YUNAN MEZALİMİNİN ULUSLARARASI ALANDA TESCİLİ

YUNAN MEZALİMİNİN ULUSLARARASI ALANDA TESCİLİ

1914’te başlayan Birinci Dünya Savaşı’nın 1918 yılına gelindiğinde Bağlaşık Devletlerin aleyhine sonuçlanacağı ortaya çıkmaya başladı. Osmanlı Hükümeti, müttefiklerinin teker teker savaş sahnesinden çekilmesinin yanı sıra, Irak ve Suriye Cephelerinde alınan yenilgiler üzerine, 30 Ekim 1918’de İtilaf Devletleri adına İngiltere ile Mondros Mütarekesi’ni imzalamak zorunda kaldı.

Böylece İtilaf Devletleri Osmanlı Devletini paylaşmak için aralarında yaptıkları gizli antlaşmaları uygulama imkanına kavuştular. Osmanlı Devleti’nden pay almanın hesaplarını yapan devletlerden birisi de Yunanistan’dı. Yunan politikasının ne olduğu ve neyi hedeflediğine geçmeden önce İtilaf Devletleri’nin Osmanlı Devleti’ne yönelik politikalarına kısaca değinmekte fayda vardır:

İngiltere: Mütarekenin imzalandığı tarihte Muhafazakar ve Liberal Partilerin koalisyonundan oluşan Llyod George hükümeti mağlup devletlere karşı sert ve uzlaşmaz bir politika uygulanması taraftarıydı.[1] İngiltere’nin Osmanlı politikasını şu esaslar üzerine bina ettirtiğini söyleyebiliriz:

  1. Denizyollarının kontrolünü elde tutmak prensibinin uzantısı olarak boğazların ele geçirilmesine büyük önem veriyordu.
  2. Osmanlı Devleti’nin siyasi ve askeri teşkilatlarını elinden geldiğince zayıflatmak ve kendi isteklerine boyun eğecek hale getirmek.

Savaşın ilk yıllarında Çanakkale ve Irak Cephelerinde aldığı yenilgiler sebebiyle büyük bir düşmanlıkta söz konusu idi. Bu sebeple bağımsız tek İslam devleti olan Osmanlı’nın bütün imkanlar kullanılarak ezilmesi ve bu şekilde diğer İslam topluluklarına gözdağı verilmesi İngiliz dış işlerinin öncelikli hedefleri arasındaydı.

Fransa: Dış politikasında önceliği doğu sınırlarının güvenliğini veren Fransa, bu doğrultuda yeni dönemde Almanya’nın etkisizleştirilmesine büyük önem veriyordu. Osmanlı Devletine gelince; ilke olarak Anadolu’nun parçalanmasına karşı olmasına[2] rağmen, bunun kaçınılmaz olması durumunda Doğu Akdeniz’de Suriye ve Lübnan’ı, Anadolu’da da Çukurova bölgesinin kendisine bırakılmasını istiyordu.[3]

İtalya: Bilindiği üzere İtalya, I. Dünya Savaşı’na Anadolu’dan kendine toprak bırakılması şartıyla İtilaf Devletleri safında girdi. Londra Sözleşmesi ve St. Jean de Maurienne Anlaşmaları ile Batı Anadolu’dan hatırı sayılır yerleri ele geçirmeyi planlıyordu. Ayrıca, Akdeniz’de rekabet halinde olduğu Fransa’ya Anadolu’dan toprak verilmesi durumunda kendisine de Güney Anadolu’dan Antalya ve civarının bırakılmasını istiyordu.[4]

Amerika Birleşik Devletleri: İtilaf Devletleri içerisinde Osmanlı Devletine dönük net bir politikası olmayan ABD yönetimi deyim yerindeyse iki başlılık arz ediyordu. Başkan Wilson, 8 Ocak’ta Temsilciler Meclisi’nde yaptığı konuşmasıyla barışın milliyetler prensibine göre yapılması taraftarı olduğunu beyan ediyordu.[5] Buna karşılık Cumhuriyetçilerin söz sahibi olduğu Dışişleri Bakanlığı ise Osmanlı Devleti’nin parçalanmasından yana olup, kurulacak yeni devletin Orta Anadolu ile sınırlı kalmasını istiyordu.[6]

Yunanistan: İtilaf Devletleri içerisinde en zayıf ve savaşa en geç katılan devlet olmasına rağmen, Osmanlı Devleti’nden pay istemekte en cüretkâr devlet Yunanistan idi. Zira kurulduğu ilk günden itibaren bütün toprak kazanımlarını Türk devleti aleyhine elde etmiş olan Yunanistan, savaşa da yine aynı beklentiler sebebiyle girmişti.

