YENİ TÜRK DEVLETİ VE MİSÂK-I MİLLÎ

YENİ TÜRK DEVLETİ VE MİSÂK-I MİLLÎ

Mazisi insanlık tarihi kadar eskilere giden Türk Milleti, daima bağımsız yaşamış bir millettir. Tarihi süreç içinde, birbirinin devamı olarak bilinen birçok devlet kurmuş ve tarihin seyrine de etkide bulunmuştur.

Türk Milleti için devlet, “ebed-müddet”dir. Hun, Göktürk, Selçuklu ve Osmanlı Devleti’nin bu tarihi süreç içinde yer almaları, bir rastlantıdan ibaret değildi. Bilâkis, büyük tarihî olayların doğal ve zorunlu bir sonucu ortaya çıkmışlardı. Bilindiği gibi, Osmanlı Devleti altıyüz yılı aşkın bir süre, dünya tarihine damgasını vurmuş ve her siyasî varlık gibi O da ömrünü tamamlayarak tarih olmuştu.

Osmanlı Devleti’nin çökmesi ile yeni bir tarihî an yaşanıyordu. İçinde bulunulan şartlar ne kadar ağır olursa olsun, Türk Milleti, yeni bir devlet kuracak gücü henüz kaybetmemişti. Bunu gerçekleştirmenin tam zamanı idi! Aynı zamanda bu Türk Milleti için millî bir zorunluluktu. Çünkü, bağımsız yaşayabilmesi için hukukî ve siyasî kimliğini muhafaza etmesi gerekiyordu. Ayrıca, Mustafa Kemal Paşa’nın İstiklâl Mücâdelesi için tarih sahnesine atılışı ve Türk Milletinin alın yazısını değiştirmesi de bir rastlantı değildi. “Büyük devletler büyük milletler tarafından kurulur. Büyük adamları da büyük milletler yetiştirir…” düşüncesinden hareketle mevcut tarihî şartlar, Mustafa Kemal ATATÜRK gibi üstün vasıflara sahip bir lider de yetiştirmişti.[1]

Mustafa Kemal Atatürk, harikulade seziş kabiliyeti ve üstün meziyetleriyle Türk Milletinin neleri isteyip, istemediğini, hangi ihtiyaçlar içinde kıvrandığını, özlemini çektiği hususları çok iyi bilen ve tespit edebilen bir liderdi. Samsun’a ayak basar basmaz uygulanması gereken politikayı şu şekilde açıklamıştı.[2] “.Osmanlı Devleti’nin temelleri çökmüş, ömrü tamamlanmıştı. Osmanlı memleketleri tamamen parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türk’ün barındığı bir ata yurdu kalmıştı. Son mesele bunun taksimini sağlamaya çalışmaktan ibaretti. O halde ciddî ve gerçek karar ne olabilirdi? Efendiler, bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da millî hakimiyete dayanan, kayıtsız şartsız, bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak!.” Bu kararı gerçekleştirebilmenin yegâne dayanağı da Türk Milletiydi. Türk ata yurduna ve Türk Milletinin istiklâline saldıranlar kim olursa olsun, milletçe silaha sarılıp onlarla çarpışmak, gerekiyordu.

Atatürk’ün düşüncesine göre; bir süre “millî bir sır” gibi sakladığı milli esaslara dayalı yeni bir Türk devletinin gerçekleşmesini safhalara ayırmak, olaylardan ve olayların akışından yararlanarak milletin duygu ve düşüncelerini hazırlamak ve basamak basamak hedefe ulaşmak şarttı. Çetin bir mücadeleden sonra hedefe ulaşıldı da Bir taraftan işgale ve işgalcilere karşı Anadolu’nun değişik yerlerinde parıldayan “Çoban ateşleri”ni[3] bir araya getirirken diğer taraftan da yeri ve zamanı geldiğinde Türk insanını yeni düşünceler ve kurumlar ile tanıştırıyordu..

Milli Mücadele Dönemi ve yeni kurulan Türk devletinin “Amentü”sü diyebileceğimiz Misâk-ı Millî, Mustafa Kemal’in (ATATÜRK) Anadolu’ya geçişi ve Amasya Tamimi’nin[4] bütün memlekete ilanından kısa bir süre sonra toplanan Erzurum Kongresi’nde (23 Temmuz-7 Ağustos 1919) şekillenmeye başlamıştı.

