TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI

12 EYLÜL 1980 ASKERİ DARBESİ

Mehmet Ali ÜNAL

Bir toplumun kültürü yaşadığı tarih içerisinde şekillenir. Sosyologların tespitlerine göre kültürün bütün unsurları değişime tâbidir. Ancak her unsur aynı hızla değişmez. Somut olan; giyim kuşam, yeme içme alışkanlıkları gibi şekle ait unsurlar daha hızlı değişir. Buna karşılık karakter, davranış ve zihniyetlere ait unsurlar daha yavaş değişir.

Son 200-250 yıllık tarihimiz bu görüşü doğrulamaktadır. Şekil bakımından; giyim kuşam, yeme içme alışkanlıkları, şehirleşme, tüketim alışkanlıkları vs. açısından Türk toplumunun bir Batılıdan farkı kalmamıştır. Fakat olaylar karşısında takındığı tavır, ahlak anlayışı, dünyayı, eşyayı ve olayları yorumlama biçimi itibariyle Batılı değildir.

Bu unsurların içerisine siyasi kültürü de ekleyebiliriz. Siyasi yapıdan ayrı olarak bir siyasi kültür vardır. Siyasi yapı rejimle ilgili hususları ihtiva eder. Bir ülkenin yönetim şekli siyasi yapıya girer. Fakat rejimi ve rejimle ilgili prensipleri yorumlayış biçimi siyasi kültüre ait bir konudur. Siyasi yapıyı hızla değiştirmek mümkündür. Oysa siyasi kültür karakterlere ait hususlardan olduğundan daha yavaş değişir. Mesela saltanatın kaldırılıp cumhuriyet ilan edilmesi, şeyhülislamlığın ilga edilip Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulması siyasi yapının değiştirilmesidir. Ama cumhuriyete rağmen kutsal devlet anlayışından vazgeçmeme, diyanet işlerini dini alanın kontrolü ve gerektiğinde bir fetva makamı olarak kullanma siyasi kültüre girer.

Askeri darbeler konusu da siyasi kültüre ait bir konudur. 1826 yılında yeniçeri ocağı kaldırıldığı zaman bu hadiseye vak’a-i hayriye adı verilmişti. Çünkü yozlaşmış bir kurum olan yeniçeri ocağı kaldırıldığı gibi, yeniçeriliğe ait bütün unsurlar yok edilmeye çalışıldı. Yeniçerilik ile irtibatlı olan Bektaşîlik tarikatı kapatıldı ve yer altına itildi. Yeniçeri mezarları bile tahrip edildi. Yeniçeri musikisi diye mehter kaldırıldı. Ama siyasi-askeri kültüre ait bir unsur olan sık sık ayaklanmalar çıkararak hükûmet ve padişah devirmek geleneğine son verilemedi.

1826 tarihi aynı zamanda bugün modern ordunun kuruluşu tarihi kabul edilir. Modern ordu da kuruluşunun üzerinden 50 yıl geçmeden bir askeri darbeye âlet edildi. 1876 yılında Sultan Abdülaziz, zamanın Seraskeri (Genelkurmay Başkanı), Sadrazam, Şeyhülislam ve Harbiye komutanından müteşekkil bir cunta tarafından devrildi. Modern ordunun bu darbesi yeniçerilik geleneğinin hortlamasından başka bir şey değildi. Darbeden sonra Sultan Abdülaziz tahttan indirildi ve bir müddet sonra da öldürüldü. Sultan Aziz’den halkın şikayeti falan yoktu. Ne enflasyon ne de kardeş kavgası söz konusuydu. Sadece üst bürokrasi iktidarın sarayda toplanmış olmasından rahatsızdı.

