XVII. YÜZYILDA GELİŞEN HİKEMÎ TARZ VE NÂBÎ’NİN “HAYRÎ-NÂME”Sİ

XVII. YÜZYILDA GELİŞEN HİKEMÎ TARZ VE NÂBÎ’NİN “HAYRÎ-NÂME”Sİ

Hikmet, bilgelik, hakîmlik, varlık ve eşyanın asıl amacı, özdeyiş ve atasözü gibi anlamlara gelmektedir. Hikemîlik ise, eşya ve olayları “anlamlandırma”, varlık ve olayların gizli anlamlarını çözme üzerine kurulmuş bir ifade tarzıdır. Hikemî üslûp, bir edebî anlayış olarak “düşünceye dayalı hikmetli söz söyleme” olarak tanımlanabilir. Bu üslûp genellikle XVII. yüzyıl Osmanlı şairlerinden Nâbî ile birlikte anılagelmiştir. XVII, yüzyılın ikinci yarısında eserler veren Nâbî ile temsil edilen bu üslûp bir sonraki yüzyılda da etkili olmuştur.

Esasen daha XVI. yüzyılda edebî eserlerde görülen sosyal konular, giderek toplumsal bir eleştiri muhtevâsı kazanmış ve bir üslûp biçimi olarak kabul görmüştür. Nef’î, Nev’izâde Atâyî, Sâbit gibi XVII. yüzyılın diğer şairlerinin de eserlerinde sosyal muhtevâyı öne çıkarmaları, yaşanan sosyal olayların bu üslûbun gelişmesinde rol oynadığını düşündürmektedir. Mevlânâ ile Yunus’tan intikal eden tasavvuf geleneği ile Fuzûlî ile birlikte anılan lirizm, edebiyat dünyamıza ne kadar zenginlik kazandırdı ise, Nâbî’ye atfedilen “hikemiyât” da his ve hayal dünyamızı o derece etkilemiş ve edebî geleneğimize yeni bir üslûp kazandırmıştır. Nâbî mu’akkibleri olarak bilinen Tâlib, Râmî, Sâbit, Nazîm, Sâmî, Râşid, Seyyid Vehbî, Koca Râgıp Paşa, Sünbülzâde Vehbî’nin bu yeni üslûbu geliştirerek devam ettirmesi, edebiyat dünyası için önemli bir ifade vadisi açmıştır, diyebiliriz. Tanzimat edebiyatında Akif Paşa ve Ziya Paşa’da da görülen bu tefekküre dayalı şiir anlayışı, Abdülhâk Hâmid, Necip Fazıl ve günümüzdeki mu’akkipleri tarafından sürdürülmüştür.

“Nâbî ekolü” olarak da bilinen bu üslûp özelliği, “hakîmâne şiir söyleme” anlayışı, İran edebiyatında Şevket-i Buhârî ve Sâib-i Tebrizî tarafından temsil edilmiştir. Geleneksel İran şiirinde mistik veya hissî etkilerin, bilhassa XVII. yüzyılın başlarından itibaren, düşünce ve felsefeye, hayatta olup bitenleri “anlamlandırmaya” yönelik, yeni bir tarza dönüştüğü bilinmektedir. Nâbî de İranlı çağdaşı Sâ’ib’in şiirde kullandığı bu didaktik, hakimâne tarzı benimsemiş ve şiirinde kullanmıştır. Böylece Nâbî, bir yandan emniyete, rahata ve huzura susamış bir toplumun insanı olarak, diğer yandan da şiirde düşünceye yer veren İranlı çağdaşı Sâ’ib’in tarzını benimseyerek Türk şiirini yeni bir vadiye, fikir ve hikmet vadisine götürmüştür

Hikemî tarzın oluşmasında elbette ki devrin sosyo-kültürel yapısının büyük etkisi vardır. Prof. Dr. Mine Mengi’ye göre, Nâbî’nin ekol sahibi oluşu, “düşünmeye ve düşündürmeye ağırlık veren sanat anlayışıyla yakından ilgilidir.” Prof. Dr. Mengi, Nâbî’nin “çağının sükûn ve huzurdan yoksun insanına doğru yolu göstermeyi, öğüt vermeyi amaç edindiği”ni de belirtmektedir.[1]

Prof. Dr. Abdülkadir Karahan, Nâbî’nin hikemî anlayışa yönelişini şöyle yorumlamaktadır: “Denebilir ki Nâbî, çağının huzursuzluk ve kararsızlıktan, hükümet yönetiminden başlayarak çeşitli meslek erbabı arasında yaygınlaşan zulüm, hile, yalan, rüşvet, mal ve menala aşırı rağbet, riyakârlık, her işte menfaata bağlılık gibi kötü huyların toplumu kemirmesi karşısında, fikir ve hikmetin gölgesinde -manen olsun- rahat ve dağdağasız yaşamak iç arzusuyla dolu bir şahsiyettir.”[2]

