XVII. YÜZYIL SONLARINDA MORA’NIN VENEDİKLİLER TARAFINDAN İŞGALİ

XVII. YÜZYIL SONLARINDA MORA’NIN VENEDİKLİLER TARAFINDAN İŞGALİ

Mora yarımadası[1] Yunanistan’ın güneyindeki Korint Boğazı ile anakaraya bağlıdır. Yarımadanın iç kesimleri dağlık olmakla birlikte en verimli bölgesi kuzey ve batıdaki alüvyonlu kıyı ovalarıdır. Verimli topraklarının ötesinde Mora, tabiî limanlarıyla ön plana çıkmakta ve özellikle güney ve güneydoğu kıyılarındaki küçük limanlar, bölgenin stratejik önemini arttırmaktadır. Moton, Koron, Benefşe, Anabolu gibi gemilerin kolaylıkla demirleyebilecekleri ve ticaret için çok elverişli limanlara sahip olması, Doğu Akdeniz ticaretinde söz sahibi olmak isteyen İtalyan devletlerini bu coğrafyaya yöneltmiştir. Bu devletlerin başında da Venedik ve Ceneviz gelmektedir.

Venedikliler, 1204’te düzenlenen IV. Haçlı Seferleri sırasında İstanbul’un Latin işgaline uğramasıyla Mora’nın yönetimini ele geçirmişlerdir. Böylece Venedikliler, kendi anakaralarından İstanbul’a kadar uzanan deniz ticaretinin kontrolünü sağlamayı başarmışlardır.[2] Ancak 1261’de Paleologosların İstanbul’a yeniden hakim olmalarıyla Mora’dan çekilmek zorunda kalmış, sadece yarımadanın güney ucunda bulunan Koron ve Moton’a hakim olabilmişlerdir.[3]

XIII. yüzyılın sonlarında kurulan Osmanlı Beyliği’nin kısa sürede Güney Marmara ve Rumeli’yi denetleyecek duruma gelmesi, Venediklileri bu coğrafyada yeni bir tehlikeyle karşı karşıya getirmiştir.

Yıldırım Bayezid’in İstanbul’u kuşatarak Mora’ya kadar ilerlemesi Venediklilerin daha önceki Türk devletlerine karşı izlediği barış ve ticaret siyasetini terk etmelerine yol açmış ve bu doğrultuda Türkleri Balkanlar’dan çıkartmak için kurulan Niğbolu ittifakına katılmışlardır. Fakat bu birliğin Osmanlı güçleri karşısında başarısızlığa uğraması ile Venedikliler ticaret serbestilerinin devamını sağlamak amacıyla Osmanlı Devleti ile anlaşma yoluna gitmeye çalışmıştır. Bu barış dönemi Gelibolu Deniz Savaşı’na kadar devam etmiş, 1419’da yapılan anlaşmayla barış yeniden tesis edilmiştir.[4]

1423’e kadar süren bu barış dönemi Balkanlar’da önemli bir liman kenti olan Selânik[5] yüzünden bozulmuştur. II. Murat’ın Selânik’i kuşatmasıyla Osmanlı kuvvetlerine karşı direnemeyeceğini anlayan Selânik Despotu, şehri Venediklilere terk etmek zorunda kalmıştır. Bu olay Selânik’te Venedik ve Osmanlı kuvvetlerini karşı karşıya getirmiş ancak 1430’da imzalanan Edirne anlaşmasıyla Venedikliler Selânik’i terk etmek zorunda kalmıştır. Bundan sonra Venedikliler Arnavutluk ve Mora’da Osmanlı ilerleyişini durdurmaya yönelik tedbirler alma yoluna gitmişlerdir. Venediklilerin izlediği bu barış siyaseti İstanbul’un fethine kadar devam etmiştir. İstanbul’un fethini müteakip II. Mehmet’in Mora’yı Osmanlı topraklarına katarak,[6] Venediklilerin elinde bulunan Koron ve Moton’a akınlar yapması Venediklileri tedirgin etmiştir. Bunun üzerine Venedikliler Papa’nın teşvikiyle Macarlarla birlikte Osmanlı’ya karşı savaş açmışlardır. Mora’da Osmanlı kuvvetleri tarafından geri püskürtülen Venedikliler Eğriboz’a çekilmek zorunda kalmışlar ancak bu hareketleri Eğriboz’un ellerinden çıkmasıyla sonuçlanmıştır. Mora’nın fethi tamamlandıktan sonra bu bölgenin emniyeti açısından Venediklilerin elinde bulunan kalelerin alınması zorunlu hale gelmiştir. Bunun üzerine II. Bayezid Mora seferine çıkarak Venediklilerin elinde bulunan Moton ve Koron kalelerini fethederek Osmanlı Devleti sınırlarına katmıştır (1500). Bundan sonra 14 Aralık 1502’de yapılan muahede ile Venedikliler İnebahtı, Moton ve Koron’u Osmanlı Devleti’ne terk etmek suretiyle Mora ve Ege adalarında serbestçe ticaret yapma hakkını elde etmişlerdir.[7] Bu siyasetleri doğrultusunda Yavuz Sultan Selim Dönemi’nde Mısır’ın Osmanlı Devleti’ne dahil olmasıyla, Kıbrıs için Memlûklara ödemekte oldukları vergiyi Osmanlı Devleti’ne ödemeyi kabul etmişlerdir.