Bu darbe Sultan II. Abdülhamid’in mutlakiyet rejimi ile sonuçlandı. Fakat Batılılaşmanın süratle devam ettiği bir çağda bu rejimin uzun süre devam etmesi mümkün değildi. Nitekim meşrutiyet rejimi kafasında ukde olarak kalmış olan aydınlar Abdülhamid rejimi aleyhinde illegal faaliyetlere giriştiler. 1890’larda kurulan İttihat ve Terakki cemiyeti ordu içerisinde ve bilhassa Rumeli’deki genç subaylar arasında taraftar buldu. Bu cemiyetin tertibi ile 24 Temmuz 1908’de Abdülhamid meşrutiyet rejimini ilana zorlandı. Aradan bir yıl geçmeden 1909 yılının 13 Nisan’ında 31 Mart ayaklanması adı ile tarihe geçen tertip ile de Abdülhamid tahttan indirildi. Hâlbuki Sultan II. Abdülhamid’in 30 küsur sene süren saltanatından halk gayet memnundu. Bunu İttihatçılar hatıralarında, 1908 yılında yapılan seçimleri kast ederek, “Şayet Sultan Abdülhamid de bu seçimlere katılsa idi kesin olarak iktidara gelirdi”, diyerek ifade etmektedirler.

Meşrutiyet rejimi de Enver Paşa’nın Babıali baskınından sonra İttihat ve Terakki diktatörlüğüne dönüşecektir. Enver Paşa ülkeyi Birinci Dünya Savaşı’na sokarak imparatorluğun sonunu getirecektir. Mondros Mütarekesi sonunda ülke neredeyse yok olmanın eşiğine gelecekse de Milli Mücadele sonunda bugünkü Türkiye kurtarılabilecektir.

Saltanatın kaldırılıp cumhuriyetin ilan edilmesi ve Osmanlı kurumlarının bazılarının kaldırılması ve bazılarının adlarının değiştirilmesi mekteplerde çok köklü değişiklikler olarak okutulmaktadır. Fakat aslında siyasi yapıya ait bu değişikliklerin siyasi kültüre yansımadığından bahsedilmez. Cumhuriyet adı üzerinde halka dayanan bir rejim demektir. Halkın hür iradesiyle iktidarı tayin ettiği bir rejim yani demokrasiyi çağrışım yaptırır. Ancak Türkiye böyle bir rejime cumhuriyetin ilanından 23 sene sonra 1946 yılında geçebilmiştir.

Cumhuriyeti kuranlar büyük ölçüde Osmanlı paşaları idiler. Mustafa Kemal Paşa Birinci Dünya Savaşı’nda değişik cephelerde savaşmış başarılı bir generaldi. Her Osmanlı subayı gibi reformist fikirlere sahipti. Demokrasi içerisinde kafasındaki reformları topluma kabul ettiremeyeceğinin farkındaydı. Ayrıca devir diktatörlükler devri idi. Demokrasi sınırlı sayıda ülkede geçerli idi. Bu sebeple Türkiye 1925’lerden 1945’lere kadar 20 yıl tek parti rejimini sürdürdü.

Türkiye’nin 1946 yılında çok partili demokrasiye geçmesi içerideki gelişmelerden çok dış dinamiklerin tesiri ile mümkün olmuştur. Sovyet tehdidi karşısında Batı bloğuna girme arzusu çok partili rejimin uygulanmasını çabuklaştırmıştır. Ancak çok partili rejime geçmekle beraber iktidar sahiplerinin niyeti klasik bir demokrasi değildir. Onlar muhalefeti göstermelik olarak telakki etmektedirler. Nitekim 1946 seçimleri açık oy gizli sayım uygulamasıyla şaibeli bir seçim olarak tarihe geçmiştir. Seçim kanununun 1950 seçimleri öncesi değişmesi ile CHP iktidarından bıkmış olan halk büyük bir çoğunlukla Demokrat Parti’yi iktidara getirmiştir. Başbakan Menderes kalkınmaya öncelik vermiş tarım, bayındırlık ve sanayi alanında önemli hamleler gerçekleştirmiştir. Nitekim bu başarının semeresini 1954 seçimlerinde almış ve öncekine göre daha büyük bir oy oranı ile yüzde 57’lik bir nisbetle seçimleri kazanmıştır. Bu Türk siyasi tarihinde rekor bir oy oranıdır. Menderes hükûmeti kalkınma programına devam etmiş fakat enflasyonun artması başta olmak üzere çeşitli faktörlerin etkisi ile 1957 seçimlerinde yine iktidara gelmekle beraber oy oranında düşüş meydana gelmiştir.

