ABD VE AB BAĞLAMINDA TÜRKİYE'NİN GÜVENLİK POLİTİKASI

0 46

Prof. Dr. Ali L. KARAOSMANOĞLU

Soğuk savaştan sonra Türkiye’nin güvenlik sorunları çeşitlendi. Ankara’nın hareket serbestisi çevre bölgelerde arttı. Buna rağmen NATO üyeliğine ve ABD ile güvenlik ilişkilerine verdiği önem azalmadı. Aksine, Amerika ile çıkarlar pek çok bölgede örtüştü. 11 Eylül 2001’den sonra, Washington’un Ankara’ya daha da yakınlaştığını gözlemlemek zor değildir. Öte yandan, tüm iniş- çıkışlarına rağmen, Avrupa Birliği üyeliği Türkiye’nin en önemli dış politika amacı olmaya devam etti. Yunanistan’ın itirazları devam etse de, Türkiye’nin AB üyesi olmadan Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası’na (AGSP) katılması konusunda bir orta yol bulundu. Bundan böyle, Türkiye’nin güvenlik politikasını Washington ve Brüksel’den tam bağımsız olarak düşünmek mümkün olmayacaktır. Türkiye’nin kendi bölgesinde de olsa, giriştiği her güvenlik ilişkisi ya da davranışının ABD ve AB bakımından sonuçlarını da düşünmemiz gerekecektir. Aynı şekilde, ABD ve AB’nin attığı her adımın da Türkiye’ye etkileri olabilecektir. Artık tahlillerimizden ne ABD’yi ne de AB’yi dışlayabiliriz.

Değişen Stratejik Ortam

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye, güvenliğini genellikle NATO içinde ve ABD ile kurduğu ikili askeri ilişkiler çerçevesinde sağlamıştır. Soğuk savaştan sonra, bir taraftan AB ile ilişkilerin yoğunlaşması ve Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası’nın (AGSP) gelişmesi, diğer taraftan bölgesel düzeyde artan tehlikeler ve menfaatler, Ankara’yı karmaşık bir güvenlik ilişkileri ortamı içine itmiştir. Bu ortam nasıl gelişmektedir ve önümüzdeki on yıl içinde nasıl gelişecektir?

Soğuk savaş yıllarında NATO’nun askeri stratejisinin ağırlık merkezi, “merkezi cephe” olarak adlandırılan Batı Almanya idi. Sovyet ve Varşova Paktı tehdidinin bu bölge üzerinde yoğunlaştığı düşünülüyor ve Sovyet tanklarının bir “yıldırım savaşı” harekatıyla Almanya üzerinden kısa sürede Atlantik Okyanusu’na ve Manş denizine ulaşabileceği varsayılıyordu. NATO’nun tüm askeri planları böyle bir harekatın caydırılması ve önlenmesi amacına yönelikti. Bu varsayım çerçevesinde, Türkiye’nin ve genel olarak NATO’nun güney kanadının tamamlayıcı ve destekleyici, fakat önemli bir stratejik görevi vardı. Türkiye birkaç şekilde Batı Avrupa’nın güvenliğine katkıda bulunmaktaydı.

  • Türkiye NATO üyesi olmasaydı, Sovyetler Birliği çok daha ağırlıklı bir şekilde merkezi cepheye, yani Almanya ve Batı Avrupa’ya, yüklenme imkanını elde edecekti. İyi eğitim görmüş ve asker sayısı bakımından ittifak içinde ABD’den sonra ikinci büyüklükteki Türk Silahlı Kuvvetleri otuz kadar Sovyet/Varşova Paktı tümenini güney bölgelerine bağlayarak, merkezi cephenin yükünü önemli ölçüde hafifletiyordu.
  • Muhtemel bir savaşta Türkiye’nin konumu, müttefik kuvvetlerine batıya doğru ilerleyen Sovyet/Varyova Paktı kuvvetlerinin lojistik hatlarını güneyden vurma imkanını sağlayacaktı.
  • Barış zamanında ise Türkiye’nin konumu ittifaka elektronik aletlerle istihbarat yapma imkanlarını sağlıyordu.
  • Türkiye’nin üyeliği savaş zamanında ittifaka boğazları kontrol etme imkanını da vermekteydi. Türkiye’nin (ve arkasından Yunanistan’ın) nötralize edilmesi, NATO’nun Akdeniz’deki savunma hattının Sicilya-Bon Burnu çizgisine kadar batıya kaymasına sebebiyet verebilir ve böyle bir gelişme Batı Avrupa’nın savunmasını önemli ölçüde güçleştirebilirdi.
  • Türkiye, Sovyetler Birliği ile sınırdaş olan iki NATO ülkesinden biriydi (diğer ülke Norveç’ti). Savaş sırasında Türkiye, birbirinden aşağı yukarı 1800 km. uzaklıkta iki ayrı cephede (Trakya- Boğazlar bölgesi ve Doğu Anadolu) savaşmak zorunda kalacaktı. NATO’da Türkiye’den başka iki ayrı cephede savaşmak zorunda kalabilecek başka bir ülke yoktu.[1]

Bu durum, şu anlama geliyordu: Batı Avrupa’ya destek olmak için savaş zamanında Türkiye, istilaya ve büyük bir yıkıma uğrama riskini göze alıyordu. Barış zamanında ise, Avrupa’daki güç dengesine katkıda bulunmak için, Sovyetler Birliği gibi dev bir komşunun baskılarına maruz kalmayı kabulleniyordu. Türkiye, bu ağır risklerin ve ittifaka katkılarının karşılığında, NATO’nun ortak savunma yükümlülüğünden yararlanıyordu. Ayrıca, ABD’den ve çok daha küçük ölçüde Almanya’dan askeri ve ekonomik yardımlar alıyor, NATO’nun alt-yapı yatırımlarından istifade ediyordu.