Erzurum Kongresi, Vilâyât-ı Şarkiyye Müdâfaâ-i Hukûk-ı Milliye Cemiyeti’nin Erzurum şubesince tertiplenmiş ve bu kongreye Van, Bitlis, Diyarbekir, Elaziz, Sivas, Erzurum ve Vilayât-ı Sitte’nin dışında kalan Trabzon Vilâyetinin katılımı öngörülmüştü.[5]

Ermeni Sansaryan Mektebi’nde hazırlanan bir salonda gerçekleştirilen Erzurum Kongresi’nin açılış töreni, “23 Temmuz (10 Temmuz) Meşrutiyet Bayramı” gününe denk getirilmiş[6] ve önemli kararların altına imza atılmıştır.[7]

Muhteva bakımından mahalli bir görüntü çizse de millî bir bütünlülük arzeden Erzurum Kongresi kararları Sivas Kongresi ve Misâk-ı Millî metninin hazırlanmasında esin kaynağı olmuş ve yeni Türk Devleti’nin en önemli düsturlarının belirlenmesinde temel teşkil etmiştir. Zira kongre kararlarının özünde Doğu Anadolu Bölgesi’nin geleceği ile ilgili hükümler söz konusuysa da tüzükte belirtildiği gibi, “Trabzon vilâyeti ve Canik sancağı ile Vilâyat-ı Şarkıye namını taşıyan Erzurum, Sivas, Diyarbekir, Mamuret’i-laziz, Van, Bitlis ve bu meyandaki Elviye-i Müstakile hiçbir sebep ve bahane ile yekdiğerinden ayrılmak imkânı tasavvur edilemiyen, bir küll olup saadet ve felâkete iştirak-i tâmmı kabul ve mukarreratı hakkında ayni maksadı hedef ittihaz ederler.” denilmiş, ikinci maddede ise “Osmanlı Vatanı’nın tamamiyet ve istiklâli milliyemizin temini”nden bahsedilerek, bölünmezlik düşüncesi bölgesellikten çıkartılmış, bütün bir Osmanlı memleketini kapsayacak şekilde yaygınlık kazandırılmıştır. Yine, “her türlü işgal ve müdahale, Rumluk, Ermenilik teşkili ve gayesine matuf telâkki edileceğinden müttehiden müdafaa ve mukavemet esası kabul edilmiştir.” ilkesi, Misâk-ı Millî’nin dayandığı başlıca unsuru ifade etmektedir. Bunu bütünleştiren bir başka nokta da “Kuvây-ı Milliyeyi âmil ve irâde-i Milliye’yi hakim kılmak esastır” şeklinde kongre kararları arasında yer almış kayıtlardır. Misâk-ı Millînin önemli unsurlarından biri olarak karşımıza çıkan ve tüzükte belirtilen “Ancak Rum ve Ermenilerin bizzat veya bi’l-vasıta hafî ve celî her ne şekil ve surette olursa olsun, hâkimiyet-i Osmaniye ve hukuk-ı İslâmiyeyi ve mevcudiyet-i milliyemizi muhil bir vaziyet almalarına kat’iyyen müsaade edilmeyecektir.” düşüncesi de Erzurum Kongresi’nden itibaren yaygınlık kazanmaya başlamıştır. Özellikle, beyannamenin üçüncü maddesinde işaret edilen “Hâkimiyet-i siyasiye ve müvazene-i içtimaiyeyi muhil olacak surette anasır-ı hıristiyaniyeye yeni bir takım imtiyazlar itası kabul edilmeyecektir.” kararı bu noktada birbiriyle bütünlük oluşturan önemli olgulardı.

4-11 Eylül 1919’da toplanan Sivas Kongresi[8] ise Misâk-ı Millî’nin hemen tamamıyla belirlendiği bir sürecin başlangıcı olmuştur. Erzurum Kongresi’nde kabul edilen kararlar, bir anlamda Sivas’ta tescil edilmiş, onaylanmıştır. Amasya Tamimi’nde işaret edilen “Milletin hâl ve vaz’ını der-piş etmek ve sadâ-yı hukukunu cihâna işitdirmek için her türlü tesir ve murakabeden azâde”[9] millî bir heyet (Heyet-i Temsiliye) ise Sivas’ta faaliyetine başlayarak, oluşturulan millî politikayı yönlendirmiştir. Heyet-i Temsiliye’nin göreve başlamasından hemen sonra İstanbul hükümeti ile münasebetlerin kesilmesi, Damat Ferid Paşa hükümetinin düşürülmesi ve “Millî İrâde”nin etkinliğinin sağlanması gibi faaliyetler dikkate değer gelişmelerdir.

