ZİTVATORUK (1606) VE VASVAR (1664) ANLAŞMALARI ARASINDA ORTA AVRUPA’DA OSMANLI SİYASETİ

ZİTVATORUK (1606) VE VASVAR (1664) ANLAŞMALARI ARASINDA ORTA AVRUPA’DA OSMANLI SİYASETİ

Osmanlı İmparatorluğu tarihi, en azından 1960’lara kadar, daha çok siyasal alandaki olayların anlatıldığı bir tarih idi. Bu, imparatorluğun Avrupa ülkeleri ile ilişkileri için çok daha belirgindir. OsmanlI’nın 16. ve 17. yüzyıllarda Avrupa’ya doğru genişlemesi bu doğrultudaki araştırmalar için çok sayıda malzeme sunmaktadır. Her ulusal historiyografi kendi özgünlüğü içerisinde metodolojinin izin verdiği ölçüde kendi jeopolitik yaklaşımını izlemiştir.

Tabii ki burada Mars ve Clio’nun çalışmalarının da en önde gelen konulardan birisi, Habsburg ve Osmanlı imparatorlukları arasındaki ilişkilerdi. Onların çalışmaları yalnızca Osmanlı çalışmalarının en büyük başarılarından birisini doğurmakla kalmadı,[1] onlar aynı zamanda o zamanki Avrupa kamuoyunun önemli bir bölümü tarafından da önde gelen, hatta can alıcı kişiler olarak anlaşıldılar. Bu kültür ve barbarlık arasındaki çok önemli çatışma, hümanist ve barok Avrupa için bin yıl önce Roma İmparatorluğu’nun yıkılması ile paralellik arzeden bir medeniyetler çatışmasını ortaya koydu. Bu durum bizi doğal olarak savaş zamanlarındaki olayların barış dönemlerinden daha çok ilgi çektiği sonucuna götürür. Barış zamanları genellikle Osmanlı tarafından savaş hazırlıklarının yapıldığı dönem ya da savaşlar arasındaki fasıla, Hıristiyanlar tarafından da daha çok korku dönemi olarak kabul edilmiştir. Tartışmasız, karşılıklı ilişkilerdeki böyle bir anlayışın yansımaları farklı amaçlar için bile olsa savaşın tek devamlılık unsuru olduğu 19. yüzyıl tarih anlatımında rahatlıkla görülebilir. Ne var ki bu bakış açısı gerçeğin çok kolay bir şekilde yoğun ilgi ve ilgisizlik arasında kutuplaşmasını da beraberinde getirir; bu durum da, bizi, günümüzdeki yayıncıların çalışmalarını açık çatışma zamanları ve önemli olaylarla ilgili olarak yoğunlaştırmaları sonucuna götürür.[2]

Başlıktan da anlaşılabileceği gibi, bu makalenin odaklandığı temel nokta yalnızca alışılmışın dışında (istatistiki bir bakış açısından) uzun süren bir barış dönemidir. Yine de bu dönem boyunca iki taraf arasında büyük çatışmaların yolunu açabilecek bir çok antlaşmazlık meydana gelmiştir. Bu yüzden, Osmanlı İmparatorluğu gerçeğinin, Habsburgların ve Avrupa’daki diğer rakiplerinin siyasi hesaplarında tamamen yok sayıldığını düşünmek hata olacaktır. Kısacası, ne Viyanalı politikacıların ufukları yalnızca İsveçli taburlarla doluydu ne de Osmanlılar’ın siyasi amaç ve araçları yeniçerilerin disiplin altına alınması ile sınırlandırılmıştı. Bu makalede hepsini ille de cevaplayamayacağım bazı sorulara değinmek istiyorum. Umarım ileriki araştırmalar, Osmanlı’nın bölgedeki varlığının sürdüğü dönemler boyunca Doğu ve Orta Avrupa’daki durumu daha iyi anlamamızı sağlayacak bu soruları cevaplamakta bize yardımcı olacaktır.

Barış “antlaşma”sının ilk şekli 11 Kasım’da Zitvatoruk’ta imzalandığı zaman, bu antlaşma, uyuşmazlık halindeki her iki taraf için de çok uzun ve çok yorucu hale gelmiş bir çatışmayı sona erdiriyordu.[3] O sıralarda Macaristan’ın başında bulunan Arşidük Matthias, ilk başlarda kardeşini antlaşmanın maddelerinin o anda elde edebilecekleri en iyi şartları kapsadığına ikna etmekte zorlanmıştı. Yine de sonunda Rudolph ikna edilmiş ve (Bohemya’da bulunan) Elbe’deki Brandeis kalesinde 9 Aralık 1606’da Padişah’a büyükelçisi olarak atayacağı Hans Christoph von Teufel’in talimatname ve itimatnamesini imzalamıştı.[4] Ne var ki göreceli olarak kısa bir zaman sonra metnin Osmanlıca ve Macarca asılları arasında (Latince’ye çevrilerek) hiç de önemsiz olmayan bazı farklılıkların bulunduğu anlaşılmıştı.[5]

