YAYLA GÜLÜ

YAYLA GÜLÜ

Geceleri gümüş yüzlü dolunay, gündüzleri kor kızılı güneş altında yol süren Yörük kervanı, Binboğa dağlarının üzerinden aşıp, güneşin kızıla boyanıp battığı Tanır yaylasına doğru ince bir çizgi gibi bir uçtan bir uca süzülüp geçti. Günlerdir, gecelerdir at üstündeki aşiret mensupları yorulmuşlardı.  Ama yol bitmiş, Koca Tanırın hemen yanındaki konak yeri Yapalak görünmüştü. Akşamüstü yaylaya ulaşınca, kervanın en önünde giden tülü mayadan yaşlı bir  Yörük beyi  indi. Arkasında uzanan kervana dur etti ve bağırdı.

– Konak yerimiz buradır. Atlar bağlana, denkler çözüle, tez elden çadırlar kurula, Allah hayreyliye.

Tülü mayalar, kır atlar, koçlar,  taylar, kuzular, gökçe gelinler ve koç yiğitler sıralandı. Kor yürekli aşiret yiğitleri, karakaşlı kara gözlü aşiret güzelleri atlarından sıçrayıp indiler. Birkaç kadın, Bey mayasının  yanında, al bir at üzerinde şahin gibi oturan  bey kızını tutup, incitmekten korkar gibi kucak açıp, kol uzatıp  indirdiler.

Ak bilekli, gün yüzlü aşiret gelinleri başına toplandı. Yere kilimler serildi, altına minderler döşendi, üstüne gölgelik çekildi. Bağdaş kurup oturdu Yörük kızı. Omzunun bir ucundan bir ucuna fişeklik çevriliydi. Belinde gümüş saplı bir hançer takılıydı. İran ipeklilerindendi tüm giysileri. Sarı saçları başındaki kırmızı sultanlıktan taşmış  boynuna dökülmüştü. Uzun boylu, beyaz tenli, yemyeşil  gözlü, ceylan bakışlı, kekik kokuşlu, bakanların bir daha baktığı, görenlerin yüreğini yaktığı bir ceylandı ki bu, Binboğa binboğa olalı, Tanır Tanırlığını bileli,  yeşil  Yapalak yayla olup açılalı böyle bir ceylana rastlamamıştı.

Tez elden çadırlar kuruldu. Atlar, taylar çayıra salındı. Ucu arkası görünmeyen koyun sürüleri, koçlar, kuzular, yaylaya vuruldu. Beyin siyah otağı, geniş obası kuruldu. Tüfekler sazlar asıldı otağın direklerine. Ay orta yere gelip dolandı. Mehtap bir uçtan bir uca ışığa boğdu tüp Yapalağı. Yörükler meydan yerine yaktıkları, gökyüzüne uzanan  bir ateş yığının  çevresinde, bozlak çekip, geceye teslim ettiler ilk günlerini. 
Ertesi sabah hemen duyuldu Tanıra. Yörükler gelmiş, Yapalağa çadır açmışlardı. Adettendi. Tanır beyi gider hoş geldin derdi yayla misafirlerine. Bir kaç ay kalıp, gidecek olan Yörüklerle  gardaş gibi geçinirlerdi.  Bey bölge büyüklerini toplar, hatununu yanına alır, gider yeni konuklarla   tanış olurdu. Yine öyle oldu.

Tanırın şanlı boy beyi Yazıcıoğlu  soyun büyüklerini çağırıp, başlarına hatununu ve oğlu Osman’ı  katıp Yapalağa yolladı. Atlayıp atlara vardılar Yapalak yaylasına. Yörükler hürmetle, yerlere kadar eğilerek karşıladılar gelenleri. Kara çadırdan önce Yörük beyi, ardından ahu gözlü  Ceren  çıktı. Başı yukarda, elleri döşünde bir  hançer gibi dikildi karşılarına. Daha buyurun diyemeden, at üstünde bir kartal gibi duran kara gözlü, yağız yüzlü, kurt  heybetli,  Osman’a  takıldı kaldı gözleri. Osman’ın gözleri de Seneme. Bir yıl gibi sürdü ikisinin de bakışları.

– Buyurun dedi Yörük beyi. Şan verdiniz obamıza.

Yanında  yere saplı bir bıçak gibi duran kıza döndü.

– Senem, dedi.  at  tut.

Bey kızının at tutması, gelenlere verilen değeri  gösterirdi. Koştu Senem, kafile beyi ile hanım ananın atlarının yularlarına sarıldı. Kadın da Osman da sıçrayıp indiler atlardan.  Tanır büyükleri Yörük ileri gelenleri ile halka olup oturdular. Hoş geldiniz edildi. Kahveler içildi, konuşuldu, tanışıldı. Ama iki gencin aklı ve gözleri bir an bile ayrılmadı bir birlerinden.

