AHMET YESEVÎ: HAYATI, ESERLERİ, FİKİR VE TESİRLERİ

AHMET YESEVÎ: HAYATI, ESERLERİ, FİKİR VE TESİRLERİ

Dîvân-ı Hikmet’in ve dolayısıyla Ahmed Yesevî’nin dili, Kutadgu Bilig’in yazıldığı ve müellifi Kaşgarlı Mahmud’un -Türkçenin en yüksek şekli kabul ettiği- “Hakaniye Lehçesi”, yani Karahanlı Türkçesi olmalıdır.[25] Ancak bu konuda kesin bir hükme varabilmek için, hiç değilse M. XII veya XIII. yüzyıla ait bir Dîvân-ı Hikmet nüshasının ele geçmesine ihtiyaç vardır.

Dîvân-ı Hikmet önceleri yazma nüshalar halinde, -yani istinsah yoluyla- daha sonraları ise basılarak çoğaltılmıştır. Eldeki bilgilere göre geçen iki yüzyılda Taşkent’te on yedi, İstanbul’da dokuz, Kazan’da beş, Buhara ve Kagan’da birer defa basılmıştır. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Özbekistan’da Kril alfabesiyle iki yeni baskısı yapılmıştır. Türkiye’de ise Kemal Eraslan, Hayati Bice, Yusuf Azmun[26] ve Erhan Sezai Toplu[27] tarafından hikmetler dilimizde yayınlanmıştır.

Ahmed Yesevî’ye izâfe edilen Fakrnâme, Dîvân-ı Hikmet’in Taşkent ve Kazan baskılarının başında yer alan bir risâledir. Müstakil bir eserden çok Dîvân-ı Hikmet’in mensur bir mukaddimesi durumunda olan Fakrnâme, tasavvufun önemli ıstılahlarından olan “fakr”ın mahiyeti ve önemi, dervişliğin mahiyeti ve makamların anlatıldığı bir eserdir. Buna göre şeriatta on, tarikatta on, marifette on ve hakikatte on olmak üzere kırk makam yer almaktadır. Aynı şekilde fakrın on makamı, on nuru ve on mertebesi ile altı adâbı bulunmaktadır.

Fakrnâme’nin, Dîvân-ı Hikmet yazmalarının diğer nüshalarında bulunmaması, bu eserin Ahmed Yesevî tarafından kaleme alınmadığını, daha sonra Dîvân-ı Hikmet’i tertip edenler, meselâ Hâce’nin fikirlerini esas alan bir Yesevî dervişi tarafından, yazılıp esere dahil edildiğini göstermektedir. Fakrnâme, Kemal Eraslan tarafından yayınlanmıştır.[28] Bir araştırmacı tarafından Ahmed Yesevî’nin bilinmeyen bir eseri olarak sunulan “Risâle” isimli eser,[29] Kemal Eraslan tarafından yayımlanan Fakrnâme’den başka birşey değildir.

3. Fikirleri ve Tesirleri

Vefatına kadar geçen tahsil, yetişme ve hizmet döneminde, devamlı ibadetle meşgul olup, geçimini kaşık yontup satarak sağlayan;[30] el emeği ile geçinmeyi teşvik eden bir sûfî olan Ahmed Yesevî, manevî ilimlerdeki şöhreti yanında bir Hanefî fakihi ve aynı zamanda Nizâmiye Medresesi’nde ders verecek kadar ilimde yüksek mertebelere ulaşan şeyhi el-Hemedânî’den manevî ve zâhirî ilimleri öğrenmiştir.

Ahmed Yesevî’nin Yesi’de irşada başladığı dönemde Büyük Selçuklu Sultanı Sencer vefat etmiş ve Hârezmşahlar siyasî anlamda hâkimiyeti sağlamaya başlamışlardı. Diğer taraftan Türkistan’da Yedisu bölgesinde güçlü bir İslâmlaşma ve sûfî hareketler söz konusuydu. Şeyhi gibi bir Hanefî fakihi ve ilim adamı olan, Arapça ve Farsça bilen Ahmed Yesevî, bu şartlar altında irşat faaliyetlerinde bulunduğu Taşkent ve Siriderya yöresinde, Seyhun’un ötesindeki bozkırlarda yaşayan göçebe Türkler arasında nüfuz sahibi olmuştur.[31] Bir başka ifadeyle, kırsal kesimin sade insanlarına ilim ve irfânı götürmüştür.[32] Bunu yaparken de oldukça sade ve anlaşılabilecek bir dil kullanmıştır.

