XX. YÜZYIL DOĞU TÜRKİSTANI’NDA SÛFÎ SİLSİLELERİ VE EVLİYA SEVGİSİ

XX. YÜZYIL DOĞU TÜRKİSTANI’NDA SÛFÎ SİLSİLELERİ VE EVLİYA SEVGİSİ

Kaşgar İslam Emirliği sırasında (1865-1877), Emir Yakup Bey, 17. yüzyıldan beri Doğu Türkistan’ı yöneten prestijli Nakşibendî ailesi mensubu Buzurk Hoca’yı iktidardan uzaklaştırmasına rağmen Doğu Türkistan’da Sufilik ve Evliya Sevgisi çok güçlüydü.[1] Yakup Bey kendisi Nakşibendî ve Kadiri şeyhlerinin takipçisi, bu yolun büyüklerinin türbelerinin ve evliyalarının şevkli bir propagandacısıydı. Yakup Bey, kendisinden iki asır önce yaşamış olan Nakşibendî tarikatının kurucusu, ülkesinin başkenti Kaşgar’ın en önemli Evliyası ve dini rehberi olan Afak Hoca’nın hatırasına çok saygı duyardı. Yakup Bey aynı zamanda bir çok türbenin restorasyonu ve genişletilmesini emretti ki bunların arasında en ünlüleri Bibi Maryam, Ordam Padişah ve Sa’tuk Buğra Han türbeleriydi. Doğu Türkistan 1949’daki Çin Marksist Devrimi’ne kadar Hac yolları ağıyla Hindistan ve Osmanlı’ya bağlanıyordu ve bu yollar üzerinde birçok Sûfi dergahları bulunuyordu. Sûfi Kardeşliği bu yollar vasıtasıyla iktisadi, kültürel ve diplomatik ilişkilerde kayda değer rol oynamıştır. Mesala Türk Halveti ve Nakşibendî Sûfi kuruluşları Osmanlı’nın Kaşgar’a yaptığı askeri desteğin sağlanması konusunda yardımcı olmuştur.[2] Yakup Bey’in öldürülmesi ve Çin’in Kaşgar’ı tekrar ele geçirmesini takip eden onlarca yılda birçok Sûfinin öldürüldüğü veya sınır dışı edildiği ve türbelerin yerle bir edildiğini öğrenmekteyiz. Bununla birlikte birçok Sûfi dergahının aktif olduğu ve evliya kültünün halkın hayatında az çok varlığını sürdürdüğü söylenebilir. 20. yüzyılın ilk kısmında Doğu Türkistan Müslümanlarının siyasi hedefi Çin egemenliğinden kurtulmak ve vahalarda şer’i hukuku yegane hukuk olarak yürürlüğe koymak olmuştur. Bir çok dini şahsiyet (ahund) hatta Sûfiler kısa ömürlü ve Şeriata dayanan bağımsız devletlerin kurulmasını sağlayan ayaklanmalara katıldılar. Bunun yanında 20. yüzyılın başlarında Basmacılar ayaklanmasının Sovyetlere yenik düşmesiyle Sovyetlerin dini zulümlerinden kurtulmak için Sovyet Fergana’dan Doğu Türkistan’a kaçan ve genellikle Nakşibendî olan Özbek şeyhlerle Elit Sûfilik yeniden canlanmıştır. Genellikle Nakşibendî olan Elit Sûfilik Komünizm öncesi Doğu Türkistan’da şeyhler tarafından birçok medrese vasıtasıyla iyi temsil edilmişti.

Elit Sûfilik

Sözlü kaynaklar bize, 20. yüzyılın başlarından itibaren Ferganalı Sûfîler ve haleflerinin Doğu Türkistan’daki Sûfiler arasında iyi konumda olduklarını açıkça göstermektedir.

