YABANCI YAZARLARA GÖRE TÜRKLERDE SAVAŞ VE TAKTİK

YABANCI YAZARLARA GÖRE TÜRKLERDE SAVAŞ VE TAKTİK

Dünya üzerinde yaşamış ve yaşamakta olan her bir millet diğerlerinden farklı özelliklere sahip olmuş ve bu karakteristik özellikleriyle tanınmışlardır. Toplumları meydana getiren insanların deri rengi, ırkî ve antropolojik özellikleri, hayat tarzları, dinî inanış ve anlayışları, eğlence ve törenleri, kullandıkları kap kacaklar, silahlar ve araçlar ve hatta ordu teşkilatları kendilerine has ve pek çok farklı özelliklere sahip olup olmamaları onları birbirinden ayıran faktörler olmuştur. Milletleri birbirinden ayıran farklı alışkanlık, uygulama ve kurumların detayları üzerinde düşünmemiz de mümkündür. Tarihte, Sümerlerin yazıyı icat etmeleri, eski Mısırlılar inşa ettikleri piramitleri, Fenikeliler ve Venedikliler gemicilikleri ve deniz ticaretindeki ustalıkları, Grekler üzüm, şarap üreticiliğindeki maharetleri, Romalılar sahip oldukları topraklar üzerinde uyguladıkları usta siyasetleri gibi ilk anda göze çarpan bir takım belirgin özellikleriyle tanınmışlardır. Türk adının ortaya çıkmasıyla birlikte ise, bu millet ile karşı karşıya gelen diğer toplumların zihninde ilk beliren özellikleri savunma ve ordu kurma konusundaki ustalıkları olmuş, konuyla ilgili akademisyenlerin aynı veya farklı fikirler ortaya koymalarıyla birlikte, her yeni belge ve değerlendirme Türklerin askerî özellikleri hakkında bilinenlere yenilerini eklemekte ve eskilerini desteklemektedir. Bu sebeple, bu makale bir yandan Türklerin askerlik yetenekleri konusunda bilinen bazı özelliklerini yeniden gözden geçirirken diğer yandan da ilk kez ortaya çıkmış olan belgelerle karşılaştırmayı amaçlamaktadır.

Herodotos’un “Tarih”i, Xenophon’un “Anabasisi”i ve Ammianus Marcellinus’un “Tarih”i, eski Türk topluluklarına mensup kavimlerin yaşayış tarzları, karakter özellikleri hakkında bilgi vermektedirler. Ayrıca, Justinianus’un tarihçisi Procopius, 552-558 yılları arasını ele alan, Wars (Savaşlar) adlı sekiz kitaptan oluşan eserinde, Vandal, Got ve İran savaşlarını anlatırken kendilerini yakından etkileyen Hunlar ve Avarlar gibi kavimlerin özelliklerinden bahsetmektedir. Şüphesiz altıncı yüzyıldan çok önce Türkler Orta Asya’da yaşamaktaydılar. Ancak, ilk kez 552’de “Göktürk” Devleti olarak ortaya çıkmalarına kadar Bizans kaynaklarında “Türk” adı geçmemiştir. Altıncı yüzyılda ise; İpek Yolu’nun güvenliği, ipek ticareti dolayısıyla Türk-Bizans ilişkilerinde önemli bir dönem başlamıştır. İki devlet arasında ekonomik ihtiyaçların bir sonucu olarak ortaya çıkan ilişkiler, sonraları askerî ve siyasî bir mahiyet kazanarak artmıştır.

Altıncı yüzyılın ikinci yarısında, Bizans İmparatorluğu tarihinin de önemli bir meselesi haline gelen Türkler, böylece tarihî kaynaklarda da yer almışlardır. Eski Türk topluluklarına mensup olan Göktürklerin adının geçtiği üç önemli kaynak vardır. Zemarchus başkanlığında Göktürklere gönderilen elçilik heyetinde bulunan Menandros, Protector (Koruyucu) adlı eserinde, Orta Asya’daki Türklerle ilk karşılaşmasında gördüklerini kaleme almıştır.

