YENİ TÜRKMEN EDEBİYATI

YENİ TÜRKMEN EDEBİYATI

“Ancak vatanperverlik üzerine vehalk ruhuyla yazılan ve yaratılan eserlerhiçbir zaman ölmezler. Onlar klâsikleşerekhalkın millî hazinesi haline gelirler. ”
Saparmurat Türkmenbaşı

Yeniden Yapılanma Dönemi ve Türkmen Edebiyatı

Bağımsızlığın ilk yıllarında yeniden yapılanma dönemi denilen kısa bir dönem başlamıştı. Bu dönem, Türkmen edebiyatında da büyük değişikliklerin olacağını haber vermekteydi. Ancak, edebî dalgalanma olmasına rağmen bunun belirgin neticeleri yoktu. Edebiyat dünyasına ise coşkulu gençler toplanmıştı. Önceki sistem gerçekten de hiçbir talebi karşılayamıyordu. Türkmen Sovyet edebiyatı kendi devrinin sonuna gelmişti. Bu dönemin diliyle söylemek gerekirse, birçok şeyin “modası geçmiş”ti. “Sovyet edebiyatı” olarak adlandırılan dergi de okuyucularının isteğini karşılamıyordu. Okuyucu, her ne ise bir yenilik beklentisi, şair ve yazar da bir yenilik arayışı içindeydi. Kısacası, Türkmen edebiyatı bir değişim beklemekteydi.

Elbette, bir iki şair ve yazar arasında, eskiyen sistem hakkında, genellikle bu devrin durumu yönünde, doğrudan doğruya gerçeği dile getirmeyi deneyenler de yok değildi. Halkın ve bir o kadar da okuyucunun, ateşi ile girip külü ile çıkan Berdinazar Hudaynazarov, Kerim Gurbannepesov, Rahım Esenov gibi bilgeler, Durdımuhammet Gurbanov, Osman Öde, Kakamurat Ballı, Nobatgulı Recep, Annagulı Nurmammet, Şahribossan Geldimammedova gibi gençler gerçeği yansıtan eserleri ile Türkmenin millî yönünü belirgin olarak göstermeye yeni yeni başlamışlardı. Bu durum, edebiyatın yeni bir döneminin daha başlayacağının habercisiydi.

İşte Kerim Gurbannepesov’un “modası geçmiş” şiir, tamdıra,[1] tandır, keteni,[2] el arabası, cins atlar, selâm ve ilişkiler hakkında büyük bir ustalıkla söyledikleri bunun canlı şahididir. Üstad şairin son zamanlarda günlük hayatta dikkatten kaçan, Türkmenin millî özelliklerine ait şeyleri seçip alması boşuna değildir. Aslında onları korumak, kendi millî kimliğini korumaktır. Türkmen tamdırası ile Türkmen tandırı. Sözlerin şeklindeki benzerlikten başka benzerlik yok gibi. Ama tamdıranın teline vursan tandırdan da ses çıkacak şekilde, yazar millî bağların halkalarını kendi okuyucusuna açıkça gösterme eğilimini göz önünde tutmuştur:

Tamdıra modadan gaçyar diyyarmin?
Düşünyan, tamdıra diyyanin du-tar!
Yöne tamdıralar modadan gaçsa,
Şol gün tamdırınam modası gutar!
Arkayın çalıber tamdıracınnı,
Modalar sovular, mış-mışlar geçer,
Ece, kaka hey modadan gaçarmı?!

Tamdıra kakarıdır, tamdıram-ecen!

Yazar, başlangıçta şaka yollu söz etse de, sonunda diyeceğini doğrudan yüze vurur gibi söylemektedir. Şairin en son dizede, bu mesele üzerine diyeceği şeyi başarılı bir şekilde toparlaması, yüksek bir seviyeye ulaşan ustalığını gösteren bir işarettir.

Berdinazar Hudaynazarov, kendisinin yetmişli yıllarda yazdığı “Gumlular” romanında, çölde yaşayan Türkmenlerin hayatından alıntı yaptığı şu kısacık paragrafta, çok önemli ve belirgin bir gerçeğe büyük bir incelikle yer vermektedir: “Bir insanın yargılanışını ilk kez görüşümdü. Kendimi bildim bileli bizim obamızda suç işleyip işi mahkemeye düşen bir insanı gördüğüm yoktu. Tam otuz yedi yıl sonra obamızdan iki çobanı götürdüler. Onların ne suçu olduğunu, ne kadar ceza kesildiğini de bilemedik.”

