XX. YÜZYILIN BAŞLARINDA KAZAKİSTAN SOSYO-POLİTİK DÜŞÜNCESİNDE MİLLÎ MESELE

XX. YÜZYILIN BAŞLARINDA KAZAKİSTAN SOSYO-POLİTİK DÜŞÜNCESİNDE MİLLÎ MESELE

Kazakistan’ın kültürel-medenî manzarası tüm tarihi boyunca sürekli değişime uğramıştır. Bu değişiklikler, objektif nedenlerden dolayı değil, iktidarların yürüttüğü sunî, geniş çaplı sosyal, ekonomik, politik, etnokültürel ve göç politikaları sonucu oluşmuştur. Bu değişim süreci Kazakistan’ın kendi bağımsızlığını kaybederek Rusya’ya katılması ve Sovyet dönemindeki baskıcı merkezî hükümetin varlığı ile bağlantılı olmuştur. Özellikle son dönemde ülkenin çıkarları, özellikleri ve mantalitesi genel politik hattın belirlenmesinde önemsiz bir etken olarak görülmüştür.

Totaliter rejim döneminde, ideoloji, tarihin gerçek akışına yeni bakışla yaklaşmayı yasakladığından, cumhuriyetin objektif tarihini yansıtmak pratik olarak imkansızdı. Bugün millî tarihimiz bu boşlukları doldurmak zorundadır. Bu, henüz hayattayken milliyetçi ve asî olarak bilinen politikacılarla da ilgilidir. Son olaylar, tarih alanındaki bilgilerimizin büyük kısmını yeniden gözden geçirmek ve değerlendirmeye tabi tutmak zorunda olduğumuzu göstermektedir. İlk önce, belirli kişilerin toplum hayatındaki rolü ele alınmalıdır. Tarihi şahsiyetsizleştirmekten vazgeçerek XX. yy.’ın 20-30’lu yıllarında ülkenin gelişimine büyük katkıda bulunmuş sıra dışı yöneticilerin fikir ve faaliyetlerini ortaya çıkarmak, tarihî olayların dinamiğini daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır.

XX. yy.’ın 20-30’lu yıllarında Kazakistan’ın fikir önderlerinin mahvedilmesi her şeyden önce millî meselenin yorumu ile ilgiliydi. Dünya tarihi ve politikasında millî münasebet meseleleri her zaman ön plana çıkarılmıştır. Ele aldığımız dönemde de millî meselenin teorik ve pratik çözümü Kazakistan’ın politik ve ekonomik gelişiminin perspektifleri ile doğrudan bağlantılıydı.

Geniş anlamda millî mesele, milletler ve diğer etnik gruplar arasındaki genel ve özel ilişkilerin bir uyum içinde yürütülmesi demektir. Millî meselenin teorisi etnopolitik anlam içeriyor. Marksist görüşe göre, tarih milletler arasındaki ilişkilerle değil, öncelikle sınıflar arasındaki mücadele sırasında gelişmektedir. Tarihi olaylar, komünistlerin insan hayatında millî etkenin rolünü önemsemediğini ve tam tersi, milletler arasındaki entegrasyona aşırı değer verdiklerini açık bir şekilde sergilemişti.

Kazak aydınlarının büyük kısmı, Kazakistan’a kendi kendini yöneten ve bağımsızlığı öngören bir statü verilmesini talep ediyordu. Özerkliğin teorik anlamı da bundaydı. Oysa bu fikirler Bolşeviklerin ülkede ve dünyada giderek güçlenen sınıf mücadelesi fikrine ters düşmekteydi. Örneğin, S. Sadvakasov, Goloşçekin’in “Küçük Ekim” politikasına karşı, Kazakistan’da “Vatandaş barışı” programını teklif ediyordu. “Küçük Ekim” programı aslında merkezî iktidarın, tüm problemlerin ideolojikleştirilmesi ışığında, Sovyet rejiminin yerleşmesine karşı tepkilerin artacağı fikrinin yerel yorumu idi. Bu program Kazakistan dahil tüm ülkede cezaî tedbirlerin artmasını öngörüyordu.

