Türk Tarihi ve Kültür Araştırmaları

Ayasofya’ya Kıyasen Her Şehre Bir İmam Yeterlidir!

0 6.165

Ömer SAĞLAM

Ayasofya’nın komple ibadete açıldığı 24 Temmuz 2020 Cuma günü 350 bin kişinin aynı anda namaz kıldığı söylendi malum.

Bu 350 bin kişiden sanırım 349 bini imamı hiç görmemiştir ve onlar, ancak hoparlörden gelen sese tabi olarak caminin mahvelinde, avlusunda, bahçesinde, sokaklarda, caddelerde, meydanlarda namaz kılmış olmalılar.

Muhtemelen çevredeki dükkan ve işletme sahiplerinden bazıları, o cuma namazını işyerlerinde kıldılar.

Zira Ayasofya’nın toplam cemaat kapasitesi 3-4 bin kişiyi geçmez.

Hele hele pandemi sebebiyle, sosyal mesafeye uygun olarak namız kılındığını düşünürsek, cami içinde namaz kılanların sayısı taş çatlasa 500 yüz veya 1000 kişidir.

Zaten onlar da özel davetlilerden oluşuyordu, medyaya yansıdığı kadarıyla!

Esasen bu durum, sadece Ayasofya’ya ve 24 Temmuz’a has bir durum da değildir.

Sair zamanlarda on binlerce kişinin aynı anda namaz kıldığı ülkemizdeki birçok camide de, cemaatin tamamının imamı görmesi olası değildir.

Hele hele hac döneminde milyonlarca kişinin aynı anda namaz kıldığı Medine’deki “Mescid-i Nebevi” ve Mekke’deki “Mescid-i Haram”ı düşünün bir de.

“Mescid-i Nebevi”nin sadece kapalı alanında bir milyon kişi, “Mescid-i Haram”ın kapalı bölümünde ise 4 milyon kişi aynı anda namaz kılabiliyor.

Öte yandan İran, Irak ve Fas gibi İslam ülkelerinde de yüzbinlerce kişinin aynı anda namaz kılabildiği camiler mevcut.

Dolayısıyla; bunca kalabalığın namaz kılarken namaz kıldıran imamı görebilmesi olası değildir.

***   ***   ***

Peki cemaatle namaz kılarken, cemaatin imamı görmesi şart mıdır?

Daha doğrusu, imamla cemaat arasında, görüşü engelleyen bir duvar vs. bir engel varsa kılınan namaz caiz olur mu?

Diyanet mensuplarının başucu kitaplarından olan ve ülkemizin kalbur üstü ilahiyatçılarından oluşan bir komisyonca hazırlanan İlmihal’de, Prof. Dr. Yunus Apaydın tarafından kaleme alınan “Namaz” bahsinde anlatıldığına göre; cemaatle kılınan namazda, namazı kıldıran imamın, kendisine uyan cemaatten daha yüksekte bulunması, imam ile kendisine uyanlar arasındaki mesafenin makul ölçülerde olması, imamla cemaat arasında, yol ve ırmak gibi engellerin olmaması, imamın sesini duymaya engel bir halin de bulunmaması” gerekiyor.

Ayrıca “kadınların cemaate katılmaları durumunda saf düzenine riayet edilmesi gerektiği hususunda alimlerin görüş birliği vardır. Buna göre kadınların, safın en gerisinde, erkeklerin-varsa çocukların- arkasında namaza durmaları gerektiği söylenmiştir.”

Erkek cemaat ile imam arasında kadın saffı bulunursa, kadınların gerisinde kalanların imama uyması sahih olmaz.[1]

Anlaşılacağı gibi; cemaatin imamı görmesi şart değil ve ses cihazları yardımıyla sesini duyması yeterli ama cemaatin İmam’ın seviyesinden daha alçakta bulunması, mesafenin makul olması, imamla cemaat arasında yol ve dere/nehir gibi engellerin olmaması, erkek cemaatle imam arasında kadın cemaat bulunmaması gerekiyor.

Peki, 24 Temmuz günü Ayasofya’da 350 bin kişi ile kılınan Cuma Namazı’nda bu şartlara uyuldu mu?

Mesela, cadde, yol, sokak, çevredeki dükkanlarda kılınan namaz, namaz oldu mu?

Camilerin mahvel, balkon ve hatta Mescid-i Haram gibi, camilerin üst katlarında namaz kılanlar, haliyle imamdan yüksekte namaz kılmakla, bu kişilerin namazları caiz midir?

Ayasofya’da erkek cemaatle imam arasında kadınlar da namaz kıldı mı?

Ayasofya’da olmasa bile Hac mevsimlerinde, Mescid-i Nebevi’de ve Mescid-i Haram’da, kadınlar pekala erkeklerin önünde namaz kılabiliyorlar!

Peki o namazlar namaz oluyor mu?

Madem Ayasofya’da 349 bin kişi, imamı görmeden, imamla aynı seviyede bulunup bulunmadığına, aradan yol geçip geçmediğine ve imamla aralarında kadın cemaat bulunup bulunmadığına aldırmadan imama uyarak şurada burada cuma namazını kıldı ve bu şekilde kılınan namaz caiz görüldü ise, şu halde namaz kılmakla yükümlü nüfusu 349 bini geçmeyen yerleşim yerlerinde, tek bir imama uyarak namaz kılmak caiz olmak gerekecektir!