Yunan başbakanı Venizelos’a göre Birinci Dünya Savaşı, Bizans İmparatorluğu’nun Yunanistan eliyle diriltilmesinin kapısını açacaktı. Şimdi galipler safında yer aldığına göre Yunan devletinin sınırlarını Anadolu’nun batı kıyılarına doğru uzatmayı, hatta Paşaeli/Trakya ve İstanbul’u bile ele geçirmeyi kendine hak olarak görmekteydi.[7]

Bu kadar farklı beklentilere sahip ve hatta bazı hususlarda birbirileriyle rekabet halinde olan İtilaf Devletlerinin tek ortak paydası mütarekeden faydalanarak Osmanlı Devleti’ni paylaşmaktı.

Bu ruh hali ve beklentiler içerisinde 18 Ocak 1919’da Paris’te görüşmeler başlatıldı. Adı her ne kadar barış konferansı ise de, toplantıların odak noktasında Anadolu’nun nasıl taksim edileceği ve hangi devlete ne kadar pay verileceği yatmaktaydı.[8]

Toplantılar, sadece İtilaf temsilcilerinin müzakerelerine sahne olmuyordu. Eline belge ve istatistik adını verdikleri kağıtlardan geçiren azınlık temsilcileri de birbirileriyle yarış edercesine Osmanlı Devleti’nden pay koparmak için mücadele etmekteydiler. Bu bakımdan Rumlar ve Ermeniler ön plana çıkan gruplardı. Rumlar, Yunan başbakanı Venizelos’un, Ermeniler de ABD ve İngiltere’nin sempati ve desteğini elde etmeye muvaffak oldular.

Venizelos, 3-4 Şubat l9l9’da Konferans Yüksek Konseyi’ne sunduğu resmi talebinde, Batı Anadolu’da yaşayan Rumları, Yunan halkı ile aynı kökten göstererek, bunların Türklere oranla gerek nüfus itibarıyla ve gerek ekonomik açıdan büyük üstünlüğe sahip olduğunu ileri sürdü. Buna karşın asırlardır sırf Hıristiyan olmalarından dolayı Türkler tarafından katledildiğini ve çeşitli zulümlere uğratıldığını iddia etti. Savaş sonrası Hıristiyanları Türk zulüm ve boyunduruğundan kurtarmak (!) için uygun bir fırsatın ele geçtiğini, bunun çok iyi değerlendirilmesi gerektiğini belirtti. Venizelos iddialarını Fener Patrikhanesi’nden temin ettiği sözümona doğru istatistiklerle de destekleyerek, İzmir ve çevresinin işgal edilmesini Konseyden istedi.[9]

Teklif, İtalyan temsilcisinin devletinin malum beklentileri sebebiyle itiraz etmesine karşın, Yüksek Konseyin diğer üyeleri tarafından olumlu karşılandı. Uzun incelemelerden sonra Mayıs başında tekrar Konsey gündemine taşınan teklif, Lloyd George’un da desteği sayesinde 6 Mayıs’ta kabul edildi.[10]

Yunan talebinin Konseyde kabul görmesinin sebebi, bunun haklılığı ve doğruluğundan ziyade, İtilaf Devletlerinin genel politikalarıyla uyumlu olmasıydı. Tabii İngiltere’nin, Yunanistan’a yeni dönemde biçtiği yeni rolün de bunda payı büyüktü.[11]

Konseyin İzmir’in işgaline karar vermesi Venizelos’a yıllardır hayalini kurduğu Büyük Yunanistan projesini uygulamaya koyma imkanını verecekti. İktidarı ele geçirdiği ilk günden itibaren dış politikasını buna göre şekillendiren Venizelos, bütün İtilaf ordularında yaşanan terhisin aksine, Yunan ordusunu bu amaca uygun olarak yeni birliklerle takviye ettirmekteydi.

Kısa sürede hazırlıkları tamamlanan Yunan birlikleri, 14 Mayıs’ta Müttefik kuvvetlerin İzmir istihkamlarını işgal etmesinin ardından, 15 Mayıs sabahı karaya çıkarak şehri işgal etti.

