AVRUPA'DA BİR TÜRK İSLAM DİYARI: DOBRUCA'NIN DEMOGRAFİK, SOSYAL VE İDARİ YAPISI

0 27

Prof. Dr. Zekeriya KURŞUN

Dobruca’da Osmanlı Hakimiyeti

Bugün Romanya sınırları içinde yer alan Dobruca’nın batısında ve kuzeyinde Tuna ile bunun kollarından Lom ve Pravdi, doğusunda Karadeniz, güneyinde Deliorman yer almaktadır.

Dobruca’nın siyasî tarihini stratejik mevkii tayin etmiştir. Rusya ve Ukrayna steplerinden İstanbul’a ve Ege’ye giden en kısa yolun buradan geçmesi bölgeyi en eski tarihlerinden beri çeşitli kavimlerin geçit yeri haline getirmiştir. Dolayısıyla bu kavimlerin her biri Dobruca’da izler bırakmıştır. Fethinden itibaren Osmanlı Devleti de özellikle Lehistan ve Rusya’ya yönelik seferlerinde, Kırım Hanlığı ile bağlantılarında hep Dobruca’yı kullanmıştır.

Daha VI. ve VII. yüzyıllardan itibaren Türklerin yerleşmeye başladıkları ve hatta devlet kurdukları Dobruca’nın hangi tarihte Osmanlı hakimiyetine girdiği kesin bilinmemektedir. Ancak eldeki bilgilere göre; bölgenin en önemli şehri olan Silistre, Tırnova Çarı Şişman (Susmanos) tarafından I. Murad’a verilmiştir. Dobruca hakimi İvanko da bu tarihlerde karşı koymaksızın, hatta bir rivayete göre gönüllü olarak Osmanlı hakimiyetine girmiştir. Ancak, bölgedeki iç çekişmeler ve Osmanlı Devleti’nin Ankara Savaşı yenilgisinden sonra geçirdiği Fetret Devri, Osmanlı hakimiyetini zaman zaman sarsmıştır. Sultan I. Mehmed (Çelebi), kendisine karşı Musa Çelebi’yi destekleyen Eflâk Beyi Mircea’yı mağlup ederek Dobruca kaleleriyle birlikte Eflâk’ı da zaptetmiştir (1416-19). Böylece, bu tarihten itibaren Dobruca 460 yıl kadar Türk hakimiyetinde kalmıştır.

Osmanlılar zamanında askerî, idarî bir üs ve geçit olarak kullanılan Dobruca’nın halkı eşkinci, müsellem, cambaz, tatar gibi sınıflara ayrılıyor ve bu gruplar askerî amaçlarla istihdam ediliyorlardı. Özellikle Tatarlar, Osmanlı ordusunda önemli yardımcı görevleri yerine getirmekteydiler.

Uzun süre Silistre’den idare edilmiş olan Dobruca bölgesinin askerî ağırlığı, zamanla Babadağı’na kaydırılmıştır. Kuzey kesimler, 200 yıl boyunca serhad bölgesi olarak ün kazanmıştır. Bu yüzden de cihad ve gaza anlayışı burada yaşayan halkın ruhuna yerleşmiştir.

Osmanlıların iskân politikası sonucu, Dobruca halkının çoğu Müslüman Türklerden oluşmaktaydı. XV ve XVI. yüzyıllara ait tahrir defterindeki kayıtlar, yer adlarının çoğunun Türkçe olduğunu ve yoğun Türk yerleşmesinin meydana geldiğini göstermektedir. Bunun yanı sıra, Kuzey Dobruca’da Maçin, Karaharmanlık ve Esterbend gibi, halkının çoğu Hıristiyan olan şehirler de bulunmaktaydı.

Dobruca, fetihden sonra İstanbul’un tahıl, özellikle buğday ihtiyacının önemli bir kısmını karşılamaktaydı. Bu amaçla Karadeniz kıyısındaki birçok liman şehrinde büyük tahıl ambarları inşa edilmişti. Çeşitli limanlardan İstanbul’a ayrıca kereste, tuz, keçe ve esir sevk edilmekteydi.

Osmanlı Devleti için son derece önemli bir stratejik mevki olan Dobruca, Batılıların Şark Meselesi’ni ortaya çıkarıp Türkleri Avrupa’dan sürme plânları yapmaya başlamalarından sonra tehdit altına girmiştir. 1768’den 1877-78’e kadar meydana gelen hemen bütün Osmanlı-Rus savaşlarında Dobruca Rus işgallerine uğruyor, ancak her seferinde büyük gayretlerle Osmanlı idaresi yeniden kurulabiliyordu.

1864’te kurulan Tuna vilâyetine de bağlanmış olan Dobruca, son Osmanlı-Rus Savaşı akabinde imzalanan Berlin Antlaşması’yla (1878) yeniden gündeme geldi. Buna göre: bölgenin kuzeyi Romanya’ya, güneyi özerk Bulgaristan Prensliği’ne veriliyordu. O sıralarda Kuzey Dobruca’nın %65’ini, Güney Dobruca’nın %80’ini Müslüman Türkler oluşturmaktaydı. II. Balkan Harbi akabinde yapılan Bükreş Antlaşması’yla (1913) ise güney kesimi de Romanya’ya verilmiştir. Bütün bunlara rağmen Osmanlı Devleti bölgeden hiç bir zaman alâkasını kesmeyecek, Birinci Dünya Savaşı da bu şartlar altında başlayacaktır.

Osmanlı Devleti, dünya dengelerini alt üst eden ve sonunda dört imparatorluğun ve dört hanedanlığın çöküşüyle neticelenen büyük savaşa, 11 Kasım 1914’te Almanların safında iştirak etti. Savaş boyunca da birisi Romanya olmak üzere yedi cephede savaşmak zorunda kaldı. Çanakkale’de elde edilen zaferlerden ve müttefiklerin geri çekilmesinden, Harbiye Nâzırı Enver Paşa, kesin sonucun Avrupa cephelerinden alınacağı ümidiyle, 15. Kolordu’yu Temmuz 1916 sonlarında Galiçya’ya 6. Kolordu’yu Eylül 1916’da Romanya’ya 20. Kolordu’yu da Makedonya’ya gönderdi.

Öte yandan Romanya, savaşın başından itibaren sürdürdüğü tarafsızlığını, Brossilov taarruzlarının Avusturya-Macar cephesinde sağladığı başarı üzerine bozarak, 27 Ağustos 1916 tarihinde İtilâf devletleri safına katılmıştı. Avusturya-Macaristan sınırını aşan Romen orduları kısa zamanda Transilvanya’nın büyük bir bölümünü işgal ederek, Galiçya cephesinin gerisini etkilemeye başladı. Bunun üzerine, Falkenhayn kumandasında Alman, Avusturya, Bulgar ve Türk birliklerinden oluşan müşterek kuvvetlerin karşı taarruza geçmesine karar verildi. 6. Türk Kolordusu, Eylül 1916’da başlayan Dobruca tarruzuna parça parça iştirak etti ve bölgedeki bütün çarpışmalarda başarılar gösterdi. Harekâtın sona ermesiyle birlikte, bu kolorduyu oluşturan 25. Tümen Aralık 1917’de İstanbul’a 15. Tümen de Haziran 1918’de Köstence’den vapurlarla Batum’a sevk edildi. Bu tarihten bir kaç ay sonra Makedonya cephesi çökecek, Bulgaristan, Avusturya-Macaristan ve Almanya’nın teslimi akabinde, Türkiye de 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi’ni imzalayacaktı.

Dobruca’nın Osmanlı Hakimiyeti’nden Çıkış Süreci

1917 yılı ortalarından itibaren artık savaşın seyri iyice belli olmuş, galip ve mağlup devletlerin safları kesinleşmişti. Mağluplar safında yer alan Osmanlı Devleti, tarihî dinî ve siyasî bağları olan, ancak o sırada idaresi altında bulunmayan Avrupa, Asya ve Afrika’daki çeşitli bölgeler üzerindeki haklarını ileride kullanmak için incelemeler yapmaya koyuldu. Maksat, muhtemel barış görüşmeleri sırasında, yaptığı bu hazırlıklardan istifade etmekti. Şüphesiz en önemli konu, savaşın önemli bir bölümü topraklarında cereyan eden Osmanlı Devleti’nin akıbetinin ne olacağı idi.

Galip devletler Osmanlı topraklarını paylaşıp bütün o plânlarını yaparken Osmanlı Devleti hem bekasını sağlamaya çalışıyor ve hem de çeşitli vesilelerle kendisinden koparılmış olan Avrupa’da Dobruca, Afrika’da Mısır gibi bölgelerin geleceğinde ne gibi bir rol oynayabileceğini araştırıyordu. İlk bakışta, her şeyiyle tükenmiş bir devletin sadece kendisine bırakılacak yerlerle yetinerek hayatiyetini sürdürme çarelerini araştırmasının dışında bir politika takip etmesi yadırganabilir. Ancak, daha önce kaybettiklerini elde etmek arzu ve ümidiyle savaşa giren Osmanlı Devleti için bu durum normal kabul edilmelidir. Öte yandan, hesapta olmayan talihsiz gelişmelere rağmen, kısa süre için de olsa, Osmanlı Devleti hâlâ büyük düşünüyordu. İşte bu düşüncelerden biri de yukarıda ehemmiyeti arzedilen ve savaş sırasında Almanların istilâ ve idaresinde kalan eski Türk ve Müslüman diyarı Dobruca’nın idaresine iştirak etmekti.

