XVIII. YÜZYILDA OSMANLI DEVLETİ’NİN DOĞU KARADENİZ POLİTİKASI

XVIII. YÜZYILDA OSMANLI DEVLETİ’NİN DOĞU KARADENİZ POLİTİKASI

Tarihte İstanbul’a hakim olan hemen her devlet istisnasız olarak İstanbul’un hinterlandı konumunda kabul edebileceğimiz Karadeniz’e hakim olmak istemiştir. Osmanlı Devleti de bunlardan bir tanesidir. İstanbul’un fethinden sonra siyasi ve ekonomik açıdan Karadeniz’in ve Karadeniz’in kuzeyinin önemini kavranmış olan Osmanlı Devleti’nin kuzey politikası bu yönde gelişme göstermeye başlamıştır. Osmanlı Devleti bundan sonra Karadeniz’i kontrol altına almak için uğraş vermiştir. Özellikle Kırım Hanlığı’nın egemenlik altına alınması ve Kefe’nin fethiyle birlikte bu amacına ulaşmıştır. Bir defa Karadeniz’i kontrol altına aldıktan sonra ise hemen hiç bir yabancının Karadeniz’de bulunmasına tahammül etmeyecektir.[1] Osmanlı Devleti ayrıca uzun süre kuzeylerindeki komşuları olan Lehistan, Ukrayna ve Rusya’yı Karadeniz’den uzak tutmayı başarmıştır.

Burada Osmanlı Devleti’nin kuzeyindeki yeni güçlü devlet Rusya’nın güneye Karadeniz’e doğru genişlemesi ile başlayan süreç ve artık eski gücü kalmayan Osmanlı Devleti arasındaki mücadelenin seyri üzerinde durulacaktır. Başlangıçta çeşitli siyasi nedenlerle dostane olarak başlayan Osmanlı- Rus ilişkileri ikincinin güçlenmesi ve Doğu Avrupa’da hatırı sayılır güç haline gelmesiyle birlikte birincinin aleyhine bir seyir izlemeye başlayacaktır. Bu tarihi seyri Osmanlı Devleti kaybedecektir.

1. XVIII. Yüzyıla Kadar Karadeniz Üzerinde Osmanlı-Rus Rekabeti

Osmanlı Devleti, İstanbul’un fethinden kısa bir süre sonra kuzey siyasetini Karadeniz’in kontrolü doğrultusunda belirlemiştir. Bunun sebebini siyasi olduğu kadar ekonomik nedenlerle de açıklamak mümkündür.[2] Her şeyden önce Devletin başkenti olan İstanbul’un kalabalık nüfusunu beslemek için kuzeyden, deniz yoluyla gelen buğday, yağ, bal, tuz, balık gibi yiyecek maddelerine önemli ölçüde ihtiyaç duyuyordu. Karadan ticaretin zor ve pahalı olması hasebiyle deniz yoluyla gelen mallar tercih sebebi olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle Kuzey Karadeniz steplerindeki buğday üretimi ve hayvancılık Osmanlı ekonomisinin ayrılmaz parçaları konumunda idi.[3] Karadeniz ticaretinde İtalyan tüccarlarının yerini kısa süre içerisinde Osmanlı tüccarları almış ve Karadeniz ticaretinin devamlılığını sağlamışlardır. Zaten yukarıda belirtmeye çalıştığımız ekonomik nedenler bu ticaretin devamlılığını İstanbul’un ihtiyaçları açısından Osmanlı Devleti için zorunlu kılıyordu.[4] Kefe Sancağı gümrük kayıtları incelendiğinde Karadeniz ticaretinin ne denli büyük bir önem ve potansiyel taşıdığı açık bir şekilde görülecektir.[5]