Kanuni Sultan Süleyman Dönemi’ne gelindiğinde ise Venediklilerle 14 Aralık 1521 tarihinde bir ahidnâme imzalanarak eski ahidnâmeler tekrar yenilenmiştir.[8] Ancak bu dostluk anlaşmasına rağmen Venedikliler, Osmanlı Devleti ile savaş halinde olan Şarlken’i el altından desteklemiş, Papa’nın da teşvikiyle Osmanlı aleyhinde kurulan ittifaka katılmaktan çekinmemişlerdir. Bu müttefik donanmasının Preveze’de Osmanlı donanması karşısında büyük bir yenilgiye uğramasıyla Venedikliler, Mora ve Dalmaçya sahillerindeki kaleleri Osmanlı Devleti’ne teslim etmek zorunda kalmışlardır.[9] 1540 yılında yapılan bu anlaşma Kıbrıs’ın fethine kadar devam etmiştir. Bu sahillerin resmen ellerinden çıkmasıyla Doğu Akdeniz’deki hakimiyetleri Kıbrıs ve Girit adalarıyla sınırlı kalmıştır. Kıbrıs adasının fethinden sonra, Osmanlı donanması Doğu Akdeniz’de hakim güç olduğunu ispatlamış, fethin ardından yaşanan İnebahtı yenilgisi dahi Osmanlı’nın Akdeniz’de belirleyici bir unsur olmasını engelleyememiştir.

1570-1573 yılları arasında süren Osmanlı-Venedik Savaşı Doğu Akdeniz ticaretinde yeni gelişmelere yol açmıştır. Bu tarihte Kuzey Devletleri Doğu Akdeniz’de ticaret yapmak üzere Osmanlı Devleti’nden imtiyazlar elde etmek için harekete geçmiştir. Osmanlı Devleti kendisine karşı düzenlenen Venedik-İspanya-Papalık ittifakında yer alan Venedik’i cezalandırmak ve ekonomisine büyük bir darbe indirmek amacıyla İngiliz ve Hollandalıların Doğu Akdeniz’de Osmanlı Devleti’ne ait limanlarda serbestçe ticaret yapmaları konusunda izin vermiştir.[10] Bu doğrultuda İngilizler Kuzey Afrika, Arnavutluk ve Mora sahillerindeki Osmanlı Devleti’ne ait limanları kullanmaya başlamışlardır.

XVI. yüzyılın sonlarına kadar Doğu Akdeniz’de söz sahibi olan Venedikliler, 1580’li yıllardan itibaren İngiliz ve Hollandalıların kendi hakimiyet sahalarında boy göstermesi ile Akdeniz ticaretinden yavaş yavaş çekilmeye başlamışlardır.[11] Doğu Akdeniz’de Mora’dan sonra Kıbrıs gibi önemli bir üssünü kaybetmiş olan Venediklilerin elinde sadece Girit Adası kalmıştır. Girit’in Venedik elinde olması Osmanlı Devleti’nin Doğu Akdeniz ticaretini tehlikeye sokmaktaydı. Bunun için bölgenin tam güvenliğinin sağlanması açısından adanın fethi zorunlu hale gelmiştir. 1669 yılında adanın fethi tamamlanarak Doğu Akdeniz’in güvenliği sağlanmış, Mısır, Suriye ve Kuzey Afrika ticaret yolundaki gemilerin trafiği emniyete altına alınmıştır.[12] Girit’in fethiyle birlikte Osmanlı Devleti ile Venedik arasında bir anlaşma imzalanmış, bu barış dönemi II. Viyana Kuşatması’na kadar devam etmiştir.