İşte bu amaçla, bölgeye gönderilen mülkiye müfettişlerinden Kemal Bey Köstence Sancağı’nın Mecidiye, Kocalak, Hırsove, Karaömer, Mangalya kazalarıyla, bunlara bağlı altmış dokuz adet nahiye ve köye seyahat ederek incelemelerde bulundu. Ayrıca Köstence’deki Alman Menzil Müfettişliği’nde gerekli tedkîkatı yaparak, çalışmalarını geniş bir rapor halinde, o sıralarda Dahiliye Nezareti’ne vekâlet eden Cemal Paşa’ya 10 Ocak 1918 tarihinde takdim etti. Cemal Paşa da bu raporu, 9 Şubat 1918 tarihinde Sadrıâzam Vekili Enver Paşa’ya gönderdi.

Aşağıdaki satırlarda, mülkiye müfettişi Kemal Bey tarafından ve bu gün Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde bulunan ve Berlin Antlaşması’ndan sonra meydana gelen gelişmelerle Birinci Dünya Savaşı’nın hemen akabinde oluşan durumu bütün safahatıyla anlatan rapordan hareketle, (Başbakanlık Osmanlı Arşivi DH-KMS 46/46-2) artık neredeyse Türklerle alâkasını tamamen unuttuğumuz Dobruca tanıtılacaktır.

Dobruca’da Romen İskan Politikaları

Dobruca’nın Birinci Dünya Savaşı yıllarındaki sosyal ve idarî durumunun anlaşılması için, Romanya idaresinde yaşadığı otuzsekiz yıllık tarihinin gözden geçirilmesi gerekmektedir. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı akabinde Basarabya’nın Rusya’ya verilerek karşılığında Romanya’ya terkedilmiş olan Dobruca’nın mübadelesi esnasında, Romen unsuru umûmî nüfusun ancak %36.3’ünü teşkil etmekteydi. Geri kalan nüfusun %67.7 kısmı ise -çoğunluğu Türklere ait olmak üzere- diğer muhtelif unsurlardan oluşmaktaydı. Sadece Rusya ile Bulgaristan ve Balkanlar arasında bir engel teşkil etmek üzere Romanya’nın arzusu dışında mübadele olunan Dobruca’da Romenlerin emellerine uymamaktaydı. O yüzden, yerli ahalinin siyasî hukukunu otuz dört sene boyunca tanımamıştır. Dobruca’yı önce özel komisyonlar ve sonra da özerk kanunlarla idare eden Romanya’nın geçen süre içindeki yegâne siyasî meşgalesi, Romen unsurunu çoğaltma çabasıydı. Bunu temin için Romanya’nın diğer yörelerinden mütemadiyen, çok sayıda muhacir getirtiliyordu. Bu muhacirler, daha önce Osmanlı Devleti tarafından halka tapuyla verilmiş olan arazilerin eşit olarak üçte birine el konulması ve devlet arazilerinin tahsisi suretiyle yerleştiriliyorlardı. Yeni gelenler gerek diğer unsurların yoğun bulunduğu yerlere, gerekse çeşitli boş alanlara iskân edilerek, sadece onlardan mürekkep köyler teşkiline gayret edilmiş ve nihayet Romanya hükümeti hedefine ulaşmıştır. Bu sırada Dobruca’nın Romanya’ya terki esnasında yalnız kuzey cihetinde 93 bin kadar olan Müslüman olan ahaliden, tapulu araziye sahip çoğunun mal ve mülklerini satarak peyderpey Osmanlı topraklarına hicret ettiklerini ilâve edelim.

Muhacir Romenlere otuz senede mülkiyet hakkı doğmak üzere, senelik üç frank vergiye mukabil nüfus başına onar hektar arazi dağıtılmıştı. Ancak, üç sene arka arkaya takdir edilen bu vergi verilmediği takdirde, mülkiyet hakkı kaybolacaktı. O sıralarda arazisiz olup bu dağıtımdan istifade eden bir kısım Müslümanlar, söz konusu vergiyi ihmal ve cehaletten vermemiş, neticede tarlalarını kaybederek göçe mecbur kalmışlardır. Bu yüzden de Müslümanların nüfusu aşağıdaki cetvelden de anlaşılacağı üzere üçte bir seviyesinde inerken, Romenler çoğunluğu elde etmişlerdir. Bulgarlar da hem arâziye sahip olmuşlar hem de nüfuslarını gün geçtikçe arttırmışlardır.

1905 senesinde yapılan nüfus sayımının sonuçları Romenlerce başvurulan tedbirlerin semeresini verdiğini göstermektedir. Nitekim, Dobruca’da sakin Romen nüfusun diğer unsurlara nispetle %48 derecesine vardığı 1909-10 senelerinde ise %55’lere çıktığı anlaşılmaktadır. Romen ve Bulgar istatistiklerine göre, Dobruca’nın Köstence ve Tolça sancaklarında, 1909-10 tarihlerindeki nüfus tablosu şöyledir:

Milliyeti               Köstence                 Tolça                       Dobruca
Romen                      109713                      58436                         168145
Türk                           7686                          3351                           11037
Tatar                          23208                         2160                          25368
Bulgar                       22345                         29633                         41978
Rus                            15282                         15784
Lipovan                     1601                           13734                         15335
Rum                           5198                          4721                          9919
Alman                       4100                          4110                           8210
Çingene                    3352                          1865                           5217
Musevi                       1557                          2827                           4384
Gagauz                     3758                          3758
Ermeni                       1978                           973                             2951
İtalyan                       480                             1027                           1507
Diğer                          1534                          1350                           2884

Yekûn                183254                  143223                      326477

Romanya hükûmetinin müteakip senelerdeki nüfus istatistikleri elde edilememiş olduğundan, bu rakamlar eksik kabul edilmelidir. Romanya’nın Birinci Dünya Savaşı’na giriş tarihi 1916 senesine kadar her iki sancağın nüfuslarına, her sene için bölgenin tabiî artış nispeti olan %13’ü ilave etmek gerekmektedir.

Birinci Dünya Savaşı yıllarında Dobruca nüfusunda mutlak çoğunluğa sahip olan Romenler ile ikinci sıradaki Bulgar ve Türk unsurların bulunduğu yerlerde, ziraate elverişli 615.819 hektar arazi mevcuttu. Bundan 392.786 hektarı Romenlerin, 223.533 hektarı da diğer unsurların tasarrufunda bulunmaktaydı. Şu halde Romenler üçte iki ve diğer unsurlar toplam, üçte bir nispetinde araziye sahiptirler.

Romen nüfus çoğunluğu böylece sağladıktan sonra, Dobruca halkına ilk defa 1912 seçimlerine iştirak hakkı tanındı ve tabiî olarak istenen netice de elde edildi. Bu arada, ihtiyatî bir tedbir olarak da, çoğunluğunu Bulgarların teşkil ettiği Tolça sancağına tabi Babadağ kazası, Köstence sancağına ve çoğunluğu Romenlerde olan Hırsove kasabası da Tolça’ya bağlanmıştı.

Dobruca’nın güney hududu Balkan Savaşı’ndan sonra Bulgaristan’dan alınan 7.225 kilometrekare yüzölçümündeki arazi ile hayli genişlediği gibi; bu arazi dahilinde sakin -Bulgarlara göre 350 bin ve Romenlere göre 285.760 kişiden ibaret- nüfusunun ilâvesiyle Romenlerin umûmi nüfusu mühim oranda artmıştı. Ancak yeni tebaanın çoğunluğunu Türkler ve geri kalanını Bulgarlar teşkil etmekte, Romenler yalnız on bin dolayında bulunmaktaydı. Dolayısıyla, hükümetin uzun zamandan beri takviyesine gayret ettiği idarî siyâset tekrar tehdit altına girmiş oluyordu. Ancak Birinci Dünya Savaşı, bu meseleyi ikinci plâna düşürecekti.

Sosyal ve İktisadi Durum

Dobruca’nın özel bir idareye tabi tutulduğu otuz dört sene zarfında (1878-1912) bölgenin, imar ve gelişmesine taalluk eden hususların da nazar-ı dikkatten uzak tutulmayarak, bu konuda hükümetlere düşen görevlerin imkân ölçüsünde yerine getirildiği inkâr edilmeyecek bir gerçektir. Vergilerin ve toplanma usûllerinin mükellefleri hoşnût edecek esas ve kaidelere bağlanması, Köstence’nin mükemmel bir liman haline getirilmesi, Tuna üzerinde büyük bir köprü inşaatı, kasabalar arasında geniş şoseler açılması, emniyet ve asayişin te’mini, her sene ziraat yarışmaları ve hayvan koşuları tertîbî, bütün köylere her nev’î ziraat makineleri dağıtımı, uygun yerlere un fabrika ve değirmenler kurulması sayesinde ahâlinin servet ve refahı arttırılmıştır.