Soğuk savaştan sonra bu alış-veriş yeni stratejik koşulları karşılamamaya başladı. Bir taraftan Türkiye’nin döviz girdilerinin artması, diğer taraftan ABD yardımlarının gittikçe azalması zaten askeri ve ekonomik yardımları (özellikle askeri satış kredilerini) anlamsızlaştırmıştı. Fakat, daha da önemlisi, müttefiklerin ve Türkiye’nin güvenlik algılamalarının değişmesi ve bunun sonucunda Atlantik İttifakı’nın anlamının ve işlevinin değişmesiydi. Sovyetler Birliği’nin çökmesi ve Varşova Paktı’nın dağılmasıyla tehditlerin ağırlık merkezi, “merkezi cephe”den güney ve güneydoğu bölgelerine kaydı. Tehditler çeşitlendi. Devlet olmayan birimlerin çoğalması, kitle imha silahları, etnik çatışmalar ve terörizm bölgesel istikrarsızlıkları arttırdı. Bölgesel istikrarsızlıklarla birlikte ortaya çıkan yeni fırsatlar Ankara’yı Balkanlar, Karadeniz havzası, Kafkasya, Orta Asya ve Orta Doğu’da sorumluluklar almaya teşvik etti.

Avrupa Birliği ve Türkiye

Türkiye’nin konumunu merkezileştirmesi, Amerika ve Avrupa’da ayrı hatta zıt biçimlerde algılandı. Bir Avrasya ülkesi olarak Türkiye’nin önemini ABD kavramakta zorlanmadı. Türkiye’nin kendi rolünü algılamasıyla ABD’nin algılaması büyük ölçüde örtüştü. Demokrasi yolunda büyük adımlar atmış bir Müslüman ülke olarak Türkiye’nin Avrasya’da özel bir yeri ve rolü olmalıydı. Türkiye’nin coğrafi konumu, hem Barsa Körfezi hem de Hazar Havzası enerji kaynaklarının ve yollarının güvenliği için elverişliydi. Batı değerlerinin Orta Asya’ya yansıtılması bakımından Türkiye yardımcı olabilirdi.

Avrupalıların algılaması ise, epeyce farklıydı. Türkiye, istikrarsız bölgelerle çevrelenmişti. Kendi içinde de, istikrarsızlıklarla boğuşan bir ülkeydi. Üstelik, soğuk savaştan sonra o istikrarsız ve tehlikeli bölgelerde iddialı ve aktif politikalar yürütmeye çabalıyordu. AB’ye üye olması, AB üyelerine yeni yükler getirebilirdi. Kısaca, Türkiye “güvenlik” üreten bir ülke olmaktan çok, güvenlik “tüketen” bir ülkeydi. Bugün dahi, bu şekilde düşünen Avrupalılar eksik değildir.[2] Fakat, bu olumsuz yaklaşım yavaş yavaş değişerek yerini daha olumlu bir bakış açısına bırakmaktadır. Türkiye’nin hem bölge istikrarına hem de Avrupa güvenliğine katkıda bulunabileceği Avrupa’da da anlaşılmaya başlamıştır.

AB üyeleri arasında bazı asgari müşterekler ve olaylar karşısında alınan bazı ortak tavırlar vardır. AB’nin tüm üyeleri AB bölgesini bir “güvenlik topluluğu” (security community) olarak görmektedirler.[3] Başka bir deyişle, birbirlerine karşı önemli güvenlik sorunlarının üstesinden gelerek bir “barış toplumu” kurmuş oldukları inancına varmış bulunmaktadırlar. Türkiye’nin güvenlik menfaatleri Avrupalıların bu ortak tavırları ile uyuşabiliyor mu? Daha önce belirtildiği gibi, soğuk savaş yıllarında, Türkiye bir NATO üyesi olarak Batı Avrupa güvenliğine önemli katkılarda bulunuyordu. Öte yandan, Türkiye riskli jeopolitik konumuna rağmen NATO’nun koruyucu şemsiyesinin altında kendisine yönelik tehditleri karşılayacak şekilde ittifakın imkanlarından yararlanıyordu. Hatta, NATO üyeleri arasında oluşan menfaat birliği ittifak içinde ortak bir strateji kültürünün ortaya çıkmasına da yol açmıştı.

Sovyet tehdidi ve onun sonucunda çift kutuplu sistemin gereği olan nisbi istikrar ve disiplin ortadan kalkınca, güvenlik endişeleri tamamiyle değişti ve çeşitlendi. Soğuk savaştan sonraki şartlar stratejik bakımdan Avrupa’yı kendi içine döndürürken, Türkiye’yi dışa yöneltti. Türkiye hem dıştan gelen tehditlere karşı, eskiye oranla daha aktif tedbirler alırken hem de yeni doğan fırsatlardan yararlanmak için kendisini çevreleyen bölgelerde ekonomik ve siyasi bakımdan daha girişimci bir rol oynamaya başladı.