1683 yılında II. Viyana Kuşatması’nın başarısızlıkla sonuçlanması, bütün Avrupa devletleri gibi Venedikliler için de yeni ümitler doğurmuştur. Doğu Akdeniz’dekaybettikleri üstünlüğü tekrar ele geçirebilmek için, Osmanlı Devleti aleyhine düzenlenen mukaddes ittifaka katılmak istiyorlardı. Bu amaçla Girit’in fethinden sonra Osmanlı Devleti ile yaptıkları anlaşmayı feshetmenin yollarını aramaya başlamışlardı. Venedikli tacirlerin gümrükten geçerken gizledikleri malların Kurşunlu Mahzen’de tutulduğu sırada yanması, Venediklilere anlaşmayı bozmak için gerekli ortamı hazırlamıştır.[13] Osmanlı idarecileri tarafından olayın kaza olduğu söylenmesine rağmen,[14] sulhu bozmak için bahane arayan Venedikliler malların kasten yakıldığını iddia ederek anlaşmayı bozmuşlar ve Kurşunlu Mahzen yangınına karşılık olarak Venedik’te bulunan 1000 civarındaki Bosnalı tüccarın mallarını ellerinden alıp, memleketlerine göndermişlerdir. Venedik sınırlarından çıkarılan bu tüccarlar, memleketlerine giderken yolda Venedik eşkıyasının saldırısına uğrayınca Osmanlı Devleti’nden yardım istemiş, bunun üzerine bir miktar asker gönderilmiştir. Askerlerin çoğu şehit olmuş, ancak üçte biri tüccarlarla beraber Bosna’ya gidebilmiştir. Bu saldırıdan kurtulanlar, mallarının talan edildiğini, Venedik’te kalan 500 kadar Bosna tüccarının, kiminin esir olarak tutulduğunu, kiminin de salıverildiğini Osmanlı Devleti’ne bildirmişlerdir.

Venediklilerin anlaşmayı bozarak Kutsal İttifak’a girmelerinin diğer bir sebebi ise Avusturya İmparatoru’nun faaliyetleri olmuştur. II. Viyana Kuşatması sırasında sâbık sadrazam, Vezir Mustafa Paşa’nın çadırını basan Avusturya İmparatoru, “Venedikliler üzerine yapılması gereken seferin Viyana muhasarası sonrasına ertelenmesi”[15] gerektiğini bildiren telhisi ele geçirerek, Venediklilere ulaştırmış, böylece Venediklilerin, yeni yapılacak olan “Kutsal İttifak”a iştirak etmelerini sağlamıştır.

Osmanlı Devleti’nin Venediklilere ait gümrük mallarını müsadere etmesi üzerine Venediklilerin Bosna’daki Müslüman tacirlere saldırması hadiselerine Avusturya İmparatoru’nun kışkırtması da eklenince iki ülke savaşın eşiğine gelmiş ve Venedikliler, İstanbul’da bulunan balyosa sulhun bozulduğuna dair haber göndermişlerdir. Bunun üzerine Venedik Balyosu Kapello, 15 Temmuz 1684’te sadaret kaymakamına gelerek Venedik Cumhuriyeti’nin Osmanlı Devleti’ne savaş açtığını bildirmiştir.[16]

Venedik, kendi donanmasının yanı sıra Papa, Dûka, Ceneviz, Malta ve İspanya’dan da yardım alarak 100 parçalık bir donanma hazırlamıştır. Hazırlanan bu donanma Venedik Körfezi’nde toplanarak Osmanlı topraklarına saldırmak üzere harekete geçmiştir. Donanmanın başına ise Venedik’in en gözde kumandanlarından olan Kandiye eski müdafii Françesko Morosini geçmiştir.

Venediklilerin Osmanlı topraklarına saldırmak amacıyla Girit yakınındaki Suda adasında demirledikleri haberi İstanbul’a ulaştığında, kıyıların korunması için asker sevkıyatına karar verilmiştir. Bu sevkıyata göre; Vezir Şahin Mustafa Paşa bir miktar yeniçeri ile Boğazhisarı’nda Rumeli yakınındaki Yenikale muhafazasına, tayin edilmiştir. Mütekaid Vezir Halil Paşa’ya vezareti yeniden tevdi edilip Tire ve Menteşe sancakları arpalık olarak verilmek suretiyle Sakız adası muhafazasına görevlendirilmiştir. Rumeli derya kaleminde olan zeamet ve tımar erbabı ise Benefşe (Menekşe) adası muhafazasına; Anadolu derya kaleminde olan zeamet ve tımar erbabı, Bozcaada, Limni, Midilli, Sakız, İstanköy, Rodos adası muhafazasına ve nihayet Rumeli sancaklarından dört sancak askeriyle Mora muhassılı Kör Şaban Ağa da Mora yarımadası muhafazasına tayin edilmişlerdir.[17]

Venediklilerin Denizden ve Karadan Taarruzları

Venedikliler, Kutsal İttifak bünyesinde Osmanlı’ya karşı girdikleri savaşta ilk olarak Mora’nın batı kısmının kilit bölgesi olarak adlandırılan Ayamavra (Santa-Maura)[18] adasından harekâta başlamışlardır. On beş gün süren muhasaradan sonra adanın yerli halkından olan Rum ahâlinin de yardımıyla kaleyi vire ile teslim almışlardır (8 Ağustos 1685).[19]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