Dobruca nüfusunun yüzde doksan beşi çiftçidir. Romanya’da, bir köyün arazisine toptan sahip ve mutassarruf demek olan çukoylar Dobruca’da dahi çokça bulunmalarına rağmen, köy ahâlisi az çok bir miktar araziye mâliktir. Nüfusu tamamen Türk olan köylerde ise, mevcut arazi ayrı ayrı veya birkaç kişinin tasarrufu altında tutularak muhafaza edilmiştir. Savaş yıllarında Köstence Sancağı’ndaki Türklerin arazi tasarrufundaki yeri %7’dir.

Dobruca Müslüman Türkleri, diğer unsurlardan ziyade Romenlerle kaynaşmış olmakla birlikte, hayat tarzları itibariyle diğer memleketlerdeki Müslümanlara az çok benzemektedirler. Türk ve Müslümanların azınlığı teşkil ettikleri köylerde bile (en az on iki haneye kadar) birer mektepleri bulunmaktaydı. Fakat, muktedir öğretmenlerin yokluğundan dolayı çocuklarının eğitimleri eksik kalmış, üstelik hükümetin bütün çocukları Romen ilkokullarına devama mecbur tutması, durumu daha da kötüye götürmüştür. Müslüman köylerindeki okulların ekserisi savaşta yanmış ve yıkılmıştır. Müslümanlar arasında zarûrî sağlık şartlarına riayet edilmemekle beraber, ırkın sağlamlığından dolayı öldürücü hastalıklar meydana gelmemiş, ortalama ömür altmış beş yaş dolayında kalmıştır.

Ancak gençler arasında kötü ahlâk çoğalmıştır. İçki gizlice kullanılmakta olup, kumar da yaygınlaşmıştır. Kız kaçırmak âdeti köylerde cârîdir. Köstence ve Mecidiye’de mektepten firar eden Müslüman Türk çocuklar, viraneler arasında bir nev’î kumar oynayarak vakit geçirmektedirler. Bazı köylerde kırk beş yaşındaki adamlar bile, pederleri huzurunda sigara içmeyecek kadar edep gösterirken, bazı taraflarda da bir baba ile oğlunun beraberce kumar masasına oturdukları, baba-oğul görevlerini ihmal eyledikleri gibi, bazı Müslüman gençlerin menfaat karşılığı Hıristiyan oldukları da bilinmektedir.

Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması Dobruca’yı pek fazla etkilememiş, bilakis zahire işleri ve transit muameleleri sebebiyle bölgede ticarî faaliyetler artmıştı. Ancak Romanya’nın savaşa katılma tarihi olan 1916 senesi Ağustos ayından itibaren durum sür’atle kötüleşmiştir. Savaş ilânından bir hafta evvel Dobruca’daki Türk, Tatar, Bulgar ve Almanlar arasında zekâ ve dirayetiyle tanınan bütün Osmanlı tebaası, bulundukları kasaba ve köylerden alınarak, bir tedbir olarak Romanya dahiline sevk edilmişlerdir. Çarpışmaların başlaması ve bilhassa Romanya cephesinin Tutrakan ve Silistre’de çökmesi üzerine, ordunun ric’at güzergâhında bulunan bütün köylerin ahâlisi de tahliye ile iç taraflara doğru harekete mecbur bırakılmıştır. Bu sırada köylerdeki büyük-küçük baş hayvanlar ve nakil vasıtalarının büyük bir bölümü, askerler tarafından alınıp götürülmüştür. Romanya hükümetince bütün tebaaya ve tabiî olarak Türklere iyi muamele edildiği halde, bu kabil baskılar ve müsadereler herkesi derinden müteessir etmiştir. Silistre ve Tutrakan’da bulunan Romanya kıtalarındaki Türk ve Müslüman askerlerin silahlarını terk ederek müttefiklerin ordusuna firar eylemeleri gerekçe gösterilerek, Romen ordusunun ric’atı esnasında Köstence-Çernavoda hattına kadar olan arazi dahilindeki Müslüman Türk köylerin de çoğu yağma edilmiştir.

Bazı köylerde insanlık dışı muameleler de cereyan etmişti. Meselâ Köstence’ye güneyden üç saat mesafede bulunan 87 hâne İslâm ve 3 hâne Romenden oluşan Pirûlî köyü önce Bulgarlar tarafından zabt edilmişti. Sonra da Romenlerin taaruz ve baskıları üzerine tahliye edilen köye giren Romanya süvarisi, hânelerinde gizli kalan 32 Müslümanı, Bulgarlara hafiyelik ettikleri iddiasıyla köyün kuzey cihetindeki dereye sevk ederek topluca kurşuna dizmişti. Ric’at esnasında köylerinden zorla sürülen kimselerin miktarı hakkında tam bir bilgi yoksa da, bunların savaştan önce sevk olunanlarla beraber 25 bin civarında bulunduğu Bulgarların savaş sırasındaki neşriyatlarında zikredilmektedir.

Romanya ordusunun bozguna uğrayıp çekilmesinden sonra, Güney Dobruca’ya giren müttefik devletlerin askerleri, kısa zamanda Köstence-Çernavoda hattına kadar bütün araziyi istilâ etmişlerdir. Bu esnada Türk ve Alman birliklerinin güzergâhına tesadüf eden veya yakın olan köyler hariç, Bulgarların geçtiği mahallerde bulunan Romen ve Müslüman köyleri de ikinci defa yağmaya maruz kalmıştır. Müttefik askerlerin ileri harekâtı Romen ordusunun zorlamasıyla ileri gidip bilâhare birer vesile ile geri dönen biçare köylülerin ellerindeki araba ve hayvanlardan işe yarayan kısmını Bulgarlar, merhametsizce gasbetmekten çekinmemişlerdir. Güney Dobruca’nın Köstence ve Mangalya havalisinde bulunan münferid Bulgar köyleri ile ekseriyeti Silistre’den itibaren Tuna sahiline doğru uzanan diğer Bulgar köyleri ise talan edilmekten kurtulmuşlardır.

Dobruca’daki müttefik askerlerin ekseriyetini teşkil eden Bulgarlar, gerek Romen ordusu tarafından terk olunan zahire ve harp levâzımatı depolarını muhafaza ve gerek ordunun iaşesini te’min için, Güney Dobruca’nın hemen her köyünde birer müfreze veya birkaç nefer bırakmışlardır. Bu askerler ikamet eyledikleri köylerde Müslüman, Romen ve Alman ahâlinin bazı yerlerde ev eşyalarına kadar el koymakla kalmamış, can ve namuslarına tasalluttan da geri durmamışlardır. Bunun üzerine, Osmanlı ordusunun güzergâh ve karargâhları civarına yakın olan Müslüman köylerinin sakinleri, kumandanlara müracaatla korunmalarını istirham etmişlerdi. Bu istekleri sür’atle yerine getirilmiştir.

Köstence, Çernavoda hattının kuzeyinde cereyan eden olaylar ise, Güney Dobruca’dakilere nisbetle daha kötüydü. Esasında müttefik askerleri, sözkonusu hattı geçerek, doğudan Babadağ kazası hududuna, batıdan Hırsove’nin kuzeyine kadar ilerledikleri halde, Bekrşik’in henüz düşmemesinden doğan olumsuz durumu düzeltmek için, buraların tahliyesiyle güneye ric’at etmişlerdir. Taşoğlu gölüyle Tuna nehri arasında, yani Dobruca’nın en dar mahallinde bir ateş hattı tesis ve tahkimiyle Romenlerin beklenmesi emrini aldıklarından, hattın arkasını tutmuşlardı. Ancak ric’at sırasında, 250’si Müslüman, 5’i Bulgar ve gerisi Romenlere ait toplam 1100 hâne, tarihî bir kale ve Sultan II. Mahmud Hân devrinden kalma güzel bir caminin bulunduğu Hırsova kasabası dahil, Köstence-Çernavoda civarına kadar mevcut köylerin büyük bir kısmı tahliyeden sonra, Bulgarlar tarafından yağmalanıp yakılmıştır. Bu zulme gerekçe olarak da Romen ve Rus ordularının buralarda barınmalarını önlemek gibi, bazı askerî sebepler serdedilmiştir. Hırsove ahâlisinin yarım saat zarfında şehirden çıkarak güneye gitmeleri hakkında Bulgar kumandanlığından verilen emrin icrasından sonra, bini aşkın yük arabasının üç gün mütemadiyen zahire ve eşya taşıdığı, ardından kasabanın ateşe verilmiş olduğu, olayları bizzat görenler tarafından ifade edilmiştir. Bu sırada dörtte üçü harab olan Hırsove’nin camii yangından kurtulmuştur.