AB içinde ise, Türkiye’dekine benzemeyen bir süreç yaşandı. Batı Avrupalıların birbirlerine karşı kuvvet kullanma ihtimali tamamiyle ortadan kalkmıştı. İkinci Dünya Savaşı’ndan kalan kötü hatıraların etkisiyle askeri kuvvet kullanmaya karşı genel bir tutum da oluşmuştu. Gene yakın geçmişte, Avrupa’da insanlığa karşı işlenen suçların yarattığı belki de gizli bir vicdan azabının etkisiyle insan haklarına riayet en önde gelen standart ölçü sayıldı. Böylece, demokrasi ile uluslararası güvenlik arasında sıkı bir ilişki kuruldu. Demokratikleşme ve insan haklarına riayet uluslararası güvenliğin temel şartı haline geldi. Avrupa’nın jeopolitik ufku daralırken, demokratik ufku genişledi. Halbuki Türkiye’de bunun tam tersi bir durum ortaya çıktı: jeopolitik ufuk genişlerken demokratik ufuk dar kaldı. Bu gelişme sonucunda Avrupalı müttefiklerle Türkiye arasında soğuk savaş yıllarında var olan ortak stratejik kültür ortadan kalktı. Türkiye, Avrupa güvenliğine katkıda bulunan bir ortak olarak değil tam tersine Avrupalıların güvenlik yükümlülüklerini gereksiz biçimde artıran, onların almak istemedikleri güvenlik riskleri yaratan bir ülke olarak algılanmaya başlandı.

Türkiye ile Avrupa arasında Türk-Yunan ilişkileri ve terörizm-bölücülük konularında da derin ayrılıklar vardır. Bu iki sorun Türkiye’nin hayati güvenlik menfaatlerini doğrudan ilgilendirmektedir. Türk-Yunan uyuşmazlıklarında ilgili taraflardan birisi olan Yunanistan AB üyesi olduğu, Türkiye ise üye olmadığı için, AB’nin tarafsız ve yapıcı bir rol üstlenmesi mümkün değildir. Güney Doğu sorununa da AB Türkiye’deki insan hakları sorunlarını vurgulayarak yaklaşmaktadır. Terörizmin bizatihi çok ciddi bir insan hakkı ihlali olduğu göz ardı edilmekte ve Türkiye demokrasisinin eksikleri ve boşlukları adeta terörü meşrulaştırmanın bir aracı olarak kullanılmaktadır. PKK ve DHKP-C gibi terörist örgütlerin AB’nin 11 Eylül 2001’den sonra hazırladığı terörist örgüt listesinin dışında bırakılması, Avrupalıların eski tutumlarını 11 Eylül’den sonra bile tam olarak değiştirmediklerinin işaretidir. Bu yaklaşım, Türkiye’de zaman zaman ülkenin bölünmesini amaçlayan kasıtlı bir politika olarak algılanmaktadır.

Bazı noktalarda, Türkiye ile Avrupa arasında uyuşan politikalar ve davranışlar da sözkonusu olmaktadır. Mesela, Türkiye de pek çok AB üyesi gibi (Britanya dışında) İran ve Irak’a karşı uygulanan ekonomik yaptırımlardan hoşnut değildir. Bu ülkelerle ekonomik ilişkilerin kesilmesi Türkiye’ye zarar vermektedir. Ayrıca Türkiye, enerji ihtiyacını karşıladığı ülkeleri çeşitlendirmek istemektedir. Onun için İran’dan enerji almak veya İran’ı Türkmenistan gazının güzergahı olarak kullanmak Ankara’nın imkanlarını ve tercihlerini çoğaltacaktır. Ekonomik yaptırımlar Türkiye’nin bu politikasını uygulamasını zorlaştırmaktadır.

NATO çerçevesinde de uyuşma noktaları mevcuttur. NATO üyesi olarak Türkiye, Atlantik İttifakı’nın kendini soğuk savaş sonrası şartlarına uydurma projelerine tam destek vermektedir. Avrupalı müttefikler gibi, NATO’nun genişleme politikasını desteklemektedir. Barış İçin Ortaklık programında faal bir rol oynamaktadır. NATO’nun barış operasyonlarına katılmaktadır. Karadeniz Ortak Görev Kuvveti’nin (Blackseafor) kurulmasında öncü rol oynamıştır. Daha pek çok sayıda çok taraflı girişimde sorumluluk almaktadır.

