergileri ve harç adı altında alınan paraları özel defterlere kaydederlerdi. Han tarafından şahıslara gönderilen tebligatlar mirzalar tarafından kaleme alınıyordu. Yine Mirza denilen görevliler, dış ülkelerden ve komşu hanlardan gelen mektup ve fermanları hanın huzurunda okurlar ve onlara cevaplar hazırlarlardı. Zaman zaman komşu devletlere yahut hanlıklara hanın elçisi olarak da gönderiliyorlardı.[21]

Hanlık Divanhanesi’nin nüfuzlu şahsiyetlerinden biri de Titul adı verilen toprağa sahip askeri kumandandı. O, asker ve harp techizatı konusunda han karşısında doğrudan sorumluluk taşıyordu.[22] Hanlar geçici olarak bir yere gittikleri zaman, kendilerine naib sıfatıyla bu kumandanlar vekalet ediyorlardı.

Hanların yakın ve mutemet adamlarından olan Koruyucubaşı (Keşikçibaşı), bizzat hanı ve onun sarayını iç ve dış tehlikelere karşı koruyan kuvvetlerin başındaki şahsa deniyordu. Han hareminin korunması işi de onlara verilmişti. Eşikçibaşı denilen memur da hanın haremindeki görevlilerin yüksek rütbelilerindendi.[23]

Divanhanelerde bunların dışında başka üst rütbeli görevlilerin mevcudiyeti muhtemel ise de, tespit edilebilen görevliler şimdilik bunlardan ibarettir. Bu üst düzey görevleri yerine getiren memurların maiyyetinde çalışan pek çok alt görevliler de vardı.[24]

  1. Toprak Mülkiyeti ve İktisadi Yapı

Azerbaycan’da ekonomik hayat, daha XVII. yüzyılın sonlarına doğru kötüleşmeye başlamıştı. XVIII. yüzyılın başlarından itibaren bu kötü gidişat daha da belirginleşmişti. Nadir’in İran’da şahlığı döneminde (1736-1747) bu ülkenin girdiği savaşlarda Azerbaycan halkının da seferber edilmesinden ve savaş hali bahane edilerek İran memurlarının uyguladıkları soyguncu idare biçiminden dolayı iktisadi buhran gittikçe dayanılmaz noktalara ulaştı.[25]

Nadir Şah’ın ölümünden sonra İran’da başlayan taht mücadeleleri, Azerbaycan’ın bu ülkenin egemenliğinden kurtulmasına vesile oldu. Müstakil hanlıklar şeklinde yeniden teşkilatlanan Azerbaycan vilayetlerinde, yüzyılın ikinci yarısından itibaren ekonomik hayat canlılık kazanmaya başladı. Bu canlılıkta, kısa vadede ülkeye yönelik yeni işgal tehlikesinin görülmemesi, Nadir Şah zamanında İran ordusuna katılmak zorunda olanların geri dönerek ziraat ve hayvancılıkla yeniden uğraşmaya başlamaları gibi olumlu gelişmelerin büyük katkısı olmuştur. Ancak iktisadi bakımdan bu iyiye doğru gidişi hanlıkların tamamına mal etmek doğru değildir. Kendi içinde asayişin ve sükünetin durumuna, komşu hanlıklarla münasebetlerinin ne şekilde olduğuna, sahip oldukları tabii ve beşeri kaynakların durumuna göre farklılıklar arz etmeleri gayet normaldir.[26]

Her siyasi teşekkülde olduğu gibi, Azerbaycan’da da XVIII. yüzyılın ikinci yarısında oluşan müstakil hanlıklar, kendi halkından muayyen miktarda bir vergi tahsil etmişlerdir. Bu hususta ayrıntılı bilgilere ulaşamadık. Sadece Gence’nin Ruslar tarafından zaptedildiğinde, hanın halktan yıllık 50.000 manat vergi topladığı kaydına rastlanabilmiştir.[27]