Türk ve Alman askerleri tarafından işgal edilmiş olan köyler zarar görmezken, Bulgar cephesinde kalan köylerin ahşap evleri yıkılarak, elde edilen malzeme istihkâmların tahkimi için sevk edilmiştir. Müttefik askerlerinin geri çekilmesi sırasında yanan, yıkılan veya korunmuş olan köylerin İslâm, Bulgar ve Alman sakinleri de askerlerle beraber gitmişlerdir. Tahliye olunan bu yerler de, Rus, Romen ve Sırp askerleri tarafından işgal olunmuştur.

Birincisi, Rus-Romen ordularının savaşın başında kuzeye doğru mağlup olarak ric’atları ve ikincisi, Bulgarların işgalleri esnasında olmak üzere iki defa zulme maruz kalan Kuzey Dobruca’nın bu kısım köyleri ile hânelerinde kalabilen ahâlisi, üçüncü defa, bir de bu tahliye üzerine geri dönen Rus, Romen ve Sırp askerlerinin tecavüzlerine maruz kalmıştır. Nihayet, Bükreş ve İbrail’in düşmesi üzerine, Dobruca’daki müttefik askerlerine de ileriye hareket emri verildiğinden kısa zaman zarfında kuzeyden Tuna sahiline ulaşılıp, Mahmudiye, Tolça, İsakça ve Maçin işgal edilebilmiştir.

Müttefikler, böylece bölgeyi tamamıyla işgal ettikten sonra, Bulgar hududundan Köstence- Çernavoda hattına kadar olan yerlerde başlangıçta tesis edilmiş olan Bulgar idaresi, Kuzey Dobruca’ya dahi teşmil edilerek-mühim kasaba ve köylerinde Alman askerî kıtaları bulunmakla beraber-5 Ocak 1917 tarihine kadar yalnızca Bulgarların idaresi altında kalmıştır.

Dobruca’da İdarenin Almanlara İntikali

Dobruca’daki Alman askerî idaresine nezaret etmek üzere Köstence’de müstakil menzil müfettişliği kurulmadan önce, umûmî idare Bulgarların elinde idi. Bu amaçla, bölgenin merkezi Köstence’de üç Bulgar üyeden mürekkep bir komisyon bulunmaktaydı.

Alman ve Bulgar başkumandanlıkları arasında Ples mevkiinde imza edilen 5 Ocak 1917 tarihli itilâfnâme gereği, Dobruca’nın merkezî kısmı Bulgarlardan alınıp müstakilen Almanların idaresine verilmiştir. Kuzey ve Güney Dobruca arazisinin önemli bir bölümü, zaten işgallerinin başından beri Bulgarların idaresindeydi. Bu arazi, Balkan Savaşı’ndan sonra Bulgaristan, Romanya, Sırbistan ve Yunanistan arasında imzalanan 10 Ağustos 1913 tarihli Bükreş Mukavelesi gereği, Bulgaristan’dan Romanya’ya terk olunan Güney Dobruca ile Kuzey Dobruca’da idaresi Bulgarlara verilen, doğudan Dölöjman burnundan başlayarak batıda Tuna nehri kenarındaki Ostrovo kasabasına kadar uzandığı farzedilen bir hattın kuzeyinde kalan Tolça sancağını tamamen kapsayan kısımlardan ibarettir.

Bahsedilen arazinin savaşın başından beri Bulgar idaresine verilmesi askerî sebeplere dayandırılarak izah edilmişse de Bulgarlara göre bunun güney kesimi Balkan Savaşı’nda kendilerinden haksız olarak gasp edilmişti. İşte Dobruca harekâtıyla haklarını cebren geri aldıklarını belirterek Silistre, Tutrakan, Balçık kasabalarıyla diğer yerlere derhal mülkiye memurları tayin etmişlerdi.

Almanlar da duruma ses çıkarmamışlardı. Hatta Alman başkumandanlığının bu zımnî muvafakati, Bulgarlar tarafından ileri sürülen iddiaların nazar-ı dikkate alınması ihtimaline atfedilmiştir. Her halükârda, meselenin Bulgarlar için siyasî bir başarı olduğu inkâr edilemez. Kuzeyde idaresi Bulgarlara verilmiş arazinin ise sırf askerî sebeplere binaen terk edildiği kuvvetle muhtemeldir. Gerçekten bu parçayı, mevcudu seksen bin civarında olan 3. Bulgar ordusu işgal etmekte ve yalnızca Kuzey Dobruca cephesini mezkûr ordu savunmaktaydı.

Merkezî Dobruca’nın ise, bunun Bulgarlara terkedilen arazi ile hiçbir alâkası yoktu. Sadece idaresi Almanlar tarafından üstlenilmiş ve Köstence’de bunun için bir Menzil Müfettişliği tesis olunmuştu.

Romanya hükümetinin resmî kaynaklarına göre, Dobruca’nın eski hududu dahilindeki arazi Köstence ve Tolça sancaklarından müteşekkildi. Köstence’nin 6 kaza, 74 nahiye ve 203 köyü; Tolça’nın ise 6 kaza 60 nahiye ve 126 köyü bulunmaktaydı.

Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna doğru Tolça sancağını, Köstence sancağından ayrılan 27 pâre köyü ile beraber Bulgarlar idare etmekte olduğundan, Almanların o sıralarda idare ettiği merkezî Dobruca 6 kaza, 47 nahiye ve 203 pâre köyden müteşekkil olan Köstence sancağıyla sınırlıydı.

Köstence sancağı, Almanlar tarafından altı menzil mıntıkasına taksim olunmuştu. Merkezleri ise şunlar idi: Köstence, Mecidiye, Kocalak, Hırsove, Kuzgun, Karaömer Sancağa bağlı nahiyeler ve köyler, bu mıntıkalara dağıtılmıştı. Her mıntıka merkezinde yüzbaşı rütbesinde bir kumandan ve maiyyetlerinde de mevki kumandanı nâmıyla ayrıca birer yardımcı bulunuyordu. Bunların hepsi, Merkezî Dobruca’nın askerî işlerini müstakilen yürütmek üzere, Köstence’deki menzil müfettişliğine bağlıydılar. Menzil müfettişi mirliva yahut miralay rütbesindeydi. Menzil kumandanlarıyla beraber Merkezî Dobruca’daki bütün askerî müesseselerin reisleri ve memurları menzil müfettişliğine tabi idiler.

Sancak dahilindeki nahiyelerin önemli olanlarına, mülâzim rütbesinde bir subay ve bütün köylere 2 ilâ 5 arası asker yerleştirilmişti. Mıntıka merkezleriyle nahiyelerdeki subayların maiyyetinde de ayrıca yeteri kadar asker mevcuttu. Merkeze bağlı bütün subaylar askerî görevlerinin yanı sıra, mülkî görevleri ve savaş zamanında meydana gelmesi muhtemel her türlü işi yapmakla mükelleftiler. Merkezî Dobruca’da Alman idaresini teşkil ve te’min eden esas uzuvlar bunlardan ibaret olup, kazalar, mevkiler ve köylerdeki idare vasıtaları da belediye reisleri ile muhtarlar idi. Belediye reisleri, Köstence hariç olmak üzere diğer mıntıka merkezlerinde ahâlinin ekseriyetine veya durumuna göre, yerliler arasından tayin edilmekte ve bunlara yine mahallinden birer muâvin yahut kâtip ilâve olunmaktaydı. Muhtarlar da aynı şekilde tâyin olunmaktaydı. Köstence Belediye Başkanlığı’nı bir Alman yüzbaşı yapmaktaydı. Gerek belediye reislerine, gerek köylerdeki muhtarlara periman ismi verilmekteydi ve hepsi muvazzaftı. Köstence’de belediye reis muavinine 600, diğer kasabalarda belediye reislerine 300-400 frank maaş verilmekteydi. Muhtarların maaşları ise 50’şer franktan ibaret idi.

Kasaba ve köylerde, menzil müfettişliğinin her türlü emri, perimanlar aracılığıyla ahâliye tebliğ ediliyor, vergi, zahire ve hayvanat yine bunlar vasıtasıyla toplanıyordu. Birçok nahiye ve köyde, köylü ve periman ile Almanlar arasındaki tercümanlık görevini, muhtelif milliyetteki Musevîler yapmaktaydı.

Yukarıdaki izahattan anlaşılacağı üzere, Merkezî Dobruca’da Almanların sivil memurları veya müstakil bir idare-i mülkiye teşkilâtı mevcut olmayıp, bütün işler Köstence’deki menzil müfettişliğinin kararları ve emirlerine uygun olarak, askerî memurlar eliyle yürütülmekteydi. Mezkûr müfettişlik bu yüzden muhtelif şubelere bölünmüş olup, mülkî meselelerle beraber adliye, maliye ve ilmiye işlerini de ihtiva eden idare şubesinin müdürlüğü, Almanya’da ihtiyat yüzbaşısı rütbesinde olan Mösyö Korince (?)’ye verilmişti.

1917 ortalarında yapılan sayım neticesinde Köstence sancağının nüfusu 170 bin olarak tespit edilmişti. Bunların milliyetlerine göre nispetleri şöyleydi: Romen %50, İslâm (Türk ve Tatar) %25, Bulgar %18 ve diğerleri %7.