Demokrat Parti’nin başarıları CHP’nin çok sert muhalefeti ile karşılanmıştır. Seçimle iktidara gelmenin mümkün olmadığını gören bürokrasi de CHP’ye destek vermiştir. Bu muhalefet tarzı DP’yi hatalara sürüklemiş ve elindeki yetkileri kullanarak basın ve muhalefetin hareketlerine kısıtlamalar getirmeye çalışmıştır. Bu durum muhalefetin daha da radikalleşmesini sağlamaktan başka bir işe yaramamıştır. Ordu içerisinde bilhassa alt rütbelerde bulunan subaylar arasında cuntalaşma faaliyetleri hızlanmış ve ana muhalefet partisi ile temas kurmuşlardır. Sonunda bugün tertip olduğu açıkça bilinen 28-30 Nisan tarihleri arasında İstanbul ve Ankara üniversitelerinde yaşanan öğrenci olayları bahane edilerek 38 kişilik bir cunta 27 Mayıs 1960’da hükûmet darbesi yapmıştır. Cumhurbaşkanı, başbakan, bakanlar, Demokrat Parti milletvekilleri, bürokratlar, genelkurmay başkanı ve cuntaya destek vermeyen generaller tutuklanmış ve kurulan olağanüstü mahkemede özel olarak seçilmiş hâkim ve savcılar tarafından yargılanmışlardır.

Bir tarihçi olarak değil, basit bir gözlemci olarak bile baktığınızda 27 Mayıs 1960’ta darbe yapılması için hiçbir ciddî sebep bulamazsınız. Darbe gerekçeleri bir yığın laftan ibarettir. Demokrat Parti 3 defa seçim kazanmıştır ve Başbakan Adnan Menderes halk tarafından çok sevilmektedir. Seçime henüz 1 yıl vardır. Ne yazık ki, bu darbeyi savunan ve aydın geçinen hâlâ önemli bir kesim vardır. Onların iddialarına göre, DP diktatörlük rejimi kuracaktı[1] ve bu sebeple Anayasayı ihlal ediyordu. Bunlar mesnetsiz iddialardır. İşin garibi şu ki, ihlal edildiği için Başbakan Menderes ve 2 arkadaşını astıkları Anayasayı kendileri tamamen ilga ettiler ve yeni bir anayasa yaptılar. Halkın gayet memnun olduğu Menderes iktidarından bir kısım bürokrat-aydınlar ve subaylar gayr-i memnun idiler. Subayların DP iktidarı hakkında basında çıkan uydurma haberlere nasıl itibar ettikleri darbecilerin hatıralarında yer almaktadır.

Tanzimat’tan bu yana emretmeye ve kendini halkın üstünde görmeye alışmış olan bürokrasimiz, millet iradesinin meclise yansıması ve ön plana çıkmasına asla tahammül gösteremedi. Çarıklı, poturlu gibi sıfatlarla küçümsediği halka demokrasiyi layık bulmuyordu. Bu sebeple, 1950’den itibaren üç defa bir partinin seçimle iktidara gelmesi bürokrat-aydınlarımızı öfke ve kinini arttırdı. Bürokrasinin askerî kanadıyla işbirliği yapan aydınlar ve demokrasiden umudunu kesmiş bir kısım politikacılar 1960 darbesini hazırladılar. Resmî söylemde darbeciler ülkedeki kardeş kavgasını önlemekten, millî birlik ve beraberlikten söz ediyorlardı.

Darbecilerin çoğu hatıralarında, Demokrat Parti’nin diktatörlük kuracağından, Tahkikat Encümeni kurdurduğundan söz edip dururlar. Oysa seçimlere daha bir yıl vardı ve Tahkikat Encümeni kurmak da anayasada mevcuttu ve dolayısıyla iktidarın siyasî bir tasarrufu idi. Ayrıca cunta faaliyetleri 1954’lerde başlamıştı. Gerçek sebep, muhalif aydın ve politikacıların seçimle iktidara gelmekten umudu kesmiş olmalarıydı. O sırada birkaç üniversitede tertip edilen olaylar ve hükûmet üyeleri hakkında çıkarılan aslı astarı olmayan dedikodularla askerî bürokrasiye de tesir etmişler ve ordu içerisinde bir komitenin kurulmasına yardımcı olmuşlardı.

