YAVUZ SULTAN SELİM VE KANUNÎ SULTAN SÜLEYMAN DEVİRLERİNDE İSPANYA VE OSMANLI İMPARATORLUKLARI ARASINDA DENİZ SAVAŞLARI

YAVUZ SULTAN SELİM VE KANUNÎ SULTAN SÜLEYMAN DEVİRLERİNDE İSPANYA VE OSMANLI İMPARATORLUKLARI ARASINDA DENİZ SAVAŞLARI

Osmanlılar ile İspanyollar arasındaki deniz savaşı, Modern Çağ’ın bu iki büyük imparatorluğunun Avrupa dışına taşma ve genişlemelerinin sonuçlarından birisidir. Yavuz Sultan Selim tahta çıktığı sırada, İber dünyası Kuzey Afrika’da birçok şehri zaten işgal etmiş durumdaydı ve İspanya İmparatorluğu’nun Akdeniz’de elinde bulundurduğu topraklar arasında iletişim yollarına müdahale etme potansiyeline sahip olan bir korsanlık gelişiyordu. Babıali’nin yeni sultanı, Osmanlı İmparatorluğu’nun deniz aşırı ülkelerini birleştirmek amacıyla, yeni bir strateji, yani Venediklilere, Cenovalılara ve Rodos adasından gelen korsan gemilere karşı koymak için yeni bir donanma oluşturma politikası geliştirir.[1] Yavuz Sultan Selim’in bu dönemdeki gayretlerini İran Safavileri ve Mısır Memlukleri tehlikelerini azaltma konusunda yoğunlaştırması nedeniyle, Orta ve Batı Akdeniz Hıristiyan dünyasının etkisi altındadır.[2]

Uzak Magrip ülkeleri ve İtalyan boğazları, Yavuz Sultan Selim’in politikasının esas hedefleri arasında değildir. Bununla birlikte, bir faktör, gelecek asırlar boyunca deniz tarihini değiştirerek Akdeniz’deki güç dengesini alt üst edecektir: Bu faktör, Ege Denizinde korsanlık yapan ve sultanlığın el değişimi sırasındaki mücadelede Sultan Korkut’u destekleyen bir grup Türk denizcinin Magrip bölgesine sürgün edilmesidir. Bu durum Osmanlı İmparatorluğu’nun genişleme sürecinde yeni bir yönün ortaya çıkmasında katalizör rolü oynayacaktır.[3] Osmanlılar ile İspanyolların askeri, siyasi ve coğrafi çıkarlarının aynı alanda örtüşmesi nedeniyle, bu alanı kontrol etme mücadelesi bu iki devlet arasında açık bir çatışma ortaya çıkaracaktır. Eğer korsanlar (levantenler) stratejik bir noktada duran Cerbe adasında yerleşmemiş olsalardı, Kemal Reis’in[4] deniz seferleri sık sık Akdenizin bu bölgesi üzerinden gerçekleşmezdi.

İber yarımadasında ortaya çıkan Müslüman grupların (morişler) İspanya Krallığı’na karşı siyasi bir araç olarak kullanılamayacak kadar çok uzak olduklarını ve bu bölgenin İstanbul’dan kontrol edilemeyecek kadar mesafeli olduğunu da ayrıca belirtmek gerekir. İspanyollar ve Osmanlıların Akdeniz’deki güçlerini geleneksel olarak piyadeler üzerine dayandırmış olmaları nedeniyle 1502 yılında Venedik ile yapılan savaşın sona ermesi, bu iki karasal imparatorluğun etki alanını sınırlandırmıştı. Her iki imparatorluğun da etrafındaki alanları kendi denetimleri altında tutma ihtiyacı duymaları, onları güçlü filolar oluşturmaya ve aynı zamanda doğrudan kendi etki alanlarında olan stratejik noktaları tam olarak fethederek düşmanlarını dışlama çabasına itti. Bunun yanında, sürekli donanma kuvvetleri oluşturulması, sınırdaş güçlü düşmanların tehdidi altında kalmış coğrafi olarak dağınık topraklar arasında daha kesintisiz ve hızlı bir iletişim yapılmasını sağlar.

