AZERBAYCAN’DA MÜSTAKİL HANLIKLAR DEVRİNE UMUMÎ BİR BAKIŞ

Yrd. Doç. Dr. Mehmet Ali ÇAKMAK

I. Hanlıkların Ortaya Çıkışı

On sekizinci yüzyılın ortalarına doğru Azerbaycan’da yerli beylerin önderliğinde müstakil hanlıklar kuruldu. Bu oluşum, bir takım sosyal, iktisadi ve siyasi etkenlerin sonunda gerçekleşti.

Tarihi süreç içinde Azerbaycan’da birçok kavim hakimiyet kurmuştur. Daha M.Ö. VII. yüzyıldan itibaren bazı Türk kavimleri tarafından (Sakalar, Bulgarlar, Hazarlar, Ağaçeriler, Sabirler) keşfedilen Azerbaycan, ilerleyen yüzyıllarda pek çok Türk boyunun adeta uğrak yeri ve yine bu boylardan bir çoğunun ebedi yurdu haline gelmiştir. Müstakil hanlıklar döneminin başlangıcına kadar devam eden bu tarihi süreç sonunda Azerbaycan, tam anlamıyla bir Türk ülkesi olmuştur. Ancak bu ülke çoğu zaman çevresindeki güçlü devletlerin müdahalesine maruz kalıyor ve onların hakimiyeti altına giriyordu. Hakim devlet, Azerbaycan vilayetlerini kendi emrindeki görevlilerle idare etmek istiyor, fakat bunda pek başarılı olamıyordu. Çünkü yerli halk, inancı ve kültürü gereği aşiret reisinin, boy beyinin ya da han olarak kabul ettiği önderin dışında kimseye itaat etmek istemiyordu.

Azerbaycan’ın son hakimi Safevi Devleti de, Azerbaycan vilayetlerinin idaresini yerli-güçlü sülalelerin içinden çıkan boy beylerine veya hanlara bırakmak zorunda kalmıştı. Vilayetlerin yüksek idari mevkilerine tayin edilen kimselere, mevkileriyle uygun olarak Suyurgal ve Tiyul[1] adı verilen topraklar verilirdi. Bu tür toprak sahibi aileler, Safevi Devleti’ne bir miktar vergi vermenin yanında, istendiğinde yardımcı kuvvet olarak gönderilmek üzere bir miktar asker de beslerlerdi.[2] Bu tür toprak sahipleri zamanla merkezi devlet otoritesinin zaafından yararlanarak, işletmesini elde ettikleri arazileri mülk toprakları haline getiriyorlardı. Böylece geniş arazileri içine alan ayrı ayrı vilayetlerin iktisadi ve siyasi hükümranlığı irsi olarak belirli bir sülalenin eline geçiyor, bu da onların zamanla İran hükümetine tabilikten kaçınmaları ve müstakil devlet halinde teşkilatlanmaları için zemin oluşturuyordu.[3]

Azerbaycan’da XVIII. yüzyılın ortalarına doğru müstakil hanlıkların vücuda gelmesinde rol oynayan çok önemli diger bir faktör, bölge halkının sahip olduğu sosyal yapı ve kültürel özellikleridir. Daha ziyade sosyal kimliklerine göre teşkilatlanmış olan bölge halkı, bütün istilalara ve baskılara rağmen her şeyden önce başlarında bulunan boy beyi, aşiret reisi veyahut da han diye adlandırdıkları mahalli reislerine bağlı idiler. Tarih boyunca birçok devletin hakimiyeti altına giren Azerbaycan ülkesinde bu gerçek hiç değişmemiştir. Hakim devletler, gönderdikleri idarecileri aracılığı ile her ne kadar burayı kendi merkezlerine bağlamak istemişler ise de, halk daima kendi hanını tanımaya devam etmiştir.[4] Ülkede hiç sarsılmayan bu sosyal yapı, nihai olarak siyasi şartların müsait olduğu XVIII. yüzyılın ortalarına doğru Azerbaycan’da müstakil hanlıkların oluşması sonucunu doğurmuştur.

Müstakil hanlıkların doğmasına zemin hazırlayan önemli faktörlerden biri de, bu tarihlerde bölgenini güçlü devletlerinin her birinin Azerbaycan’a müdahale edemeyecek kadar fazla meselelerle uğraşıyor olmalarıdır.

Çar Petro zamanında ilk defa Hazar sahillerine kadar inmeyi başaran Ruslar, O’nun ölümünden sonra İran hükümetiyle Reşt Mukavelesi’ni imzalayarak (1735) buralardan çekilmişlerdi. Azerbaycan’da müstakil hanlıkların oluşmaya başladığı yıllarda Rusya, kuzeyde İsveçlilerle savaş haline yeni son vermişken (1740-1743), kısa bir süre sonra da batıda Büyük Fredich’e karşı yürütülecek olan yeni savaşlara (1756-1763) girmişti. Ayrıca Çar Petro’nun ölümünden sonra, iş başına gelen yeni Rus hükümetleri tarafından O’nun siyaseti takip edilmeye çalışılmış ise de, tahta çıkan çar ve çariçelerin iktidar dönemleri kısa sürmüş, bu yüzden de ülkede bir takım siyasi çekişmeler yaşanmıştır. Böyle bir ortamda Rusya, İran’la dost olarak kalmayı kendi hesabına uygun gördüğünden, imzaladığı Reşt Mukavelesi’ne şimdilik sadık kalmaya devam etmiş, Kafkasya’ya ve Azerbaycan’a yeni rahatsızlıklara neden olacak ölçüde müdahaleye kalkışmamıştır. Ancak ekonomik yönden süratle gelişen Rusya’nın ham madde ve pazar bakımından, önemli coğrafi konuma ve zengin yer altı-yer üstü kaynaklarına sahip bir ülkeye şiddetle ihtiyacı vardı.[5]