27 Mayıs darbesi Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir kırılmadır. Darbe sadece hükûmeti ve bir siyasi parti iktidarını devirmemiştir. Bir vesayet rejimi yaratmış ve hukuku vesayet rejiminin emrine vermiştir. Siyasetin alanı son derece daralmış ve sivil hükûmetlerin yetkisi ekonomi ile sınırlı kalmıştır. Dış politika, milli savunma ve milli eğitim politikalarını belirlemek meclis ve hükûmet üstü bir mesele haline gelmiştir.

27 Mayıs darbecilerinin birçoğu meselelerin çözümünü yeni bir anayasada görüyorlardı. Yürürlükteki anayasa Mustafa Kemal Paşa’nın ihdas ettiği 1924 anayasası idi. İktidarı bu anayasayı çiğnemiş olmakla itham ederek, kurdukları olağanüstü mahkemede başbakan ve iki bakanı idama mahkûm ettiler. İşin tuhafı şu ki, Millî Birlik Komitesi’nin ilk işi, ihlal edildiği için 3 kişiyi astıkları bu anayasayı değiştirmek oldu.

1960 darbesi hiyerarşik bir düzenden mahrumdu. Ordunun üst kademesi ve çoğunluğu bu darbeye katılmamış, albay, binbaşı, yüzbaşı ve üst teğmenlerden oluşan ihtilal komitesi, başlarına son dakikada bir iki general bulabilmişlerdi. Bu yüzden ilk işleri yedi binin üzerindeki subayı emekliye sevk etmek oldu. Bunların 235 tanesi generaldi.

1960 darbesinin yapıldığı 27 Mayıs günü bayram ilan edilerek yıllarca kutlandı. Son derece yavan, yasak savmak kabilinden geçen ve milleti dilhûn eden bu bayramlarda siyasîler alışılmış demeçler verirler, bürokrasinin tepesinde oturanlar darbenin ruhuna olan bağlılıklarını ilan ederler ve ısrarla Türkiye Cumhuriyeti’nin lâik, sosyal ve demokratik bir devlet olduğunu vurgularlardı. Millet iradesinin gasp edildiği bu meşum günün bayram olarak kutlanması geleneğine bir başka askerî darbe ile son verildi.

27 Mayıs darbesini yapanlar dünyayı gazete başlıklarından öğreniyorlardı. Gazetelerin Menderes ve Demokrat partililer için abartarak ve bir sürü yalan yanlış bilgilerle, iftiralarla dolu haberlerine itibar ediyorlar ve içlerinde büyük bir kin büyütüyorlardı. Bunlar bizim yorumumuz değil, kendi itiraflarıdır. Hatıralarında gazete ve dergilerin yazdıklarından nasıl etkilendiklerini anlatmaktadırlar. Türk aydının yüzyıllardır meclubu olduğu bazı kavramlardan sihir ve keramet bekleme hatasına onlar da düşmüşler, kafayı anayasa ile bozmuşlardı. İyi bir anayasa yapılırsa işler düzeliverir görüşünde idiler. Bu zihniyet halen değişmedi. Hâlâ aydınların mühim bir kısmı belli kanun ve kavramların işleri düzelteceğini zannediyorlar.

Yassı ada mahkemelerinin anayasayı ihlal gibi son derece muğlâk ve müphem bir ithamla bir başbakan ve iki bakanı idam etmesi Türk siyasî hayatında onulmaz bir yara açmıştır. Siyaseten katl, Osmanlı Devleti’nde 1821 yılında bitmişti. Fakat Türkiye, idam edilen son sadrazam olan Benderli Ali Paşa’nın 1821’de asılmasından tam 140 sene sonra 1961 yılında tekrar siyasî bir katl hadisesi yaşadı.

12 Mart 1971 darbesi 27 Mayıs’ın bir uzantısıdır. Aslında seçimle iktidara gelemeyen bürokrat-aydınların ordu ile işbirliği yaparak iktidarı ele geçirme teşebbüsü olan bu hareket, ordu üst kademesinin basiretli tutumuyla şekil değiştirmiş ve daha itidalli bir mecraya sokulmuştur. Ordunun alt kademelerinde bir askerî darbe hazırlandığını fark eden üst düzey komutanlar mevcut hükûmete bir muhtıra vererek istifaya zorlamışlardır. 12 Mart 1971’de darbe yapmak için de ciddi bir gerekçe yoktu. Öğrenci olayları, üniversite işgalleri ve boykotlar darbe ortamı oluşturmak için meydana getirilmiş sunî hadiselerdi. O dönemin Marksist öğrenci liderlerinden birisi 1980’li yıllarda, Milliyet gazetesinde yayınlanan hatıralarında,12 Mart öncesi olaylar hakkında, “bizden bir darbe ortamı hazırlamamızı istemişlerdi, biz görevimizi yaptık” demektedir. Hâlbuki Türkiye en hızlı kalkınma dönemlerinden birisini 1965-70 yılları arasında yaşamıştı ve halk iktidardan memnundu.