Karadeniz’in kontrol altına alınması için faaliyete geçen Fatih Sultan Mehmet’e bölgedeki siyasi gelişmeler yardımcı olmuştur. Fatih Sultan Mehmet öncelikle Karadeniz’in güney sahilleri, yani Anadolu sahillerini ele geçirilmesi için harekete geçmiştir. Bu harekat 1462 yılında Trabzon’un fethi ile tamamlanmıştır. 1475 yılında ise Karadeniz’in kuzeyinde Ceneviz’e ait bir ticaret kolonisi olan Kefe’nin Osmanlı Devleti tarafından hakimiyet altına alınmasından sonra Kırım Hanlığı Osmanlı Devleti’ne bağlanmıştır. Kırım’ın Osmanlı Devleti’ne bağlanması kuzey steplerini dolaylı olarak da olsa Osmanlı Devleti tarafından kontrol altına alınması anlamı taşımaktadır.[6] Kefenin fethinin ardından kısa süre içerisinde stratejik öneme sahip bölgedeki diğer kaleler Suğdak, Taman, ve Don nehri ile Kerç boğazı mansabında bulunan Azak Kalesi alındı. Kırım yarımadasının iç kesimlerinin yönetimi Kırım hanlarına bırakılmış olmasına rağmen sahil kesiminde özellikle Azak Denizi çevresinde Osmanlı düzeni kuruldu ve doğrudan merkezden yönetim yolu tercih edildi. Böylece Karadeniz’in kontrolünü daha kolay sağlanması amaç edinilmişti. Ayrıca Kefe sancağı aracılığı ile Osmanlı Devleti Karadeniz’in kuzey bölgesini ve burada bulunan kuzey ticaret yolunu doğrudan kendisi kontrol altına almış oldu.

Karadeniz ticaret yolu Osmanlı Devleti açısından oldukça yekunlu gelir kaynakları arasındadır. Özellikle Karadeniz’in kuzey steplerinin zahiresinin İstanbul için önemli olduğunu belirtmiştik. Bunun yanında önemli ticaret metaları kürk başta olmak üzere, av kuşları, havyar, balık yağı balmumu ve keten idi.[7] Özellikle kürkün Osmanlı Devleti nezdinde ayrı bir yeri vardı. Kürk devlet görevlilerinin bir göreve atanmasının nişanesi olarak kullanılırdı. Belirli saray törenlerinde devlet görevlileri kürk giymek durumunda idiler. Ayrıca en iyi hediye aracı olarak da kullanılırdı. Başta padişah bazı devlet görevlilerine kürk hediye ederdi. Bu itibarla kürk ticaretine Osmanlı Devleti özel bir önem verirdi. Samur, kakım, boz tilki gibi kürkler çok değerli idi.[8] Çok sayıda hassa tüccarı altın para ile kürk alımı için Moskova’ya gönderilirdi.[9]

Kuzey ticareti içerisinde esir ticaretinin de önemli yeri olduğunu belirtmek gerekmektedir. Kırım hanları zaman zaman düşman memleketlere düzenledikleri akınlarda ehemmiyetli ölçüde esir alırlar ve bu esirleri Kefe ve Azak’ta satarlardı. Osmanlı Devleti devamlı olarak esir alan bir ülkeydi. Çünkü İslam dini köleliği kaldırmamışsa da serbest bırakmayı teşvik etmekteydi. Esirler bir süre sonra hür olarak topluma karışırlardı.[10] Ruslar Kefe aracılığı ile kumaş, (ipek, atlas kadife meselâ Bursa-Burskaya, Takatskayal-Tokat, Amasskaya-Amasya, Kostomanka-Kastamonu) halı, deri çeşitleri, baharat ve değerli maden ürünleri ithal ederlerdi. Rus tüccarlarının bu dönemde Anadolu’ya kadar geldikleri bilinmektedir. Ancak kullandıkları yol kara yolu idi. Osmanlı hakimiyetinin Karadeniz’de tesis edilmesinden sonra deniz yoluyla böyle bir ticarete tesadüf edilmemektedir.[11]