Kesinlikle, Nakşibendîyenin iki ayrı koluna mensup olan Ferganalı şeyhlerin başta Doğu Türkistan’ın güneyi, sonra da bütün Doğu Türkistan’da dergah ve müritlik ağlarını kurmayı başardıkları söylenebilir. Bu ağlar hâlâ varlığını sürdürmektedir ki ben de bu ağların kurucularının tarihini Kaşgar, Yarkent, Hotan ve Urumçi’deki temsilcilerinden öğrendim.[3]

Belirlediğim ilk silsile Nakşibendiyye Hafiyye’ye bağlı “Medrese-temelli Nakşibendîye” idi. Sessiz zikr (zikr-i hâfi) yapıyorlardı.

İkinci silsile ise Nakşibendi Cehriyye’ye bağlı olan “Dergah-temelli Nakşibendîye” idi ve hem sesli (zikr-i celî) hem de sessiz zikr yapıyorlardı. Benim sunduğum isimlendirmeye göre, birinci silsile medreseye dayanmakta ve şeyhleri genellikle hem Sûfiler hem de ulemadan oluşmaktaydı. İkinci silsile ise Sûfi tekkelerine (dergah) dayanmaktaydı.

Nakşibendiyye Hafiyye / Nakşibendiyye Tâkibiyye

“Medrese-temelli Nakşibendîye” silsilesinin kurucusu Basmacılar ayaklanmasının 1926’daki başarısızlığından sonra Fergana’dan kaçan Namanganlı Şeyh Kameruddin (ö.1938)’dir. Nakşibendîye’nin tanzimcisi ve Mucahidin-i Nakşibendî’nin kurucusu olan Hindistanlı Ahmet Serhendî’nin izindeki Şeyh Kameruddin, Nakşibendiyye-Hafiyye’nin Orta Asya’daki temsilcisiydi. Kameruddin’in Sûfilik silsilesinin ismi Nakşibendiyye-Tâ-kibiyye idi. Takibiyye, bilinmeyen bir tarihte Uş’ta ölen Kameruddin’in babası Salahattin-i Takib’in lakabından gelmektedir. Kameruddin 5 yıl Kargalık vahasında bulunduktan sonra öldüğü yer olan Yarkent çevresine daimî yerleşti. Bu Sûfi şahsiyet, ruhani bir önder veya reis ve aynı zamanda, sosyal ve siyasi danışman olarak çalışmakla Şeyhin siyasi boyutuna bir örnek teşkil ediyordu. Zira O, 1938’de Müslümanların Tungan/Hui’lere (Çinli Müslümanlar) karşı ayaklandığı dönemde Kargalık’a temsilci olarak atanmıştı. Daha sonra Kameruddin hapse atıldı ve öldüğü yer olan Çin’e sürüldü. Onun yerini takipçilerinden biri olan Şeyh Eyyüp Kâri (Ziyauddin el-Yarkendi) (ö.1952, Yarkent) devraldı ve Nakşibendiyye-Tâkibiyye’ye Cumhuriyet devrinin son döneminde başkanlık ederek ağını bütün Doğu Türkistan’da sağlamlaştırdı. Eyyüp Kârî, Cumhuriyet rejiminin sonuda ve Komünist Doğu Türkistan’ın ilk yıllarında Nakşibendi Sûfîleri üzerine en güçlü etkiyi bırakan şeyhtir. 1945’te Yarkent’te “Chong Medrese” (Büyük Medrese) adıyla özel bir medrese kurdu, ki bu medrese, Doğu Türkistan’da Nakşibendiyye-Hafiyye’nin kaynağı oldu.