Coğrafi konumu itibarıyla Azerbaycan, Rusya’nın doğu ülkeleriyle oluşturmayı düşündüğü ekonomik ve siyasi ilişkiler için çok uygundu.[6] Bu maksatlarla 1722’de Hazar sahiline inilmişti. Ancak daha sonra gelişen yeni şartlar çekilmeyi gerektirdiğinden Ruslar buralardan çekilmek zorunda kalmışlardı. Azerbaycan’da müstakil hanlıkların oluşmasından sonra, Rus hükümetinin bu hanlıklarla ekonomik ve siyasi münasebetler kurmaya çalıştığını görüyoruz. Bu münasebetler sayesinde onları kendine yaklaştırmak suretiyle Ruslar asıl yapmayı düşündükleri işleri yapmaya çalışıyorlardı. Ayrıca hanlara, İran’dan ve Türkiye’den gelecek tehditlere karşı kendilerini koruyacağı vaadinde bulunuyordu. Henüz hanlıkların kuruluş aşamasında olduğu bir dönemde Rusya’nın onlara karşı böyle bir tutum içinde olmak zorunda bulunması, hanlıkların oluşma zemini bulması açısından çok önemli bir etkendir.

Rusya’nın çekilmesinden sonra, Azerbaycan üzerinde Osmanlı-İran mücadeleleri XVIII. yüzyılın ortalarına kadar devam etmiş, ancak İran’da Nadir’in işleri ele almasından sonra Osmanlı Devleti Azerbaycan üzerindeki hakimiyetini yitirmiş, söz konusu tarihlerden itibaren bu topraklar üzerinde üstünlük İran’a geçmiştir. Yüzyılın ortalarına doğru (1747), Nadir Şah’ın ölümüyle birlikte İran’da işlerin karışması ve Azerbaycan’da müstakil hanlıkların doğmasına rağmen, hâlâ bölgenin en büyük gücü olma özelliğini devam ettiren Osmanlı Devleti de buralara fiili müdahalede bulunamamıştır.

XVIII. yüzyılın ortalarına doğru İran’ın zayıflaması ve Rusya’nın da başka meselelerle uğraşıyor olması üzerine Azerbaycan’da müstakil hanlıklar oluşurken, Osmanlı Devleti bu oluşumları aynen kabullenerek, hanlar üzerinde nüfuzunu oluşturmaya ve onları kendi yanına çekmeye çok özen göstermiştir. Bir başka ifadeyle hanlıkların oluşmasında, bölgeye Osmanlı Devleti’nden de fiili bir müdahalenin gelmemesi büyük rol oynamıştır.

Azerbaycan’da oluşan hanlıklar bağımsızlıklarını İran’dan almışlardır. Nadir Şah’ın iktidarının son yıllarına doğru İran hükümetinin Azerbaycan halkı üzerinde oluşturduğu ekonomik ve siyasi baskıların giderek ağırlaşması üzerine çeşitli isyanlar (Şamahı, Derbent ve Şeki vilayetlerinde halk 1740’lı yıllardan itibaren) başlamıştır.[7]

Dağıstan’ın güneyinde ve Azerbaycan’ın kuzeyinde İran’a karşı gerçekleşen bu isyanlar, Nadir Şah’ın kuvvetlerinin yıpranmasına ve kendisinin de ruhi dengesini kaybetmesine sebep oldu. Vilayetlerdeki memurları iş göremiyor, emirlerine itibar olunmuyordu. Bu itaatsizlikten son derece rahatsız olan Şah, cezalandırmak üzere isyan eden Azerbaycan ve Dağıstan vilayetleri üzerine yürüyor, ancak askeri girişimlerinden de olumlu sonuçlar alamıyor, bu durumda söz konusu vilayetlerde hakimiyeti iyice sarsılıyordu. Bütün bu olumsuz gelişmeler sonunda maneviyatı iyice sarsılan Nadir Şah, son günlerinde akli dengesini de yitirdiğinden, uygulattığı çeşitli tehcir olaylarıyla zulmünü daha da arttırdı.[8]

Ancak artık bu O’nun son demleriydi. Nihayet Eylül 1747’de öldü. İran’da ekonomik sıkıntılar yüzünden zaten bozuk olan dengelerin, Nadir Şah’ın ölümüyle tamamen alt-üst olduğu bu dönemde, Azerbaycan’da oluşmaya başlayan müstakil hanlıklar, İran engeline de takılmadan yollarına devam etme imkanı bulmuşlardır.[9]

Alt yapısı XVII. yüzyılın sonu ve XVIII. yüzyılın başlarında oluşmaya başlayan müstakil Azerbaycan hanlıkları, 1747 yılında Nadir Şah’ın ölümü üzerine büyük ölçüde İran baskısından da kurtulunca birer müstakil hanlık olarak teşekkül ettiler. Hanlıkların bağımsızlıklarını ortaya koya bilmelerindeki en önemli süreç, şüphesiz bu tarihlerde İran’ın zorlu bir dönem yaşıyor olmasıdır.

II. Hanlıkların Siyasi Vaziyetleri

XVIII. yüzyılın ortalarına doğru ardı arkası kesilmeyen savaşlar ve Nadir Şah’ın ölümünden sonra yaşanan taht kavgaları yüzünden İran’da merkezi hakimiyet iyice zayıflamıştı.[10] Bundan yararlanan mahalli hakimler, müstakil hareket etmeye başladılar. Bu cümleden olarak Azerbaycan vilayetlerinin mahalli hakimleri de, zaten memnun olmadıkları İran hakimiyetinden kendilerini kurtarmayı başardılar. Böylece bütün Azerbaycan ülkesinde on dört müstakil hanlık ve genellikle bunlara bağlı olmak üzere küçük sultanlıtlarla meliklikler oluştu.[11]

Siyasi ömürleri ve coğrafi konumlarına bakarak Azerbaycan Hanlıklarını ikiye ayırmak mümkündür.[12] Aras Nehri dere yatağının ikiye böldüğü Azerbaycan coğrafyasının güney kısmında kalan hanlıklara Güney Azerbaycan Hanlıkları, kuzey kısmındakilere de Kuzey Azerbaycan Hanlıkları denmiştir.

