YÜKSELME DEVRİ SELÇUKLU-BİZANS İLİŞKİLERİ

YÜKSELME DEVRİ SELÇUKLU-BİZANS İLİŞKİLERİ

Türklerin Anadolu’ya girmesinden kısa bir süre sonra Bizans ile karşılaşmaları, yüzyıllardır Anadolu’nun sahibi olan Bizanslılar için, bu İmparatorluğun çöküşüne kadar olan bir sürecin başlangıcı olacaktır. 1071 Malazgirt Savaşı ile bu karşılaşmanın önemli bir dönüm noktası yaşanmadan önce de, çeşitli Türkmen gruplarının Doğu Anadolu’ya sızmış oldukları ve buralarda kendilerine yeni yurtlar edinmek için Bizans’ı rahatsız ettikleri, çağdaşı kaynaklar ve modern çalışmalarının gösterdiği gibi Bizans İmparatorluğu’nun dikkatini çekecek kadar artmıştı. Hem Bizans tarihçileri hem Anadolu Selçuklu tarihinin yazarları ya da Anadolu’nun 11-15. yüzyılları arasında gerçekleşen hem Türkleşme ve İslamlaşma, hem de köklü siyasi, sosyal ve ekonomik yapısal değişiklikleri üzerine araştırmalar yapan araştırmacılar tarafından, Anadolu’nun Geç Orta Çağı’nda gerçekleşen bazı kırılma noktaları kabul edilmiştir. İşte 1071 Malazgirt Savaşı Türklerin Anadolu’yu ele geçirmek için Bizans ile mücadelelerinin ve Anadolu’yu ele geçirme süreçlerinin en önemli safhalarından biri olarak görülmektedir.[1] Ancak her ne kadar yoğun Türkmen akınları ve Büyük Selçuklu sultanlarının seferleri olsa da Roma ve Bizans tarihi boyunca Anadolu’nun doğusu daima müstahkem kaleler, geçitler ve askeri garnizonların üsleriyle dolu olduğundan yerleşmeleri kolay olmadı.[2] Hemen 1075 yılında İznik merkezli bir devletin kurulmuş ya da en azında burasını idare merkezi edinmiş bir Türk devletinin kurulmuş olması, 1071 öncesi İran’dan Orta Asya ve Kafkaslardan gelen göç baskısının ve gelen kitlenin gücünü bütün açıklığıyla ortaya koyar. Anadolu fetihleri bu tarihten sonra sadece geçici askeri akınlar biçiminden çıkıp sistematik bir iskan haline dönüşmüştür.[3] Bütün 11. ve 12. yüzyıl boyunca bu göçler yoğun şekilde sürerken I., II. ve III. Haçlı seferleri, zaten sosyal, ekonomik ve siyasi açıdan köklü değişimler geçirmekte olan Anadolu’yu daha da karmaşık hale getirdi.

Anadolu Selçuklu Devleti’nin kuruluşu, 11. yüzyıldan 13. yüzyıl sonlarına kadar devam edecek olan Selçuklu-Bizans ilişkisinin Anadolu’da devletler arası bir karaktere bürünmesinin de başlangıcı olmuştur. Ancak bu süre boyunca, özellikle de 12. yüzyıl boyunca Anadolu’da hem siyasi aktör olarak hem de demografik yapı itibariyle, Anadolu Selçuklu Devleti dışında farklı aktörler de olmuş ve Bizans İmparatorluğu Türklerle olan ilişkisini kurarken bütün aktörleri de dikkate almıştır.[4]

Bu çalışmada ele alınacak zaman aralığı 1071’den sonra Anadolu tarihinde ikinci bir kırılma noktasını olarak kabul edilen, II. Kılıç Arslan’ın son dönemlerinde yapılan 1176 Myriokephalon Savaşı ile başlayıp, 1237’de I. Alaaddin Keykubad’ın ölümüne kadar olan süreci kapsayacaktır. Kuşkusuz yükselme dönemi 1243 tarihine kadar da uzatılabilirdi. Keykubad’ın ölümüyle Selçuklularda her şey yerle bir olmuş değildir. Ancak asıl konumuz Selçukluların iç gelişmelerinden bağımsız olmamakla birlikte, Bizans ile ilişkileri olacağından bu tarihi seçtik. Zira zaten Selçuklu-Bizans ilişkilerinin, Keykubad döneminde 1231 sonrası oluşan karakteri -ki ilişkiler bakımından en parlak dönem- 1243’e kadar, hatta daha uzun süre de değişmedi. Dolayısıyla, bu tarihten sonraki, Anadolu’da dengelerin sarsıldığı bir dönem yerine 1237 tarihini daha uygun bulduk.