Bu ortak anlayışa rağmen, NATO’nun hangi şartlarda askeri kuvvet kullanması gerektiği konusunda ittifak içinde bazı görüş ayrılıklarının olduğu da doğrudur. Bu bakımdan Türkiye ile Avrupalı müttefikler arasında da bazı farklar gözlemlenmektedir. Özellikle Bosna krizi dolayısıyla ortaya çıkan farklar, uzlaşma ile sonuçlanmış olsa bile, önemlidir. Mesela, Türkiye’nin Sırp saldırıları başladıktan hemen sonra bu saldırıların hava kuvvetleri kullanılarak durdurulması yolundaki önerisi ve Bosna’ya uygulanan silah ambargosunun kaldırılmasına yönelik önerisi Avrupalı müttefikler tarafından kabul görmemiştir. Daha da önemlisi, NATO ortak savunma sisteminin temel direği olan 5. maddenin soğuk savaş sonrası koşullarda nasıl ve ne zaman uygulanacağı konusunda da Türkiye ile Avrupalı müttefikler arasında ciddi görüş ayrılıkları olduğunun işaretleri mevcuttur. Maamafih, 11 Eylül’den sonra, ABD’nin teklifi üzerine, terörizmle mücadelenin 5. madde kapsamı içine alınması Ankara’nın anlayışı yönünde önemli bir gelişmedir.

Gelecekte nasıl bir Avrupa ortaya çıkacak? AB nasıl bir Avrupa yaratmak istiyor? İçine kapanmış, müreffeh büyük bir “İsviçre” mi? Yoksa, menfaatlerini ve güvenliğini Avrupa dışında da olsa, kendi imkanlarıyla sağlayabilen bir Avrupa mı? Her ne kadar bu sorunun cevabı tam olarak henüz açıklığa kavuşmamış olsa da, geçtiğimiz on yıl içinde AB, 1993 Maastricht Andlaşması’ndan başlayarak, ikinci Avrupa’yı yaratma yolunda, ilk bakışta küçük de görünse, kararlı adımlar atmaya başladı. 1998 Amsterdam Andlaşması, Petersberg görevlerini (insani amaçlı müdahaleler, barış operasyonları ve zorlayıcı askeri tedbirler içeren kriz yönetimi gibi operasyonlar) Avrupa Birliği’nin sorumlulukları içine aldı. Ayrıca, Batı Avrupa Birliği (BAB), AB ile bütünleştirildi.

Fransa ve Britanya’nın Aralık 1998’de Saint Malo’da, bir ortak Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası (AGSP) geliştirilmesi üzerinde anlaşmalarından sonra, 1999’daki Köln ve özellikle Helsinki zirvelerinde bu yönde somut adımlar atıldı. Helsinki zirvesi, tüm Petersberg görevlerini yerine getirebilecek bir askeri kuvvetin kurulmasını “Temel Hedef” (Headline Goal) olarak kabul etti. Kolordu düzeyinde 60.000 kişilik böyle bir muharip kuvvetin Aralık 2003 tarihine kadar oluşturulması öngörüldü.[4] Bu kuvvetin gerektiğinde süratle konuşlandırılabilecek, her bakımdan kendini idame ettirebilecek, hava ve deniz kuvvetleri tarafından desteklenecek bir yapılanmaya sahip olmasına karar verildi ve uygulamaya geçildi. Bu büyüklükteki bir kuvvetin uzun bir süre dönüşümlü bir şekilde takviye edilerek harekat bölgesinde kalabilmesi için iyi eğitilmiş 200 bin askerlik bir hazır kuvvete ihtiyaç duyulacağı belirtilmektedir. Helsinki’den sonra Nice Zirvesi’nde de AGSP konusundaki siyasi irade beyanını pekiştirici nitelikte ilerleme kaydedildi. Bu konuda başka bir önemli gelişme de, kendi ülkesinin sınırları dışına askeri kuvvet göndermede kendisini sınırlamış olan Almanya’nın anayasasındaki sınırlamaları kaldırması ve Balkanlar’daki askeri barış operasyonlarına çeşitli biçimlerde katkıda bulunmasıyla kaydedilmiştir.

Yukarıda işaret edilen gelişmelerin sadece bir başlangıç olduğu, uzun dönemde AB’nin silahlı kuvvetlerinin daha da büyümesi ve “Petersburg görevleri”nin ötesinde NATO’ya katkı olarak, (ya da NATO’nun dışında) ortak savunma görevlerini de üstlenmesi öngörülmektedir. Avrupalılar bu konuyla ilgili başka bir noktayı daha ciddiyetle vurgulamaktadırlar: AB’nin kendine özgü bir dış politika ve bir güvenlik ve savunma politikası geliştirmesi, AB’nin uluslararası bir kimlik kazanması, “bağımsız bir aktör” olması için gereklidir. Başka bir deyişle, AGSP’nın amacı sadece ABD ile Avrupalı müttefikler arasındaki yük paylaşımı ile ilgili bir husus değildir. Onun ötesinde, ABD ve NATO’dan bağımsız olarak AB’nin kendi karar verme süreçlerinin kurulması amacını gütmektedir. Ayrıca, gene Avrupalılara göre, bu oluşumun Atlantik İttifakı içinde silah tedariki dahil her alanda belli bir ikileşmeye (duplication) yol açacağı kaçınılmazdır; tarafların bunu göze almaları gerekir.[5]

AGSP konusunda Fransa ile diğer başı çeken büyük AB devletleri arasındaki görüş ayrılığı niteliksel olmaktan çok nicelikseldir. Fransa, AB’de bu konuda liderlik rolü oynamak istemektedir. AGSP’nın NATO’dan tamamen bağımsız olması gerektiğini bu erken aşamada çok fazla vurgulamakta ve konuyu Fransa-ABD rekabetine dönüştürmektedir. Diğer üyeler ise, aynı Fransa gibi, Avrupa kimliğinin oluşması için bağımsız bir AGSP’na ihtiyaç olduğuna inanmaktadırlar ve bunun için çalışmaktadırlar. Fakat öte yandan, transatlantik bağlantılarına Fransa’dan çok daha fazla önem vermekte ve daha uzun bir süre NATO’ya ve ABD’nin Avrupa’daki varlığına ihtiyaç duyulacağına inanmaktadırlar.