Aras’ın güneyinde kalan ve Güney Azerbaycan Hanlıkları adı altında yer alan hanlıklar şunlardı: Karadağ Hanlığı, Tebriz ve Hoy Hanlığı, Merağa Hanlığı, Erdebil Hanlığı, Urmiye Hanlığı, Makü Hanlığı ve Serab Hanlığı.[13]

Adlarını belirttiğimiz bu Güney Azerbaycan Hanlıklarının birçoğu, Kuzey Azerbaycan Hanlıklarından farklı olarak bağımsızlıklarını elde ettikten kısa bir süre sonra yeniden İran hükümetine bağlanmak zorunda kalmışlardı. Gerçi bu ülkede halen saltanat mücadeleleri sürüp gidiyordu ama, buna rağmen kısa süreli de olsa üstünlük kazanarak İran’da merkezi otoriteyi temsilen işleri ele almayı başaran kimse, kısa sürede Güney Azerbaycan Hanlıklarını İran’a bağlamayı başarıyordu. Oysa, Kaçar Sülalesi’nin hakimiyetine kadar merkezi otoriteyi kısa süreli olarak ele geçiren bu güçler, Kuzey Azerbaycan Hanlıklarını İran’a bağlamayı başaramamışlardır. Aslında bir daha İran hükümetleri Kuzey Azerbaycan’da tam hakimiyeti hiçbir zaman kuramamışlardır.

XVIII. yüzyılın 50’li yıllarının başlarında Güney Azerbaycan topraklarında hakimiyet Afganlı Azat Han’ın eline geçti.[14] Lakin onun hakimiyet süresi uzun olmadı. 50’li yılların sonlarında ise, Muhammed Hasan Han bütün Güney Azerbaycan topraklarını ele geçirmeyi başardı. Böylece tüm Güney Azerbaycan Hanlıkları ona tabi olmak zorunda kaldı.[15] Muhammed Hasan Han, Kuzey Azerbaycan Hanlıklarını da hakimiyeti altına almak amacıyla onların üzerine yürüdü ise de başarılı olamadı. Zira Karabağ Hanı Penah Ali Han, onun bu istikametteki isteğini reddetti. Muhammed Hasan Han öldürüldükten sonra, Güney Azerbaycan’da hakimiyeti, Nadir Şah Afşar’ın neslinden olan Feth Ali Afşar ele geçirdi. Onun buradaki hakimiyeti yıllarında İran’da da Kerim Han Zend’in isyan hareketi başlamıştı. Kerim Han, hareketinde başarılı olarak kısa sürede İran tahtını elde ettikten sonra, Feth Ali Afşar’dan kendisine tabii olmasını istedi. Ondan red cevabı almasından sonra Kerim Han, bütün kuvvetiyle Azerbaycan üzerine yürüdü, bütün Güney Azerbaycan’ı kendine tabii kılmayı başardı. Onun takriben yirmi yıl süren hakimiyeti boyunca kendisine tabii olan Azerbaycan’ın mahalli hanları, 70’li yılların sonunda Kerim Han öldükten sonra, İran’da yeniden baş gösteren buhranlı dönemden istifade ederek yeniden müstakil hale geldiler. Onların bu müstakilliği, İran’da 80’li yılların başında Ağa Muhammed Şah Kaçar’ın hakimiyeti ele geçirmesine kadar devam etti. Şah Kaçar’la birlikte Güney Azerbaycan Hanlıkları yeniden İran’ın hakimiyeti altına girmek zorunda kaldı.[16]

Kuzey Azerbaycan Hanlıkları, Nadir Şah’ın ölümünü müteakip müstakil olduktan sonra, bir daha İran hakimiyetine girmediler. Kendi aralarında sıkça baş veren mücadeleler sonunda zaman zaman birbirlerine boyun eymek zorunda kaldılarsa da, bağımsızlıklarını XIX. yüzyılın başlarında uğradıkları Rus istilasına kadar sürdürdüler.

Hanlıklardan bazılarının zaman zaman diğerlerine nazaran daha fazla güçlendiği ve ülkede tam hakimiyet kurmak istedeği görülmüştür. Hacı Çelebi Han’ın Şeki’de, Penah Han’ın Karabağ’da, daha sonra Feth Ali Han’ın da Kuba’da bu amaçla çalıştıklarını görmek mümkündür.

Hanlıkların müstakilliklerinden bahsederken özellikle bir noktayı gözden uzak tutmamak lazımdır. XVIII. yüzyılın ortalarından itibaren bunların her biri birer müstakil hanlık olmakla birlikte, bölgenin köklü devletlerinin (Osmanlı, İran ve Rusya) üzerlerindeki tesirleri her zaman etkisini hissettirmiştir. Hakimiyeti elinde bulunduran hanlar ise, kendi mıntıkalarındaki iç ve dış uygulamalarında daha etkili olabilmek için özellikle Osmanlı Devleti ya da İran’ın desteğini yanlarına alma gereği duymuşlardır.

XVIII. yüzyılda Azerbaycan tarihinin en önemli gelişmesi niteliğindeki müstakil Kuzey Azerbaycan Hanlıkları’nın siyasi vaziyetlerine biraz daha ayrıntılı bakma gereğinden hareketle, onlar ayrı ayrı ele alınmıştır.

III. Hanlıklar Devrinde Azerbaycan’da Hayat

  1. İdari Yapı

Hanlıklar devrinde Azerbaycan’da idari yapı, daha ziyade derebeyliği andırıyordu.[17] İdari hakimiyet hakkı hanın elindeydi. Zabıta işleri hanın tayin ettiği naipler tarafından yürütülürdü. Hanlıkların sınrları içinde asayiş işlerine son derece büyük önem verilmekteydi. Sınırlar dahilinde güvenlik işleri “Çapar” diye adlandırılan kolluk kuvvetleri tarafından sağlanırdı. Güvenliğin tam olarak sağlanabilmesi için önemli noktalarda kurulan karakollara “Çaparhane” deniyordu. Bu görevlerinin yanında çaparlar, istihbarat ve posta işlerine de bakarlardı.

