XVII. YÜZYIL OSMANLI TOPLUMUNDA SOSYAL İLİŞKİLER

XVII. YÜZYIL OSMANLI TOPLUMUNDA SOSYAL İLİŞKİLER

Onyedinci yüzyıl Osmanlı toplumunda sosyal yaşamın ayrıntıları ancak görgü tanıklarının notlarından izlenebilir. XVII. yüzyılda görgü tanıklarının gözlemlerine göre Osmanlı toplumunda Türklerin Hıristiyan ve Musevi azınlıklar ve yabancılarla sosyal ilişkileri toplumun bir bütün olarak barış ve uyum içinde bulunması esasına dayanıyordu.

1610 yılında İstanbul’a gelen bir İngiliz aydını George Sandys hatıratına şöyle yazmıştı: “Türk toplumunda herkes kardeşlik içinde yaşamaktadır. Onlar (Türkler) kendi aralarında öyle bir uyum içinde yaşarlar ki aralarında kaldığım sürece içinde bir Müslümanın diğer bir Müslümana kötü bir söz söylediğini hiç görmedim.”[1]

1672’de İstanbul’a gelen ve iki yıl kalan bir Fransız aydını Guillaume Grelot bu konudaki gözlemlerini şöyle açıklıyor: “Türkler arasında kin ve nefret asla yoktur” ve Grelot bunun nedenini Türklerin İslam ahlakı ve onun sosyal davranış öğretisini çok iyi benimsemiş olmalarına bağlıyor. Grelot’nun yazdığına göre İslam dininde düşmanların affedilmesi emredilmişti ve Türkler sosyal ilişkilerinde bunu uygularlardı örneğin, Cuma günleri herkes düşmanın veya yabancı devletlerden din ve devlet düşmanlarının da Tanrı tarafından affı için dua ederlerdi. Böylelikle dua edenler kendi günahlarının af olunacağına inanırlardı.[2]

On yedinci yüzyıl başlarında bir Fransız görgü tanığı Michel Baudier’in Paris’te 1625 yılında yayınlanan kitabında şu satırlar okunuyor: Eğer bir Türk, bazı şeyler yiyerek yürürüyorsa, bir dostuna rastlarsa yediği şeyden bir parça ona verir, dostu da onu reddetmez. Aralarında karşılıklı dostluk ve sevgi vardır. İşte bunlar Müslümanların hayırseverliğidir. Her zaman görülen şeylerden biri de eğer sofralarında et varsa, yemeğe başlamadan önce bir parçasını fakirlere göndermeleridir.”[3]

Osmanlı toplumunda böylesine barış ve uyum içindeki bir ortamda sosyal ilişkiler geleneklere dayanıyordu. Osmanlı toplumunun en küçük bireyi olan aile anne ve baba ile çocuklar arasındaki ilişkinin temeli sevgi ve saygıydı. Dinen de emredilmiş olduğundan anne ve babaya büyük saygı duyulurdu. Çocuklara da ebeveynleri tarafından değer verilirdi. Bu davranış biçimi toplum içinde gençler ve yaşlılar arasındaki sosyal ilişkinin temeli olmuştu. Gençler yaşlılara saygı gösterir, yaşlılar da gençlere layık olduğu değeri verirlerdi.

Ailede kadınlar kocalarına saygı gösterirlerdi ve sosyal yaşamlarında buna göre hareket ederlerdi. Kadınlar pek seyrek sokağa çıkarlar ve genellikle anne ve babalarını ve akrabalarını ziyaret ederlerdi. Hamama, düğünlere, bedestene gitmeleri adettendi.[4]

Evli bir kadının anne ve babası kadının kocası istemese dahi her Cuma günü gelip kızları ile görüşme hakkına sahiptiler.[5]

Ailede kadınlardan ev işi beklenmezdi. Ev işleri satın alınmış kölelere yaptırılırdı. Genellikle köle efendisi tarafından satılmaz, ailenin bir üyesi olur ve ölünceye kadar o ailede kalırdı. Ev içinde hizmetkarlar yere kadar uzun beyaz kaftan giyerlerdi.