“Dergah-temelli Nakşibendîye” veya Nakşibendiyye-Cehriyye gibi Doğu Türkistan’daki kollarından ayrılan Nakşibendîyyenin özelliklerine ilişkin olarak, Kalenderler ve Evliya muhabbeti gibi diğer hareketlerin üstünde olduğu, Nakşîbend-i Tâkibiyye şeyhlerinin genellikle medresede eğitim gördüğü ve daha da önemlisi, bu şeyhlerin medrese ve dergahlara sistematik bir şekilde katıldıklarının belirtilmesi gerekir. “Kurlık”, “avamî” Sûfilikten ayırmak için bir “elit Sûfilik”i temsil etmişlerdir ve bu daha sonra İşanizm olarak adlandırılmıştır.[4] Özellikle bu kolun önde gelen şeyhleri Hindistan’daki Deoband’ın medreselerinde eğitim gördüler. Nakşibendiyye-Takibiyye’nin takipçileri geçmişte ve günümüzde evliya muhabbeti ve her türlü Sûfilik çalışmasına karşıdırlar. Onlar Deobandi Sûfileri gibi an’anevilîğine çok yakın, çok katı bir tasavvufun savunucularıdırlar, ancak Vehabiliğe şiddetle karşıdırlar. Chong Medresesi, 1972’de Çinliler tarafından kapatılıncaya kadar Sûfiler yetiştirmeyi sürdürdü, ancak Nakibendiyye-Takibiyye Gülçe, Urumçi ve Turfan olmak üzere bütün Doğu Türkistan’a yayılmıştır. Eyyüp Kârî 1941’de Nakşibendiyye-Takibiyye’nin çalışmalarının içeriği hakkında bilgi veren ve bu kolun ayrıntılı silsilesini gösteren bir el kitabı yayınladı.[5]

Kitap, Eyyüp Kârî’nin yerine gelen bu silsilenin büyükleri tarafından yeniden yazılmış, güncellenmiş silsile şemasıyla beraber iki veya üç defa basılmıştır. Doğu Türkistan’ın en büyük Sûfi şeyhi Eyyüp Kârî istisnai bir karizmaya sahipti ve tarihten öğrendiğimize göre Sûfî şeyhler Aksu gibi uzak vahalardan, Yarkent’e onu ziyaret etmek ve yanında bulunmak için gelmişlerdir. Eyyüp Kârî’nin çalışmalarını yakından takip eden Çin hükümeti, 1945’te O’nun bazı ziyaretçilerini tutukladı.[6]

Çin kaynaklarına göre, 1950’de Eyyüp Kârî ve izindekiler diğer şeyh ve İşanlarla birleşerek Doğu Türkistan’a giren orduya karşı koydular.[7] Eyyüp Kârî bir yıl için ortadan kayboldu ve 1951 veya 1952’de esrarengiz bir biçimde öldü. Halefi olan Musa Han (ö.1960) da yeni Komünist rejime karşı başarısız bir savaş verdi. Çong Medresesi 1957’de kapatıldı ve 1960’da kısmen yok edildi. Günümüzde sadece camii varlığını sürdürmektedir.

Bunun üzerine Nakşîbendiyye-Tâkibiyye yer altında çalışmayı veya geleneklerini korumak için yeni rejimle uzlaşmayı benimsedi. Sûfî emirlerinin büyük çoğunluğunun uyduğu verasetin tersine Nakşîbendiyye-Tâkibiyye şeyhlerinin ölümünden sonra yerlerine, sistematik olarak onların çocukları geçmiyordu. Bu soyun son ünlü Şeyhi, 1987’de ölen Turfanlı Şahi Merdan idi. Bu yazı yazıldığı sırada, tarikat babası öldüğünde henüz bir çocuk olan Eyyüp Kâri’nin oğlu Musa Han (ö. 1960) tarafından yönetiliyordu. Bütün Doğu Türkistan’da ve hatta Kuzey Çin’de Tunganlar arasında Nakşîbendiyye-Tâkibiyye’nin bir çok müridi var. En önemli Tungan grubunun üyeleri, Doğu Türkistan’ın kuzeyinde yeni Çin şehri Şihezi’de bulunmaktadır.

Büyük Tungan şeyhi, 2001’de kaza sonucu ölen Yusuf Halife’ydi. Eyyüp Kârî’nin el kitabı müritler arasında dolaşmaktadır ve geçenlerde Çağataycadan Arapçaya ve Çinli müritlerin kullanabilmesi için Çinceye tercüme edilmiştir.[8] Nakşîbendiyye-Tâkibiyye’nin Doğu Türkistan’daki diğer bütün Sûfî soylarının aksine Uygur ve Çinli Müslümanları bir araya getirme konusunda başarılı olması işaret edilmeye değer bir olgudur.