Antlaşmanın tahrif edilmiş bir kopyasının daha önce Buda’da sonra da İstanbul’da divanda yapıldığı söylenir. Bu çıkarım, dolaylı olarak ve bazen de doğrudan, Osmanlıların içinde bulundukları zor durumdan kurtulmak için başka yol bulamadıkları, ikili ilişkilerini zor da olsa sürdürmek istedikleri iddiasını beraberinde getirmiştir.[6] Bu nedenle çoğu zaman antlaşma özellikle iki imparatorluk arasındaki hukuki ilişkilerde yeni bir başlangıç olarak görülmüştür.[7] Metnin ve görüşmeler sırasındaki formalitelerin 16. yüzyıla özgü benzerlerinden farklı olduğu açıktır. Roma İmparatoru resmi olarak şöyle şöyle adlandırılacak,[8] vergi, savaş tazminatı olarak sadece bir defa ödenecek ve benzerleri… Bununla birlikte bunu “Osmanlı azametinin düşüşü”nün, ya da başka bir ifadeyle, Osmanlı’nın gerileyişinin bir belirtisi, hatta ispatı olarak görmek tamamen yanlış görünmektedir.[9]

Tam tersine Osmanlı’nın savaş gibi meydan okumalara iki ve hatta (celâlîleri de hesaba katarsak) üç cephede karşı durabilmesi çok şaşırtıcıdır. Osmanlı tarafının siyasetçileri korkaklıktan ziyade muhtemelen Habsburgların askeri bakımdan kendilerinden daha üstün olduğunu sandıklarından dolayı bir dereceye kadar diplomatik esneklik göstermekteydiler. Üstelik, saray dilinde mesela İmparatorun ünvanı pek de yerleşmiş gözükmemektedir. Yıllarca sonra bile, İmparatorun büyükelçilerine elçi-i çâsâr yerine elçi-i kral-ı nemçe veya hatta kral-ı beç denildiğini görebiliriz.[10]

Konunun bir de öteki tarafına göz atmak bize soruna yönelik çok önemli bir bakış açısı sağlayacaktır. Uyuşmazlığın Avusturya tarafı, Osmanlı’dan daha az olmayan -hatta daha kötü bile olabilir- zorlukları yansıtmaktadır. Her ne kadar Avusturya hep uyuşmazlığın esas galibi olarak sunulmuşsa da, gerçek çok daha karmaşıktır. Ertesi yıl Rudolf, kendisi antlaşmayla ilgili olarak “einen schandtlichen friden, den er [Matthias-P. /.] den rebellen und Turckhen alles nachgeben” demiştir.[11] Dahası, Matthias’ın çok pahalı ve hiç meyvesi olmayan bir savaşı bitirmeye karar vermesi daha sonra sadrazam olan Kuyucu Murad Paşa komutasındaki Osmanlı ordularının 1606’da Macaristan’daki varlığıyla kesinlikle daha da bir pekişmişti. Transilvanya’daki sorunları ve düklüklerdeki isyanları anlatmaya bile gerek yok. Matthias, kendilerinin savaş alanlarındaki zorluklarından da mali durumdan da büyük kardeşine göre daha haberdardı.[12] Gerçekten de o zaman için Macar tahtında Habsburgların varlığının devamı çok büyük önem arzetmekteydi. Zaten, antlaşmanın kendi metni bile, gerek Avusturya gerek Osmanlı versiyonu olsun, kendi şartlarını kabul ettirenlerin yalnızca Habsburglar olduğu sonucuna ulaşmak için çok az materyal sunar.[13]

Tam tersine, Gustav Bayerle’nin antlaşmanın her iki versiyonunun da savaşı sona erdirmek ve ileri görüşmeler için daha uygun bir ortam oluşturmak için, bile bile hazırlandığı şeklindeki hipotezi çok daha anlamlı görünmektedir.[14] Yukarıda da işaret edildiği gibi, bu noktada işbirliği yapabilmek adına barış her iki taraf için de çok gerekli idi. Antlaşmanın metnindeki bazen aldatmaya kadar gidebilen farklılıklar tabii ki antlaşmayla ulaşılması hedeflenen gayelerdeki karşılıklı beklentilere uygun olarak önemli uyuşmazlıkları sergiler. Diğer yandan, görüşmeler zamanla karşılıklı fikir uyuşmazlıklarını giderecek büyük bir iradenin oluştuğuna işaret etmektedir. Her ne kadar fikir ayrılıkları ileride her iki taraf açısından da karşılıklı akınlar ve yağmacı güçler olarak ifade edilecek de olsa, bu daha çok rakibi siyasi bir çözüme yönlendirecek büyüklükte baskı kurmayı hedeflemekteydi. Elbette ki bu, dönem boyunca ciddi bir krizin yaşanmadığı anlamına gelmemektedir. Ancak, her ne kadar zaman zaman bazı tehlikelerle karşılaşılmışsa da bu model bir kaç on yıl, en azından 1660’ların başlarına kadar sürecekti.