Ebussuud Efendi’nin fetvalarına göre bir kadına ev işleri için kocası tarafından cariye verilmediği takdirde kadın ev işlerini kesinlikle yapmamak hakkına sahipti.[6] Bu devir Türk ailelerinde hizmetkarların varlığı ailede yaşam seviyesinin yüksek olduğunu gösterir. Eseri iyi bir kaynak olan Cantacasın’ın verdiği bilgiden on altıncı yüzyılda da Türk ailelerinin yaşam seviyelerinin aynı düzeyde olduğu anlaşılır.[7]

Sosyal Ziyaretler

Osmanlı toplumunda sosyal görüşmeler genellikle düğünler, bayramlar ve mesire yerlerinde ve erkekler arasında kahvehanelerde olurdu.

Ev ziyaretleri pek seyrek yapılırdı. Bu adetin on yedinci yüzyıl boyunca hiç değişmediği anlaşılıyor. Bu yüzyıl başında İngiliz gözlemci George Sandys ve yüzyılın sonunda Fransız görgü tanığı Jean du Mont bu konuda aynı şeyleri yazmışlardır.[8]

Bununla beraber konukseverlik Osmanlı Türklerinin en iyi bilinen geleneklerinden biriydi. Eve gelen misafire iyi bir kabul gösterilir ve ikram yapılırdı. Misafire şekerleme, kahve şerbet ve güzel kokular ikram edilirdi. Bu ikramlar nezaket ve incelikle yapılırdı. Fakat şerbet ve koku her misafire verilmezdi, ancak yakın dostlara ikram edilirdi. Genellikle her misafire şeker ve kahve sunulurdu.

İngiliz aydın Aaron Hill’in 1702’deki gözlemlerine göre Osmanlı Türkleri arasında mevki sahibi birini veya hatırlı biri meslektaşını evinde ziyaret edeceği zaman geleceğini önceden haber vererek bildirirdi. Böyle bir kişi kendi evinden ziyaret edeceği kimsenin evine kadar ata binmiş olarak ve arkasında eşit aralıklarla ikişer ikişer yürüyen ve onu izleyen hizmetkarları ile gelirdi. Bu gibi kimselerin atları genellikle altın ve kıymetli taşlarla işlemeli bir kumaşla örtülü olurdu. Örtü eyerden ata binenin topuklarına kadar uzundu ve atın üzengileri gümüştendi. Misafir ziyaret edilecek kimsenin evine varınca atı ve hizmetkarlarını bahçede bıraktıktan sonra, evin giriş kapısındaki merdivenlerin alt basamağında bir kâhya veya görevli tarafından karşılanırdı. Çift sıra dizilmiş hizmetkarların arasından geçilerek evin efendisinin kabul odasına doğru götürülürdü. Ev sahibi misafirini kendi kabul odasına yakın bir mesafeden karşılardı.

Türk nezaketi ve inceliğinin güzel bir örneği olan bu gelenek, Avrupalı görgü tanıklarının ilgisini çekmiştir. Aaron Hill, bir Avrupalının misafirini kabul ederken odasından çıkmadığını ve oturduğu yerden dahi kalkmadığını yazar.[9] Osmanlı geleneğine göre ev sahibi misafirini karşıladıktan sonra her ikisi el göğüste hafifçe öne doğru eğilir, karşılıklı iltifatlar ederler ve kabul odasına alırdı. Bu da misafir kabulünde ayrı bir nezaketti. Çünkü, adete göre Türkler arasında sol taraf daha şerefli sayılırdı.

Kabul odasına girince döşemeden yüksekçe bir kısıma geçerlerdi. Buraya ‘sofa’ denilirdi. Burada işlemeli yastıklar üzerinde bağdaş kurup karşılıklı oturur ve eller dizler üzerinde olacak şekilde sohbete başlanırdı. Bu sırada misafire şeker, kahve, güzel kokular ve şerbet ikram edilirdi. Çok iyi giyinmiş birkaç uşak ipek veya muslinden işlemeli bir peşkir (peçete) getirir ve misafirin kucağına sererlerdi.