Fakat bu yekûn ile nispetlerin doğruluğuna hükmedilmesi oldukça zordur. Zira bölge sakinlerinden birçoğu askerde olduğu gibi, bir kısmı da önceden Romanya dahiline gitmiş veya zorla gönderilmişlerdi. 1917 yılının ikinci yarısından itibaren geri dönüşler başladığı için, söz konusu rakamlar da, tabiî olarak değişmiştir.

Dobruca’da Savaş İdaresi

Savaş durumu dolayısıyla Dobruca’daki idarî işler basit şekilde ve şöyle yürütülüyordu:

Belediye İşleri: Mıntıkaların merkezlerinde, beldeye ve belde sakinlerine ait ve şartlara göre ifası mümkün olan belediye hizmetleri, ilgili dairelere verilmişti. Vergi tahsilatı, nüfus muameleleri, iaşe, hayvan vesaire alım-satımı bunlar arasındadır. Belediyelerin muntazam bütçeleri yoktu. Rüsûm-ı belediye adına tahsil olunan vergiler; Romanya hükümeti zamanında câri olan rüsûmdan tahsili mümkün olabilenler, Köstence merkezinde belediyeye ait emlâkın icarından, ruhsatiyelerden, vukuat ilmuhaberlerinden, esnaf tezkirelerinden, eczahanelerden, hayvan tezkirelerinden, duhûliyelerden sağlanıyordu. Bunlara et, ekmek ve odun satışından elde edilen gelirler de ilâve olunmaktaydı. Söz konusu vergilerden, 1917 senesi Nisan-Aralık döneminde 699.801 ley (Bir ley, Osmanlı lirası itibariyle dört kuruş) gelir sağlanmış, aynı müddet zarfında belediyenin 662.859 ley giderleri olmuştur. 1916-17 senesi Köstence Belediye bütçesinde kayıtlı tahminî gelirlerin miktarı 4.105.533 ley idi.

Malî İşler: Hükûmet vergileri toplanamamaktadır. Nahiye idaresinin muhtaç olduğu meblağlar köylerde şahıslardan, hayvan ve araziden alınan muayyen vergilerle karşılanmaktadır. Bütçe açıkları, köylere taksim edilerek tahsil olunan olağanüstü vergilerle kapatılmaktadır. Nahiyelerin idaresini te’min için daha önce Romanya hükümetince de başka oranlarda toplanmakta olan aşağıdaki vergiler tahsil edilmekteydi:

  • Kalpak Resmi (Bir nevi şahsî vergi). Senevî: 7.50 ley.
  • Hayvan Rüsûmu (At, öküz vesaireden alınmaktadır). Senevî 1 ila 3 ley.
  • Arazi Vergisi (10 hektardan 100 hektara kadar). 15 ila 110 ley.

Almanlar tarafından yalnız Köstence ve Mecidiye’de yeni vergiler ihdas olunmuştu. Bunlar da emlâk, temettu’ vergileriyle, şahsî vergi ve hayvan rüsûmu idi. Bunların oranları da şöyleydi:

  • Emlâk Vergisi: Yıllık safî gelirlerinin yüzde 2’sinden yüzde 5’ine kadar.
  • Temettu’ Vergisi: Temettu’nun derecesine göre senevî 10 leyden 1000 leye kadar.
  • Şahsî Vergi: 1500 leyden 100 bin leye kadar serveti olanlardan, yüzde 2’den yüzde 20’ye kadar.
  • Hayvan Rüsûmu: Hayvan başına senevî yarım leyden, üç leye kadar. Yalnız, köpeklerden senevî otuz ley alınıyordu.

Bu vergilerden bazısı Romanya hükümeti zamanında da câri olmakla beraber, oranları farklı ve bilhassa hayvanat rüsûmu kadar yüksek değildi. Vergi tahsili ise belediye dairesine havale edilmiş ve yüzde yirmisi belediye veznesine terk olunmuştu.

Köstence’de senevî toplanan 8.370.000 ley varidat, yine tamamıyla Köstence sancağına sarf olunmaktaydı. Belediye memurlarından başka, Romanya hükümeti memurlarından olup, Köstence ve bağlı yerlerinde kalanlara ve dahile sevk edilen kişilerin ailelerine, yetim ve emeklilere, müfti ve kadıya, muallim, imam, hatip ve rahiplere de maaş verilmekteydi.

İnzibat İşleri: Kasaba ve köylerde emniyet ve asayiş, umumiyetle askerî birlikler tarafından te’min olunmaktaydı. Kasabalarda polis ve köylerde gece bekçileri namıyla, yerlilerden bazı şahıslar da bunların yanında istihdam olunmuştu. Zaten sıkıyönetim her tarafta uygulandığından, akşam saat dokuzdan sonra sivillerin dışarı çıkmaları yasaktı. Ahâlinin bir yerden diğer bir yere seyahat etmesi (kasaba ve köyler arasında) menzil ve nokta kumandanlarından ve köylerdeki askerler tarafından, 2-15 frank arasında değişen bir ücret mukabilinde verilen geçiş vesikasını almasına bağlıydı. Bir köyün bağlı olduğu nahiye haricine bu vesikayı taşımaksızın çıkanlardan 500 liraya kadar nakdî ceza alınmaktaydı. Nahiye ve menzil mıntıka hudutlarında sürekli dolaşan süvari askerler umûmî şoselerin münasip mahallerinde kurulan karakollar, gelip geçenlerin vesikalarını tetkik ile görevliydiler.

Âdi hırsızlık, hayvan çalma, yaralama gibi durumlarda menzil kumandanlarıyla nahiyelerdeki subayların takdirine göre, nakdî cezalar ve hapis cezaları verilebilmekteydi. Bir kimsenin hanesinde veya üzerinde silah bulunması 5 bin ley nakdî cezayı veya iki sene hapsi gerektiriyordu. Herhangi bir sebeple iki sene veya daha ziyade hapis cezasına çarptırılanlar, bu mahkumiyeti geçirmek için Almanya’ya gönderiliyordu.

Nüfus Muamelatı: Merkezî Dobruca’da Almanlar tarafından yapılan sayımdan sonra, herkese hüviyet, milliyet, doğum yeri ve uyruğunu gösteren matbu bir vesika veriliyordu. Yeni doğan çocukların da, ilgili yerlere malumat verilerek kaydının yapılması ve böyle bir vesika alınması mecburiyeti getirilmişti. Diğer nüfus olayları bütün ilgili dairelerine kaydettiriliyordu. İslâm cemaatının dinî ve mezhebî işleri, eskisi gibi Köstence’deki müftî ve kadı taraflarından görülmekteydi.

Adlî İşler: Cereyan etmemekteydi. Yalnız Köstence’de askerî mahkeme, sadece müttefik devletler teb’asına ait dâvalara bakmaktaydı.

Maarif İşleri: Menzil mıntıkaları dahilindeki bütün Romen okulları kapalıydı. Romen tebaasından olan Müslüman, Bulgar ve Almanların mektepleri ise açık olup, bunların da yalnız öğretmenlerinin maaşları, sıra ve tahta gibi gereçleri Almanlar tarafından tesviye ve te’min edilmekteydi. Öğretmen maaşları köylerde 50’şer franktan ibaretti. Müslümanların dinî okullarındaki tedrisat, daha ziyade İslâm cemaatinin ve köy ahâlisinin yardımlarıyla sürdürülmekteydi. Bununla birlikte, köylerdeki İslâm okullarının çoğunluğu sağlık şartlarına uygun olmayan hanelerdeydi; bir kısmında sıralar bile tedarik edilememiş olduğundan, çocuklar zemine serili hasırlar üzerinde oturup ders yapmaktaydılar.

Ziraat ve Sanayi: Dobruca’nın istilâsında ele geçirilen zahire -büyük bir kısmı gizlice Bulgaristan’a götürülmek üzere- müttefik devletlerin ülkelerine gönderildi. Daha sonra Almanlar ve Bulgarlar tarafından, kendi idareleri dahilinde, asker ve köylü eliyle ordulara mahsus olarak ekim yaptırıldığı gibi, köylünün mahsul fazlası da belirlenen bedellerle satın alınmaktaydı. Ordu adına ekim işi için köylerde halk zorla çalıştırılmaktaydı. Bazı Müslüman köylerinde, ahâli kendi işlerini göremeyecek derecede bu işlerle meşgul edilmekteydi.

Almanlar ziraati, o sıralarda yerlerinde bulunmayan çukoylara, köylülere, hükümete ve hatta krallık hanedanına ait araziler üzerinde icra ettirmekte ve bu arazilerin kendilerine gerekli olmayan kısımlarını hektar başına yirmi ley bedel ile köylüye kiralamaktaydılar. Bu şekilde elde edilen icar bedeli 700 bin leye ulaşmıştı.

Un, değirmen fabrikaları, petrol kuyuları, kömür madenleri ve tuz yatakları ile mevcut diğer madenler de işletilip hayli gelir sağlanmaktaydı. Petrol satışından doğan hasılat, bilâhare dört müttefik devlet arasında taksim edilmek üzere ayrıca kaydolunup bütçeye geçirilmekteydi.