Eser, 558-582 yıllarını içine almakta olup bütün halinde günümüze ulaşamamıştır. Menandros eserinde daha çok Türklerin fizikî görünüşleri, inançları, yaşayış tarzları gibi konuları ele almaktadır. Menandros’un kitabı, Orta Asya’daki Türklerden ve “Türk” adından bahseden ilk Bizans kaynağı olarak Türk tarihi için de oldukça önemlidir. Theophylactus Simocattes ise, 582-602 yılları arasında hüküm sürmüş olan İmparator Maurice[1] Dönemi’nin tarihini yazmıştır. Theophylactus’un Karadeniz’in kuzeyindeki milletler ve Türkler hakkındaki anlatımlarında Menandros’tan etkilendiği anlaşılmaktadır. İmparator Maurice’in (582-602), ülkesinin etrafında bir güvenlik meselesi oluşturan milletlerin askerî durumlarından bahseden Strategicon (Strateji) adlı eseri ise, konumuzla ilgili doğrudan bilgiler vermektedir. Maurice, eserinde sadece Türkler ve diğer milletlerin savaş tekniklerinden bahsetmez. Aynı zamanda bunlara karşı hangi tür stratejiler uygulanması gerektiği konusunda da halkını uyarır. Böylece altıncı yüzyılın ikinci yarısı boyunca, farklı Bizans İmparatorluğu’nun tarihçileri tarafından kaleme alınan eserlerde Türk tarihini ve özellikle de tarihçilerin Türkler hakkındaki görüşlerini kesintisiz olarak öğrenebiliyoruz.

Kaynaklardaki bilgilerin değerlendirilmesi sonucunda, tarihçilerin Türklerin karakteristiği hakkında ilk gözlemledikleri özelliklerinin askerî vasıfları olduğu göze çarpmaktadır. Şimdi Bizans kaynaklarında Türklerin bu özelliklerini anlatan kısımlarla diğer kaynaklardaki bilgilerin karşılaştırmasını yaparak, bunların doğruluğunu tespit etmeye çalışalım.

Bizans İmparatoru Maurice, İskit halkının karakterinden söz ederken bunlardan “sadece Türkler ve Avarların askerî bir sisteme sahip” olduklarından bahsederek bunların içerisinde de yalnızca Türklerin kendilerini savaş için hazırladıklarını belirtir.[2]

Bozkır ikliminde yaşayan bir millet olan Türkler için bu sert iklim şartları, coğrafî faktörler, Orta Asya’daki diğer boy ve milletler arasındaki mücadeleler zorlu bir hayat tarzını gerektiriyordu.[3] Bu çetin şartlar Türklerin savaşçı olarak yetişmesine sebep olmuş ve tarihte de “ordu-millet” olarak tanınmaları sonucunu doğurmuştur. Soğuk ve sert iklim şartlarında yaşayan insanlar, zor şartlara kolaylıkla alışabilirler. Maurice’in açıklamalarına göre de, Türkler, “her türlü yokluk ve kıtlığa, sıcağa ve soğuğa dayanıklıydılar”.[4]

Maurice’in bu ifadeleri, Ammianus’un Hunlar hakkında yazmış olduğu karakteristik özelliklerle benzerlik göstermektedir. Bizans tarih yazarlarında, özellikle Maurice’in diğer milletler hakkındaki izahlarında, ırkî özellikler bakımından birbirine benzeyen toplulukları veya milletleri aynı kategoride değerlendirmek adeta bir gelenek haline gelmiştir. Mesalâ Maurice, bir yandan kuzeybatı ülkelerinin insanları olan Lombartlar, Franklar ve bunlara benzeyen diğer milletleri (ki Tacitus’un Almanlar hakkında yazdıkları da Maurice’in Lombartlar ve Franklarla ilgili olarak söylediklerine benzemektedir)[5] aynı grupta tanımlarken; Türkler (Göktürkler), Avarlar ve Karadeniz’in kuzeyindeki diğer bazı toplulukları da İskit olarak ifade etmiş ve bunların benzeyen özelliklerini de genelleştirmiştir.