Bu dönemde Altınordu-Lehistan ittifakının tehdidi altında bulunan kuzeydeki Rusya’nın (Moskova Knezliği) Osmanlı Devleti ile ilişkileri ticari imtiyazlar elde etmek amacıyla 1462’de başlamaktadır. Ancak asıl Rusya’dan Osmanlı Devleti’ne elçi gelmesi olayı Kırım Hanı Mengli Giray’ın aracılığı ile II. Bayezid zamanına tekabül etmektedir.[12] Moskova Knezi III. İvan, ayrıca Azak ve Kefe’deki Osmanlı makamlarına başvurarak Sultanla dostça ilişkiler kurmak istediklerini bildirmiş ve bu istek İstanbul’da olumlu karşılanmıştır. Bununla birlikte gelen Rus elçisi Pleşçev Çarının kendisine bildirdiği tâbiyete yol açabilecek her türlü hareketten kaçınmasını talimatını ileri götürerek padişahla eşitliği vurgulayacak tarzda tavırlar sergilemiştir. Bu tavır Osmanlı başkentinde olumsuz bir havanın oluşmasına neden oldu ve iyi bir etki bırakmadı. Çünkü Rusya daha Avrupa ülkeleri düzeyinde görülmüyordu. Kaldı ki Moskova Kırım’a yıllık hediye adı altında önemli ölçüde haraç gönderiyordu.

Zaten Kırım Osmanlı tabiiyetinde idi. Tabii olarak Rusya’ya herhangi bir cevabi elçi gönderilmedi. Böylece Moskova Knezliği Osmanlı Devleti ile ilişkilerini Kırım Hanlığı aracılığı ile sürdürmeye devam etti.[13] Rusya’nın zaman zaman İstanbul ile doğrudan irtibat kurma teşebbüsü Kırım hanları tarafından hoş görülmemiştir. Rusya ile münasebetlerde hanlar birincil rol oynama isteklerini uzun süre devam ettirmişlerdir.[14]

Siyasi olarak Lehistan ve Litvanya’nın baskısı altında olan Rusya Kırım hanları ile iyi geçinmek mecburiyetinde idi (1499). Kırım hanı ile sağladığı ittifak dolayısıyla Moskova Knezi Osmanlı Devleti’nin müttefiki konumunda idi. Osmanlı Devleti ise Kuzey Karadeniz’de Lehistan-Altınordu bloğuna karşılık Kırım Moskova bloğunu desteklemekteydiler.[15]

XVI. yüzyılda Kırım Rusya ittifakı bozulmuş olmasına rağmen Osmanlı Devleti ile Moskova arasındaki ilişkilerin şekli değişmedi. Osmanlı Devleti güçlü Lehistan ve Litvanya bloğuna karşı Moskova Knezliği’ni desteklemesine rağmen Moskova’nın Altınordu mirasına sahip olmak istemesinden sonra durum değişti. 1547’de Çar unvanını alan IV. İvan Altınordu Hanlığı’nın yerine kurulan Kazan ve Astrahan hanlıklarının bulunduğu Volga bölgesini kendi yönetimine almayı politikası açısından zorunlu görüyordu. Kırım hanları ise kendi yönetimlerinde Altınordu Hanlığı’nı canlandırmak istiyorlardı. Bu açıdan bakıldığında Moskova ile Kırım arasında mücadele vardı. Osmanlı Devleti’nin ise Kırım’ın bölgede tek güç olmasını istemediğini biliyoruz. Kırım hanları güneylerinde bulunan Osmanlı idaresindeki Kefe için tehlike unsuru olabilirlerdi. Nitekim Kırım Hanı Sahip Giray 1551’de Kefe gelirleri üzerinde hak iddia etme basiretsizliğini gösterdi. Bunun üzerine Osmanlı Devleti Sahip Giray’ı hanlıktan aldı ve yerine Devlet Giray’ı han yaptı. Böylece Kırım’ı daha fazla kontrol altına aldı.[16]