İşte, size millî yaşayışın çöldeki Türkmen tipi. Dikkatle dinleyin, yeniden okuyun, eser suç denilen şeyin kıyısında dahi görünmeyen çöl Türkmeninden söz etmektedir. Okuyucunun gururunun sınırı yok, ancak maalesef, baskı yılları onun da iki suçsuz çobanını elinden almıştır. Bu hayatın acı gerçeğidir. Ancak yazar, çöldeki Türkmenin iç dünyasını belirgin bir şekilde gösteren bir yazardır. Bunu edebiyat araştırmacısı Osman Öde, tam olarak şöyle tasvir etmektedir: “Berdinazar Hudaynazarov’un edebî yönü, XX. asır Türkmen edebiyatında büyük bir hadisedir. O, Türkmen edebiyatına çöl insanının ahlâkî ve psikolojik dünyasını getirmiştir.”[3]

Seksenli yılların Türkmen edebiyatında, güçlü bir gelişimin, daha doğrusu yeni fikirlerin coşkulu bir akımının olduğunu anlamak gerekir. Yeniden yapılanma dönemi, aslında Sovyetler Birliği’nin tarihinde 1985 yılında başlamış olsa da, onu siyasî hadiselere dönüştüren, edebiyatta toplumla ilgili fikirlerdeki dirilişin yavaş yavaş yeşermeye başlamasıydı. Bu tür meselelerde edebiyat her zaman ön saflarda olmuştur. İdeolojik dönemlerde yükümlülüğün en çok hangi yöndeki insanların omuzlarında olduğunu düşünecek olursak, ilk olarak kelimelerle uğraşan insanlar akla gelir. Mesele bu yöne çevrildiği için Türkmen edebiyatının Sovyet döneminin ilk günlerinden itibaren sıkıntılı günler geçirdiğini hatırlayalım. Türkmen edebiyatının ilk köklü romanı sayılan Aygıtlı Adim ve yazarı Berdi Kerbabayev’in 20’li, 30’lu yıllarda ve sonraki dönemlerde ne kadar zor günler geçirdiği, romanının ideolojik özelliklere sahip olması için değiştirilmeye mecbur edildiği,[4] “Gorkut Ata” destanlarının yasaklanarak onun üzerinde çalışan insanlara suçlu hükmünde bakılması[5] meselenin kökünde yatan maksadın ne olduğunun habercisidir. Hatta büyük Mağtımgulı’nın şiirlerinin önemli bir kısmının dinî yön olduğu düşüncesiyle neşir edilmemesi, Ata Govşudov’un Göktepe savaşı ile ilgili olarak yazdığı Perman adlı romanının 40 yıl boyunca basılmaması da ideolojik yasaklamaya açık birer örnektir.

Yeniden yapılanma rüzgarı öncelikle edebiyatta esmeye başlamış, hatta bu durum, yani fikrî diriliş, siyasette su yüzüne çıkmaya başladığında, onu geliştirenler de öncelikle yazarlar olmuştur. Eğer meseleye bu anlamda yaklaşacak olursak, o zaman yeni bir düşünce seli ile yeni bir neslin ortaya çıktığını görürüz. 80’li yıllarda edebiyata adım atan gençler, yeni coşkunun, yeni fikrin kazanında kaynadılar. Daha doğrusu genç beyinler, henüz “ideolojinin batağına batarak yetişmeyenler” için bu durum, devrin cömertçe sunulan büyük fırsatı oldu. Burada büyük tarihî bir gerçek ortaya çıkmaktaydı; şimdi her fikir, hatta her satır önceden söylenen bütün çürümüşlüğün karşısına hem kalkan hem de ok olarak çıkıyordu. Kelimenin tam anlamıyla edebiyata büyük bir kuvvet ile gelinmişti.[6]

Bu sebeple olsa gerek, 80’li yıllarda edebiyata gelen nesle herkesin bakışı ümit dolu olmuş, yeni nesil devrin talebi doğrultusunda gelmiştir. Bu yıllarda, edebiyata gelen yeni neslin en meşhurlarından birisi olan yazar Annagulı Nurmammet’in o dönemde Sovyet Edebiyatı olarak çıkan dergide yayımlanan “Tabut” adlı uzun hikâyesini hatırlamak, hem yeni akımın gücünü hem de eserlerinin ülküsünü ortaya koymayı sağlayacaktır.

“Tabut” adlı uzun hikâyesi, tam o günlerin hayatını anlatan ve oldukça gerçekçi yazılan bir eser olması ile ayırt edilmektedir. Bu eserde hayat gerçeği ile edebî gerçeği tamamen bağdaştırarak gösterebilmesi, genç yazarın ustalığını, becerisini açık bir şekilde ortaya koyan faktörlerden birisidir. Eserdeki kahramanlardan Gicen Galkanov ile Cövher Nazarov biribirinden tamamen farklı karakterdeki insanlardır. Fakat eserdeki ana fikir; çürümüş, ruhu hastalıklı cemiyetin tabuta konularak defnedilmesidir. Totaliter tecrübeden öğrenilecek şey kalmamıştır, sadece insanları zincirle bağlamıştır. O zincir ise, Cövher gibi gençlerin değerli bir bıçak gibi keskin zekâ ve keskin akılları ile kesilip atılmazsa, daha çok insanı bağlayacaktır. İşte, edebiyata gelen genç yazarın o dönemdeki hayata bakışı bu şekildedir.