Nâbî’nin, Sâib-i Tebrizî gibi olan-bitenin arkasındaki hikmeti araştırması, varlık ve eşyanın yaradılış gayesini nazara vermeye çalışması, hikemî tarzın dinî ve tasavvufî yönünü de ortaya koymaktadır. Divân şairi, genellikle eşyanın kendisinde bıraktığı etki ile eşyayı yeniden yorumlamaya girişmektedir. Şair, objeyi olduğu gibi değil, kendi zihninde uyandırdığı akisle görme temayülündedir. Şair, etrafındaki sosyal ve kültürel değişime bağlı olarak değişen gündemi ve maddî kültür unsurlarını şiirlerinde yansıtacağına göre, her dönemin “müşebbehünbih dünyası”nı da farklı unsurlar oluşturacaktır. Dolayısıyla şairlerin “görme biçimleri” aynı zamanda şahsî ve orijinal üslûplarını da ortaya koyan bir önem taşımaktadır.

Bu anlamda Nâbî, sosyal ve kültürel değişmeleri Divân şiirine sokarak bilhassa gazellerinde “hikmetli söyleyişlere” yer vermiş ve aynı zamanda eşya, durum ve olaylara bakış açısındaki orjinallik ile de gazel tarzına “hikemî” bir üslûp getirmiştir.

Nâbî’nin gazellerinde, yüzyılın sosyal, kültürel ve ekonomik özellikleri gerek kelime gerekse düşünce ve yorum biçiminde yoğun olarak yer almaktadır. Şairin “alışkanlığı kırmak” olarak adlandırılabilecek üslûp farklılığının bir özelliği olarak, yeni ve çoğu şiir diline uygun olmayan kelimeler kullanması, gazel diline getirdiği yenilik bakımından dikkat çekmektedir.

Nâbî, gazellerinde, diğer Divân şairlerinden biraz farklı bir üslupta, çarşı, pazar, terazi, alış-veriş, satıcı, müşteri gibi ticarî kavramlar etrafında çeşitli söz oyunları yapar ve dönemin ekonomi bilgisini kullanır. Şairin gazel türünü, sosyal çevreyi, ekonomik yapıyı ve insan ilişkilerini ifade etme vasıtası olarak değerlendirmesi, türün muhteva bakımından genişlemesini sağlamıştır. Nâbî, kendi dönemine kadar pek az kullanılan ve esasen şiir diline fazla uygun olmayan bu tür ticaretle ilgili kelime ve kavramları devrin zihniyetini yansıtacak biçimde yorumlamaktadır:

Bâzâr-ı harîdâr-ı’inâyet götüridür

Hiç bey’ ü şirâ anda terâzû ile olmaz (G.266/4) [3]

(Lutuf, ihsan alıcısının pazarlığı götürü usûlüyledir. Orada alım satım terazi ile olmaz.)

Cevâhir-i hünerün dürcin açma ey Nâbî

Bu çârsûda harîdâr-ı ma’rifet yokdur (G.185/5)

(Ey Nâbî, kabiliyet elmaslarının sandığını açma! Zira bu çarşıda marifet alıcısı yoktur.)

Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Nâbî’nin bu nitelikteki imajlarını, şehir hayatında servet, para, mevki ve eğlencenin başlıca ihtiras konusu haline dönüşmesine bağlar. Kaplan’a göre; “şehirli bir tip olan ve şehirde yaşayan Nâbî, hayat ve kâinata tam bir şehirli gözüyle bakar. Kullanmış olduğu imajlar bu bakımdan çok dikkate değer. (….)

Nâbî’ye göre kâinât bir çarşıdır ve ona alış-veriş ve terazi kanunu, yani tezatlar arasında denge prensibi hâkimdir.[4] Şairin “dükkân, çarşı, pazar, ücret, müşteri” gibi ticaretli ilgili kelimeleri benzetme, mecaz ve istiare unsuru olarak kullanması, şüphesiz XVII. yüzyılda yoğunlaşan ticarî hayatın da bir göstergesidir. Şair, herkesin gördüğünden farklı birşeyler yakalama çabası içerisindedir. Sözgelimi, bir şiirinde, cemaatin eski ve bakımsız câmilere rağbet göstermeyip daha gösterişli câmilere gitmesini de bir kültürel değişmenin görüntüsü olarak ifade eder:

Şöhreti mâl iledür ma’bed-i İslâmun da

Câmi’-i köhne-i bî-vakfa cemâ’at gelmez (G.278/6)

(İslâm ma’bedi olan câmilerin şöhret bulması mâl ve varlığa bağlıdır. Zira vakıfsız eski câmiye cemaât rağbet etmez.)