1514 ile 1519 arası Magrip’te bağımsız bir devlet kurmaya çalışan ve Oruç Barbaros’un liderliğini yaptığıTürk kökenli değişik korsanların aktif olduğu yıllardır; bu grupların Kuzey Afrika’da bulunması, Avrupalılar tarafından, yeni ve bağımsız bir korsan vekil-devletin doğuşu olarak görülmektedir. Bu kişilerin Türk ırkından olduğu iyi bilinmesine karşın, Babıali ile bağlantıları yoktu. Tersine, devletin uluslararası politikasını etkilemeyen bir iç problem kaynağı olarak kabul edilmişlerdir. Fakat asıl çatışma, Hayrettin’in fethettiği ülkeleri ve donanmasını, Suriye ve Mısır’ı henüz yeni fethetmiş olan muzaffer Sultan’a devretmesi sırasında ortaya çıktı. Politik ve dini düşman tarafından kontrol edilen çok önemli deniz girişlerine düşman tehditi yaracağı için, Cezayir (başkent)[5] sembolik olarak yeni bir Rodos adası haline dönüştürülmüştür. Her iki yöneticinin de, yani V. Şarl ve Kanuni Sultan Süleyman’ın yönetime gelir gelmez bu korsanları kendi topraklarından sürmek için seferler düzenlemelerine rağmen, sonuçlar farklı olacaktır. Kanuni Sultan Süleyman, St. John Tarikatı’nın üyelerini ve istihkamlarını yıkmakta başarılı olacaktır. Öte yandan, Kutsal Roma İmparatorluğu’nun ilerideki lider adayı, Cezayir önlerinde yenilecek, ve bu mağlubiyet Barbaros’un deniz gücünün ve yeniçeri kuvvetlerinin yenilmezlik unvanın artmasına neden olacaktır. V. Şarl, Tripoli şehrine ek olarak Malta ve Gozo adalarını Kudüs Tarikatı Şövalyelerine terk ettiğinde (bundan sonra Malta Tarikatı[6] olarak tanınacaktır), Akdeniz’in savunmasının bir kısmını savaşçı keşişlere bırakıyordu ve ayrıca Hıristiyanlığın başı olan bir prensliğin kurallarından birini uyguluyordu. Böylece Babıali için yine İber yarımadasından gelen yeni bir deniz tehdidi oluşuyordu. Portekiz donanması Ormuz Boğazı’nda bir koloni imparatorluğu oluşturmaktaydı. Bu koloni Osmanlıların bu alanda ilerlemesini bloke ediyor ve daha da endişe verici olan şey, eski zamanlardan beri dünyanın bu yöresinde mevcut olan ticari yolları değiştiriyordu. Böylece İspanyollar ve Portekizler İstanbul’un doğrudan rakipleri haline geldiler. Bu iki devlet, bu dönemde evrensel bir hanedanlık oluşturmak için planlar kuran Osmanoğullarının planlarını bozacak olan yeni düşmanlardır.

İspanyollar ve Lusitanlar, Babıali’nin genişlemesi için zaruri olan iki deniz bölgesini bloke edeceklerdir. Bununla birlikte, Barbaros Hayrettin’in cömert desteği, Osmanlı ordularının batı Akdeniz’e kolaylıkla ulaşmasını sağlayarak bu rakiplerden birini yok edecektir. Bu destek, rakiplerin çok daha fazla askeri ve ekonomik harcama yapmaları ile sonuçlanacaktır, ki bu kaynaklara başka bir durum yani Kanuni Sultan Süleyman’ın Orta Avrupa’da ilerlemesini durdurmak için de ihtiyaç duyuluyordu.

Osmanlıların Hıristiyan Avrupa’daki mükemmel istihbarat ağı, İran Safavilerinin Osmanlılara karşı Hıristiyanlar ile Şiiler arasına bir ittifak oluşturmak için Madrid ve Lizbon’a adam gönderdikleri konusunda divan’ı hızla bilgilendirir. İspanya yöneticilerinin uzaklardan gelen bu talebi dikkate aldıklarında düşündükleri alternatiflerden biri de, Babıali’ye bağlı olan yeni Magrip topraklarıdır. Kanuni Sultan Süleyman ülkesini kuşatan deniz alanlarının güvenliklerini güçlendirme ihtiyacı duymaktadır; ve bu amaçla yaptığı ilk iş, St. John Tarikatı Şövalyelerini Kudüs’ten çıkarmaktır. Bu yöntem, yeni Sultan’ın yönetimindeki Osmanlı İmparatorluğu’nun eskisinden daha tehlikeli olduğu izlenimini vermektedir. Çünkü, Yavuz Sultan Selim savaş eylemlerini İslam için yeni topraklar elde etme konusunda yoğunlaştırmıştı.

Anadolu kıyılarına bakan topraklardan asker keşişlerin sürgün edilmesi sonrasında, bu kimseler V. Şarl’ın koruması ve patronluğuna sarılacaklardır. V. Şarl bunlara Malta ve Gozo adalarını ve Tripoli şehrini verir; böylece asker keşişler korsanlık yoluyla Osmanlılara muhalefet etmeye devam ederler. Kanuni Sultan Süleyman ve V. Şarl korsanların düşman sularına gönderilmesi konusunda hem fikirdirler. Çünkü böylece korsanlar düşmanların su yolları sistemini alt üst ettiği gibi düşmanların korsanlarla mücadele için büyük masraflar yapmalarına sebep olmaktadır. F. Braudel’in belirttiğine göre, bu korsanlar resmi propagandacılar tarafından düşman bölgesinde kutsal savaş yapan “inanç savaşçıları” olarak sunulur; halbuki, gerçekte düşük yoğunluklu bir savaş, ya da bir çeşit “çirkin savaş” yapmaktadırlar.[7]