Nakşîbendiyye-Cehriyye (veya Nakşîbendiyye-Kâdiriyye)

Doğu Türkistan’daki ikinci büyük Sûfî soyu Fergana’daki Nakşîbendiyye-Cehriyye’den doğmuştur. İlk başta Kaşgar ve Yarkent’te yerleşmiş üç dalı içerir. Zamanla iki dal, bu şehirden kuzeydeki Hotan ve Urumçi vahalarına yayılmıştır. Doğu Türkistan’ın Nakşîbendiyye-Cehriyye’sinin üç dalının kökenlerini dayandırdıkları, Semerkant’ta üslenen ve Nakşibendiyye Mücahidiyyenin Hüseyniyye dalının başı olan Halife Muhammed Hüseyin’in (ö. 1833-1834) öğrencisi ünlü Ferganalı Sufi Namanganlı Mecdub Namangani’dir (19. yüzyılın başlarında öldü).[9] Bu üç dalın özellikleri şunlardır: Şeyhlerin haleflerinin tayininde verasete riayet, sesli zikr (cehrî) üzerine ve vecd içinde dans etmeye yapılan vurgu ve medreseden daha çok dergâh yolunun tercih edilmesi.[10] Ayrıca bu soylardan bazıları kendilerini Kâdirî olarak takdim ederler. Kâdirilik, kurucusu Ahmet Sirhindi’nin zamanından beri, Nakşîbendiyye-Mücâhidiyye ile tarihsel olarak bütünleşmiş bir tarikattır.

Nakşîbendiyye-Cehriyye’nin ilk iki dalı, 19. yüzyılın başında, Kaşgar ve Yarkent’te, sonuncusu ise 20. yüzyılın ilk onyıllarında Yarkent’te kurulmuştu. Birinci çizgi Kaşgar’da, Namangan’dan göçen İgişi İşan (1812’de Kaşgar’da öldü) tarafından tanıtıldı. İgişi İşan, Mecdub Namangani’nin müridi idi. Fakat onun hakkında hiçbirşey bilmiyoruz. Onun oğlu Tahir Han Hoca (1947’de öldü) Kaşgar’da doğdu. On yıl Buhara’da bir medresede öğrenim gördü ve daha sonra Kaşgar’a geri döndü. Kaşgar’da Türkler, Tacikler, Tunganlar gibi çeşitli Müslüman etnik cemaatlerden çok sayıda üye alan bir dergâh kurdu. Müritlerinden biri 1937’de Urumçi’ye bir tarikat getirdi. Bu günlerde, Kâdiri bir grup olarak tasvir edilmektedirler. Tahir Han’dan sonra, günümüze kadar O’nun halefleri olarak oğlu ve torunu gelmişlerdir. 1952-1988 arası dergâh, otoritelerce kapatıldı ve bütün ayinler durduruldu. Bu dalın hatırası, Tahir Han Hoca’nın torunu Akhuncan İşan’ın Şubat 2000’de 56 yaşındayken ölümünden sonra, yok oldu. Çünkü Akhuncan İşan’ın kendi oğulları babalarının manevi mirasına karşı tamamen ilgisizlerdi.