AB’nin Türkiye’ye karşı tutumu büyük ölçüde değişmiştir. Bu değişikliği Helsinki kararları başlatmıştır. Helsinki, AB’nin kendi çıkarlarını kendisinin koruyabildiği bir “oyuncu” olma yolundaki iradesini göstermiştir. AGSP ile ilgili gelişmeleri böyle anlamak gerekir. Ayrıca, Türkiye’nin adaylığa kabul edilmesi, böyle bir AB’ye potansiyel Türk katkısının öneminin anlaşıldığının delilidir. Türkiye’nin AB’ye stratejik katkısı çeşitli şekillerde olabilecektir. Türkiye, hem kendi bölgesinde hem de NATO içinde büyük, etkili ve modern bir askeri güç haline gelmiştir. Ayrıca, düşük yoğunlukta savaş tecrübesi olan çok iyi eğitim görmüş bir silahlı kuvvetlere sahiptir. Bu nokta Petersburg tipi operasyonlara katkı bakımından son derece önemlidir. Türkiye, AB’nin çıkarları bakımından kritik bölgelere bitişik bir coğrafi konumdadır. Bu konum ve Türkiye’nin NATO standartlarındaki askeri altyapısı ve lojistik imkanları AB askeri gücünün yansıtılması için değerli bir ortam sağlamaktadır.

Avrupa’nın süratle yaşlanan nüfusu dikkate alınırsa, AB’nin fazla uzak olmayan bir gelecekte, hem kaynaklarının önemli bir bölümünü sosyal güvenliğe ayırmak zorunda kalacağı, hem de yeni insan kaynağına ihtiyaç duyacağı kolayca tahmin edilebilir. Bu ihtiyaç sadece ekonomik bakımdan değil, askeri bakımdan da kendini gösterecektir. Özellikle, “Petersberg görevleri”nin iyi askeri eğitim görmüş insan gücü yoğunluklu operasyonlar olduğu göz önünde tutulursa, Türkiye’ye duyulacak ihtiyacın bu nedenle artacağı sonucuna varılabilir.

Avrupa petrol ihtiyacının yüzde 60’ını Türkiye’ye bitişik bölgelerden karşılamaktadır. Genellikle Hazer bölgesi enerji kaynakları, özellikle Bakü-Ceyhan devreye girince Avrupa’nın Türkiye’ye bitişik enerji kaynaklarına ve Türkiye’den veya yakınından geçen enerji nakil hatlarına bağımlılığı da artacaktır. Bu gelişme, hem Türkiye ile AB arasındaki çıkar birliğinin güçlenmesine yol açacak, hem de Ankara’nın enerji kaynakları ve nakil hatlarının güvenliği konusundaki sorumluluklarını arttıracaktır.

Orta Doğu’da konuşlandırılmış ve geliştirilmekte olan kitle imha silahları ve gönderme araçlarının yarattığı tehdidin henüz AB üyeleri tarafından tam anlamıyla algılanmadığı doğrudur. Bu tür silahların geliştirilerek menzillerinin uzatılması ve isabet derecelerinin iyileştirilmesi durumunda, Avrupalı müttefikler çok daha fazla tehdit algılayacaklardır. Halen, Orta Doğu’da bu silah sistemlerini geliştirme yolunda sürekli çalışmalar yapılmaktadır. Kısa sürede, Avrupalıların tehdit algılamalarının artması ihtimali vardır. Bu gelişme, ABD, AB ve Türkiye arasında füzesavar füze sistemleri konusunda da işbirliği imkanları yaratacaktır. AB ülkelerini koruma şemsiyesi altına alacak sistemlerin konuşlandırılması için coğrafi konumu en uygun müttefik toprakları Türkiye’dedir. Bu düzenlemeler, Türkiye’nin AGSP kurumları ile bağlantılarını güçlendirecektir.

AB, Helsinki’de Avrupa kimliği konusunda da önemli bir adım atmıştır. Helsinki zirvesi hem AGSP’de önemi bir ilerleme kaydetmiş, hem de Türkiye’nin adaylığını kabul ederek Avrupa kimliğine açıklık getirmiştir. Helsinki kararı, Avrupa kimliğinin laik bir kimlik olacağı anlamını telkin etmektedir. Ülkelerin din ve kültür farklılıkları yüzünden dışlanmayacağı konusunda bir mutabakatı yansıtmaktadır. Ölçü artık siyasidir. Demokratik değerleri benimseyip benimsememekten geçmektedir.