Zirâ İstanbul hükümeti ile ilişkilerin kesilmesi girişimi karşısında 20 gün dayanabilen Damat Ferid Paşa hükümeti istifa etmiş ve yerine Anadolu ile ilişkileri sürdürebilecek daha “ılımlı” bir hükümet kurulmuştu. Ali Rıza Paşa hükümeti, Padişah Vahdeddin’in “irâdesi”nde de yer aldığı gibi süratle seçimlerin yapılması ve meclisin açılması yönünde faaliyetlerine başlamıştı. Diğer taraftan da Anadolu ile ilişkileri güçlendirmenin çarelerini aramaya başlamıştı. Anadolu-İstanbul arasındaki ilişkilerin güçlendirilmesi hiç değilse bir “uzlaşma” ortamının yaratılması maksadıyla uzun görüşmeler gerçekleştirilmiştir.[10] Sonuçta, Ali Rıza Paşa’nın önerisi doğrultusunda Heyet-i Temsiliye ile Amasya’da bir görüşme tasarlanmıştı.

20-22 Ekim 1919 tarihleri arasında yapılan görüşmelerde Heyet-i Temsiliye namına Mustafa Kemal Paşa ile Rauf ve Bekir Sami Beyler hazır bulunmuşlardı. İstanbul hükümetini de “teftiş” bahanesiyle Anadolu’ya gönderilen Bahriye Nazırı Salih Paşa temsil etmişti. Görüşmelerde, önemli meseleler halledilmiş, ikisi gizli olmak üzere beş protokol hazırlanmıştı.[11] Amasya Mülâkâtı olarak değer kazanan bu toplantının en önemli sonucu Heyet-i Temsiliye ve Anadolu’nun İstanbul tarafından resmen tanınmasıydı. Ayrıca, Sivas Kongre kararları İstanbul hükümeti tarafından benimseniyor ve kısa süre içinde de seçimlerin yapılmasında görüş birliği sağlanıyordu.

* * *

9 Ekim 1919’da yayınlanan “Meb’uslar Seçimine Mahsus Kararnâme” gereği, son Osmanlı seçimleri olarak da kabul ettiğimiz 1919 Osmanlı seçimlerinin yapılması kararlaştırılmıştı.[12] Mustafa Kemal Paşa’nın Sivas’tan Ankara’ya geldiği 27 Aralık 1919 tarihine kadar seçimlerin tamamlandığı ve Müdâfaâ-i Hukukçu adayların “ezici üstünlüğü” ile sonuçlandığı[13] görülmüştü. Artık, milletvekillerinin, Sivas Komutanlar Toplantısı’ndan[14] sonra kararlaştırıldığı gibi “toplanma merkezi” olarak belirlenen[15] Ankara’ya gelmeleri gerekiyordu. Fakat, bazı bölgelerden seçilen milletvekillerinden aldığı telgraflar, daha yolun başında bazı müşkilatla karşılaşacağına işaret ediyordu. Söz konusu telgraflarda, seçilen milletvekillerinin doğrudan doğruya Darü’l-hilâfe (İstanbul)’ye gitmeleri tavsiye edilmekteydi. “Aydın Mebusu Hüseyin Kâzım” imzasıyla kimi milletvekillerine gönderilen telgrafların amacı, daha başlangıçta Mustafa Kemal’i devre dışı bırakmaktı.[16] Fakat, oyun kısa sürede bozulmaya çalışılmış ve seçilen milletvekillerine, “Heyet-i Temsiliye namına Mustafa Kemal” imzasıyla yayınlanan tamimde “Ankara’yı teşrifleri” teferruatıyla izah edilmiştir.[17]

Çeşitli imkansızlıkların da etkisiyle Ankara’da geniş bir katılım gerçekleşmemişti. Tek tek veya küçük gruplar halinde gelen milletvekillerine Mebusan Meclisinin açılmasıyla birlikte yapılacak ilk işin “kuvvetli bir grub” kurmak olduğu tavsiye edilmişti.[18] Çeşitli seçim bölgelerinden Ankara’ya gelen milletvekilleri yapılan görüşmelerden sonra İstanbul’a hareket etmiş ve meclisin açılışına katılmışlardı.

Meclis-i Meb’usân, 12 Ocak 1920 tarihinde Fındıklı Sarayı’nda, mahsus binasında faaliyete başlamıştı. Meclisin küşâdı, beklenilen sayının çok altında, 72 milletvekilinin katılımıyla gerçekleştirilmişti. Padişah Vahdeddin rahatsızlığı nedeniyle Meclis-i Mebusan’a gelmemiş, yapması gereken açış konuşmasının metni Hafız İbrahim Paşa tarafından getirilerek Damat Şerif Paşa tarafından okunmuştu.[19] Padişah adına okunan açış nutkunu, İstanbul milletvekili Kamil Efendi’nin duası izlemişti. Bilahare, Sadrazam Ali Rıza Paşa, anayasanın 46. maddesi gereğince yemin merasimini yaptırmıştı.[20]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