Hanlıkların tamamında adalet işleri kadılar tarafından yürütülürdü. Mülki ve idari işler genellikle şeriat hükümlerine ve örf üzerine tanzim olunurdu. Hanlıklar bünyesinde adalet işleri, şeriat üzerine kurulan mahkemeler tarafından yürütülürdü. Bu mahkemelerin tatmin edici kararlar verdiklerine bir örnek, Rus istilasından sonra dahi Gence Hıristiyanlarının kendi istekleriyle şikayetlerini Gence kadılığına yapmış olmalarıdır. Kadıların tayini bizzat hanlar tarafından yapılırdı. Bunların hükümleri hanlıkta icra ve infaz olunurdu. İdam cezası bizzat hanın selahiyeti dahilindeydi.

Hanlıkta hükümet işlerinin yürütüldüğü yere “Divanhane” adı verilirdi. Hanlıkların en yüksek idari mercii burası idi. Bilinen divan üyeleri; vezir, Müstevfi, Kalebeyi, Divanbeyi, Kadı, Hazinedarbaşı, Mirza gibi yüksek rütbeli devlet görevlileriydi.[18] Bunların herbiri divanda kendine mahsus işlerin görüşülmesi sırasında görüşlerini belirterek, kararların en isabetli şekilde alınmasına yardımcı olurlardı.

Vezir, handan sonra divanın ve aynı zamanda hanlığın en yüksek rütbeli resmi görevlisiydi. Dolayısıyla en meşakkatli işlerin ilk muhatabıydı. Ülkenin karşı karşıya kaldığı tehlikelerin bertaraf edilmesinden, karşılaşılan diğer bütün müşkilatların giderilmesinden birinci derecede sorumlu olan vezir, hanının olurunu almak şartıyla geniş yetkilere sahipti.[19]

Divanbeyi, Divanhane’de önemli yeri olan görevlilerden biriydi. Hukuki meselelerin görüşüldüğü oturumlarda hanın danışmanı durumundaydı. İşlerini yüzyıllardan beri uygulanagelen İslam hükümlerine göre yürütürdü. Kadılar, mahkemelerin başında bulunan ve adalet işlerinin yürütülmesinden doğrudan sorumlu olan devlet görevlileriydi.

Kadılık kurumu bütün İslam devletlerinde çok önemli bir kurum olup, görevi sadece mahkemeye intikal eden davaları şer’i ve örfi hukuka göre sonuçlandırmakla sınırlı değildi. Onlar; bulundukları yerlerin belediye işlerine, mülkiye, asayiş, ahlaki gidişat gibi pek çok dini ve dünyevi işlere bakarlardı. Özellikle Osmanlı devlet teşkilatında gördüğümüz bu yetkilerin daha da geniş olduğunu belirtmek mümkündür.[20] İslam devlet geleneğine göre teşekkül ettiğini gördüğümüz hanlıklarda da kadılık kurumunun benzeri fonksiyonlar icra ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Mirzalar, hanın şahsi tasarrufunun idaresiyle meşgul olmakla birlikte, halktan toplanan vergileri ve harç adı altında alınan paraları özel defterlere kaydederlerdi. Han tarafından şahıslara gönderilen tebligatlar mirzalar tarafından kaleme alınıyordu. Yine Mirza denilen görevliler, dış ülkelerden ve komşu hanlardan gelen mektup ve fermanları hanın huzurunda okurlar ve onlara cevaplar hazırlarlardı. Zaman zaman komşu devletlere yahut hanlıklara hanın elçisi olarak da gönderiliyorlardı.[21]

Hanlık Divanhanesi’nin nüfuzlu şahsiyetlerinden biri de Titul adı verilen toprağa sahip askeri kumandandı. O, asker ve harp techizatı konusunda han karşısında doğrudan sorumluluk taşıyordu.[22] Hanlar geçici olarak bir yere gittikleri zaman, kendilerine naib sıfatıyla bu kumandanlar vekalet ediyorlardı.

Hanların yakın ve mutemet adamlarından olan Koruyucubaşı (Keşikçibaşı), bizzat hanı ve onun sarayını iç ve dış tehlikelere karşı koruyan kuvvetlerin başındaki şahsa deniyordu. Han hareminin korunması işi de onlara verilmişti. Eşikçibaşı denilen memur da hanın haremindeki görevlilerin yüksek rütbelilerindendi.[23]

Divanhanelerde bunların dışında başka üst rütbeli görevlilerin mevcudiyeti muhtemel ise de, tespit edilebilen görevliler şimdilik bunlardan ibarettir. Bu üst düzey görevleri yerine getiren memurların maiyyetinde çalışan pek çok alt görevliler de vardı.[24]

  1. Toprak Mülkiyeti ve İktisadi Yapı

Azerbaycan’da ekonomik hayat, daha XVII. yüzyılın sonlarına doğru kötüleşmeye başlamıştı. XVIII. yüzyılın başlarından itibaren bu kötü gidişat daha da belirginleşmişti. Nadir’in İran’da şahlığı döneminde (1736-1747) bu ülkenin girdiği savaşlarda Azerbaycan halkının da seferber edilmesinden ve savaş hali bahane edilerek İran memurlarının uyguladıkları soyguncu idare biçiminden dolayı iktisadi buhran gittikçe dayanılmaz noktalara ulaştı.[25]