ABD ve Türkiye

Batı Avrupa, ABD için çok önemli bir ekonomik ortak olmaya devam edecektir. Zayıflasa dahi, kültürel bağların da tamamen kopması mümkün değildir. Amerika-Avrupa ortaklığının devamı demokrasinin yayılması için gereklidir. Pek çok Amerikalıya göre ve Zbigniew Brzazinski’nin deyişiyle, “Transatlantik İttifakı, Amerika’nın en önemli küresel ilişkisidir. ABD’nin Avrasya’da kesin bir hakem rolü oynayabilmesi ve küresel taahhütlerini yerine getirebilmesi için bir atlama tahtasıdır.”[6]

Bu bakış açısına göre Avrupa, Batı’nın değerlerini ve gücünü Avrasya’ya yansıtmak için gerekli bir “atlama tahtası” (Springboard) olarak değerlendirilmektedir. Başka bir deyişle Avrupa, jeopolitik önemi Avrasya’nınkine bağımlı olan değerli bir stratejik araçtan ibarettir. Soğuk Savaştan sonra, NATO’nun doğuya doğru genişlemesi, “açık kapı” politikası ve NATO’nun Barış için Ortaklık (BİO) programı aynı bakış açısının ürünüdür. Ancak Batı’nın değerlerinin ve gücünün Avrasya’ya yansıtılması görevinin daha etkili bir şekilde yerine getirilmesi için, genişlemeye ilişkin Eylül 1995 tarihli NATO belgesinde de belirtildiği üzere, Avrupa Birliği’nin (AB) de NATO’nunkine parale olarak genişlemesi gerekecektir. Bu süreçlerin işleyebilmesi için Avrupa’nın güvenlik ve istikrarı son derece önemli sayılmaktadır.

Bu nedenlerle, Amerika’nın Avrupa’ya sırtını tamamen dönmesi uzak ihtimaldir. Yeni ilgi ve menfaat odaklarının ortaya çıkmış olmasına rağmen, Amerika’nın Avrupa’ya ilgisi ve bağlantıları devam edecektir. Ancak Washington için önemli olan, bu ilginin ve bağlantıların ABD’ye olan maliyetini azaltmaktır. Böylece Washington imkanlarını menfaati olan diğer bölgelere de tahsis edebilecektir. Onun için AB’nin, Avrupa’nın güvenlik ve istikrarını kendi imkanlarıyla göğüsleyebilecek askeri güce erişmesi gerekmektedir. Fakat, Washington’a göre, AB bunu ABD ve NATO ile bağlarını kopartmadan gerçekleştirmelidir; kendi başına buyruk olmamalıdır.

Washington’un başka bir kaygısı da, AB’nin ekonomik rekabeti, özellikle silah tedariki politikasında gittikçe Amerikan firmalarını bir tarafa bırakarak kendi iç pazarına yönelmesi ve kendine yeterli, kapsamlı ve bağımsız bir savunma sanayi kurmak istemesidir. ABD’ye göre bu politika ciddi riskler taşımaktadır. Her şeyden önce, gereksiz bir ikileşme (duplication) yaratarak teknolojik ve ekonomik israfa sebebiyet verecektir. Ayrıca, NATO’nun temelini teşkil eden Avrupa ve ABD’nin karşılıklı bağımlılığını ve işbirliğini zayıflatarak Atlantik İttifakı’nı büyük ölçüde yıpratacaktır.

Tüm bu açıklamalardan sonra özet olarak diyebiliriz ki, ABD, Avrupa bütünleşmesini hem desteklemekte hem de kendi denetiminde tutmak ve yönlendirmek istemektedir. ABD bakımından, Avrupa’nın öneminin niteliği değişmiştir. Avrupa artık tehdit altında değildir. ABD’nin koruyucu şemsiyesinin önemi bir hayli azalmıştır. Avrupa artık Avrasya’nın zengin ve demokratik bir parçası olarak, o büyük kıtanın istikrarı için önemlidir. Türkiye’nin AB üyeliği de Amerika için bu bakımdan çok önemlidir. Avrupa’ya demir atmış demokratik, müreffeh ve istikrarlı bir Türkiye Avrupa’nın gücünü arttıracak ve Avrupa’yı kritik mücavir bölgelerinde de sorumluluklar almaya teşvik edecektir. Aynı zamanda Türkiye, AB ile NATO ve dolayısıyla ABD arasındaki bağlantıların devamına katkıda bulunan önemli bir unsur olacaktır. Washington’un bu beklentileri, Türkiye’nin AB üyeliğini kuvvetle desteklemesinin en önde gelen nedenleridir.

Ancak, 11 Eylül 2001 ve onu takip eden olaylardan sonra transatlantik ilişkilerinin bir ölçüde zorlanması muhtemeldir. Afganistan savaşından sonra ABD, Orta Asya’da hem siyasi hem askeri nüfuzunu devam ettirme ve arttırma imkanını buluyor. Güney Kafkasya’da etkisini zaten pekiştirmekteydi. Başka bir deyişle, dünyanın jeopolitik bakımdan en kritik bölgelerinden biri olan Hazer Denizi havzasını hem doğudan hem batıdan kuşatmaya başlıyor.

Ancak şunu belirtmek gerekir ki, bazılarının ima ettiklerinin aksine bu, Afganistan harekatının ne sebebi ne de önceden tasarlanmış hedefidir. Fakat, ister istemez, o harekatın sonucunda ortaya çıkacak olan bir durumdur. Eğer Washington, Afganistan’ın tekrar teröristlerin yatağı durumuna gelmesini istemiyorsa, ki isteyemez, oradaki etkisini bir şekilde sürdürecektir. Doğaldır ki, ABD etkisinin, terörizmi önlemenin ötesinde, jeostratejik sonuçları da olacaktır.