Şairin önündeki sofrada içi pirinç ile doldurulmuş tavuğu veya kuşu yorumlaması da bu yönde orijinal bir bakış açısı yansıtır:

Kerem vaktinde lâzım hem eziyyetsiz gerek yohsa

Pirinc ile pür itmek küşte murgı sûdmend olmaz(G.313/2

(Kerem, zamanında ve eziyetsiz yapılmalı, yoksa ölmüş kuşun karnını pirinç ile doldurmanın, ona artık faydası olmaz.)

Şairin, minâreyi değerlendirme biçimi de alışılmışın dışındadır. Herkesin dimdik, dosdoğru gördüğü minâre, şaire içi eğri olan ve bu hâliyle de inancında samimî olmayan bir insanı düşündürür:

Ezân derûnına itmez güzer zebânından

Derûn-ı sînesi kec olmağın menârelerün (G.439/2)

(Minarelerin içindeki merdiven eğri olduğundan ezan, tesirsiz kalır ve dilden kalbe geçemez.)

Nâbî’nin şiirlerinde, 17. yüzyılda “kültürel soğuma dönemi”nin sosyal hayata yansıyan başlıca özellikleri, “insan ilişkilerindeki samimiyetsizlik”, “ahde vefasızlık”, “sadakatsizlik” olarak ortaya çıkmaktadır. Şairin tabiatı “anlamlandırmasında” bu sosyal tablonun da etkisi açıktır. Şairin her tarafın buz tuttuğu soğuk bir kış manzarasını, sosyal hayattaki “kültürel soğuma hâli” ile mukayese ederken ironik bir üslup kullanması gözden kaçmamaktadır:

O gûne eyledi âsâr-ı sermâ’âleme te’sîr

Ki virmez tondurur şimdi kime virsen emânetler

(Soğukluk, âlemi o denli etkiledi ki emaneti şimdi kime versen, dondurup geri vermez.)

Binâ-yı’ahd-ı hûbân gibi te’sîr-i bürûdetden

Buz üstinde turur hep şimdi bünyân-ı sadâkatler

(Sadakat yapıları, sevgililerin verdikleri sözleri gibi, soğuğun etkisinde şimdi hep buz üstünde durmakta, her an kayma tehlikesi göstermektedir.)

Tabiat ile sosyal hayat arasındaki benzetmeler, dönemin “soğumuş” dinî kurumlarını ve kişilerini de hedef alır. Dönemin şeyhlerinin kerameti, buzların üzerinde yürüyerek güyâ su üzerinde yürüyormuş intibâı vermeye dönüşmüştür:

Sular üstinde reftâr itmeden gayre degül kâdir

Bu demde şeyhlerden olsa da sâdır kerâmetler (G.61/4,5,6)

(Bu zamanda şeyhlerin kerametleri, su üstünde yürümekten ibârettir.)

Verilen örneklerden de anlaşılacağı gibi, hikemî tarzın önemli bir özelliği olarak Divân şairi, genellikle eşyanın kendisinde bıraktığı etki ile olay ve durumları yeniden yorumlamaya girişmektedir. Şair, objeyi olduğu gibi değil, kendi zihninde uyandırdığı akisle görme temayülündedir. Bu akiste, dönemin siyasî, sosyal ve kültürel manzarasının etkisi büyük rol oynamaktadır. O halde şairin objeyi yorumunda, dönemin felsefesi ve hayat anlayışıyla bir parelellik aramak yanlış olmaz. Nâbî’nin verilen örneklerdeki “yorumlama” tarzı, “çözülme dönemi”nin karamsar ve olan-bitenin aslını araştırma karakterine uygun düşmektedir. Şair, eşya ve olayları ibret-âmîz bir bakışla tahlil ederek ders vermeye, olayları örneklemeye ve ahlâkî değer yargılarıyla meseleleri bir düşünce zemininde çözmeye çalışmaktadır. Nâbî ahlâkçı ve bilge bir kişilik sergileyerek sosyal olayları ve dönemin yozlaşmış bir takım müesseselerini, dinî anlayış çerçevesinde değerlendirmektedir. Ancak bu dinî anlayışın da XVII. yüzyıldaki zihniyetten farklı olduğu muhakkaktır.

Her dönemin maddî kültür unsurlarında farklılıklar olacağı muhakkaktır. Şair, etrafındaki sosyal ve kültürel değişime bağlı olarak değişen gündemi ve maddî kültür unsurlarını şiirlerinde yansıtacağına göre, her dönemin “müşebbehünbih dünyası” da biribirinden farklı unsurlardan oluşacaktır. Dolayısıyla şairlerin “görme biçimleri”, aynı zamanda onların şahsî ve orijinal üslûplarını da ortaya koymaktadır. Nâbî, sosyal ve kültürel değişmeleri, Divân şiirine sokarak bilhassa gazellerinde “hikmetli söyleyişlere” yer vermiş ve aynı zamanda eşya, durum ve olaylara bakış açısındaki orjinal “görme biçimiyle” de gazel tarzına yeni bir üslûp getirmiştir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