Sözde büyük kargaşanın yaşandığı İzmir’de, Konsey adına düzeni yeniden tesis etmek amacıyla karaya çıkartılan Yunan askerleri, aradan bir saat bile geçmeden yıllarca sürecek kan ve gözyaşının tohumlarını atmaya başladılar. Yunan askerleri ve Rum çeteleri, 17 Mayıs’a kadar aralıksız şekilde süren büyük bir Türk katliamı başlattılar. Maddi kayıplar bir kenara bırakılırsa, iki gün içinde öldürülen Türklerin sayısı 2000’nin üzerindeydi. Herhangi bir mukavemetin gösterilmediği dikkate alınırsa, bu rakam Yunanlıların kinini ve katliam hırsının ne boyutlarda olduğunu göstermeye yeterlidir.[12]

Yunan ordusunun katliamları İzmir şehri ile sınırlı kalmamış, işgal sahası genişledikçe Yunan vahşeti ve öldürülen Türklerin sayısı katlanarak artmıştır.[13] İki ay içinde kuzeyde Ayvalık, güneyde Aydın şehrine kadar uzanan bölgede 150’den fazla köy kısmen ya da tamamen yakıldı, ahalisi de katledildi.[14]

Yunan Hükümeti, askeri genişlemeye paralel olarak, bölgeyi Yunanistan’ın parçası haline getirmek için uzun vadeli bir programı uygulamaya sokma kararı aldı. Bu maksatla 19 Mayıs’ta Yunan Fevkalade Komiserliği’ni kurdu. Başına Epir valisi Aristeidis Stergiadis’i, yardımcılığına da Drama Mutasarrıfı Naibzâde’yi getirdi.[15] Yunan Hükümeti, bu teşkilat eliyle bölgedeki Türk idaresini yavaş yavaş etkisiz hale getirdiği gibi, icra edilmekte olan bütün Türk kanun ve mahkemelerini de yürürlükten kaldırdı.[16]

Yunanlılaştırma faaliyetinin en korkuncu ise, hem resmi kuvvetlerle hem de Rum çeteleri eliyle Türklerin iç bölgelere sürülmesi oldu. Uygulanan usuller o denli vahşi idi ki, sadece Mayıs-Temmuz ayları içinde yaklaşık 80000-150000 kadar Türk kendi ülkesinde muhacir durumuna düşürüldü. Boşalan yerlere ise Komiserlik eliyle Yunanistan’dan ve adalardan 120000’i aşkın Rum yerleştirildi.[17]

Bütün bu olan bitenlere karşı Osmanlı Hükümeti, protestodan öte bir şey yapamadığı gibi, Yunanlılara karşı 15 Mayıs’tan itibaren fiili olarak mücadeleye başlamış olan Kuva-yı Milliyecilere karşı da olumsuz bir tavır takındı. İzmir Valisinin de bu harekete bakışı Hükümetten farklı değildi.[18] Hükümetin ve mahalli idarenin bu acizliğine rağmen vatanını koruma azmindeki Türk Milleti, Yunan vahşetine karşı eline silahı alarak mücadeleye başladı. Anadolu’nun diğer bölgelerinde ise yapılan mitinglerde, toplantılarda ve cemiyet kongrelerinde başta Yunan işgali olmak üzere bütün İtilaf işgalleri protesto edildi. İstanbul’da Hükümete ve İtilaf Devletleri temsilcilerine gönderilen telgraflarda işgaller ve katliamlar kınandı. Bütün bunlar doğusundan batısına bütün Türk Milleti’nin yekvücut olduğunu ve bağımsız yaşamak hususundaki azmini gösteren önemli siyasi mesajlardı.[19]

İzmir’in işgalinden önce ve sonrasında Yunanlıları hararetle destekleyen batılı basın ve yayın organları katliamların gizlenemeyecek boyuta ulaşmasından sonradır ki yavaş yavaş işgal aleyhine yayınlar yapmaya başladılar. Bu tepkilerin doğmasında ve batı kamuoyunu etkilemesinde bazı İtilaf Devletleri subaylarının da rolü olduğu inkar edilemez. Bu insanlardan birisi de işgalin müsebbibi olan İngiltere’nin İstanbul’daki Yüksek Komiseri yardımcısı Amiral Webb’di. Amiral Webb, 17 Ağustos 1919’da Dışişlerine gönderdiği yazısında, Anadolu’daki durumun her geçen gün kötüye gittiğini, Yunan kuvvetlerinin Anadolu’dan çekilmesini sağlayacak bir anlaşmanın yapılmasını Müttefikleri içine düştüğü kötü durumdan kurtaracak yegane yol olarak gördüğünü söylüyordu.[20]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