İşte diyordu  Senem;  erim,  erkeğim diyeceğim, uğruna  baş koyup öleceğim, kendimi kollarına vereceğim  bir yiğit. İşte diyordu Yazıcıoğlu;   babam evine  gelin götüreceğim, aşirete hatun edeceğim, uğruna ömrümü vereceğim övünç duyup yaslanacağım bir ceylan.

Yayla Gülü

Akşama kadar kalındı Yörük yaylasında. Geniş sofralar yazıldı, katıklar yayıldı, koyunlar, kuzular kızartıldı, yenildi, içildi ama ne Senem  ne de Osman bir kere bile uzanmadılar sofraya. İçlerine birden bire düşen bir kor yığını ile yanıp tutuşup, bakıp durdular birbirlerine.  Akşam, Yörüklerden ayrılıp da Tanıra doğru yola çıktıkları zaman, Osman yüreğinden bir parçanın Yapalakta kaldığını hissetti.  Senem yüreğinden bir parçanın kopartılıp alındığını, içinden bir şeylerin sürüklenip gittiğini bildi.

Günler akıp geçti. Geçti ya… Ne Senem ne de Osman unutamadılar birbirlerini. Osman, doğan aya doğma diyen, şavkı yıldızları boğan Senemi düşündü hep. Senem, kartal bakışlı gözlerini unutamadı Osman’ın. İkisi de hasret içinde yandı durdu.

Bir bahane bulup yeniden gidemedi Osman Yörük  yaylasına. Senem obadan dışarı adım atamadı. Ama seven yürek nelere kadir değil ki. Her şeyin  bir çaresi bulunurdu, bulundu. Bir Yörük kadını yardım etti bey kızına. Beyoğlu her gece atlayıp atına Seneme koştu ay ışığında. Buluşup konuştular. Her buluşup konuşmada daha çok yandılar birbirlerine. Sevda bu ki, bir de çaresiz olursa sararıp soldurur, öldürür insanı. Senem ile Osman da aynı ateşle yanıp, kavruldular.  Senem seviyordu, ama çaresizdi. Biliyordu ki bey babası obadan dışarı kız vermezdi. Osman biliyordu ki bey babası oba dışından gelin almazdı. Bir gece buluştular. Kaçalım dediler. Kaçıp kurtulalım.

“Yok, dedi Senem. Kaçamam. Kaçıp da bey babamın başını yere yıkamam“  dedi.

Başka çare gerek. Töreleri, gelenekleri yıkacak bir çare. İki sevdalıyı birbirine helal kılacak, kavuşturacak bir çare. Ama çare yok. Oba yıkılır, töre yıkılamazdı. Çaresizlik kollarında  güç, gözlerinde fer komadı. Yel önünde yaprağa döndü ikisi de. Senem ipek giymez, baş bağlamaz oldu. Osman ata binmez, ava gitmez oldu.

Bir yiğit sararıp solar da, eriyip tükenir de, bir bey hatunu, bir ana bilmez mi  bunu gayri. Sordular Osman’ın derdini. Anlattı Osman.  Soyunun, obasının gözbebeği, bey evinin tek umudu oğlunun derdine çare bulmak, onu bu dertten kurtarmak için töreleri bile  çiğnemeyi göze aldı bey babası.

Çevre aşiretlerin beyleri, ulusun ileri  gelenleri, sözü dinlenen, hatırı sayılanları, uluları, ihtiyarları, hanımları, hatunları toplandı. Ağır, hatırlı, kuvvetli  bir dünür heyeti dizildi. Dünür kafilesi ve hediyelerle Yörük  beyinin huzuruna  varıldı.

Bir sevinç bir umut düştü Senemin  yüreğine. Bir sevinç doldurdu Osman’ın içini.

Ne kaldı ki şurda, aha bugün olsa, yarın düğün kurulur. Kırk boğa  kurban edilir, kırk kazan kaynatılır. Obanın dört bir yanında davullar vurulur, şenlikler kurulur.  Gelinler, kızlar, koç yiğitler halaya dizilir. Kırk gün kırk gece düğün çalınır. Yol yolunca, töre töresince kavuşurlar. Birbirlerine yakışan  nazırlık bir çift olurlar.

– Allah’ın emriyle dediler, kızını dediler..

– Allah yazdıysa  boynumuz kıldan incedir, dedi Yörük beyi. İsteriz ki kızımız oğlunuza kurban ola, böyle bir bey oğluna gelin ola. Ve lakin obamızın yasaları, töreleri vardır. Birkaç gün izin verin, ihtiyarlarımıza soralım, düşünelim, destur olursa iletiriz, dediler.

Umut içinde dönüp geldi dünür kafilesi.

Bir korku bir kaygı düştü Yörük beyinin yüreğine. Ölür de töreleri yıkmaz, obadan dışarı kız vermezdi.  Lakin  isteyenler kuvvetliydi.  Çevrenin  en güçlü beyiydi dünür olan. Yok dese, bunca hatırlı adamın itibarına kıyardı.  Vermese, basıp obayı kaçırabilirlerdi.