Ahmed Yesevî, etrafında toplanan insanlara İslâm dininin temel prensiplerini; kendisinin esaslarını belirlediği ve şeriat-sünnet, tasavvuf ve Horasan melâmiliği olmak üzere başlıca üç temele dayanan Yesevîlik’in âdâp ve erkânını sade bir dil ve Türkçe ile “hikmet” adı verilen hece veznindeki manzumelerle duyurmuştur. Ayrıca hikmetleri, Yesevî dervişleri aracılığıyla da henüz Müslüman olmayan en uzak Türk topluluklarına kadar ulaştırılmıştır.[33] Nitekim O’nun yakın çevresinde on iki bin, uzak çevresinde ise doksan dokuz bin kadar müridi ve çok sayıda halifesi vardı.[34]

Ahmed Yesevî’nin Türk yurtlarında benzeri görülmeyen kalıcı bir tesir bırakmasında, hikmetlerinin yanı sıra Türk dünyasının tamamına hitap eden müritlerinin büyük rolü olmuştur. Hatta bu şekilde bütün bu bölgelerde ortak bir inanç ve ruh iklimi gerçekleşmiştir.[35] Öyle ki, Anadolu’da yüzlerce yıldan beri yaşayan, Türk olmakla birlikte Müslüman olmayan Kıpçak ve Oğuz Türkleri Yesevî dervişleri sayesinde müslüman olmuşlardır.[36]

Ahmed Yesevî bir mürşit ve ahlakçı sıfatıyla da, yukarıda ifade edildiği gibi, etrafında toplanan insanlara İslâm dininin esas ve hükümlerinin yanı sıra, tasavvufun inceliklerini, tarikatın âdâp ve erkânını öğretmiş; bu şekilde çevresindeki insanları Hz. Peygamber’e yakışır bir ümmet olarak yetiştirmeyi amaç edinmişti.[37] Zira kendisi Hz. Peygamber’in sünnetine sıkıca bağlı, O’na sonsuz hürmet ve sevgisi olan bir şahsiyetti. Ona göre Hz. Peygamber’e layık bir ümmet olabilmek için de Allah’ın kitabına ve Hz. Peygamber’in sünnetine uymak ve bağlanmak gerekmektedir. Çünkü şeriat ile tarikat birbirinden ayrı şeyler değildir. İmanın postu şeriat, özü ise tarikattır ve insan hakikati kendi başına bulamaz. Bunun için bir pîre bağlanmak gerekir. Pîrin rızasını almak, Hakk’ın rızasını kazanmak demektir. Bu noktada gerçek pîr Hz. Peygamber’dir. Aynı şekilde dünyanın geçici olduğunu bilerek onun için üzülmemek; yüceliğin Allah’a mahsus olduğunu bilerek kibirden kurtulmak ve dünyadaki ikbâle güvenmemek; insanlara karşı her türlü haksızlıktan kaçınmak ve hatta ölmeden önce ölmek gerekir.[38]

Ahmed Yesevî’nin kurucusu olduğu ve bir Türk tarafından kurulup Türkler arasında yayılan ilk tarikat olan; aynı zamanda kendi ismiyle anılan Yesevîlik, daha önce belirtildiği gibi şeriat ve sünnet, tasavvuf ve Horasan melâmetliği olmak üzere başlıca üç temele dayanmaktadır. Yesevîlik’in temel esaslarını ise tevhidi esas alan tasavvuf anlayışı, şeriat ve sünnete mutlak bağlılık, riyazet ve mücahede ile halvet ve zikir oluşturmaktadır.[39] Bununla birlikte Yesevîlik’in temel hükümleri Allah’ı bilme, mutlak cömertlik, hakiki doğruluk, istiğrak yoluyla sağlam bilgi, Hakk’ın takdir ettiği rızka tam tevekkül ve derin tefekkürdür.[40]