Amerika’nın güç ve etkisinin Afganistan harekatıyla çarpıcı bir şekilde ortaya çıkması AB üyesi ülkeleri rahatsız etmektedir. Başta Fransa olmak üzere AB üyeleri, Avrupa bütünleşmesinin hız kazanması, Rusya ve Çin’in de katkılarıyla ABD’nin tek taraflı girişimlerini ve etkisini sınırlayacaklarını ve uluslararası sistemin çok kutupluluğa doğru gideceğini umuyorlardı. Bu politikanın kısa bir süre içinde meyvalarını vermeyeceği artık anla-şılıyor. Bunun da ötesinde, Avrupalı düşünürler dahi, 11 Eylül’den sonra devlet ağırlıklı politikaların tekrar önem kazanacağını, bütünleşme hareketinin yavaşlayacağını, Avrupa’nın insan hakları ile devlet güvenliğini bağdaştırmakta zorlanacağını vurguluyorlar.

Terörizmle mücadele konusunda da ABD ile Avrupalı müttefikler arasında uyuşmazlıklar çıkması ihtimali yüksektir. Terörizmin tanımı bir uyuşmazlık noktası olarak devam edeceği gibi, mücadele yöntemleri konusunda da uzlaşma kolay olmayacaktır. ABD teröristleri cezalandırmayı öne çıkarırken, Avrupa terörü önleyici tedbirleri vurgulayacaktır. ABD idam cezasını uygularken, Avrupa idam cezasından ötürü Amerika’yı kınamaya devam edecektir. ABD askeri tedbirlerin yararına inanırken, Avrupa siyasi ve ekonomik tedbirleri öne çıkaracaktır. Bu tür sorunlar ABD’yi Avrupa’ya rağmen ve Avrupasız hareket etmeye zorlayacak ve Atlantik ilişkilerini zora sokacaktır.[7]

Türkiye’nin Konumu ve Geleceğe Bakış

Türkiye, 1970’den beri terör ile mücadele ediyor ve terörizmden zarar gören ülkelerin başında geliyor. Bu mücadelesinde Türkiye’ye en çok destek veren müttefik Amerika Birleşik Devletleri yönetimi olmuştur. PKK lideri Öcalan’ın Kenya’da yakalanıp yurda getirilişinde ABD’nin yardımı unutulamaz. Ayrıca, Türkiye bir NATO üyesidir ve terör konusunu defalarca NATO gündemine getirmiştir. Laik ve demokratik bir devlet olarak terörizmin başta gelen hedeflerinden birisi olmaya devam etmektedir. Bu sebeplerden dolayı, 11 Eylül 2001 saldırısından sonra, Ankara’nın bir tek tercihi vardı: olayların dışında kalamazdı, ABD’nin yanında yer almak zorundaydı. Bu açıdan pazarlık söz konusu olamazdı. Ancak, nasıl bir destek ve yardımda bulunacağı bir tercih konusu olabilirdi. Ankara, aynen bu şekilde hareket ederek doğru yolu seçti. Tereddüt etmeden ve pazarlığa girişmeden, askeri birlik gönderme dahil her türlü desteği vereceğini açıkladı. Fakat ihmal ettiği bir nokta oldu. Zamanımızda halkla ilişkiler, uluslararası politikanın önemli bir parçasıdır. Hükümetlerin dış politika girişimleri konusunda hem kendi kamuoylarını hem de yabancı ülkelerin kamuoylarını aydınlatmaları gerekir. Ankara, bu bakımdan ağır davrandığı için eleştirilebilir.

Türkiye, hem Müslüman hem de laik ve Batı’ya açılmış bir ülke olarak özel bir konuma sahiptir. Ankara, bu özel konumun şartlarını yerine getirerek, gelişmelerin bir “Müslüman-Hristiyan” çatışmasına dönüşmemesi için gereken uyarıları yapmaktan da geri kalmıyor. Türkiye’nin kendi konumu ve geçmişi itibariyle yapmaması ve hiçbir zaman yapamayacağı tek şey, terörizm konusunda çifte standart uygulamak ya da terör eylemlerini haklı gösterecek “ahlaki eşitlemelere” girişmektir. Türkiye’nin Terörle mücadele anlayışı bugün dahi Avrupalı müttefiklerden çok ABD’ye yakındır.

Fakat, Rum ve Ermeni lobilerinin etkisiyle ABD Kongresi’nin Türkiye aleyhine kararlar alması ihtimali ortadan kalkmayacaktır. Bu ihtimal iki ülke arasında sorunlar yaratabilecektir. Irak ise, ikinci önemli sorundur. Türkiye, Irak’a karşı bir askeri harekatın başlamaması için çalışıyor. Buna rağmen, Irak ile savaş kaçınılmaz hale gelirse Ankara nasıl davranmalıdır? Böyle bir olay vuku bulursa, Türkiye’nin bunun dışında kalması hemen hemen imkansız gibidir. Türkiye bu anlayışı benimser duruma gelmiştir. Hatta Kuzey Irak’ın geleceğinde Türkmenlerin de bir yeri olması gereğini vurgulamaya başlamıştır. Genel olarak tüm Irak’ın özel olarak Kuzey Irak’ın geleceği Türkiye’nin hayati menfaatlerini doğrudan ilgilendiren bir konudur. Türkiye, Körfez Savaşından bu yana Kuzey Irak topraklarında defalarca askeri operasyon düzenlemek zorunda kalmıştır. Kuzey Irak’da belki halen konuşlanmış Türk askerleri ve silahları var. Yani, zaten bugünden Irak’ın içindeyiz. Eğer Ankara, Kuzey Irak’ın geleceği üzerinde tayin edici söz sahibi olmak istiyorsa, fazla bir tercihi olmayacaktır.