Posta: Köstence’de muntazam bir posta ve telgrafhâne bulunduğu gibi, menzil mıntıka merkezlerinin hemen hepsinde ve bütün nahiyeler ile önemli köylerde telgraf ve telefon mevcuttu.

Dobruca Üzerinde Bulgar İddiaları

Bulgarlar müttefik devletlerin istilâsı altına girdiği günden, 1919 senesi başına kadar, Dobruca’nın kendilerine ait olduğu ve anavatanlarına ilhak edilmesi gerektiği iddiasıyla, sürekli neşriyat ve propaganda yapmışlardır. O kadar ki, üniversite öğretim üyeleri ile askerî müelliflerinden başlayarak, eli kalem tutan büyük küçük bütün gazete yazarlarına kadar herkes, küçük bir delil bulduğunda herkes ya bir kitap, risale ya da gazetelerde makale yazıyordu. Bu neşriyatlardaki iddiaları, özetle şu noktalarda toplanmaktaydı:

  • İlk Bulgar hükümetinin kuruluş tarihi olan milâdî 679 senesinde, o zamanki Bizans İmparatoru IV. Konstantin ile Bulgar Prensi Asparoç arasında akdedilen muahede gereği Dobruca Bulgaristan arazisi olarak tanınmıştır. Bölge, son Bulgar Prensi olan, İvanko’nun babası Dubrovitç’in adıyla anımaktadır ve 14. asırda Türkler tarafından ele geçirilmiştir. Dolayısıyla tarihî olarak Bulgarlara aittir.
  • Osmanlı-Rus muharebeleri sırasında harap olan Dobruca genellikle Bulgarlar tarafından tekrar imar edilmiştir. Türklerin hükmettiği beş asır zarfında, buraya hayli Türk, Tatar vesair milletler yerleştirildiği halde, Bulgarların milliyetlerini kaybetmemeleri sebebiyle irsen de Bulgarlara aittir.
  • Bulgarlar, bölgedeki hemen bütün kasabalarla eskiden beri ticarî münasebetler tesis etmişlerdir. Ayrıca, Dobruca valisi Said Paşa tarafından Sultan Abdülmecid Han adına izafetle, Karasso adındaki panayır mevkiinde kurulan Mecidiye kasabasıyla da ticarî ilişkilerini genişletmiştir. Şu halde iktisadî açıdan da, burası Bulgaristan’ın bir parçasıdır.
  • Dobruca’nın her tarafında mektep ve dinî müesseseler bulunmasından dolayı ilmen; Bulgar Eksharklığı’nın tesisini sağlayan 1862 tarihli padişah fermanında zikredildiklerine göre, Dobruca’nın dinen de Bulgarlarla irtibatı bulunmaktadır.
  • Tuna mecrası, askerlik noktasından tabiî hudutlarını teşkil ettiğinden, varlığını müdafaa için, Dobruca’nın Bulgaristan’a ait olması da hayatî bir zarurettir. Zaten savaşta sadece Makedonya ve Dobruca’nın anavatanlarıyla birleşmesini sağlamak için savaştıklarını ileri süren Bulgarlar, bölgenin kendilerine ait olması gerektiğinde ısrar etmekteydiler.

Bulgarlar işi sadece propaganda seviyesinde tutmayıp, fiiliyata da aktarmışlardır. Bu cümleden olarak, Merkezî Dobruca’nın idaresi Almanlara verildikten sonra, artık herhangi bir müdahalede bulunmamaları gerekirken, itilâfnâmenin imzalanmasından dokuz ay sonra, Köstence’ye tam kadroda bir liva idare heyeti, kazalarına birer kaymakam ile memurlar tayin ederek Dobruca’nın mülkî idaresini ele geçirmek istemişlerdir. Bu durum Bulgar Telgraf Ajansı aracılığıyla ilân edilmişse de, Köstence’deki Alman menzil müfettişi, bölgede yalnız askerî idare mevcut olduğundan bahisle, gelen memurları, Bulgar hükümetinin onlara verdiği sıfatla kabul etmemiştir. Dolayısıyla iki yüz civarındaki bu görevliler, gönderildikleri yerlerde etkisiz ve yetkisiz kalmışlardır. Bulgarların bunu, Almanlar ileride geri çekildiklerinde, Dobruca idaresinin kendilerine verilmesini beklediklerini göstermek için yaptıkları anlaşılmaktadır.

Köstence’deki Osmanlı askerî murahhasının ifadesine göre, Bulgar mülkî memurlarının buraya tayin ve gönderilmesinden önce Alman umûmî karargahına bilgi verildiği şüphesizdir. Ancak söz konusu memurlar Köstence’ye ulaştıklarında işe başlattırılmamışlardı. Zira, Almanlar, Dobruca muharebesine iştirak etmiş olan Osmanlı Devleti’nin de bu konuda söz sahibi olduğunu düşünmekteydiler ve durumu müttefiklerine tebliğ ederek alınacak kararları beklemekteydiler.

Bulgarları bu teşebbüse sevk eden yegâne sebep, Dobruca’yı tamamen sahiplenme emellerinden kaynaklanıyordu. Bölgenin kuzey ve güneyinde mühim iki parçaya geçici de olsa el koyduktan sonra, ortada kalan kısmın da tamamen veya müştereken idaresini talep etmeleri onlar için pek tabiî görünmekteydi. Ayrıca, fiilî durum meydana getirirlerse, barış görüşmelerinde hedeflerine kolaylıkla varacaklarını düşünmekteydiler.

Babadağ Toplantısı

Sivil memurlarının Merkezî Dobruca’da idareye iştiraklerinin kabul edilmemesi, Bulgarların hızını kesmemiş, aksine daha da arttırmıştır. Hatta, İstanbul’u son ziyareti münasebetiyle Sofya’da birkaç gün geçiren Almanya imparatorunu güya Bulgar toprağında selâmlamak ve bu vesile ile Dobruca üzerindeki haklarını te’yid ettirmek üzere Köstence’ye davet etmişler fakat muvaffak olamamışlardır. Yine, Merkezî Dobruca’nın idaresindeki istiklâlden dolayı, kuzey ve güneydeki Bulgar ordularının i’aşesinin de bu idarece karşılanmasını istemişlerdir. Ancak, Dobruca Alman Menzil Müfettişi ile Bulgaristan i’aşe müdüründen ve maiyyetlerinden oluşan bir heyet, yaptığı görüşmeler sonunda talebi reddetmiştir.

Bunun üzerine Bulgarlar, bir taraftan kuzeyde kendi idare sınırları içinde bulunan Babadağ kasabasında Dobruca unvanıyla teşkil etmiş oldukları millî cemiyetleri ve diğer taraftan görevsiz kalan memurları vasıtasıyla geniş ölçüde propaganda faaliyetlerine girişmişlerdir. Daha önce belirtildiği gibi, Bulgarların ekseriyeti Tolça sancağı dahilinde sakin ve o havalide İslâm ahâli az olduğundan, bu sancağın hemen her kaza ve köyünde, Dobruca cemiyetine bağlı birer şube açmışlardı. Ayrıca, Merkezî ve Güney Dobruca’da da şubelerini çoğaltabilmek için çalışıyorlardı. Cemiyetin esas maksadı bölgedeki muhtelif unsurları Dobruca’nın Bulgaristan’a ilhakı fikrine alıştırmaktan ibaretti. Söz konusu talepler, 1917 yılı içinde ara sıra Babadağ’ında toplanan bazı kimselerin imzasıyla, Bulgar hükûmetine ve diğer taraflara gönderilen ve gazetelerde yayınlanan telgrafnâmelerle, defalarca ortaya konmuştur. Ancak bu yeterli sayılmayarak, bir de sözde din ve milliyet ayrımı yapılmaksızın bütün Dobruca sakinlerinin umûmî arzularına tercüman olmak üzere büyük bir miting yapmaya teşebbüs edilmiştir.

Güney Dobruca’daki birçok İslâm köyüne gelen Bulgar memurlar halkın mekteb, mabed, ziraat ve arâzi işlerini müzakere için Babadağ’ında toplanacak hey’ete birer temsilci gönderilmesi lüzûmunu tebliğ etmişlerdi. Kuzey Dobruca’da ise, bu muamele yalnız tebligatla kalmayıp, murahhasların bizzat seçilmesi ve sevki şeklinde cereyan etmiştir. Söz konusu millî toplantı, seçilen temsilcilerin katılımıyla, 16 Aralık 1917 tarihinde, Babadağ’ında büyük bir tantana ile yapılmıştır. Bulgarlar, Dobruca’nın Bulgaristan’a aidiyeti hakkında yukarıdaki iddialarının yanı sıra, Romenlerin ahâliye karşı icra eyledikleri mezalimden bahisle, bölgenin Bulgaristan’a bağlanmasına dair tanzim ettikleri istek mektuplarını, çeşitli hükûmetlere ve Brest Litovsk barış görüşmeleri heyetine göndermişlerdir. Toplantıya, dört yüzden fazla murahhasın iştirak ettiği ve bunlar arasında bulunan birçok Türk, Tatar, Alman, Rus ve hatta Romen delegenin Bulgarlarla aynı fikirde oldukları yerı resmî Eco do Bulgarı gazetesi tarafından iddia edilmişti. Oysa sadece on iki İslâm murahhası iştirak etmiş ve bunlardan dokuzu Kuzey Dobruca’dan zorla getirtilmişlerdi. Güney Dobruca’dan ise yalnız Mecidiye kasabasından bir kişi ve idaresi Bulgarlara verilmiş Hacıoğlu Pazarcığı’ndan da iki kişi yine zorla toplantıya iştirak ettirilmişlerdir.