Diğer bir uşak gümüş kaşıklar içinde bir kaç çeşit şekerleme getirirdi. Misafir bunlardan bazılarını yedikten hemen sonra başka bir uşak bir fincan kahve sunardı. Misafir kahveyi içince kucağında peşkir alınırdı ve uşaklar odadan çıkarlardı. Misafir ve ev sahibi arasındaki sohbet uşakların tekrar diğer bir peşkirle gelip, bunu misafirin kucağına sermesiyle kesilirdi. Gümüş bir şişeden misafirin yüzüne tatlı bir su serpilir ve altın bir kapta (buhurdan) yanan bir koku (buhur) misafirin sakalı ve cepkenin iç kısmına doğru tutulurdu ve uşaklar tekrar odadan çıkarlardı. Bu iki ikram ev sahibi söylemeden belli bir süre içinde yapılırdı. Bundan sonra üçüncü bir ikram vardı ki ancak ev sahibi çağırınca getirilirdi. Bu şerbet ikramıydı. Türk evlerinde ikram edilen şerbetlerin çok hoş bir lezzeti olduğunu 1554’de Alman imparatorunun elçisi Busbecq’den 1702’de İngiliz aydın Aaron Hill’e kadar pek çok Avrupalı seyyahın notlarından öğreniyoruz.[10]

Şerbetin misafire sunulması eski bir Türk adetine bağlıydı. Buna göre, ev sahibi misafirin beraberliğinden veya sohbetinden kendini yorulmuş hissedince uşaklarına şerbet getirmelerini söyler ve bu anlamda misafir şerbeti içer içmez izin ister ve giderdi. Giderken geldiğinde nasıl karşılanmışsa aynı şekilde geçirilirdi.

Toplum İçinde Sosyal Görüşme ve Ortamları

Kahvehaneler ve Bozahaneler: Bu devir Osmanlı toplumunun sosyal yaşamında önemli, bir yeri olan kahvehaneler, meslek, uğraşı ve din ayrımı yapılmaksızın herkese açıktı.

1610’da İstanbul’da bulunan İngiliz seyyah George Sandys’in gözlemlerine göre, kahvehanelerde gençler müşterilere hizmet ederlerdi. Buralarda tanıdığına rastlayan biri ona kahve ikram edebilirdi. 1656’da Fransız görgü tanığı Thevenot’un yazdığına göre, bir nezaket kuralı olarak kahve getirildiği zaman kahveciye “caba” demek yeterliydi. Bu kahveciye tanıdık veya dosttan kahvenin karşılığı parayı almamasını söylemek anlamına gelirdi.[11]

Bu devirde bozanın yapılıp satıldığı bozahanelerde kahvehanelerde olduğu gibi yalnız erkek müşteriler tanıdıkları ile sohbet eder, santranç veya tavla oynarlardı. Ebussuud Efendi fetvalarına göre bu gibi yerlerde böyle sohbet ile vakit geçirmek dinen kabul edilemezdi. Buna rağmen bu gibi yerler ve bu yerlerin müdavimleri çoktu.[12]

Bayramlar

Dini bayramlar imparatorluğun bütün eyaletlerinde ve İstanbul’daki Türk evlerinde geleneklere göre şenlik içinde kutlanırdı.

İstanbul’da bayramın birinci günü sabahı Tophane ve Sarayburnu’ndaki top atışları ile bayramın başladığını ilan edilince şehirde şarkılar söylendiği, sazlar çalındığı duyulurdu. Bayramdan önce gerekli hazırlıklar yapılırdı. Evler ve dükkanlar işlemeli kumaşlar, halılar ve çiçeklerle süslenirdi. Bayram süresince yeni elbiseler giyilir ve sosyal ziyaretler yapılırdı. Ziyafetler, ziyaretler ve eğlencelerle süren bu kutlamalar Osmanlı toplumununun sosyal yaşamına renk katar, sosyal ilişkilerin sürekli ve canlı tutulmasını sağlardı.

Bütün bunlar Avrupalı görgü tanıklarının ilgisini çekmiştir. Fransa’nın İstanbul’daki Büyük elçisi Marquis de Nointel 9 Mayıs 1671 tarihli mektubunda Türklerin bayramın üç günü boyunca güzel elbiseler giyerek birbirlerini ziyaret ettiklerini yazar.[13]

Bayramda sokaklar insanlarla dolardı. 1678 yılında İstanbul’da bulunan Hollandalı seyyah Cornelius de Bruyn’un yazdığına göre, pek seyrek sokağa çıkan kadınların binlercesi bayramda ziyaretlere ve gezilere gidip geldiklerinden onları günün her saatinde sokakta görmek mümkündü.[14]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