Bu tarihler arasında; Anadolu’da derin etkiler bırakan köklü değişimler yaşandı. Selçuklu-Bizans ilişkileri; Anadolu’nun yaşadığı, belki de en zengin ve refah içinde, ticaretin canlılığı bakımından hiç yaşanmamış, iki yüzyıldır yüzbinlerce insanın göçünden sonra kültürel ilişkilerin, değişimlerin somutlaştığı, fakat aynı zamanda savaşların ve sosyo-kültürel, dini çatışmaların bir arada yaşandığı olgular çerçevesinde gelişmiştir. Özellikle Keykubad döneminde Anadolu, tarihinin en parlak ticaret potansiyeline sahip oldu ve kervansaraylarla donatıldı.[5] Selçuklular politik olarak son ve en parlak devri yaşadılar. Kültür ve eğitimde de Osmanlı Devleti’nin üzerinde yükseleceği temeller, 13. yy.’ın bu ilk yarısında oluşturuldu demek yanlış olmaz. Bizans, IV. Haçlı Seferi ile yıkım ve yeniden doğuşuyla yeni devletler sisteminde çabucak yerini alarak, Anadolu’da son kez önemli bir aktör olarak kendini yenilemeyi başarabildi ve tarihinde ilk kez kendilerini “Romaoi” (Romalılar) yerine “Hellen” olarak ifade etmeye başlayarak ideolojik değişim yaşadı.[6] Kültürler ve dinler arası etkileşimler belki de en yoğun dönemini yaşadı.[7] Bugün yaşadığımız Türkiye’ye özgü İslam anlayışının felsefi altyapısı da bu sıralarda oluşmaya başlamıştı bile. Gezici Devişler, Ahiler gibi gruplar hem kültürler ve dinler arası ilişkileri şekillendirirken, ticaret, üretim ve refah beklentisi bu faaliyetlerin motivasyonu oldu. Şehir hayatı, ilk Türkmenlerin tahribatından sonra yeniden canlanmaya başladı. Bütün bu gelişmeleri Selçuk-Bizans ilişkileri bağlamında değerlendirmek kuşkusuz bu çalışma için mümkün değildir. Sayısız çalışmanın yapıldığı Anadolu’daki bu değişim sürecinde bizim asıl üzerinde duracağımız konu bu ilişkilerin siyasi boyutu olacak.[8] Diğer bir deyişle, Anadolu’daki Hıristiyan ve Müslümanların iki siyasi oluşumlarının siyasi ilişkilerine genel bir bakış olacak.[9]