Hanlıklar devrinde Azerbaycan’da arazinin mülkiyet hakkı hana aitti. Bu hak, arazi üzerinde meskün olan hanlık halkının kullanımına bırakılmıştı. Fakat hana ait olan arazilerin idaresine tayin edilen beylere hanlar, raiyyetten (toprak üzerinde yaşayan ve onu kullanan halktan) belirli miktarda vergi alma yetkisi vermişti. Ancak bu hak, hanın izni olmadan kesinlikle babadan oğula intikal etmezdi. Bey, idaresine tayin edildiği araziyi satmak veya başka yolla tasarruf etmek hakkına sahip değildi. İdari görevine mukabil bey, arazinin genelinden ürün hissesi alırdı. Beyinin hissesine düşen araziyi köylüler imece usulüyle ekerler ve biçerlerdi. Azerbaycan hanlıklarındaki halkın statüsü kendisine özgü olup, Rusya’dakine ve Gürcistan’dakine benzemezdi. Burada köylü hürdü ve alın teriyle ekip biçtiği mahsulün sahibiydi. Halbuki Rusya’da 1862 yılına kadar “Mujik” denen Rus köylüsü Rus köylüsü esirdi ve bir mal gibi satılabiliyordu. Ruslar bu ictimai iptidailiği, işgal ettikten sonra Azerbaycan’da da uygulamaya koymuşlardı. Askeri teşkilat dışında Rusların hanlıklara üstün hiçbir tarafı yoktu

Tarihi devirlerden beri Azerbaycan önemli bir ticaret merkezi konumundaydı. Coğrafi vaziyetinin ticari münasebetler açısında olumlu şartlar içermesi, ülkenin bu alanda mesafe katetmesine vesile olmuştur. Tarihi ipek ve baharat yolunun geçtiği bu ülkede Kür Nehri, Hindistan’la iletişimi kolaylaştırması bakımından önemli fonksiyon icra etmiştir. Şehirler içinde en büyük ticaret merkezi konumundaki şehir Gence şehriydi. Şamahı şehri de büyük bir ticaret merkezi olup, daha ziyade Rus tüccarların uğrak yeri konumundaydı.[28] Hatta 1721 yılında Dağıstan hanlarından Hacı Çelebi ile Sürhay’ın kuvvetlerinin Şirvan ve Şamahı’yı zaptettikleri zaman şehirde 300 kadar Rus tüccarının bulunduğu ve bunların mallarının müsadere edildiği, bu malların değerinin dört milyon manata ulaşması da Şamahı’da Ruslarla yürütülen ticaretin hacmini göstermesi bakımından oldukça önemlidir.[29]

Azerbaycan’da öteden beri varlığı bilinen petrol ürünlerinden hanlıklar zamanında yeteri kadar yararlanılamıyordu. XVIII. yüzyılın ikinci yarısında petrol, kuyulardan kovalarla alınarak fıçılara konur ve dışarıya gönderilirdi. Gence şehri Ruslar tarafından alındığı zaman şehirde cam ve şişe imalathaneleri ile dörtyüz kadar dokuma tezgahı vardı. Şehrin civarındaki Bayan, Siyah ve Dağkesen denilen mevkilerde de demir ocakları çalışıyordu.[30]

Hanlıklar devrinde Azerbaycan hanlarının çoğu kendi adlarına sikke kestirmişlerdi. Bunlardan Şeki, Şirvan, Bakü, Gence ve Karabağ hanlarının kestirdikleri paralardan bazıları bugün halen Bakü Müzesi’nde bulunmaktadır. Aralarında ortak bir kriter bulunmayan bu paraların her birinin ağırlığı ve yoğunluğu diğerinden farklıdır.[31]

Hanların, mevcut kadroları ve kendi becerileriyle Azerbaycan’da oluşturmaya çalıştıkları siyasi, idari ve iktisadi dengeler 1795 ve 1796 yıllarında İran ve Ruskuvvetlerinin bölgeye yönelik yeni tecavüzleri sonunda tekrar alt-üst oldu. Buna rağmen hanlarının öncülüğünde Azerbaycan halkı işgalcilere karşı fırsat buldukça direnmeye çalıştı.

  1. Kültürel Hayat

Edebi bakımdan Azerbaycan, tarih boyunca Türk-İslam dünyasının çok zengin mahallerinden biri olmuştur. İslamiyet’i kabul ettikten ve İslam medeniyeti dairesine girdikten sonra Türkler, Arapça ve Farsçayı Din, Felsefe ve Edebiyat dili olarak kullandılar. Dolayısıyla Türkistan’da Maveraünnehir’de doğan Farabi[32] ve Buhara’da doğan İbni Sina Arapça, Genceli Nizami, Konyalı Mevlana Celaleddin Rumi ve O’nun hocası Şems-i Tebrizi eserlerini Farsça yazmışlardır.