Nadir Şah’ın ölümünden sonra İran’da başlayan taht mücadeleleri, Azerbaycan’ın bu ülkenin egemenliğinden kurtulmasına vesile oldu. Müstakil hanlıklar şeklinde yeniden teşkilatlanan Azerbaycan vilayetlerinde, yüzyılın ikinci yarısından itibaren ekonomik hayat canlılık kazanmaya başladı. Bu canlılıkta, kısa vadede ülkeye yönelik yeni işgal tehlikesinin görülmemesi, Nadir Şah zamanında İran ordusuna katılmak zorunda olanların geri dönerek ziraat ve hayvancılıkla yeniden uğraşmaya başlamaları gibi olumlu gelişmelerin büyük katkısı olmuştur. Ancak iktisadi bakımdan bu iyiye doğru gidişi hanlıkların tamamına mal etmek doğru değildir. Kendi içinde asayişin ve sükünetin durumuna, komşu hanlıklarla münasebetlerinin ne şekilde olduğuna, sahip oldukları tabii ve beşeri kaynakların durumuna göre farklılıklar arz etmeleri gayet normaldir.[26]

Her siyasi teşekkülde olduğu gibi, Azerbaycan’da da XVIII. yüzyılın ikinci yarısında oluşan müstakil hanlıklar, kendi halkından muayyen miktarda bir vergi tahsil etmişlerdir. Bu hususta ayrıntılı bilgilere ulaşamadık. Sadece Gence’nin Ruslar tarafından zaptedildiğinde, hanın halktan yıllık 50.000 manat vergi topladığı kaydına rastlanabilmiştir.[27]

Hanlıklar devrinde Azerbaycan’da arazinin mülkiyet hakkı hana aitti. Bu hak, arazi üzerinde meskün olan hanlık halkının kullanımına bırakılmıştı. Fakat hana ait olan arazilerin idaresine tayin edilen beylere hanlar, raiyyetten (toprak üzerinde yaşayan ve onu kullanan halktan) belirli miktarda vergi alma yetkisi vermişti. Ancak bu hak, hanın izni olmadan kesinlikle babadan oğula intikal etmezdi. Bey, idaresine tayin edildiği araziyi satmak veya başka yolla tasarruf etmek hakkına sahip değildi. İdari görevine mukabil bey, arazinin genelinden ürün hissesi alırdı. Beyinin hissesine düşen araziyi köylüler imece usulüyle ekerler ve biçerlerdi. Azerbaycan hanlıklarındaki halkın statüsü kendisine özgü olup, Rusya’dakine ve Gürcistan’dakine benzemezdi. Burada köylü hürdü ve alın teriyle ekip biçtiği mahsulün sahibiydi. Halbuki Rusya’da 1862 yılına kadar “Mujik” denen Rus köylüsü Rus köylüsü esirdi ve bir mal gibi satılabiliyordu. Ruslar bu ictimai iptidailiği, işgal ettikten sonra Azerbaycan’da da uygulamaya koymuşlardı. Askeri teşkilat dışında Rusların hanlıklara üstün hiçbir tarafı yoktu

Tarihi devirlerden beri Azerbaycan önemli bir ticaret merkezi konumundaydı. Coğrafi vaziyetinin ticari münasebetler açısında olumlu şartlar içermesi, ülkenin bu alanda mesafe katetmesine vesile olmuştur. Tarihi ipek ve baharat yolunun geçtiği bu ülkede Kür Nehri, Hindistan’la iletişimi kolaylaştırması bakımından önemli fonksiyon icra etmiştir. Şehirler içinde en büyük ticaret merkezi konumundaki şehir Gence şehriydi. Şamahı şehri de büyük bir ticaret merkezi olup, daha ziyade Rus tüccarların uğrak yeri konumundaydı.[28] Hatta 1721 yılında Dağıstan hanlarından Hacı Çelebi ile Sürhay’ın kuvvetlerinin Şirvan ve Şamahı’yı zaptettikleri zaman şehirde 300 kadar Rus tüccarının bulunduğu ve bunların mallarının müsadere edildiği, bu malların değerinin dört milyon manata ulaşması da Şamahı’da Ruslarla yürütülen ticaretin hacmini göstermesi bakımından oldukça önemlidir.[29]

Azerbaycan’da öteden beri varlığı bilinen petrol ürünlerinden hanlıklar zamanında yeteri kadar yararlanılamıyordu. XVIII. yüzyılın ikinci yarısında petrol, kuyulardan kovalarla alınarak fıçılara konur ve dışarıya gönderilirdi. Gence şehri Ruslar tarafından alındığı zaman şehirde cam ve şişe imalathaneleri ile dörtyüz kadar dokuma tezgahı vardı. Şehrin civarındaki Bayan, Siyah ve Dağkesen denilen mevkilerde de demir ocakları çalışıyordu.[30]

Hanlıklar devrinde Azerbaycan hanlarının çoğu kendi adlarına sikke kestirmişlerdi. Bunlardan Şeki, Şirvan, Bakü, Gence ve Karabağ hanlarının kestirdikleri paralardan bazıları bugün halen Bakü Müzesi’nde bulunmaktadır. Aralarında ortak bir kriter bulunmayan bu paraların her birinin ağırlığı ve yoğunluğu diğerinden farklıdır.[31]

Hanların, mevcut kadroları ve kendi becerileriyle Azerbaycan’da oluşturmaya çalıştıkları siyasi, idari ve iktisadi dengeler 1795 ve 1796 yıllarında İran ve Ruskuvvetlerinin bölgeye yönelik yeni tecavüzleri sonunda tekrar alt-üst oldu. Buna rağmen hanlarının öncülüğünde Azerbaycan halkı işgalcilere karşı fırsat buldukça direnmeye çalıştı.

  1. Kültürel Hayat

Edebi bakımdan Azerbaycan, tarih boyunca Türk-İslam dünyasının çok zengin mahallerinden biri olmuştur. İslamiyet’i kabul ettikten ve İslam medeniyeti dairesine girdikten sonra Türkler, Arapça ve Farsçayı Din, Felsefe ve Edebiyat dili olarak kullandılar. Dolayısıyla Türkistan’da Maveraünnehir’de doğan Farabi[32] ve Buhara’da doğan İbni Sina Arapça, Genceli Nizami, Konyalı Mevlana Celaleddin Rumi ve O’nun hocası Şems-i Tebrizi eserlerini Farsça yazmışlardır.