Yeniden yapılanma devrinin edebiyatı, yeni bir edebiyatın zamanının yakınlaştığını açık bir şekilde göstermiş, eski edebiyatın artık gücünün kalmadığını ortaya çıkarmıştı. Edebiyatın önceki edebî eserleriyle yüklü arabasının gıcırtısı gittikçe artmaktaydı. Gıcırtının edebî mazmunu, açık bir şekilde “Sonun ya bugün ya da yarın” demesiydi. Bu, edebiyatta ustalık yönünden de fikir yönünden de yenilenmek demekti. Asıl mesele de edebiyatın şimdi kuru bir sözlük halinden çıkıp, devrin değişmesine, insanların fikirlerinin gelişmesine, hakikate yaklaşmasına doğru yol göstermesiydi.

Bağımsızlık Dönemi ve Yeni Türkmen Edebiyatı

Türkmenistan bağımsızlığını aldıktan sonra bağımsız Türkmen Devleti’nin ortaya çıkması ile edebiyatın gelişmesinde bütünüyle yeni devir başlamıştır.[7] Daha önce Öde’nin de sözünü ettiği bu dönemi “Yeni Türkmen Edebiyatı” şeklinde adlandırmak doğru olacaktır.

Edebiyatın ufku genişlemiş ve kendi edebiyatımız olarak yaygınlık kazanmaya başlamıştı. Millî edebiyatımız halkımızın derin geçmişinin, bugününün manevî elçisi olarak dış ülkelerde uluslararasısı saygınlığa lâyık olmuştu.[8]

Gerçekten de, bağımsızlık yıllarının bir elin parmaklarıyla sayılabilecek yaklaşık on yılı Türkmen edebiyatının yeni döneminin sayfasını kendi okuyucuları için daha da geniş açmasını sağlamıştır. Kısaca, yeni dönem yanı sıra yeni Türkmen edebiyatını da getirmişti. Bu aslında, bağımsızlık döneminin yeni talebiydi.

Bu dönem şimdi daha derin ve farklı bir şekilde hesap sormaktaydı. Önceki dönemin övgü ve abartılarının, yukarıdan onay alarak gelen sindirici politikalarının, millî medeniyetin, millî mirasın, millî tarihin, dilin, sanat konusunda yol açtığı boşlukların sebeplerini sormaktaydı. Bunu sayın Saparmurat Türkmenbaşı zamanının yeni nesli de talep etmekteydi.

On yıl! Başlangıçta az gibi görünse de, düşüncelisi ferasetli, dikkatli Türkmenin yeni neslinin olgunluğa ulaşması için yeterlidir. Bu süre içinde, bir çocuk orta mektebi bitirerek, ilk bilimsel bakış açısıyla tanışıp, üniversitenin kapısından geçebilmekte veya üniversiteye giren ergenlik çağındaki bir genç, onu tamamlayarak, iş alanında beş yıllık bir tecrübe edinebilmektedir. Kısaca; yeni bir nesil vardır. Bu nesil, şüphesiz kendisi de bağımsızlıktan payını alan, ona sıkıca yapışan, Türkmenbaşı zamanının neslidir.

Yeni Türkmen edebiyatının, “bağımsızlık” meselesinden ders alan okuyucusunun algılayışı çok farklıdır. O şimdi çekinmeden kendisinin aslının kim olduğunu bilmek istemektedir. Ona şimdi “Sen Sovyet insanısın.” denilemeyeceği veya onun “Sovyet insanı tipi” ile kandırılamayacağı açıktır. O kendi yurdunun, vatanının bilgi ve talimatlarını inceden inceye almak istemektedir. Ona şimdi önceden olduğu gibi “Moy adres Sovetskiy Soyuz!”[9] dedirtilemeyeceği de açıktır. O kendi millî kahramanlarını açıkça öğrenmek istemektedir. Oğuz Han’ı, Köroğlu’nu, Dede Korkut’u, Selçuk Bey’i, onun torunları Çağrı ve Tuğrul’u ve diğer büyük şahsiyetleri tanımak istemektedir. Şimdi kendi millî bayramlarını her dönem özgürce kutlamak, yaşadığı evin içinde gizlice kurban kesmek için elinde leğen tutmayı artık reddetmekte ve bir gecede çekilen “dikenli tellerin” ötesinde kalan akrabaları ile görüşmeyi istemektedir. Çocukken yitirdiği, o zaman da “halk düşmanı” ilân edilerek beklenmedik bir şekilde kaybolan babasını sessiz, masum bakışları ile sormak istemektedir. Türkmenler için âdeta Kâbe gibi görülen Göktepe Kalesi’nin etrafındaki engebeli, tümsekli yerlerin sıradan kum tepeleri olmadığının artık idrakindedirler. Nabzı, daima “gerçek” diye atan, bu ve buna benzer istek ve arzularla dolu yeni nesil okuyucuların talebini karşılama gayretinin, yeni Türkmen edebiyatının önüne meseleleri açıkça serdiği anlaşılmaktadır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al