Bulgarların istilâ sırasındaki zulümleri dikkate alınırsa, Müslüman halkın korku ve şiddet görmeden Bulgar idaresini kabul edemeyeceği, hele böyle bir talep için akdolunacak toplantıya bilerek temsilci göndermeyecekleri açıktır. Zikrolunan toplantıda, Dobruca Bulgaristan’a ilhak edildiği takdirde, çukoyların elindeki arazinin derhal alınarak ahâliye taksim edileceği vaad edilmekteydi. Halbuki o sıralarda, sakinlerini Müslüman ve Bulgarların oluşturduğu bazı köylerde cami ve mekteplere aid vakıf arazileri, Bulgarlar tarafından kendi hesaplarına zorla işletilmekteydi. Türk köylerinde, Dobruca’nın artık Bulgar arazisi sayıldığı söylenerek, şimdiden ya bu duruma alışmaları veya Türkiye’ye göç etmeleri tavsiye ediliyordu. Bu tehditler Müslüman ahâlinin korku ve nefret duygularını arttırmakta ve barıştan hemen sonra Türkiye’ye göç niyetleri güçlenmekteydi.

Merkezî Dobruca Hıristiyanlarına karşı gösterilen muameleler ise daha başka şekilde olup tamamen iki yüzlü bir siyasetin bir mahsulüydü. Meselâ köylerde Romenlere pekçok zulüm yapıldığı halde, Müslüman çocuklarının mekteplere devam ederek, Romen çocuklarının tahsilden mahrum kalmasını Bulgarlar hazmedemiyorlardı. O yüzden, Mecidiye gibi mühim, fakat ancak on hane kadar Bulgar nüfusuna sahip olan bir kasabada büyük bir mektep açmışlardı. Buraya devam edecek çocuklardan fakir olanlarına öğle yemeği, elbise ve kundura verileceğini ilân ederek, kısa zamanda yüz elli kadar Romen çocuğunu toplayıp, Bulgarca eğitimlerine başlamışlardı. Yine Merkezî Dobruca köylerinde askerleri için zahire ve hayvan satın alımında uyguladıkları tarafgirlik de ahâliyi güyâ hoşnud etmek içindi. Bulgarlar, Almanlar tarafından ordu ve i’aşe namına menzil idarelerince satın alınacak zahire ve hayvanat için konulmuş fiyattan daima bir iki franktan fazlasını köylüye teklif etmekte ve dolayısıyla sözde köylünün Almanlarca ihmal edilen menfaatinin muhafazasına çalıştıklarını imâ etmekteydiler.

Osmanlı Mülkiye Müfettişi Kemal Bey’in bölgede yaptığı incelemelerde, Merkezî Dobruca ahâlisinin ne Alman idaresinden ve ne de Bulgarların zahire ve hayvan satın alma bahanesiyle meydana gelen müdahalelerinden memnun olmadığı anlaşılmaktadır. Alman idaresinin askerî şiddeti ve angaryanın köylüyü bîzâr edecek sûrette devamı, en adî meselelerde bile ağır nakdî cezalara maruz kalmaları, zahire ve hayvanatın uygun olmayan fiyatlarla satın alınması bu memnuniyetsizliğin başlıca sebeplerindendi. Halk, ileride ülkelerine dönecek Almanların Dobrucanın kaynaklarını mahvetmeye dönük faaliyetlerde bulunduklarına inanmaktaydı.

Türklerin diğer unsurlara nazaran hoşnutsuzluklarının bir sebebi de, lisan bilmediklerinden, Almanlar nezdinde haklarını bizzat müdafaa edememekten kaynaklanmaktaydı. Evleri yanmış, yıkılmış ve köylerini mecburen tahliye etmiş olan ahâlinin peyderpey dönerek kendilerine ancak bir mesken tedarikiyle meşgul oldukları, hayvan, araba ve makine namına hiçbir şeye sahip bulunmadıkları sırada bile angaryaya sevkedilmeleri ve vergi ile mükellef tutulmaları Türkleri çileden çıkaran hususlardı.

Erkekleri Romanya ordusunda asker olan veya önceden iç taraflara sevkedilen Türk ailelerinin bazılarına, Alman menzil idaresince otuzar frank maaş verilmekteydi. Ancak yekûnü mühim bir miktara baliğ olan diğerlerine maaş verilmemekte olduğundan, bunlar sefil ve perişan olarak başkalarının yardımlarına muhtaç şekilde hayatlarını sürdürmekteydiler. Köstence’deki Osmanlı askerî murahhaslığından köy muhtarlarına ta’mim edilen bir genelge ile bu gibilere de maaş tahsis edilmek üzere isimleri gönderildiği halde, maalesef bir sonuç alınamamıştı.

Türklerin Muhtariyet Talepleri

Bulgarların Babadağ’ına yaptırdıkları toplantıdan ders alan Köstence Türk ve Müslümanlarının ileri gelenleri de, müftünün başkanlığında bir meşveret meclisi kurarak, Dobruca’ya idarî muhtariyet verilmesini sağlamak üzere faaliyete geçmişlerdir. Ve sancağa bağlı köylerden celbolunan elli kadar temsilciyle yapılan ikinci toplantıda, hazırladıkları beyannamemenin birer nüshasını, Almanya ve Avusturya başvekilleri ile meclis başkanlıklarına ve Brest Litovsk barış görüşmelerine gönderilmek üzere imzalamışlardır. Bu temsilciler arasından seçilen otuz kişi ise, idarî muhtariyet meselesini takip etmek üzere görevlendirilmişlerdir.

Rus Demokrat Partisi, daha önce, barış görüşmelerinde ele alınması dileğiyle, Dobruca’ya muhtariyet verilmesini istemişti. Konu Romanya’nın da iştirakiyle barış görüşmelerinde müzakere edilir ve Rusların teklifi kabul olunursa, halk oylamasına gidilecek ve çoğunluğun iradesine göre karar verilecekti.

Romanya’nın Balkan Harbi’nde Bulgaristan’dan aldığı Kadrilater diye isimlendirilen parçanın nüfusu da hesaba katılırsa, çoğunluğun Müslümanlara geçme ihtimali doğmuştu. Ancak, yukarıda sözü geçen beyannamede, Dobruca’nın yalnız üç yüz köyünden gelen temsilciler tarafından idarî muhtariyet talebinde bulunduğu bildirilmiştir. Bu miktar ise yetersizdi. Dolayısıyla meselenin görüşülebilmesi için, Kadrilater bölgesi ahâlisinin de hesaba katılması gerekiyordu. Bu hususa dikkati çeken Osmanlı Mülkiye Müfettişi Kemal Bey, plebisit kararı çıkana kadar, söz konusu bölge ahalisinin ikazı ve uyandırılması mecburiyetini vurgulamaktaydı. Zira, Kadrilater bölgesi hariç tutularak yapılacak bir plebisitin sonucunun Müslümanlar aleyhine olacağı apaçıktı.

Öte yandan, Kadrilater kısmı Bulgarların işgalinde olduğu için, o tarafta kalan Silistre, Tutrakan ve Balçık civarlarında propaganda yapılmasını Bulgarların nasıl karşılayacağı merak konusu idi. Yine, Babadağ miting heyeti içinde bir kısım Müslümanların imzalarının bulunması ve diğer bir kısım Müslümanların da Dobruca için muhtariyet talep etmeleri meselesi yorumlanması oldukça güç bir meseleydi. Zaten Bulgarlar, Köstence Müslümanlarının faaliyetlerini sıkı bir şekilde takip etmekte ve her türlü güçlüğü göstermeye hazırlanmaktaydılar. Bir de, muhtariyet talebi amacıyla teşekkül eden Müslüman heyetin, bu işleri takip etmek için gerekli maddî imkândan yoksun olmaları önemli bir problem olarak kendini gösteriyordu.

Osmanlı Devleti’nin İdareye İştirak Gerekçeleri

Dobruca’nın Birinci Dünya Savaşı’nda istilâ edilmesi, Bulgarların faaliyetleri, ayrıca Alman ve Bulgar idarelerine karşı halkın tepkisi hakkında yukarıda verilen bilgilerin ışığında, Osmanlı Devleti’nin bölgedeki idareye iştirak etme arzusunun başlıca dört ana sebebi bulunmaktaydı.