Hanlıklar devrindeki Azeri şairlerinin de bu geleneği takip ettikleri görülmektedir. Bu zamanda Türk-İslam dünyasında Farsça yazmayan şair yoktu denebilir. Çünkü Farsça yazmak, ediplikte bir üstünlük sayılmıştır. Ancak şairler Farsçanın yanında kendi milli dilleri olan Türkçeyle de yazmayı ihmal etmemişlerdir. Dahası Türkçe şiirlerinde bu şairler öz veznimiz olan hece ile de pek çok şiirler yazmışlardır. Bu sayede halkla bütünleşen şairler, yaşadıkları devirde halkın duygu ve düşüncelerine tercüman olmaya çalışmışlardır.[33]

Hanlıklar devri Azerbaycan’ın edip ve şairlerinden Karabağ’dan Molla Penah Vakıf ve Kazak’tan Molla Veli Vedadi en belirgin şahsiyetlerdir. Bu çağda hemen hemen her hanlık çevresinde bir edebi mahfil vardı. Kültür, zevk anlayışı, edebi tarz bakımından birbirlerinden fazla bir fark, ayrı bir özellik göstermiyorlardı. Bu sebepten dolayı Vakıf ve Vedadi devrin edebi tarzını kendi kişiliklerinde temsil ediyorlardı. Zaten bu iki şair kendi çağlarında farklı bir özellik göstermiş ve bütün Azerbaycan hanlıkları edebi çevrelerinde tesirlerini hissettirmişlerdir.[34]

Şimdi kısaca Molla Penah Vakıf’ın hayatına bir gözatalım: Kazak’ta doğan, ama ömrünü Karabağ’da geçiren Vakıf, Azerbaycan’ın XVIII. yüzyılda yetiştirdiği büyük bir şairdir. O, Karabağ Hanı İbrahim Halil Han’ın himayesine mazhar olana kadar fakirlikten dolayı zorluklar içinde yaşamış, bu mazhariyetten sonra hana vezirlik görevi yapmış ve en makbul adamlarından biri olmuştu.[35]

1795 yılında düzenlenen Azerbaycan seferi sırasında İran ordusunun Karabağ’ı muhasara ettiği günlerde Ağa Muhammed Şah, Karabağ Hanı’na küçük düşürücü ifadelerle dolu bir mektup yazmıştı. O, bu mektubunda “felek fitnesiyle gökten taş yağdırırken sen ahmakça şişe arasında oturuyorsun” diyordu. Hanın yanında veziri olarak bulunan büyük şair Vakıf, O’na, “o koruyucu ki, ben onu biliyorum… Şişeyi taşlar arasında koltuğundaymış gibi korur…” şeklinde devam eden beytiyle cevap veriyordu.[36] Gerçekten koruyucu taşlar arasında hanın saklandığı camdan şişeyi korumuş, Şah Karabağ’ı istilaya muvaffak olamamış, muhasarayı kaldırarak Gürcistan üzerine yürümeye mecbur kalmıştı. Ancak ikinci gelişinde (1797) şehri ele geçirmeyi başararak, büyük şair Vakıf’ı da zindana attırmış, hatta O’nu öldürmeye karar vermişti. Ancak infazın gerçekleşeceği günün gecesi Şahın kendisi Şuşalı iki bey tarafından katledilmiştir. Zalim şahın ölüm haberini duyan halk cesaretini toplayarak İran askerleri üzerine yürüdü; onları etkisiz hale getirerek kale zindanındakilerin kurtarılması sağlandı. Ertesi gün Şah’ın kesik başı Şuşa çarşısında halkın ayakları altına alındı. Bu hareketiyle halk, zalim İran Şahı’na duyduğu nefreti ortaya koymuş oluyordu. Bu olayı yüce tanrının ilahi adaleti olarak telakki eden büyük şair Vakıf, duygularını hemşehrisi ve arkadaşı şair Vedadi’ye yazdığı mısralarla ifade etmeye çalışmıştı.

“Ey Vedadi gerdiş-i devran-ı keç reftara bah,
Rüzgara kıl temaşa kare bah, kirdare bah…,” [37]

Ağa Muhammed Şah’ın kendisini öldürmesi girişiminden böylece kurtulan büyük şair, daha sonra bir düşmanlıktan dolayı, himayesine mazhar olduğu İbrahim Han’ın kardeşi Mihri Ali Han’ın oğlu Mahmud Bey tarafından, oğlu Ali Ağa ile birlikte öldürülmüştür. Bu öldürme olayının sebebi henüz tam olarak açıklanabilir durumda değildir. Mehmed Bey’in İbrahim Han’dan sonra han olduğu ve şair Vakıf’ın da hanlık müşavirliği (vezirlik) görevini yürüttüğü noktasından hareketle, vezir ile hanın birbirleriyle anlaşamadıkları ihtimal dahilindedir.[38]

Molla Veli Vedadi hakkında ise kısaca şunları belirtmekle yetineceğiz. XVIII. yüzyıl Azerbaycan kültür hayatında çok önemli bir yere sahip olan şair Vedadi, yüz yılı aşkın ömrü boyunca pek çok şiir yazmış, bu şiirlerinde bir yandan toplumu ilgilendiren sosyal meselelere temas ederken bir yandan da öz halk dili Türkçeyi kullanarak, Azerbaycan halkının özüne ve ruhuna hitap etmeyi başarmıştır.[39]

Hayatının akışı hakkında fazla ayrıntılı bilgilere sahip olamadığımız bu büyük şair, doğduğu yer olan Kazak’ın Şıhlı Köyü’nde ölmüş (1809) ve buraya gömülmüştür.[40]