Yani toplu namazlarda, yerleşim yerlerinin en güneyindeki, daha doğrusu, yerleşim yerinin Kıble yönünde en uçtaki caminin imamına uymak yeterli olacaktır!

Öyle ya, ya dini siyasete alet edip “350 bin kişi ile Cuma namazı kıldık” diye hava atmayacaksınız ya da bizim bu şekilde kıyas yoluyla vardığımız kanaate uyup, nüfusu 349 binin altındaki yerleşim yerlerine tek bir İmam tayin edeceksiniz!

Biz, elbette bu görüşümüzün doğru olduğunu iddia etmiyoruz.

Sadece sizlerin, din ve ibaretler üzerinden siyaset üretmenizin yanlışlığını vurgulamaya çalışıyoruz burada.

Ancak sayıları hiçbir zaman tam olarak bilinemeyen ve çoğu kere 100 bin, 150 bin diye söylenip geçilen din görevlisinin, bizim gibi ekonomik krizlerle boğuşan ülkelerde lüks olduğunu da söylememiz gerekiyor.

***   ***   ***

Öte yandan Cuma Namazı’nın bazı şartları vardır ve bu şartlar İslam Uleması tarafından belirlenmiş ve asırlar boyunca uygulana gelmiştir.

Vakit, Cemaat, Şehir, Cami, İzin, Hutbe şeklinde 6 noktada belirlenen “Cuma Namazının Sıhhat Şartları”ndan bazıları üzerinde durmak isteriz.

Yine Diyanet’in İlmihal’inden aktaracak olursak: İslam bilginleri, cuma namazı kılınacak yerin şehir veya şehir hükmünde bir yerleşim yeri olmasını şart koşmuşlardır. Hanefiler, bu görüştedirler. Maliki, Şafii ve Hanbeli mezheplerinde, şehir şartı yoktur. Hanefilere göre ağırlıklı görüş; bir yerleşim yerinde birden çok camide Cuma namazı kılınabileceği yönünde ise de sadece bir camide Cuma Namazı kılınacağını söyleyen bir Hanefi görüşü daha vardır.

Şafi, Hanbeli ve Maliki mezheplerine göre; zorunlu sebepler olmadıkça bir yerleşim yerinde ancak bir camide cuma namazı kılınabilir.[2]

Anlaşılacağı üzere; Cuma Namazı, öyle insanların keyfine göre kılacakları ve gösteriş yapacakları bir namaz türü değildir.

Sıkı kurallara bağlanmıştır.

Ötede müsait bir cami varken, berideki camide cuma namazı kılınmaz!

Bu anlamda, hacı emmilerin, birbirleriyle inatlaşarak yaptıkları camilerin çoğunda cuma namazı kılmak caiz değildir Diyanet’in ilmihalinden anladığımız kadarıyla.

Dolayısıyla; siyasi kaygılarla halktan gelen isteklere hemen cevap verip, birbirine çok yakın mesafelerde yapılmış, çoğu eciş bücüş yapılar olan camilere, hatta üç beş evden ibaret mezralara bile din görevlisi atamak, israftan başka bir şey değildir.

***

Sosyal medyada özet olarak paylaştığım bu konunun altına A. Sevim isimli okurum şu yorumu yapmış: “Diyanette görev yaptınız. Görev esnasında bir kez olsun bu konuyu dile getirdiniz mi? Bir rapor sundunuz mu? Bir çalışmanız oldu mu?”

M. Gezici isimli okurum ise “Hocam Diyanet Vakfı’nda çalışırken bu tür kıyaslamaları hiç yapmıyordunuz. Şimdi mi aklınıza geldi?”

Diyerek beni sorguya çekmişler.

Herkesi kendiniz gibi sanmayın dostlarım.

Ben o zaman da böyleydim.

Görüşlerimi ve itirazlarımı hep yüksek sesle dile getirmişimdir.

Bu yüzden de fazla sevilmedim sizin muhterem ulema tarafından.

Dışlandım.

İşimi, aşımı kaybettim.

Kurumsal bazda yazdığım raporları burada yayınlamayı etik bulmam.

Ancak yayınlarsam kesinlikle mahcup olup, utanırsınız!

Dini uygulamalara, mesela Hac uygulamalarına itirazlarımı da içeren ilk kitabım 2003 yılında yayınlandı.

O kitapta söylenenleri, Diyanet mensubu olsun veya olmasın hiç bir din adamı söyleyemez.

Mesela “Mekke ve Medine’nin Vatikan benzeri bağımsız bir devlet olmasını” Türkiye’de ilk defa ben dile getirdim 2003 yılında.

Düşünün bir; o günlerde Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ve BOP haritası henüz gündemde değildi bu ülkede.

Sayın Cumhurbaşkanı da BOP Eş Başkanı olduğunu henüz ilan etmemişti Türk Halkı’na.

Kaldı ki; din konusu ciddi bir konudur; öyle devlet memuru iken başka türlü, emekli olduktan sonra başka türlü görüş bildirilmez dini konularda.

Ya da kapı arkasında başka türlü, kürsüde veya minberde başka türlü konuşulmaz!

Kaldı ki; biz din adamı ve ilahiyatçı da değiliz.

Kendimizi de Diyanet mensubu olarak hiç görmedik ve görmüyoruz da.

Onun için de hayatımız boyunca hep özgür düşünmeye çalıştık…

Ömer SAĞLAM

30.11.2020


[1] İlmihal, c,1, İman ve İbadetler, İSAM Yayını, İstanbul, s, 273, 279-280.
[2] Age, s, 295-296
Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.