12 Mart 1971 muhtırası da tarihimize enteresan bir askerî darbe olarak geçmiştir. Meclis fesh edilmemiş, sadece muhtıracıların desteklediği Nihat Erim’in başbakanlığında bir beyin kabinesi teşkil edilmiş ve istedikleri bir takım kanunların meclisten çıkması sağlanmıştır. Tabii ki 12 Mart 1971 muhtırasının sebebi de 1960 darbesinin gerekçesinden farklı değildir: Ülkede artan kardeş kavgasını ve anarşiyi önlemek.

12 Eylül 1980 darbesine gelince; bu darbe için söylenecek çok şey var. Esasen bu darbe de 27 Mayıs’ın bir uzantısıdır. Temel sebep 1961 anayasası ile gerçekleştirilmeye çalışılan askeri ve bürokratik vesayeti pekiştirmektir.

Ancak her gün 20-25 gencin sağ-sol çatışmasında ölmesi, halk nazarında bu darbenin büyük bir memnuniyetle karşılanmasına yol açtı. Hâlbuki darbeciler bu olaylar sırasında en mühim mevkilerde bulunuyorlardı. İsteseler anarşiyi önleyebilirlerdi. Nitekim sonradan darbecilerden birisi, darbe ortamının oluşması için bir yıl beklediklerini ifade etti.

1980 darbesinin hukuken meşruiyeti olmasa bile halk nazarında fiilen bir meşruiyeti vardı: Ülkede ideolojik çatışmalarda her gün 20-25 kişi ölüyordu ve halk can güvenliği olmadığından sokağa çıkamaz hale gelmişti. Kurtarılmış bölgeler ilan edilmiş büyük bir otorite boşluğu doğmuştu. Doğrusu darbeciler ülkenin bu duruma gelmesi için büyük bir sabır göstermişlerdi. Üst düzey bir komutan bunu itiraf etmiş, şartların olgunlaşması için darbe komitesini teşekkül ettirdikten sonra bir yıl beklediklerini söylemişti.

Darbenin lideri general, daha sonra hatıralarında zamanın başbakanını ve hükûmetini anarşiyi önlememekle suçlamıştı. Hatıraların yayınlandığı sırada siyaset yapması yasak olan Süleyman Demirel, kendisine has üslubuyla, “biz anarşi ile uğraşırken kendisi Antalya’da tapu müdürü müydü?”, diye cevap vermişti. Ancak unuttuğu bir şey vardı. Anarşiyi önlemek ve ülkede can ve mal emniyetini sağlamak Genelkurmay Başkanı’nın değil siyasî iktidarın vazifesi idi. Ülkede cereyan eden her hadiseden meclise karşı daima hükûmet sorumludur. Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları neticede hükûmete bağlı birer memur idiler. Görevlerini yapmıyorlarsa gereğini yapmak hükûmete düşerdi. Fakat milletin kendisine dış ve iç düşmanlara karşı koruması için verdiği silahı politik amaçları için kullanan cuntacılara karşı hükûmetler ne yapabilir?