Bu ise IV. İvan’a istediği fırsatı verdi ve 1552’de Kazan’ı ardından kısa süre sonra 1554’de Astrahan’ı aldı. Bölgedeki Kabartay Çerkezleri ile de irtibata geçerek Terek nehri üzerinde Terek kalesini yaptırdı (1567).[17] Diğer taraftan da Terek bölgesine Kazakları yerleştirmek suretiyle Kafkasya’ya sarkmayı da başardı. Artık olan olmuş Rus Çarlığı kurulmuştu. Çar Volga havzasını tamamen ele geçirmiş, böylece sadece Kafkasya’yı değil Karadeniz’in Kuban ağzı ve Azak Denizi çevresini de tehdit eder hale gelmişti. İşte bundan sonra Osmanlı Devleti için Rusya sürekli bir düşman halini aldı. Terek kalesinin yapılması Osmanlı Devleti’nin çok kısa sürede dikkatini çekti.[18] Babıali, Rusya’dan kalenin yıkılmasını istedi. Rusya Kaleyi yıkmadığı gibi kuzeyden gelen Müslüman hacılara ve tüccarlara problemler çıkarıyordu. Osmanlı Devleti’nin İran’a karşı müttefiki olan Orta Asya hanlıkları da Rusların Mekke’ye giden hac yolunu ve Harezm ticaret yolunu kestikleri için devamlı surette Osmanlı Devleti’nden yolun açılması için harekete geçmesini istiyorlardı.[19] Bu amaçla açılan ve 1569 Astrahan seferi olarak bilinen Don-Volga kanal projesinin akamete uğramasından sonra[20] Rusya bölgede rahat hareket etmeye başladı. Osmanlı Devleti Astrahan seferinden sonra 1678’e kadar Rusya’ya karşı bir sefere girişmedi.

Zaten Rusya kısa süre sonra sadece Volga havzası ile yetinmeyeceğini gösterdi ve Don Kazakları aracılığı ile Kırım ve Osmanlı Devleti’nin en kuzeyinde bulunan Azak Kalesi’ne saldırılara başladı. Kazaklar saldırılarını karada ve denizde yapıyorlardı. Küçük fakat süratli şayka (Çayka)[21] adı verilen gemileri sayesinde Karadeniz’in kuzey sahillerini olduğu kadar güney sahillerini de tehdit ediyorlardı. Küçük kazak filoları Trabzon, Sinop kıyılarını 1624 ve 1626 yıllarında saldırı düzenleyerek yağmalamışlardı. Hatta İstanbul Yeniköy dolaylarına kadar bile gelmişlerdi.[22] 1637’de kazaklar Azak Kalesini ele geçirdiler. Beş yıl kadar kaleyi ellerinde tuttular. Osmanlı Devleti ile bir mücadeleyi daha şimdilik göze alamayan Rus çarı kalenin boşaltılmasını sağladı. Ancak Kazak sorunu bitmedi.[23] 1648’de yeniden Osmanlı topraklarına saldırılar düzenlediler. Bunun üzerine Dinyeper Kazaklarından bir heyet İstanbul’a geldi ve Kazak tüccarların Karadeniz’de ve Ege’de kısmen de olsa serbest dolaşma hakkını içeren bir antlaşma imzalandı. 1648 veya 1649 yılında olması muhtemel olan antlaşmaya göre kazak tacirleri serbest dolaşımın yanında tüm gümrük vergilerinden muaf olarak Türk liman ve şehirlerinde antrepo edinebileceklerdi. İstanbul’da bir kazak temsilciliği olacaktı. Buğ ve Dinyeper nehirlerinin denize döküldüğü yerlerde kurulacak limanlardaki Osmanlı memurları Kazak tacirleri için gerekli izin belgelerini tanzim edeceklerdi. Bunlara karşılık Kazaklar Karadeniz’in güney sahillerini başta Don kazakları olmak üzere bütün saldırılara karşı koruyacaklardı. Türk himayesi isteyen Dinyeper kazakları ile yapılan bu antlaşma ve Osmanlı Devleti’nin bütün tedbirlerine rağmen Rusya’ya bağlı Don kazaklarının saldırıları bir türlü tam anlamıyla sona erdirilemedi.[24] Bütün bunlara ilaveten Rusya, 1654 yılında sol yaka Ukraynası’nı ilhak etti ve Zaporog Kazakları Rus himayesine girdi. Tabii ki Ukrayna’daki Kazaklarla din birliği olması bu ilhakı kolaylaştırdı. Azak Denizi ile Karadeniz’e çıkmak için mücadelesini artırdı.[25] Nitekim 1660 yılında olayın boyutu büyümüş, Karadeniz’deki tüccar gemileri için çok fazla tehditkar olabilmişlerdi. Bu tür saldırılar nedeniyle İstanbul’da kıtlık tehlikesi bile baş göstermişti.[26] Rusya Don Kazaklarının her türlü silah ihtiyacını karşılıyor ve onları destekliyordu. Kazaklar ve silahlı tüccarlar Moskova’nın Kafkaslar’a ve Asya’ya ilerlemesini sağlıyorlardı.[27]