Vakıf ve Vedadi, hanlıklar devrinde Azerbaycan’ın yetiştirdiği klasik ve orijinal şairlerdir. Heyecanları, zevkleri, dilleri, duyguları ve düşünceleriyle tamamen bu devrin Azerbaycan cemiyetini benimsemiş ve temsil etmişlerdir.[41]

VI. Hanlıkların Rusya Tarafından İşgal Edilmesi

XVIII. yüzyılın hemen başında Kafkasya’ya doğru sarkmaya yeltenen Rus kuvvetleri, ilk teşebbüslerinde Purut yenilgisi yüzünden amaca ulaşamadı. Fakat fırsat kollamayı da bırakmadı. Bu yenilgiden yaklaşık 10 yıl sonra Rus kuvvetleri, İran hükümetinin içinde bulunduğu karışıklıklardan yararlanarak, Kafkasya’da Osmanli nüfuzunun dışında kalan yerleri istila etti. Rusların kendi nüfuz alanına karşı oldukça riayetkar davranması, Osmanlı hükümetini onlarla Kafkasya’da bir tamsimat antlaşmasına yöneltti. İki devlet 1724 yılında İstanbul’da vardıkları mütabakata göre Güney Kafkasya topraklarını arlarında taksim ettiler. Bu hal bir müddet devam ettikten sonra, İran’daki kargaşaya Nadir Şah tarafından son verildi. Ülkesinde asayişi temin ettikten sonra Nadir, 1735’te Rus kuvvetlerini, 1736’da da Osmanlı kuvvetlerini Kafkasya’dan çıkarmayı başardı. Onun iktidar yıllarında İran’a tabi olmak zorunda kalan Azerbaycan’ın yerel hakimleri, şahın 1747 yılında ölümünün ardından, bağımsız hareket etme imkanına sahip oldular.

Fakat Rus kuvvetlerinin yeni bir fırsatta bu topraklar üzerine yürüyecekleri muhakkaktı, öyle de oldu. 1783 yılında Gürcü kralı ile bir antlaşma imzalayarak Tiflis’e yerleşen Rus kuvvetleri,[42] 1785 yılında da Astrahan’da yeni gemi tersanesi inşaa ederek, Hazar Denizi’ndeki donanmasını kuvvetlendirmeye başladı. Rus teşebbüslerinin ne demek olduğunu çok iyi bilen yerel hanlar, Osmanlı Devleti ile irtibata geçerek yardım temin etme çabasına girdi.[43] Bu tarihlerden itibaren Kafkasya’da, bölgesel güç olan Rusya, İran ve Osmanlı Devletleri arasında rekabet yeniden kızıştı. On yıl kadar devam eden bu rekabet ortamında, müstakil Azerbaycan hanları, bu üç büyük güçten birini tercih etmek zorunda kaldılar.

Fakat 1796 ve 1797 yıllarında ardarda Ağa Muhammed Şah’ın, Çariçe Katerina’nın ve Gürcü Kralı II. İrakli’nin ölüm olayları, müstakil Azerbaycan hanları için erken gelecek bir tehlikenin daha şimdilik kaydıyla bertaraf edilmesine vesile oldu.[44] Fakat hanlar dışarıdan kendilerine yönelen bu ağır tehditleri an be an yaşadıkları halde, ortaklaşa bir tavır sergilemeyi beceremediler. Hatta aralarında kıyasıya bir rekabete girerek, her biri diğerinin aleyhine büyük güçlerden yararlanarak üstünlük elde etmeye kalkıştı.

Çar Petro’nun ortaya koyduğu ilkeler doğrultusunda Kafkasya’ya mutlaka inme niyetinde olan Rus kuvvetleri, bir önceki asrın ilk yıllarına göre, XIX. yüzyılın başından itibaren çok daha avantajlıydılar. Bu üstünlüğünün farkında olan Ruslar, işe 1801 yılında Gürcistan’ın ilhakını tamamlamakla başladılar. Ertesi yıl bölgedeki kuvvetlerin başına Gürcü asıllı Tsitsianov adlı komutanı tayin ederek, istila planını yürürlüğe koydu. Rus serdarı önce gah tehditle gah iltifatla nüfuz alanını genişletmeye çalıştı. 1803 yılından itibaren de askeri harekata geçerek, hanlıkları birer birer istila etmeye başladı. Tek gerekçe bu olmamakla birlikte Ruslara karşı evvela Osmanlı Devleti savaşa girdi. 1806-1812 yılları arasında cereyan eden savaşlarda Türk kuvvetleri, Rusların Azerbaycan’a inmesine engel olamadı. Rusların Türklerle savaş halinde olmasından yararlanmak isteyen İran yönetimi, 1809’da Azerbaycan’da Rus kuvvetleriyle savaşa tutuştu. Şartlar tamamen lehine gibi gözükmekle birlikte İran kuvvetleri, Ruslara karşı bir türlü başarılı olamayınca, 1813 yılında taraflar arasında Gülistan Antlaşması imzalandı. Bu antlaşmaya göre, Azerbaycan topraklarının tamamen Ruslar tarafından işgal edildiğini İran kabul etmek zorunda kaldı. Ancak bu ağır yenilgi, İran idarecilerinin ilk fırsatta Ruslara karşı yeniden harekete geçmelerine sebep oldu. Gerçekten 1826 yılında Rus çarlık sarayında yaşanan bir iç çekişme, İran hükümeti tarafından bir fırsat olarak düşünüldü. İran kuvvetleri Azerbaycan topraklarında Ruslara karşı yeniden harekete geçti. Rusların 1827 yılında Osmanlı kuvvetleri ile de savaşa tutuşması İranlılar için iyi bir fırsattı. Ama İran kuvvetleri bu fırsatı da değerlendiremiyerek yenilgiye uğrayınca, taraflar arasında 1828 yılında, şartları İran hükümeti için bir öncekine göre daha da ağır olan Türkmençayı Antlaşmasını imzaladılar. Bu antlaşmayla İran hükümeti, Aras Nehri’nin kuzeyinde kalan toprakların kaderini tamamen Rusya’ya bıraktığını kabul etti. Aynı tarihlerde yürütülen savaşlarda Osmanlı kuvvetlerine karşı da üstünlük sağlanması üzerine, Rus hükümeti ile Osmanlı hükümeti arasında 1829 yılında Edirne Antlaşması imzalandı. Bu antlaşmayla Osmanlı Devleti de Kafkasya’daki son üslerini Ruslara bırakmak zorunda kaldı.