1980 öncesinde çatışan sağ ve sol tabir edilen bir gençlik kesimi vardı. Kendilerine ülkücü olarak niteleyen ve MHP’ye yakın bu gençlik son Türk devletinin komünistlerin saldırısına maruz kaldığını, komünistlerin ülkede idareyi ele alması demek Sovyet-Rus hâkimiyetinin başlaması demek olduğunu ileri sürüyorlardı. Bu ise Türk devletinin sonu ve Türk milletinin esareti demekti. Bunun için göğsünü siper etmiş savaşıyorlardı. Bunun karşısında yer alan ve kendilerine sosyalist veya devrimci diyen gençlik de sosyalizmi kurmak üzere iken karşılarına faşistlerin çıktığını ve öncelikle onları temizlemek lazım geldiğine inanıyordu. Hâlbuki iki tarafın idealleri de gerçekçi değildi. Ne son Türk devleti tehlikede idi ne de ülkede komünizmin kurulması söz konusu idi. Türkiye’de sosyalist bir rejimin kurulması tamamen hayaldi. Bu gerçeği anarşiyi önlemekle görevli olanlar biliyorlardı. Ama henüz 20’li yaşlardaki gençlerin ülkenin içerisinde bulunduğu durumu kavramaları ve siyasi çözümleme yapabilmeleri zordu.

Tarih boyunca ihtilalcilerin veya darbecilerin idealistleri kendi amaçları için kullandığı bir gerçektir. 1980 öncesinde de Türkiye’de sağ ve soldaki idealist gençlik darbeciler tarafından kullanıldı. 1980 öncesindeki önemli olayların ve cinayetlerin darbecilere bağlı organize güçler tarafından işlendiği; sağ ve sol gençlik içerisindeki ajanların birçok olayı provoke ettikleri anlaşılmaktadır. Ancak bu dönem henüz bir tarih alanı olmadığı için olayları tamamen açığa çıkarmak şimdilik mümkün görünmemektedir.

12 Eylül’den sonra sağ ve sol gençliğin eylemci kesiminin Mamak askeri hapishanesinde aynı hücre veya koğuşlara konularak karıştır-barıştır siyaseti uygulanması ilgi çekicidir. Çünkü bu gençler görevlerini yapmışlar, eylemleri ile ülkeyi bir darbe ortamına sürüklemişlerdir. Artık barışmaları gerekmektedirler. Fakat bunu yaparken zorla istiklal marşı ezberletilmesi ve insanlık dışı işkenceler bu neslin bir travma yaşamasına yol açmıştır.

Darbeciler için tek bir hedef vardır: İktidar. İktidarı elde etmek için yapmayacakları hareket yoktur. İnsan sevgisi, vatan sevgisi, merhamet, vefa gibi duygulara yer yoktur. Şartların olgunlaşması için bir yıl bekledik diyen general acaba o bir yıl içerisinde kaç kişinin öldüğünü hesap etmiş midir? Hayır. Tam tersine darbeye meşruiyet kazandırmak için oluk gibi kan akması teşvik edilmiştir. Bugün hâlâ Kahramanmaraş, Çorum ve Sivas olayları aydınlatılabilmiş değildir.

1960’dan sonra Türkiye sürekli bir darbe ortamı içerisine sürüklenmiştir. Nitekim 1962 ve 1963 yıllarında talihlerini denemek ve 1960’daki arkadaşlarından daha hünerli olduklarını göstermek isteyen bir albay ve binbaşı, iki defa daha darbeye teşebbüs etti, fakat başaramadılar ve idam edildiler.

1980 askerî darbesi, askerî bürokrasinin demokrasiye darbe olmadan da müdahale etmesine fırsat sağlayan hukukî düzenlemeler getirdi. Zaten 1960 darbesi ile Türkiye’de askerin siyasetteki ağırlığı artmıştı. Millî Güvenlik Kurumu 1960 anayasası ile kurumlaştı. Hükûmet ve ordu üst erkânının yer aldığı bu organın aldığı kararlar tavsiye niteliğinde idi ve hükûmet açısından bağlayıcılığı yoktu. 1971 yılında MGK kararları, ifade biraz sertleştirilmekle beraber hâlâ tavsiye niteliği taşıyordu. Fakat 1982 anayasasında “MGK kararlarını hükûmet öncelikle ele alır” ibaresi eklendi. Cihet-i askeriye bunu hükûmet mutlaka uygular şeklinde anladı ve öyle algılamaktadır. Aslında mümkün olsa 1982 anayasasını hazırlayanlar bunu hükûmet MGK kararlarını öncelikle uygular şeklinde tanzim ederlerdi. Ancak o zaman rejimin adına demokrasi denmezdi.