  • Dobruca’yı zapteden müttefik askerlerine Osmanlı kuvvetleri önemli oranda iştirak ederek büyük fedakârlıklar göstermişlerdi. Osmanlı askerlerinin kahramanlığı ve verdikleri şehitler sayesinde zafer mümkün olmuş ve savaşın sonuna kadar da Osmanlı kuvvetleri Romanya cephesini savunmuştu.
  • Batı Romanya’da, Karpatlar’dan Karyuva’ya kadar olan kısımdaki şimendifer hatlarının Avusturyalılar, Doğu ve Merkezî Romanya ile Merkezî Dobruca’nın Almanlar, Kuzey ve Güney Dobruca’nın da Bulgarlar tarafından idare edilmekte oluşu, ayrıca bu hakkı doğurmaktaydı.
  • Savaşın başlarında, Romenlerce diğer devletlerin vatandaşlarıyla birlikte iç taraflara sevkedilen Osmanlı uyruğuna sahip bir kısım şahısların ve ailelerin haklarının araştırılabilmesi ve korunması için idareye iştirak zaruret idi.
  • Savaş sonunda Dobruca’ya dair kararlar alınacağı sırada, bölgedeki Osmanlı tebaasından başka en az otuz iki bin civarında olan ve İslâm hilâfetine bağlı bulunan diğer Müslümanların da haklarının müdafaası için, Osmanlı hükûmeti tarafından tayin olunacak memurlar aracılığıyla incelemeler yaptırılmasında büyük menfaatler bulunmaktaydı.

Daha önce de geçtiği gibi, Dobruca’nın kuzey kısmı ve güneyi askerî ve siyasî sebeplerle Bulgarlara verildiği için, idareye iştirak konusunda Osmanlılarca yalnız merkezî kısmın hedeflenmesi daha münasipti. Bu da iki şekilde mümkündü.

  1. a) Merkezî Dobruca’da, Alman ve Bulgarlarla Ortaklaşa bir İdare Tesis Edilebilirdi.

Mütareke sonrasında bölgede Almanların idaresi altında 6 kaza, 47 nahiye ve 203 köy bulunmakta ve bu yerler, yaklaşık 800 kadar askerî memur vasıtasıyla idare edilmekteydi. Ayrıca gerek Dobruca’da ve gerek Almanların işgali altındaki kesimlerde, gelişen ticaretin de yardımıyla düzgün bir mekanizma sağlanmıştı. Dolayısıyla Osmanlı Devleti idareye iştirak ettiği takdirde, yeni bir teşkilâtın kurulmasına veya yeni memurlar tayinine gerek kalmayacaktı. Sadece Köstence’ye bir mutasarrıf ile buraya bağlı altı kazaya birer kaymakam ve Müslüman ahâlisi çoğunlukta olan nahiyelere sevkedilmek üzere on muktedir müdür ile beş komiser maiyyetinde yirmi beş kadar süvari polisin gönderilmesi yeterli olacaktı.

Hazırlanan tasarıya göre; üç hükûmet (Osmanlı, Alman ve Bulgar) mutasarrıfından oluşacak komisyonda, Osmanlı ve Bulgar memurlarının memuriyet yerleri ve görevleri tayin edilecekti. Süvari polislerinden kazaya komiser maiyyetinde 1-2 kişinin verilmesi ve diğerlerinin mutasarrıf ve kaymakamlar emrinde asayişi sağlamakla mükellef tutulması Osmanlı idarî şubesinin nüfûz kazanmasını sağlayacaktı. Muhabere işlerini yürütmek üzere mutasarrıflık emrinde bir tercüme kalemi teşkil edilecek ve kaymakamlar maiyyetine de birer kâtip verilecekti. Tercüme kaleminin görevlileri İstanbul’dan gönderilecek, diğer kâtiplerin hepsi mahallinden sağlanacaktı.

Sonuç olarak, tercih edilecek en uygun yol, başkanlık Almanlarda olmak üzere idareye katılacak diğer hükûmetlerin memurlarından da birer şûbe teşkil edilerek, Almanların koyduğu kaideler ve usûller dairesinde onlara yardımcı olmaktan ibaretti. Bu sistem uygulanmak istendiği takdirde, Köstence’de Alman Menzil Müfettişliği’ne bağlı olarak vazife gören Osmanlı askerî murahhaslığının, kurulacak şûbe ile birleştirilmesi de mümkündü.

Memurların maaşları ile diğer masrafları, Osmanlı hükûmeti bütçesine ayrı bir yük getirmeyecekti. Zira, idareye iştirak edilince, bölgedeki malî işlere müdahale imkânı olmamakla birlikte, söz konusu giderlerin Alman Menzil Müfettişliği’nin gelirlerinden karşılanması konusunda Almanlarla bir anlaşmaya varılabilecekti.

Osmanlı Devleti’nin Dobruca idaresine iştiraki, siyasî faydalarının yanı sıra mahallî bazı faydalar da sağlacaktı. Bunlar da Köstence ile kazalarındaki belediyelere Türk ve Müslüman âzaların sokulması, çoğunluğu Müslüman olan köylere Müslümanlardan muhtar tayini, şimdiye kadar duyurulamayan şikâyetlerin Alman idaresine ulaştırılması ve hak sahiplerinin haklarının iade edilmesi, cami, mektep ve evkaf işlerinin tanzimi gibi hususlardı. Ayrıca, Osmanlı memurları aracılığıyla Türk ve Müslüman köylerine tohum dağıtılarak geniş miktarda arazinin ektirilmesi sağlanacak, böylece İstanbul’un iaşesine büyük katkısı olacak miktarda zahire elde edilebilecekti.

  1. b) Almanlar ve Bulgarlar, Romanya ve Dobruca’da nasıl ki doğrudan birer bölgeyi idare ediyorlarsa, Osmanlı Devleti de Merkezî Dobruca’yı müstakilen idare edebilirdi.

Yukarıda da açıklandığı gibi, Merkezî Dobruca yalnız Köstence sancağından ibaret olup, Müslüman ahâlisi Romenlerden az ise de, Bulgarlardan fazlaydı. Almanların mevcut idaresine, Bulgarların Dobruca hakkındaki niyet ve emellerine göre, bu sancağın yalnızca Osmanlı idaresine verilebileceğini ummak hayli zordu. Ancak böyle bir ihtimalin gerçekleşmesi halinde, mülkî idare için tanzim olunacak kadronun mevcut kaza ve nahiyelerde istihdam edilecek birer kaymakam ve müdür ile beraber, maliye, adliye, maarif, posta ve telgraf, polis, şimendifer müdürlerinden oluşacak, adeta bir vilâyet memurları kadrosu gibi geniş şekilde tertibi icab edecekti.

Hülasa, Dobruca idaresine Osmanlı Devleti’nin iştirak etmesi Bulgarların bölge üzerindeki emellerini bir müddet için geciktirmeye veya tamamen kaldırmaya dönük bir sonuç doğuracaktı. Zaten bu sebeplere dayandırılmadığı takdirde, teşebbüsün bir mânası da olmayacaktı.

Bütün olumsuzluklara rağmen, Osmanlı Devleti, kısmî de olsa Avrupa’da tutunabilmek için, Dobruca gibi eski bir Türk ve Müslüman diyarının idaresine iştirak etme hazırlıklarını yaparken mütareke imzalandı ve hiç beklenmedik sonuçlar doğurdu. Kasım 1918’in ilk haftasından itibaren İstanbul İtilâf kuvvetlerince işgal edilirken, mütareke şartlarının hilâfına Anadoluda işgal ve Türk milletinin en mukaddes haklarına bile tecavüz edilmeye başlanmıştı. Türkiye artık ölüm-kalım mücadelesi içine girdiğinden, kısa bir süre önce hayata koymaya tasarladığı projeleri uygulama imkânını kaybetmişti. Zaten, eski idare de İtilâf güçlerinin baskısıyla çekilmiş ve Osmanlı Devleti’ne hiç yakışmayan basiretsiz Damad Ferid Paşa kabinesi işbaşına geçmişti. Söz konusu büyük projeler artık tarihî birer hâtıra olarak raflara kalkmıştı. Ancak, Köstence’deki Alman Menzil Müfettişliği’ne bağlı olarak çalışan Osmanlı askerî murahhaslığına birkaç subay daha ilâve edilerek, bir süre daha, bölgedeki Türk ve Müslüman ahâlinin hukuku korunabilmiştir.

1917 yılında Dobruca nüfusunun %25-30’unu oluşturan Türklerin bir kısmının muhtelif zamanlarda Türkiye’ye göç ettikleri bilinmektedir. Geri kalanları ise önce Bulgarların, II. Dünya Savaşı’ndan sonra da Romanya’nın asimilasyonuna maruz kalmışlardır. Şüphesiz, bölgede hâlâ Türklüklerini ve Müslümanlıklarını muhafaza edenler vardır. İki binli yıllarda dünyada yaşanmasını temenni ettiğimiz Türk asrında, burada kalmış olan insanlarımızın da katkısı mutlaka sağlanmalıdır. Bu yüzden son yıllarda Türkiye’de yeni yeni canlanmaya başlayan Türk dünyası ile ilgili faaliyetlerin arasına mutlaka Romanya’daki Türkler de bir şekilde dahil edilmelidir.

Prof. Dr. Zekeriya KURŞUN

Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 13 Sayfa: 924-935

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.