Nakşibend-i Cehriyye’nin ikinci dalı, Yarkent’te Molla Niyaz İşan (ö. 1889, Yarkent) isimli bir Yarkentli tarafından başlatıldı. Molla Niyaz İşan, Mecdub Namanganî tarafından Nakşibendî tarikatına kabul edilmek için Nemengan’a gitti. Daha sonra, Emir Yakup Bey Yarkent’e döndü. Dahası, sözlü geleneğe göre, Molla Niyaz İşan’ın babası, Hoca Niyaz İşan, kökenini Nakşîbendilerce yönetilen Hoca Hanedanı’nın kurucusu Âfak Hoca’ya (16. yy.) bağlıyordu. 19-20. yüzyıllarda, bir Fergani Sufi silsilesiyle, geleneksel Doğu Türkistan’ın Sufi silsilesinin birbirlerine dolanması nadir bir durumdur. Molla Niyaz İşan’ın damadı Hasta (ölümü. 1907, Yarkent) Divan’ı olan ünlü bir şairdi.[11] Bu dalın son şeyhi olan Tukşun İşan, 1997’de öldü ve oğlu onun halefi oldu. Bu silsilenin Yarkent’teki dergâhı Doğu Türkistan’da muhafaza edilmiş ender tarihi Sûfi binalarından biridir; vecd içinde dans etmek için geniş bir odası vardır.

Fergani Nakşîbendiyye-Cehriyye’nin üçüncü kolu, Yarkent’te, Basmacıların Sovyetler tarafından 1928’de yenilmesinden sonra Fergana’daki Andican’dan kaçan Abdullah [d. 1904. (Andican); ö. 1978 (Yarkent)] tarafından tebliğ edildi. Yerine geçen oğlu Ubaydullah (ö.1993) Cumhuriyet rejimi sırasında Nakşîbendiyye-Cehriyye’nin Doğu Türkistan’daki daha çok temsilci şeyhi konumundaydı. O, Nakşîbendiyye-Cehriyye, edep, ahlak, İslam hukukunun bazı konuları ve Uygur tıbbı üzerine birçok kitap yazdı.[12] Bu kitapların hiçbiri yayınlanmadı. Ancak üyelere el altından dağıtıldı. Ubeydullah’ın Eyyüp Kârî’den sonra takipçilerine Sûfilik el kitabı dağıtan 20. yüzyıldaki ikinci Doğu Türkistan Sûfisi olduğu belirtilmesi gereken bir husustur.

Abdullah ve Ubeydullah tarafından kurulan dergah şebekesi özellikle Hotan’da olmak üzere bütün Doğu Türkistan’a yayıldı. Bu yazı yazıldığı sırada tarikat Ubeydullah’ın oğlu, Hidayetullah Han tarafından yönetilmekteydi.

Cumhuriyet ve sonra Komünist Çin zamanında önde gelen şeyhler olan çağdaş Uygur ve hatta Tungan Sûfi şeyhlerine sorduğumuzda, kaçınılmaz surette, Doğu Türkistan’a gelmelerinden 60 yıl geçmiş olmasına rağmen, Ferganalı şeyhler ve haleflerinin isimlerinden söz etmeleri gerçekten şaşırtıcıdır. Temeli bu şeyhlerden biri tarafından atılmış olan “Dergah-temelli Nakşibendîyye”, evliyayı, türbe kültünü ve diğer popüler gelenekleri reddeden “medrese-temelli Nakşîbendi”ye (Nakşîbendiyye- Tâkibiyye’ye) göre avamî İslam ve Doğu Türkistan’daki geleneksel Sûfiliğin pratiklerine daha yakındı.

Nakşîbendiyye-Tâkibiyye’nin sertliğinin nedeninin iki açıklaması vardır. Birincisi Nakşîbendiyye- Tâkibiyye, oldukça ortodoks olan Nakşibendi Mucahidiyye’nin Sûfi geleneğine bağlıydı ve Hindistan Nakşibendiyye’sinin başta temel kitabı olan, Serhendi’nin kitabı Mektubat’a çok saygılıydılar. İkincisi, Nakşîbendiyye-Tâkibiyye açıkça Deobandi reformizminin nüfuzu altındaydı. Bu nedenledir ki halis ve ortodoks bir Sûfilik temsil etmek için Nakşîbendiyye-Cehriyye’nin taraftarlarını hiçbir zaman tanımadılar ve onlarla bağlantı kurmaktan kaçındılar. Özellikle anlaşmazlık konularından biri de zikrin uygulama biçimi olmuştur.[13]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