Zitvatoruk ve Viyana antlaşmalarının şartlarından kaynaklanan yukarıda ifade edilen hoşnutsuzluk (ikincisi 23 Haziran 1606’da birincisinin bir ön şartı olarak Bocskay ile karara bağlanmıştı),[15] İmparatoru sadece Osmanlılara karşı değil, genç kardeşi Matthias’a karşı da manevra kaabiliyeti kazanabilmek için yönetimde siyasi inisiyatif almaya yönlendirdi. Ne var ki bu konudaki çabaları boşa gitti ve 25 Haziran 1608’de Rudolf, Macaristan, Avusturya ve Moravya’daki kral naibliğinden Matthias lehine feragat etmeye zorlandı. Macar eyaletlerini Matthias’la ittifaka sokan sebep, Mathias ve bu eyaletlerlerin yöneticilerinin çıkarlarının kesişiyor olması idi. Onların çıkarları da imparatorlukta Osmanlılarla imzalanan antlaşmanın teyid edilmesindeki kararsızlıklar ya da onaylama sürecinin hala devam etmesi yüzünden yakın görülen yeni bir savaştan başka bir şey değildi. Matthias’ın Macaristan’da tahta ve Habsburg Meclisi’nin başına (26 Nisan 1606’dan beri) gelmesi ile beraber, gerekli güç Macar siyasi hayatınının gerçeklerini çok iyi bilen birisinin eline geçmiş oluyordu. O ve onun baş danışmanı Kardinal Klesl genel bir uzlaşmaya ulaşabilmek için kendi siyasi emellerini (Macaristan’ı Habsburg idaresi altına almaya ve altında tutmaya yarayacak olan karşı Reformasyon gibi) bir süre için erteleyebilirlerdi.[16]

Antlaşmanın sorunu genellikle Zitvatoruk’ta her iki taraf tarafından da ayrı ayrı imzalanan ve tasdik edilen metinlerle sınırlandırılmıştır. Maalesef bu, bir çok önemli sorunun da gözden kaçmasına sebep olmaktadır. Antlaşmanın ilk hali ve Osmanlı tarafından tasdik edilen hali arasındaki doğrudan bağlantı Avusturya tarafında da olduğu gibi elbette ki sürecin işlemesi ile ilgilidir. Ne var ki Padişah doğal olarak antlaşmanın ilk halini teyid etmeyecekti. Öncelikle böyle bir antlaşma cahdnâme’ye çevrilmek durumundaydı, diğer bir ifade ile barış, dileyenlere tek taraflı olarak bahşedilmeliydi. Bu değişim antlaşmanın en azından bazı bölümlerinin, orijinal Osmanlıca metinleri ile karşılaştırıldığında bile çarpıtılmasını sonuç verdi. Bazı zamanlar cahdnâme’nin maddeleri bozularak değiştirildi.[17] Burada yeniden Osmanlıların Roma İmparatoru’nu Padişahla eşit tutarak değiştirme gibi bir sorunlarının olmadığına şahit olmaktayız. Divanda görüşülen metnin gelişimi Osmanlıların çıkarları bakımından metnin aydınlatılmasını beraberinde getiren gerekli bir süreci yansıtır.

Yalnızca Zitvatoruk’un yorumlanması için değil, daha da önemlisi OsmanlI’nın “Batı” siyasetinin yapımındaki bütüncül anlayışı için o dönemdeki bir ilginç sorun da, Ali Paşa’nın görüşmeler için gerçekten ne yaptığıydı. Buda beylerbeyinin, Saray’ın Habsburglara yönelik dış ilişkilerinde genellikle geniş alanlara yayılan yetkilere sahip olduğu ara sıra vurgulanır.[18] Bu, onların çok önemli olan bir çok sorunda, kendi başlarına karar verdikleri bazı durumlarda doğru olabilir. Ancak, Zitvatoruk örneğinde Ali Paşa’nın arkasında Murat Paşa’nın bulunduğunu göz önünde bulundurmamız gerekir. Yani, burada Ali Paşa’nın Buda beylerbeyi olarak otoritesinin Osmanlılar ve Habsburgların arasındaki ilişkilerde çok da geniş olmadığı görülüyor. Diğer bir ifade ile, yetkileri, üst düzey bir hükümetin gölgesinde bu antlaşmanın amacına uygun olarak sınırlandırılmıştı.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al