Yörük büyükleri toplandılar. Aşiretten dışarı kız verilmez, onlar basmadan biz kaçalım dediler.

Hemen o gece çadırlar söküldü, sürüler toplandı, atlar eğerlendi, tülü mayalar yüklendi, kervan hazırlandı ve Yörük obası şafak atmadan Yapalağı terk etti.

Ertesi gün tüm Tanırlılar  boş buldular yaylayı. Bin yerinden hançerlenmiş gibi inledi Osman. Yandı, yıkıldı. Dört bir yana haberler salındı.  Atlılar, gözcüler çıkartıldı. İzciler, kılavuzlar aşırıldı. Arandı, tarandı  ama  Yörük kervanının izine rastlanmadı.

Yıllarca sürdü bu aramalar. Yıllarca yayla yayla, oba oba iz sürüldü. Ama ne Yörüklerden ne de Senemden bir haber alınamadı.

Yıllar geçti aradan.

Osman Senemin hasretiyle, eriyip aktı. Bir ölüden farksız oldu. Yıllar tükendi, umudu kesildi. Obanın beyi hatunsuz, evlatsız olamazdı. Onu bir aşiret güzeliyle evlendirdiler.

Zaman yel gibi esip, su gibi akıp gitti. Anası babası öldü. Yaşlandı. Çoluğa çocuğa karıştı. Ama içindeki ateş sönmedi, Senemi unutamadı. 10 yıl, 20 yıl, 30 yıl,  50 yıl geçti aradan. Beli büküldü, Saçları ağardı. Kocadı. Bir dermansız, bir fersiz ihtiyar oldu.

Bir yaz günü konağın önünde otururdu. Yanında yandaşları, arkadaşları, oba büyükleri vardı. Kalabalıktı. Bir çerçi gelip durdu konağın  kapısına.

– Ağam, dedi. Ağam kurban. Destur edersen bir sözüm vardır.

– De, dedi Osman Bey. De, söyle.

– El içinde diyemem, dedi çerçi.

– Söyle çekinme, dedi  Bey. İyi haberse at bağışlar, tarla veririm. Değilse yıkıl git.

– Selam getirmişim, dedi çerçi. Desem gönenir sevinir misin, yoksa  üzülür yerinir misin bilemem.  Ve lakin selam yerde kalmazmış. Demeye geldim.

Tüm oturanların gözü çerçideydi. Hepsi merak içindeydi.

– Söyle dedi Osman Bey. Söyle. Gizlimiz saklımız yoktur. Söyle.

Çerçi söyledi.

– Yer yurt demem, dedi. Mahal, oba söylemem. Böyle söz vermişim. Böyle tembihlenmişim. Bir dağın öte yüzünde, iki çatalın arasında. Tezgâh açmış mal satardım. Buğday alıp koku verir, mal alıp kumaş biçerdim. İki büklüm  bir ihtiyar geldi yanıma. Saçları ak paktı. Benzi soluktu. Dermanı yoktu, bir kuru değneğe direnir dururdu.  Nerelisin oğul dedi. Maraş’tanım dedim. Yazıcıoğlu’nu  bilin mi dedi. Koskoca Yazıcıoğlu’nu kim bilmez  bibi dedim. O zaman işte, aha bu mendili çıkardı koynundan, bunu Yazıcıoğlu’na ver dedi. Döşek serip, gerdek dizmedim diye üzülmesin. Kavuşmadım, murat almadım diye yerinmesin. Bilsin ki Senemin eline erkek eli değmemiştir.  Senem gitmemiştir, evlenmemiştir. Bir yayla kızı gibi sevmiştir Senem. Senem kavlinde kati durmuştur, bilsin dedi. Selam eyledi.

Dinleyenlerin hepsi de ayağa kalktılar. Şaşırmışlardı. Senemin sevdasını bilmeyen yoktu bu diyarda. Off çektiler, ahh ettiler, ağlaştılar.

Hıçkırdı Osman Bey. Gözyaşları aksakalına  aktı. Boğuldu. Yüreğinde altmış yıl evvelin koru yeniden tutuştu, yeniden alevlendi. Kaynar kazanlar devrildi  yüreğinde. At bağışladı, tarla verdi, altın saçtı çerçiye.

Yapalakta, bir dolunay gecesinde, Seneme verdiği oyalı mendil vardı elinde. Öptü. Dudaklarına bastırdı. Ağladı.

O günden beri dilden dile dolaşır, türküden türküye karışır Senem’in sevdası. Geceleri nineler torunlarına, dedeler yiğit apalaklara bu sevdayı anlatırlar.

Ne zaman bir düğün kurulsa, ilk halaya duranlar Senem’in türküsünü söylerler. Nerede bir güzel kız görseler, Seneme benziyor derler.

Her yiğit kızın adı Senem’dir bizim yaylalarda.

Emir KALKAN

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