Olaylardan Türkiye’nin konumuyla ilgili şu sonucu çıkarabiliriz: Olaylar ne ABD ile Avrupa’nın yakınlaşması ne de Avrupa ile Türkiye’nin yakınlaşması sonucunu doğuracaktır. Hatta Transatlantik ilişkileri daha da sorunlu hale gelebilir. NATO-Rusya işbirliğinin mesafe alması, NATO’yu bir ortak savunma örgütü olmaktan tamamen çıkarıp, bir ortak güvenlik örgütü haline getirebilir. AB-Türkiye ilişkileri kendi seyrinde devam edecektir. Buna mukabil, ABD ile Türkiye’nin güvenlik menfaatleri 11 Eylül öncesine oranla daha çok örtüşecektir. Türkiye’nin Afganistan’ın yeniden yapılanmasında rol alması, terörle savaşa aktif olarak katılması ve Rusya ile işbirliğindeki gelişme, Türkiye’nin önemini bir Avrupa ülkesi olarak değil, bir Avrasya ülkesi olarak belirginleştirecektir. Ancak, 11 Eylül’den sonraki gelişmeler Türkiye’yi AB için daha da vazgeçilmez hale getirecektir. Buna mukabil, AB’nin terörizme karşı tutumu tam olarak açıklığa kavuşmadıkça, Avrupa ile ABD arasında sorunlar çıkacağı gibi, Avrupa ile Türkiye arasında da uyuşmazlık devam edecektir.

Türkiye’nin AB üyesi olmaktan vazgeçeceğini gösteren ciddi bir işaret yoktur. Duraksamalar, tereddütler ve engellemeler de olsa, süreç devam etmektedir. Ankara, bu çerçevede, AGSP’nın karar süreçlerine henüz AB üyesi olmasa bile, katılmak istemekte ve AGSP’nın gelişmesine katkıda bulunmaya hazır olduğunu beyan etmektedir. AGSP’nın ve genel olarak AB’nin gelişme yönü ve uzun vadeli eğilimleri, Türkiye’ye ihtiyaç duyulduğunu ve Türkiye’nin dışlanamayacağını göstermektedir. ABD’nin güvenlik stratejisindeki eğilimler de, Türkiye’nin genel olarak AB’ye, özellikle AGSP katılımından yanadır. Bu nedenle, Washington’un Türkiye lehine AB’ye yaptığı telkinler devam edecektir.

Ancak, Avrupa kimliğinin “dışlayıcı” bir özelliği daima var olacaktır. Sorun, bu özelliğin ne kadar ön plana çıkarılması ile ilgilidir. Insan hakları, demokratikleşme ve hukuk devleti Avrupa kimliğinin ve AGSP’nın meşruiyetinin temel taşları olarak kabul edilmektedir. AB bir taraftan Türkiye’nin askeri gücünü, jeostratejik konumunu ve büyük potansiyelini gözardı edememektedir. Öte yandan Türkiye’nin demokratikleşme sürecinde geldiği noktayı da göz önünde tutarak karar verecektir.

Prof. Dr. Ali L. KARAOSMANOĞLU

Bilkent Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi / Türkiye

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 17 Sayfa: 177-183


Dipnotlar :
[1] Ali L. Karaosmanoğlu, “NATO’s Eastern Frontier”, NATO’s Sixteen Nations (October 1986): 42-45; and J. C. Snyder, “Strategic Bias and the Southern Flank Security”, Washington Quarterly (Summer 1985).
[2] Türkiye ile ilgili güvenlik tartışmaları için, bkz. Heinz Kramer, A Changing Turkey: The Challenge to Europe and the United States (Washington, D. C. Brookings Institution, 2000) 202-220.
[3] Ole Waever, “Insecurity, Security, and Asecurity in the West European Non-War Community”, in E. Adler ve M. Barnett, eds. , Security Communities (Cambridge: Cambridge University Press, 1998): 69-118.
[4] Presidency Conclusions, Helsinki European Council, 10-11 December 1999, section II.
[5] Nicole Gnesotto and Karl Kaiser, “European-American Interaction”in François Heisbourg, ed. , European Defense: Making it Work (Paris: WEU Institute, 2000): 33-44.
[6] Zbigniew Brezinski, “Living with a New Europe”, The National Interest (Summer 2000): 17-29.
[7] ABD ve Batı Avrupa’nın birbirlerinden uzaklaşmalarının temel nedenleri için, bkz. Stephen Walt, “The Ties that Fray: Why Europe and America are Drifting Apart”, The National Interest (Winter 1998/1999: 3-11.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.