Barbaros’un adamları, daha önceleri V. Şarl’ın 1525’te bu toprağı kendilerine verene kadar Rodos’ta yaşamış olan Şövalyeler olarak bilinen, Malta Tarikatı’ndaki akranlarından daha önemli hale geleceklerdir. Batı Akdeniz, kendi kurallarını kendileri koyan ve uygulayan Hıristiyan kökenli korsanların kontrolü altında olan bir alandı.[8] Modern zamanların Osmanlı denizcilerinin en iyilerinin yetişeceği büyük bir ekip haline gelen Barbaros ve adamları, bu konuda modern teknik ve taktikler getirmişlerdir. Örneğin, ufak gemi filolarının oluşturulması Batı Akdeniz’deki antik Katolik hükümranlığına son verecektir.

Devlet donanmaları, bu sularda yüzen korsan gemileri ile savaşacaktır. Barbaros’un adamları, Hıristiyan gemilere saldırmaktan başka, Katoliklerin Müslümanlara yaptığı baskıyı azaltarak ve bunların dinlerini serbestçe uygulayabileceği İslam topraklarına göçmelerine yardımcı olarak İspanya Müslümanlarının yardımına koşacaktır.[9] Ayrıca, Barbaros ve adamları, İspanya topraklarında gerilim oluşturmak ve İspanya Müslümanlarının isyanlarına destek amacıyla onlara silah ve stratejik bilgi verecektir.[10] V. Şarl ve kardeşi Ferdinand, Babıali’nin Baltık muhaliflerine dönük benzer bir politika izleyecektir.[11] Bir defa daha her iki imparatorluğu da benzer askeri ve diplomatik silahları kullanırken görmekteyiz.

Kanuni Sultan Süleyman’ın Macar Seferi Osmanlı ve İspanya İmparatorlukları arasındaki deniz savaşını yeniden tanımlamada kritik bir rol oynayacaktır. İkinci Mohaç Savaşı, V. Şarl’in haklı olarak kendisine ait olduğunu düşündüğü toprakların Kanuni Sultan Süleyman’ın eline geçmesine yol açmıştır. Macaristan Kralı II. Louis İmparatorun bir kız kardeşi ile evlenmiştir ve böylece yeniçeriler Habsburg’a doğrudan ait olan bir memleketi işgal ederler. Macar kralından dul olan Mary, İmparatorun en önemli danışmalarından birisi olmuştur ve bu durum Osmanlıların Macaristan ve Avusturya’ya sürekli bir tehlike kaynağı olarak durduğunu göstermektedir. Şarl, imparatorluğunun bir kısmını kardeşi Ferdinand’a verdiğinde, Türklerle ilgili sorunları büyük ölçüde unutmuştur. Bununla birlikte, hem Macaristan’ın kaybedilmesi hem de Hayrettin’in Cezayir’deki gücünün artışı, ona bu konuyu ihmal edemeyeceğinin hatırlatmıştır. Kanuni Sultan Süleyman, Viyana şehrini kuşatarak Tuna bölgesini almaya karar verdiğinde, Şarl’ın görünürdeki ilgisizliği tamamıyla sona ermiştir. İmparatorun o ana kadar ilgisi Fransa’ya karşı savaşında İtalya’daki hakimiyetini artırma üzerine yoğunlaşmıştı. Denizcilik açısından Hıristiyan tarafın lehine Akdeniz’deki savaşın dengesini bozan yeni bir faktör ortaya çıkmıştır. Cenevizli amiral Andrea Doria, Kral Francis ile ittifakını bozar ve hem kendi kişisel donanmasını ve hem de İtalya Cumhuriyeti’nin donanmasını İmparatorluk kuvvetlerini desteklemek için harekete geçirir. V. Şarl, ilk defa, istikrarlı ve uzun süreli bir denizcilik politikası yürütebilecek güvenli ve profesyonel bir donanmaya sahip olmuştur. Bu yeni müttefikinin ilk faaliyetleri, İtalyan boğazları boyunca deniz seyri seferini güven altına alabilmek için Magrip’de Barbaros’a kaybedilen yerleri geri alma teşebbüsleri olmuştur.

Paradoksal olarak Andrea Doria’nın konumunu değiştirme ve imparatorluk tarafına katılma kararı, İspanyollar ve Osmanlılar arasındaki savaşın Kanuni Sultan Süleyman hükümranlığı altındaki Osmanlılar tarafından kazanılmasını belirleyecek etkili bir faktör olacaktır. Fransa bir müttefiki olan Cenova’yı kaybedince, tamamen tecrit edildi ve tüm sınırları Habsburg Krallığı tarafından sarıldı. Fransa düşmanına karşı direnmede kendine yardım edecek yeni bir müttefik bulma ihtiyacı hissetmektedir ve bu nedenle de tek kurtuluş olarak İstanbulla işbirliğine başlar.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