Myriokephalon Savaşı ve Değişen Dengeler

11. yy. son çeyreği ve 12. yy. boyunca Bizans, özellikle Manuel I zamanında Anadolu’da dengeyi sağlamayı başarabilmiş, Selçukluları Orta Anadolu’da tutma politikasında başarılı olmuştu.[10] Aynı dönemde, Orta ve Doğu Anadolu’da Selçuklular dışında diğer Türk devletleri de Manuel’in bu politikasının başarılı olmasında önemli rol oynamıştır. 12.yy. boyunca Selçuklular, Bizans’ın da kendini toparlamasıyla, Batı Anadolu yönünde fazla ilerleyemediği gibi, doğusunda da güçlü rakipleri vardı. Orta Anadolu’ya sıkışmış ve etrafı Hıristiyan devletlerle çevrilmişti.[11] Bu durum, Kılıç Arslan’ın tahta geçmesi ve rakiplerini etkisizleştirme ve Anadolu’yu parçalamış halinden kurtararak, kendi Selçukluların hakimiyetini kurma çabalarının başlamasıyla değişim sürecine girdi.[12] Kılıç Arslan’ın Anadolu’yu kontrolü altına almaya başlaması, bu durumun kendi aleyhine olacağını düşünen Manuel I’i harekete geçirdi. Zira Anadolu’daki parçalanmışlık, Selçuklu ve diğer Müslüman-Türk siyasi odakları birbirine karşı denge politikasında kullandığı gibi, Anadolu’daki Kilikya Ermenileri, Latin krallıkları gibi daha küçük ve Hıristiyan devletleri de bu politikasında araç olarak kullanıyordu.[13] Anadolu’nun tek bir gücün kontrolüne girmesi, Bizans’ın Anadolu’dan tamamıyla etkisinin yitirilmesine neden olabilirdi.[14] 1162’de Kılıç Arslan ile yaptıkları bir anlaşmadan beri aralarında barış vardı. Diğer yandan Selçuklu-Bizans ilişkileri bakımından bu anlaşmayı yapmak için Kılıç Arslan’ın Konstantinopolis’e gitmesi oldukça ilginçtir. Bu durum hala Bizans İmparatorluğu’nun Anadolu’da belirleyici ve düzenleyici rol oynayabildiğini, askeri alanda da gücünün etkin olduğunun bir işaretidir. 1162’de bizzat gitmeye karar verdiğinde Konstantinopolis’te büyük bir ihtişamla karşılandı. İmparatorla yan yana oturarak, onun adına ziyafetler, merasimler, at yarışları ve eğlenceler düzenlendi.[15] Seksen gün burada kalan Kılıç Arslan İmparator’dan birçok hediye aldı, bir o kadar da taviz vererek geri döndü.[16] Bu tarihten sonra 1173 yılına kadar Selçuklu-Bizans ilişkileri istikrarlı devam etti. 1173 sonrası özellikle Dorylaeum etrafında yaşanan gerginlikler ve Selçukluların Anadolu’daki yayılmacı politikaları, Manuel’i kızdırmış ve Kılıç Arslan üzerine sefer hazırlıklarına girişmiştir.[17] Bunu duyan Kılıç Arslan elçiler göndererek seferi önlemeye çabalamışsa da Manuel’in sorunu kökünde halletmek istemesi durumu değiştirmemiştir. Kalabalık bir orduyla yola çıkan sefer, Myriokephalon (Kumdanlı)’da[18] Bizans’ın ağır bir yenilgisiyle sonuçlandı (1176).[19]

Myriokephalon Savaşı Bizans için ağır bir yenilgi olmasına rağmen,[20] somut sonuçları bakımından Manuel ölünceye kadar büyük olumsuzluklara yol açmadı.[21] Manuel kırk yıla yakın bir süredir mücadele ettiği Türklere karşı savunmasını belirli bir istikrara kavuşturmuş, doğusundaki savunma mevkilerini sağlam tutabilmişti. Özellikle sınırlarında yoğunlaşan Türkmen gruplarının topraklarına girmesini engellemede oldukça başarılı sayılırdı. Yenilgiden sonra da bu uygulamalarını devam ettirdi. Örneğin Myriokephalon savaşı sonrası yaptığı anlaşmaya göre daha önce de aralarında sorun olan Eskişehir (Dorylaeum) ve Sublaion kalelerinin yıkılması şartına rağmen bu kalelerin yıkılması şartlardan biriydi. Ancak Manuel kabul etmesine rağmen bunlardan sadece Sublaion Kalesi’ni yıkarak Eskişehir’e dokunmadı.[22] Bunun üzerine Sultan, komutanı Atabeg (Atapakos) komutasında bir ordu göndererek Menderes bölgesindeki şehirleri Aydın (Tralles) ve Phrygia Antiokheia’sını tahrip ettirmiştir.[23] Manuel’in 1180’de ölümünden sonra Bizans savunma sistemi çok hızlı ve dramatik şekilde çöktü.[24] Sultan, Kütahya ve Eskişehir’i yağmaladı ve ele geçirdi, Uluborlu (Sozopolis)[25] civarındaki kaleleri de alarak Denizli’ye kadar ilerledi.[26] 1185’te Philadelphia (Alaşehir) önlerine kadar Kılıç Arslan komutanını göndererek yağmalattı ve birçok kaleyi ele geçirdi.[27]

1180’den sonra Bizans’ta Komnenoslar Hanedanı boyunca (1081-1185) devam eden istikrarlı ve Türklere karşı üstün oldukları dönem de kapanmıştır. Manuel’in ölümünden sonra Bizans uzun süre iç sorunlarıyla boğuşmak zorunda kalacaktır. 1189-90’a kadar Bizans topraklarında akınlar düzenleyen Selçuklular ise, III. Haçlı Seferi ordularının 1190’da Anadolu’ya girmesiyle ve Kılıç Arslan’ın yaşlılığı nedeniyle ülkesini oğullarına paylaştırması (1189) sonucu başlayan taht kavgaları, 1189-1204/5 arasında Selçukluları da meşgul ederek, iki tarafın da istikrarsızlık içinde geçirdiği yıllar olmuştur.