Burada özellikle bir hususa işaret etmek Yesevîlik’in anlaşılması açısından önem taşımaktadır. Ahmed Yesevî’nin melâmet anlayışı, pasif ve körü körüne bir itaatin gerektirdiği şuursuz ve dünyadan kaçan bir tevekkül değildir. Aksine yumuşak huyluluktan saldırganlığa eğilimli olan insandaki irade ve tefekkür gücünü ve diğer özellikleri ılımlı ve verimli bir çizgiye getirmektir. Bu şekilde de toplumda ihtiyaç duyulan alanlara kalifiye eleman transferini gerçekleştirerek dünya ile mücadele eden bir tevekkül anlayışını hakim kılmaktır.[41]

Bütün bu esaslar dikkate alındığında Yesevîlik’in, Doğu Türkistan’ın küçük bir kısmı ve Seyhun havzasındaki dar çerçevede yaşayan şiîliğin etkisinde kalarak heterodox karakter kazandığı görüşünü[42] kabul etmek mümkün değildir.[43] Aksine Ahmed Yesevî, ehl-i sünnet inancına bağlılığı, şeriatı ön plana çıkaran tarikat anlayışı, üretime dönük ve istikamet çizgisini esas alan gerçek melâmetliği ile heterodox düşünce ve akımların Türkler arasında yayılmasına engel olmuş, Türkistan’ı sapık fikirlerden arınmış saf bir iman çizgisinde tutabilmiştir.[44]

Tam anlamıyla bir sûfî şair olarak tanımlanabilecek Ahmed Yesevî,[45] kendinden sonra gelen Mevlânâ ve Yunus gibi insanlık dünyasına geniş bir perspektiften bakmaktadır. Hatta bu noktada onlara etki etmiş olmakla nitelendirilmelidir. Nitekim ona göre kemâle ermek için inanmayanlar dahil hiçbir insanı incitmemek gerekir.[46] Bu sebepledir ki insanoğlunun hem beşerî ve hem de manevî tarafına hitap ederek, onları düşünmeye ve kendilerinin farkına varmaya çağırmıştır. Şekilde millî, özde İslâmî kimliği ile ortaya çıkan Ahmed Yesevî, bu düşünce ve faaliyetleriyle, döneminin tarih ve coğrafyası içinde kendilerinin ne olduklarının farkında olmayan şaşkın ve sıkıntı içindeki halk kitlesinin yol göstericisi ve önderi olma özelliğini kazanmıştır.[47]

Ahmed Yesevî’nin ilk ve önde gelen halifesi, Arslan Baba’nın oğlu Mansur Atâ’dır (ö. 594/1197). O ölünce yerine oğlu Abdülmelik Atâ, ondan sonra da oğlu Tâc Hâce (ö. 607/1210) geçmiştir. Tâc Hâce, meşhur Zengi Atâ’nın babasıdır.

İkinci halifesi Harezmli Sa’îd Atâ’dır. Üçüncü halifesi Süleyman Atâ (Ö.582/1185), dördüncü halifesi ise Hakîm Atâ’dır. Yeseviyye silsilesi Hakîm Atâ’dan sonra, Süleyman Atâ’nın yetiştirdiği en önemli sûfî olan Zengî Atâ ve onun halifelerinden Seyyid Atâ ve Sadr Atâ yoluyla devam etmiştir.[48]

Ahmed Yesevî ve Yesevîlik, bugün için başlıca üç ana coğrafi bölgede yayılmış ve günümüze kadar devam etmiştir. Bunlar Kazakistan, Özbekistan, kısmen Türkmenistan ile Tacikistan’ı ve Volga boylarını içine alan Orta Asya ağırlıklı saha; Hindistan sahası ve Anadolu sahasıdır.[49]

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 3 YORUM
  1. Alptekin Doğan .B dedi ki:

    Horasan Melametine selam olsun.
    Büyük insanlar ancak nefislerini kendilerini bilerek doğru yola eriştiler…İlim en hakiki mürşiddir ve ilim kendini bilmektir. Selam olsun kendini bilenlere ve servere pir-i Türkistan’a. Ahmet Yesevi’yi hürmetle anıyoruz..

  2. İBRAHİM DOĞDAŞ dedi ki:

    Sayın hocam elinize yüreğinize sağlık ALLAH sizden razı olsun selam ve dua ile …

  3. Hoca Ahmet Yesevı çalısmalarında neleri esas almıstır bi bilgi yokmu koca dünyada ödevımı yetistiremıcmm.

BİR YORUM YAZ