Türklerin savaşa yatkın bir millet olmasının tek sebebi, tabii şartlar değildi elbette. Onların millî tabiatlarından kaynaklanan “bağımsızlıklarına olan düşkünlükleri”[6] ve ayrı ayrı boylar halinde yaşama istekleri, birbirinin üstünlüğünü kabul etmeyen, fakat birbirine komşu olarak yaşayan boylar arasındaki mücadeleleri arttırmıştı. Bütün bu boylar arasında her biri lider olma sevdasına düşmüş ve bu mücadeleler Çin entrikaları ile körüklenerek Türk toplulukları arasındaki iç savaşlar yıllarca sürdürülmüştür. Kendi aralarında bir araya gelmelerini engelleyen bir durum olarak ortaya çıkan “baş olma sevdası”nın üstesinden gelinemediği halde Türkler bir de Çin’i hakimiyet altına almaya çalışmışlar ancak bu konuda uzun süreli bir başarı sağlayamamışlardı. İşte bütün bu karakteristik özellikler ve çevre şartları Türklerin her an savaşa hazır olmalarını gerektiriyordu.

Böyle sert bir iklimde Türklerin savaşlarda ve ulaşımda en büyük yardımcısı atlardı. Maurice’e göre, Türk “Çocukları 3-4 yaşlarından itibaren koyun sırtında ata binme talimi yapar, erkek ve kız çocuklar daha sonra at üzerinde alıştırmalarına devam ederek erken yaşta iyi at binicileri olurlardı. Böylece yetişkin olduklarında büyük bir ustalıkla ata binerler, atı üzerinde yer, içer, uyur ve bütün günlerini geçirirlerdi. Hunlarda olduğu gibi Göktürkler de adeta yürümekte güçlük çekerlerdi”.[7]

Türklerde atın toplum hayatında oynadığı rol hakkında elbette söylenecek çok şey vardır. Öncelikle, Türkler, tabiatla mücadele ederken ona hakim olmayı sağlayacak en uygun vasıtaları da kullanmışlardı. Bunların da en başında geleni at idi. Yaşadıkları çevreye uygun hayat standardını ve tarzını at sayesinde geliştiren Türkler “atlı-göçebe medeniyet”i oluşturmuşlardır.[8] Ancak konumuz itibariyle burada özellikle Bizans yazarlarının görüşlerine yer vereceğimizden atın Türk toplumundaki yerini detaylı bir şekilde ele almayacağız. Maurice, Türklerin, kişi başına birkaç at olmak üzere savaş meydanına çok sayıda atı getirerek hem yiyecek ihtiyaçlarını karşıladıklarını[9] ve hem de düşmana kalabalık bir ordunun kendilerine doğru geldiği hissini vererek hasımları arasında korku oluşturmaya çalıştıklarını anlatmaktadır.[10] Türkler, Romalılar ve İranlılar gibi siper kazmazlardı. Atlarını çadırlarının yanına birbirine yakın bir şekilde bağlayıp sıralayarak savaş başlayıncaya kadar bu şekilde korunurlardı. Savaş meydanına getirilen atlar, özel zırhlarla örtülü olduklarından bir Türk askeri için onlar, savaş anında bir kalkan vazifesi gören bir koruyucuydu.

Savaş aleti olarak Türkler, zırh, kılıç, ok ve yay kullanırlardı.[11] Diğer alanlarda olduğu gibi savaş aletlerinin yapımında da Türkler arasında demir önemli bir madendi. Türkler, Bizans elçilik heyetine ticaret yapmak amacıyla demir sunduklarından, Menandros, karşılaşmış oldukları diğer milletler içerisinde Türkleri demir madenleri ile tanımıştı.[12]

Göktürklerle Avarların benzer bir askerî sisteme sahip olduklarını belirten imparator Maurice, Bizans’ın o zamana kadar Göktürkler ile doğrudan doğruya herhangi bir savaşa girişmemiş olmaları sebebiyle Türk savaş tekniğini de yakından gözlemleyememişti. Fakat, İmparatorluğun yakınında bulunan sürekli düşmanları olan Avarların savaş teknikleri veya onlar vasıtasıyla Türkler hakkında almış oldukları bilgiler sayesinde Türk savaş yöntemleri ile ilgili bilgi vermektedir. Maurice’e göre “Türkler, Romalılar ve İranlılardan farklı olarak, Avarlar gibi ordu kuvvetlerini belirli bir derinlik içerisinde yerleştiriyorlardı ve kuvvetlerinin çoğu atlı askerdi. Atlı askere sahip olmanın faydalı tarafları olduğu gibi zararlı yönleri de vardı. Çünkü Türkler, mücadele boyunca atlarından hiç inmezler ve hatta yürümekte güçlük çekerlerdi. Kendi ayakları üzerinde de uzun süre duramazlardı.”[13]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