1189-1204: İsyancı Bizanslılar ve Türklerle Yakınlıkları

İçerideki isyanlarla uğraşan ve Haçlı tehlikesi ile meşgul olurken Bizans merkezi otoritesinin zayıflaması nedeniyle, Batı Anadolu’daki Bizanslı bazı yerel feodal beyler de bağımsızlıklarını ilan etmeye başladı. Selçuklu-Bizans ilişkileri 13. yy. başlarında Theodore Laskaris’in kısmi kontrolü sağlamasına kadar, Batı Anadolu ve Kuzey Anadolu’da stratejik mevkiler üzerinde çekişmelerle devam etmiştir. Ancak bütün bu çekişmeler devam ederken aynı zamanda iki gücün içinde de birbirleriyle işbirliği yapan güç odakları olmuştur. 1183 yılında tahtı ele geçirmek için Anadolu’da bir iç savaş başlatan ve tahtı ele geçiren Andronikos Komnenos, bu isyanı sırasında Kılıç Arslan’dan çok sayıda asker almıştı. Doğrudan tahta yönelik olan bu ayaklanmayı diğerleri takip etti. 1180-1204 arasındaki isyanların en ciddileri 1189-1208 döneminde çıkmışlardır. Bunlardan; Pseudo (Sahte)- Aleksios[28] (1192-1196), Theodoros Mangaphas[29] (1189-1204), Manuel Mavrozomes (1204-1206), Sabbas Asidenos (1204-1206), Basil Chotzas[30] (1190-1204), Theodore II Gabras (1204-1208) gibileri, bulundukları bölgelerde köklü ve zengin ailelerinin desteğiyle, ya da zamanında saray ilişkisi iyi olup sonradan bozulan bürokrat veya komutanlar, feodal beyler gibi çeşitli nedenlerle isyan eden daha birçokları içinde en önemlileri olarak göze çarpar.[31] Bunlardan bazıları Selçuklu sultanları ya da Türkmen gruplarıyla işbirliği yaparak bölgelerinde uzun süre tutunabilmişlerdir.

Bunlarda biri Batı Anadolu’da Theodore Mangaphas, 1189 yılının başlarında Keyhusrev’in izniyle topladığı Türkmen paralı askerleriyle Menderes Vadisi civarındaki Bizans şehirlerini yağmalayarak büyük zararlar vermiştir.[32] Mangaphas, Troia bölgesindeki Ermenilerin de desteğini alarak giriştiği bu isyan girişiminde Alaşehir (Philedelphia) üzerinde de kontrolünü sağlayıp kendi adına para bastıracak kadar ileri de gidebilmiştir.[33] Mangaphas’ın kiraladığı ücretli Türk askerler ise girdikleri şehirleri yağmalamışlardır. O sıralarda Bizans merkezi ile araları iyi olan Keyhusrev, kendisi bizzat asker vermemiştir. Ancak Türkmenler arasından ve kendi bölgesinde ücretli asker toplamasına da izin vererek bir anlamda doğrudan müdahil olmadan, Batı Anadolu’da kaos ortamının yaratılmasına yardımcı olarak merkezi yönetimin kontrolünden çıkarmayı istemiştir. O sıralarda (1189) Uluborlu (Sozopolis) meliki olması dolayısıyla Bizans ile sınır olan Keyhusrev, annesinin de Bizanslı Hıristiyan olmasından dolayı bölge halkıyla diyalogları iyi olmuştur. Theodore Mangaphas başarı kazanınca İmparator Isaak Angelos Keyhusrev’den kendisinden kaçıp ona kaçan Mangaphas’ı istedi. İmparator’la arasını bozmak istemeyen Keyhusrev’de öldürülmemesi koşuluyla kendisine sığınan Mangaphas’ı teslim etmiştir. Bu hareketi annesi Hıristiyan olduğu için kardeşleri tarafından zaten hoş bakılmayan Keyhusrev hakkında bu görüşleri daha da ileri götürmüş, kendisine sığınanı teslim etmesi eleştirilirken Bizans imparatorunun isteğini yerine getirmesi ile de kardeşlerini kızdırmıştır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