Millî meselenin önemli bir parçası da ekonomidir. Bugün bu etken olmadan millî meseleyi ele almanın ve çözümlemenin, yani gerçekte millî münasebetleri uyum içine sokmanın imkansız olduğu anlaşılmıştır. Kazakistan’ın objektif ve olumsuz tecrübesi bunu kanıtlamıştır. Yani, millî ilişkilerin ekonomik etkenlerden ayrı ele alınması probleme zarar vermekte ve onu doğru anlamayı engellemektedir diyebiliriz.

1920’li yıllarda tüm ülkede yürütülen sosyalizmi kurma faaliyetleri kenar bölgelerdeki değişimin de yol ve metotlarının aranmasını hızlandırdı. Merkez ve taşralardaki ekonomik, politik, manevî durumun aynı olmadığını herkes anlıyordu. Buna göre de millî cumhuriyetlerin gelişiminde ölçülü ve rasyonel bir yaklaşım gerekmekteydi.

Çeşitli fabrikaların yapıldığı bölgelerin yerel şartları ve imkanlarının, özelliklerinin önemsenmemesi, ekonomik politikaların yürütülmesine volüntarist yaklaşım sadece bölgelerde değil, bütün Sovyetler Birliği’nde üretim güçlerinin eşit olmayan gelişimine sebebiyet verdi. En önemlisi bu durum çok ağır ekonomik, sosyal ve demografik sonuçlar getirdi. Üretim alanında esas dikkat emir ve bürokratik metotlarla gelişimi hızlandırmaya yöneltildi. Tedricilik, gönüllülük, dayanma ve sabır dikkate alınmadı; yerel şartlar, millî kültürel ve tarihî özellikler hiç önemsenmedi.

Kazakların hayatlarını idame sistemine en büyük darbeyi Moskova’nın göçebe ve yarı göçebeleri zorla iskan politikası vurdu. Öyle ki Stalin’in teorisine göre göçebe hayat tarzı yalnız aşağı düzeydeki toplumlar için karakteristik idi. Hayvancılıkla karşılaştırılınca tarım sektörü Kazakistan’da önemli bir yer işgal etmiyordu. Bunun için de ülkede mecburî iskan, halkı açlığa mahkum ediyordu, halkın temel hayat kaynağı yok ediliyordu.

Ekim İhtilali’ne kadarki Kazakistan, bir sömürge idi. Çarlık rejimi, ülkedeki tüm hammadde ve doğal kaynakları sömürüp götürmeyi amaçlıyordu. Bu rejim ülkedeki “fazla” topraklara göçmenler yerleştiriyor, kültürel faaliyetleri engellemek için misyonerleri ve maarifçiliğin kendi anladığı şeklini kullanıyordu.

“Kazaklar” kitabının yazarı M. B. Olkott’un düşüncesine göre, yeni iktidar önceleri halk ile belli bir işbirliğine gitmeyi başardı. Çünkü iktidarının ilk yıllarında Sovyet rejimi o ana kadar Kazak toplumunda varolan hayat tarzının korunmasını destekliyordu. Fakat önce otlakların mülkiyetinin gözden geçirilmesi ile ilgili tedbirler, sonra ise 1928 yılında yapılan hayvan ve buğday ürünlerine el koyma faaliyetleri gerek Kazak gerekse de Rusların hoşnutsuzluğuna sebep oldu. Yönetim kurumlarında çalışan Kazaklar daha sık dışlanmaya başlamıştı. Kolektifleşme sürecinin başlarında ihtilal mücadelesine katılmış olan Kazaklar artık bu ihtilale karşı çıkıyordu. 1930’lu yıllarda zorakî yollardan gelinen durum 20’li yılların sonlarında başlatılmıştı.[1]

Tarım alanında gerekli olan tedbirlerin farklı şekilde algılanması 1923 yılı Mart ayında gerçekleştirilen 3. Bölge Parti Kongresi’nde ortaya çıktı. Bu kongrede Vayuşteyn, “Kırgızistan’da parti ve Sovyet faaliyetlerine yaklaşım metotları” adlı bir konuşma yaptı. Konuşmacı tebliğinde zenginlerin elindeki hayvanların alınmasını ve fakir ailelere dağıtılmasını istiyordu. O zaman Vayuşteyn’in teklifi desteklenmedi, çünkü bu tedbirler henüz bir çözüm değildi. Büyük hayvan sürülerini beslemek için geniş meralar gerekmekteydi. Halk tam bir müsadereden geçici olarak kurtulmuştu.