Yrd. Doç. Dr. Mehmet Ali ÇAKMAK

Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi / Türkiye

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 7 Sayfa: 15-21


Dipnotlar :
[1] Safeviler devrinde Azerbaycan’da İran yönetimine sadık kalarak onlar adına yöneticilik yapan yüksek mevkili görevlilere tahsis edilen topraklara bu adlar veriliyordu. Geniş bilgi için bkz., H. E. Delili, Azerbaycan’ın Cenub Hanlıkları, Bakü1970, s. 8-9.
[2] H. E. Delili, a.g.e., aynı yer.
[3] V. F. Minorsky, Sazeman-i İdare-ye Hökümet-e Safevi, Tahran, 1334, s. 36.
[4] Delili, a.g.e., s. 9.
[5] G. B. Abdullaev, İz İstorii Severo-vostoçnoğo Azerbaydjana v 60-80 gg. XVIII. v Bakü, 1958, s. 14.
[6] F. M. Aliyev, XVIII. Asrın Birinci Yarısında Azerbaycan’da Ticaret, Bakü 1964, s. 5 vd.
[7] Mahmud İsmailov, Azerbaycan Tarihi, Bakü 1992, s. 177-179.
[8] R. İsmailov, Azerbaycan Tarihi, Bakü 1993, s. 71-73.
[9] B.O.A., A. DVN. DVE. (20), Dosya nr, 190, Vesika nr. 29 (Belge yıpranmıştır).
[10] Delili, a.g.e., s. 8-19.
[11] M. İsmailov, a.g.e., s. 179-180.
[12] Aslında Azerbaycan coğrafyası, Osmanlı Devleti ile İran arasında 1618 yılında varılan anlaşmaya göre, 1620’de İran Azerbaycanı ve Kafkas Azerbaycanı diye (Aras Nehri’nin akış yatağı sınır olmak üzere) ikiye ayrılmıştır (geniş bilgi için bkz. Cihangir Zeyneloğlu, Muhtasar Azerbaycan Tarihi, İstanbul 1924, s. 122 vd).
[13] Delili, a.g.e., s. 20-26.
[14] B.O.A., Cevdet Hariciye, nr. 1448/1, 2, 3.
[15] İ. A. Hüseyinov., Azerbaycan Tarihi, c. I, Bakü 1961, s. 357.
[16] B. O. A., Hatt-ı Hümayun, nr. 9932; Osmanlı Devleti İle Azerbaycan. I, s. 134-135.
[17] G. B. Abdullaev, Azerbaidjan v XVIII Veke i Vzaimootnopeniya Ego s Possiey, Bakü 1965, s. 870.
[18] G. Druvil, Sefername 1812-1813, Tahran, 1337, s. 80; M. İsmailov, a.g.e., s. 193.
[19] Delili, a.g.e., s. 30-31.
[20] M. Zeki Pakalın, Osmanlı Tarihi Deyimleri ve Terimleri Sözlü1ğü, C. 2, İstanbul 1983, s. 119-125.
[21] M. İsmailov, a.g.e., s. 194.
[22] B.O.A., Cevdet Hariciye, nr. 5898, 1475.
[23] İ. N. Brezin, Puteşestvie po Severnoyı Persii, Kazan 1852, s. 27.
[24] Delili, a.g.e., s. 32-33.
[25] Aliyev, a.g.e., s. 15.
[26] F. M. Aliyev, Şimali Azerbaycan Şehirleri, Bakü 1960, s. 14.
[27] Zeyneloğlu, a.g.e., s. 155-156.
[28] Aliyev, a.g.e., s. 17 vd.
[29] Balayev, a.g.e., s. 173.
[30] Zeyneloğlu, a.g.e., s. 155.
[31] Hüseyinov., a.g.e., s. 391-393; Zeyneloğlu, a.g.e., s. 144.
[32] H. Ziya Ülken, Farabi İstanbul 1940, s. 1 vd.
[33] M. Fuat Köprülü, “Azeri Mad. (Azeri Edebiyatının Tekamülü)”, İ. A., C. 2, s. 139-144.
[34] Caferoğlu, “Kuzey Azerbaycan”, TDEK, s. 1109-1110.
[35] Zeyneloğlu, a.g.e., s. 153.
[36] Feridun Bey Köçerli, Azerbaycan Edebiyatı Materyalleri, C. 1, Bakü 1925, s. 102.
[37] Baykara, a.g.e., s. 33.
[38] Mehmed Ağa Müctehid-zade Karabaği, Riyazü’l-Aşıkeyn, Dersaadet, 1328, s. 9.
[39] A. Vahap Yurtsever, Azerbaycan Edebiyatında Vedadi ve Vakıf’ın Yaratıcılığı, Ankara 1952, s. 1-45.
[40] Köçerli, a.g.e., C. 1, s. 138.
[41] Baykara, a.g.e., s. 43.
[42] Şinasi Altundağ, “Osmanlı İdaresinde Gürcüler”, IV. Türk Tarih Kongresi-Tebliğler, Ankara 1952, s. 322-324.
[43] BOA., Name-i Hümayun Defteri, nr. 9, s. 148; Hatt-ı Hümayun, nr. 94/a, c, e, i, h.
[44] M. Ali Çakmak, Hanlıklar Devrinde Azerbaycan-Türkiye Münasebetleri (1723-1829), Basılmamış Doktora Tezi, G. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara 1996, s. 135-136.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.