Victor Ostapcuk’a göre Moskova Kazakların bu neviden hareketlerini tasvip etmemiştir.[28] Ancak bizce Rusya kendisini bu dönemde daha Osmanlı Devleti ile baş edebilecek konumda görmediğinden Kazakların müstakil hareket ettiklerini, onları kontrol edemediğini bildiriyordu. Osmanlı Devleti kuzeyde herhangi bir harekete girmek istemediği için olayları protesto etmekten pek fazla ileriye gitmiyor, durumu her zaman olduğu gibi Kırım hanlarına havale ediyordu.[29]

1669’a gelindiğinde Hetman Doroşenko Osmanlı himayesine girdi. Böylece Osmanlı Devleti ve Rusya Ukrayna’da karşı karşıya geldiler. 1676-1681 yılları arasındaki mücadelede Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, 1677’de Çehrin Kalesi’ni alarak geri döndü. 11 Şubat 1681’de Osmanlı Devleti ile Rusya Bahçesaray (Edirne) Antlaşması’nı imzaladılar.[30] Tarihinde ilk defa Osmanlı Devleti Rusya’yı muhatap kabul ediyordu. Bu antlaşma Osmanlı Devleti-Rusya-Kırım Hanlığı olmak üzere üç taraflı düzenlenmişti. Bu da Osmanlı Devleti’nin rakibini tam olarak değerlendirmeye almadığını, kuzey sınırlarını hâlâ tâbiyetinde olan Kırım Hanlığı’nın uhdesinde gördüğünü ortaya koymaktadır.[31]

Kazaklar böylece Karadeniz’i XVI ve XVII. yüzyıllar boyunca tehdit ettiler. Bu Karadeniz’in askeri ve ticari trafiğini bozmada ve sarsmada etkili bir amil oldular. Rusya zaman zaman Lehistan ile ittifak yaparak Kırım’ı ele geçirme planları yapmıştır. Ancak bu XVI-XVII. Yüzyıllar süresince gerçekleşme aşamasına gelmedi. Buna rağmen Rusya bu yüzyıllar boyunca güneye doğru genişlemeye devam etti. Victor Ostapcuk’a göre XVII. Yüzyılın ikinci yarısına kadar Karadeniz sahillerini Rusya’nın geleceğini etkileyen belirleyici bir unsur olarak görmediler.[32] Ancak biz bu görüşe katılmıyoruz. Çünkü Ruslar Çar III. İvan’dan itibaren Rusya’nın dünyaya açılmasının Karadeniz ve Baltık denizinde etkin olmalarıyla mümkün olduğunu düşünüyorlardı. Rusya’nın dış politikasının esaslarını bu platform üzerine oturtmaya çalıştıklarını söylememiz tamamıyla mümkün görünmektedir. Bunun için Baltık denizinde ve Karadeniz’de çıkış noktalarına sahip olmak amacıyla mücadele edeceklerdir.[33] Karadeniz’e açılabilmesi ise güney komşusu olan Osmanlı Devleti ile karşı karşıya gelmesi anlamı taşımaktaydı. XVIII. yüzyıla kadar bu mücadelesini etkin kılamamış olmasına rağmen şartların Osmanlı Devleti aleyhine veya Rusya lehine değişmesi Rusya’nın amacına ulaşmasını sağlayacaktır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