1960 sendromu, politikacıların siyaset dışı kurumların demokrasiye müdahalesini önlemek yönünde adım atmalarını engelledi. Millî Savunma, Türkiye’de sadece tartışılmayan değil, tartışılmasının düşünülmesi bile korku yaratan bir konu haline geldi. Başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı yapmış merhum Turgut Özal, 27 Mayıs’ın politikacılar üzerinde meydana getirdiği sendromu “Türkiye’de politikacının iki gömleği vardır; biri bayramlık, biri idamlık” diye veciz bir biçimde ifade etti.

Darbeler bir ülkeye düzen getirmezler. Tam tersine olağandışı bir düzensizlik getirirler. Düzenin yeniden kurulmasına kadar geçecek müddet içinde de ne gibi gelişmeler kaydedileceğini hiçbir ihtilal ve fikir adamı kestiremez. Bu yüzden darbelerden sonra darbeciler arasında tasfiyeler yaşanır. Yani ihtilal önce çocuklarını yer.

Meşruiyet darbecilerin umurlarında değildir. Kaba gücün her şeyi çözeceğini sanırlar. Bu sebeple meşru bir iktidara, güce veya hükümdara karşı yapılan herhangi bir darbenin olumlu bir sonuç verdiği şimdiye kadar görülmemiştir.

Darbeciler siyasî yapıyı dilediği gibi şekillendirmek isterler. Hatırda tutmak lâzım gelir ki, önceki darbecilerin hiçbiri bunu başaramamıştır. Çünkü siyasî yapı toplumun sosyal yapısının bir tezahürü ve yansımasıdır. Sosyal yapı da hemencecik değişivermez. Uzun bir zaman diliminde yavaş yavaş değişir.

Askere gidenlere, sivildeki mantığını nizamiyede bırakmaları gerektiği söylenir. Bu yerden göğe kadar doğru bir tavsiyedir. Hatta bazıları bir müddet bu mantığı kavrayamazlar ve bazı uygulamaları saçma bulurlar. Fakat bir süre sonra onların kendi içerisinde gayet tutarlı olduğunu çeşitli tecrübelerle anlarlar.

Sivil hayatta da bunun tersi geçerlidir. Yani nizamiyeden dışarı çıkınca askerî mantık biter. Siyasetin, ekonominin ve sosyal hadiselerin kendine has mantığı başlar. Hatta bu hükmü üniversite ile üniversite dışındaki hayat için de ileri sürenler vardır. Nitekim siyasette en başarısızlar sıralamasında emekli askerler birinci, profesörler ikinci sırayı işgal ederlerdi. Fakat son yıllarda profesörler biraz daha üst sıralara tırmandılar.

Türkiye bugün hâlâ demokrasi ile darbe arasında bir noktada, âdeta bıçak sırtında durmaktadır. Oysa hiç bir demokrasi vesayeti kaldırmaz. Aksi halde ona demokrasi denmez. Halk vesayet altında gördüğü siyasî partilere de itibar etmez. Zira geçmişte bunun örneklerini yaşadık halk, askerlerin güdümünde gördüğü hiç bir partiye sıcak bakmadı. İnadına onun karşısındaki partileri destekledi.

Ancak 12 Eylül 1980 darbesinin olumlu bir sonucu da oldu. Aydınlar ve toplum demokrasinin ve barış içerisinde bir arada yaşamanın önemini kavradılar. Halk, 12 Eylül generallerinin hazırladığı anayasayı büyük bir oy çoğunluğu ile tasdik ettiği halde 1983 yılında yapılan serbest seçimlerde darbenin reisini tavsiye ettiği partiye oy vermedi ve kendine yakın hissettiği partiyi iktidara getirdi. Bu, Türk halkının şuursuzca oy kullandığı ve yönlendirilebileceği konusundaki görüşlere en güzel cevaptı.

Kaynakça: Türk Yurdu Dergisi, Eylül 2010 – Yıl 99 – Sayı 277


[1] Yassıada’da yargılanan Cumhurbaşkanı Celal Bayar, bunun cevabını vermiştir. Kendisini diktatörlük kuracaktınız diye suçlayan savcıya “yani hakim bey, biz burada yapmadıklarımızdan dolayı mı yargılanıyoruz”, demiştir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 1 YORUM
  1. Bekir Kayık dedi ki:

    27 Mayıs hakkında görüşler çok yanlı ve taraflı olmuş.

BİR YORUM YAZ