Hanlıklar devrindeki Azeri şairlerinin de bu geleneği takip ettikleri görülmektedir. Bu zamanda Türk-İslam dünyasında Farsça yazmayan şair yoktu denebilir. Çünkü Farsça yazmak, ediplikte bir üstünlük sayılmıştır. Ancak şairler Farsçanın yanında kendi milli dilleri olan Türkçeyle de yazmayı ihmal etmemişlerdir. Dahası Türkçe şiirlerinde bu şairler öz veznimiz olan hece ile de pek çok şiirler yazmışlardır. Bu sayede halkla bütünleşen şairler, yaşadıkları devirde halkın duygu ve düşüncelerine tercüman olmaya çalışmışlardır.[33]

Hanlıklar devri Azerbaycan’ın edip ve şairlerinden Karabağ’dan Molla Penah Vakıf ve Kazak’tan Molla Veli Vedadi en belirgin şahsiyetlerdir. Bu çağda hemen hemen her hanlık çevresinde bir edebi mahfil vardı. Kültür, zevk anlayışı, edebi tarz bakımından birbirlerinden fazla bir fark, ayrı bir özellik göstermiyorlardı. Bu sebepten dolayı Vakıf ve Vedadi devrin edebi tarzını kendi kişiliklerinde temsil ediyorlardı. Zaten bu iki şair kendi çağlarında farklı bir özellik göstermiş ve bütün Azerbaycan hanlıkları edebi çevrelerinde tesirlerini hissettirmişlerdir.[34]

Şimdi kısaca Molla Penah Vakıf’ın hayatına bir gözatalım: Kazak’ta doğan, ama ömrünü Karabağ’da geçiren Vakıf, Azerbaycan’ın XVIII. yüzyılda yetiştirdiği büyük bir şairdir. O, Karabağ Hanı İbrahim Halil Han’ın himayesine mazhar olana kadar fakirlikten dolayı zorluklar içinde yaşamış, bu mazhariyetten sonra hana vezirlik görevi yapmış ve en makbul adamlarından biri olmuştu.[35]

1795 yılında düzenlenen Azerbaycan seferi sırasında İran ordusunun Karabağ’ı muhasara ettiği günlerde Ağa Muhammed Şah, Karabağ Hanı’na küçük düşürücü ifadelerle dolu bir mektup yazmıştı. O, bu mektubunda “felek fitnesiyle gökten taş yağdırırken sen ahmakça şişe arasında oturuyorsun” diyordu. Hanın yanında veziri olarak bulunan büyük şair Vakıf, O’na, “o koruyucu ki, ben onu biliyorum… Şişeyi taşlar arasında koltuğundaymış gibi korur…” şeklinde devam eden beytiyle cevap veriyordu.[36] Gerçekten koruyucu taşlar arasında hanın saklandığı camdan şişeyi korumuş, Şah Karabağ’ı istilaya muvaffak olamamış, muhasarayı kaldırarak Gürcistan üzerine yürümeye mecbur kalmıştı. Ancak ikinci gelişinde (1797) şehri ele geçirmeyi başararak, büyük şair Vakıf’ı da zindana attırmış, hatta O’nu öldürmeye karar vermişti. Ancak infazın gerçekleşeceği günün gecesi Şahın kendisi Şuşalı iki bey tarafından katledilmiştir. Zalim şahın ölüm haberini duyan halk cesaretini toplayarak İran askerleri üzerine yürüdü; onları etkisiz hale getirerek kale zindanındakilerin kurtarılması sağlandı. Ertesi gün Şah’ın kesik başı Şuşa çarşısında halkın ayakları altına alındı. Bu hareketiyle halk, zalim İran Şahı’na duyduğu nefreti ortaya koymuş oluyordu. Bu olayı yüce tanrının ilahi adaleti olarak telakki eden büyük şair Vakıf, duygularını hemşehrisi ve arkadaşı şair Vedadi’ye yazdığı mısralarla ifade etmeye çalışmıştı.

“Ey Vedadi gerdiş-i devran-ı keç reftara bah,
Rüzgara kıl temaşa kare bah, kirdare bah…,” [37]


ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