F. Goloşçekin’in Kazakistan’a gelmesiyle durum değişti. Nisan-Mayıs 1926 tarihinde ülkede Komünist (Bolşevik) Partisi’nin 2. kongresi gerçekleşti ve bu kongrede Goloşçekin’in zenginlerin mal ve hayvanlarını müsadere etmeyi öngören “Küçük Ekim” programı teklif edildi. Bu programa karşı çıkanlar, her ne kadar geçerli deliller gösterseler de, Kazak zenginlerinin çıkarlarının savunuculuğunu yapmakla suçlandılar. Daha sonraları Kazakistan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti (KÖSSC) Bakanlar Kurulu Başkanı olan ve tüm meselelerde güç kullanma yönetiminin Kazakistan’da yerleşmesine yardım eden U. İsayev, Golosçekin’e tam destek verdi.

1926-1928 yıllarında tartışmalar hâlâ sürüyordu. Ama kolektifleşme hızlandıkça ve tek mümkün olan stratejik hedef haline gelince bu tartışmalar bitti ve sadece farklı düşünenlerin linç edilmesi ve yok edilmesi kaldı.

Kazakistan’ın gelişim perspektifleri hakkında Merkez’in talimatlarına aykırı düşen fikirlere sahip olmak tehlikeli idi. Ama yine de ülkenin sosyal ve politik hayatında göçebelerin iskanı ve tarımın geliştirilmesi politikaları ile ilgili kendi görüşleri olan kişilere rastlamak mümkündü. M. G. Sirius, S. P. Şvetsov, N. D. Kondratyev, A. V. Çayanov, A. N. Çelintsev vd. partinin genel hattına ters düşen kendi fikirlerini açıklamanın tehlikeli olmasına rağmen ülkenin gelişim perspektifleri ile ilgili tartışmalara katılıyorlardı.

Kazakistan’ın Devlet Plânlama Komitesi’nde çalışan ve her türlü bilgi ve belgeye ulaşma imkanı olan M. G. Sirius, ülkenin iklim özelliklerinden dolayı hayvancılığın daha verimli olacağı ve susuz tarımda başarı elde edilemeyeceğinde ısrarlıydı.

A. N. Çelintsev, Kazakistan’ın tarım alanlarının artırılması yanlısı idiyse de, yine tarım bölgelerini iklim şartlarına göre sınırlıyor ve ağırlığı hayvancılığa veriyordu. Çelintsev göçebeleri zor kullanarak hızlı bir şekilde iskan ettirmenin karşısındaydı. O, problemin tedricen ve doğal tarihi süreç içinde çözümleneceğine inanıyordu.

S. P. Şvetsov’un fikrine göre ise, göçebe hayat tarzının yok edilmesi sadece bozkır hayvancılığı ve buna dayalı hayat tarzını değil, bozkırların kendini yok ederek kuru çöle dönüştürecek. S. Şvetsov kendi teorisinin ana fikirlerini “Kazakistan’ın İklim ve Yaşamı” adlı makalesinde ortaya koymaktadır. Eskiden beri insanlığın gelişiminin üç evreden geçtiği bilinmektedir.

Bunlar:

  • Avcılık
  • Hayvancılık
  • Tarım kültür tipleridir.

Herkes bu fikre uyarak göçebeleri barbar kabul ediyor, kültürün sadece tarımla uğraşan halklarda olduğunu, göçebelerin bunu anlayamayacağını iddia ediyordu.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