XVI. YÜZYILDA SURİYE TÜRKMENLERİ

XVI. YÜZYILDA SURİYE TÜRKMENLERİ

Onaltıncı yüzyılda Suriye’de yaşayan Türkler, Türkmen adı verilen ve sayıları oldukça kalabalık olan unsurlardan meydana geliyordu. Türkmenler’in Suriye’ye gelişleri ise XI. yüzyıla kadar uzanmaktadır. Selçuklular’ın 1040 yılında kazandıkları Dandanakan savaşından sonra, devletin asıl gücünü meydana getiren Türkmenler veya diğer adıyla Oğuzlar, yurt tutmak maksadıyla dalgalar halinde Ön-Asya’ya intikal ederken, birçok Türkmen boy ve oymağı da 1063 yılından itibaren Suriye’ye girerek kendi hayat şartlarına uyabilecek bölgeleri vatan edinmeye başladılar.[1] 1070-71 yılında Nâvekiyye Türkmenleri Suriye’ye geldiler ve Nâvekiyyeler’den olan Atsız Kudüs, Dimaşk ve diğer yerleri fethederek buraların hakimi oldular. 1077’de Selçuklu hükümdarı Melik-Şah, kardeşi Tutuş’u Suriye melikliğine tayin ettiğinde beraberinde çok sayıda Türkmen beyi ve onların mahiyetlerindeki kalabalık zümreler de Suriye’ye geldiler. Daha sonra, Haleb emiri İmadeddin Zengi Şehrizor ve Erbil bölgesindeki Yıvalar’ın mühim bir kısmını Haleb bölgesine getirdi.[2]

Suriye’ye yapılan Türkmen göçleri, Anadolu Selçuklu ordusunun Kösedağ’da 1243 yılında Moğollar’a mağlup olmasından sonra da devam etti; Anadolu’da nizamları bozulmuş olan 40 bin çadırlık büyük bir Türkmen topluluğu Haleb bölgesine gelerek yerleştiler.[3]

Dolayısıyla, daha XIII. yüzyılda Suriye’de kalabalık bir Türkmen zümresi yaşıyordu ve bunlar Boz-Ok ve Üç-Ok şeklindeki eski Oğuz ikili teşkilatını da muhafaza ediyorlardı. 16. yüzyılda Şam, Trablusşam, Hama, Hums ve Haleb sancaklarına ait tahrir defterlerinde yer alan Haleb, Şam, Salur ve Çoğun Türkmenleri de bu Boz-Ok ve Üç-Ok kollarına mensuplardı.

I. Suriye’deki Türkmenlerin İdarî, Hukukî ve İktisadî Teşkilatları

Yaşadıkları hayat tarzının icabına uygun olarak mevsimden mevsime yaylak ve kışlakları arasında daimî olarak hareket eden konar-göçerler, Osmanlı cemiyetinin önemli unsurlarından birini teşkil ediyorlardı. Bunlar iktisadî hüviyetleri itibariyle hayvancılıkla meşgul oldukları için biraz da sürülerine otlak bulmak endişesiyle zamanlarının önemli bir bölümünü değişik yerlerde geçirmek zorunda kalıyorlardı. Konar hale geçecekleri zaman çadırlarını yazın köyler, harabeler veya eski iskân bölgeleri yakınına kurarlar, kışın ise kasabaların civarında bulunurlardı.[4]

Konar-göçer aşiretleri belli bir vergi dairesine bağlayarak, merkeziyetçi idare tarzı ile daimî bir kontrol altında bulunduran Osmanlı yönetimi, muhtelif zamanlarda bunlardan faydalanmak yoluna gitmiştir. Bilhassa konar-göçerlerin hayvancılıkla uğraşmaları ve geniş hayvan sürülerine sahip olmaları, imparatorluğun bu konuda duyulan ihtiyaçlarını gidermesine imkân sağladığı gibi, derbent ve geçitlerin muhafaza edilmesi, herhangi bir sefer esnasında devletin tespit ettiği kadar asker göndermeleri gibi hususlarda bunlardan da istifade ediliyordu.[5] Devlet, aşiretlere genellikle kendisine zengin gelir kaynağı temin eden reâyâdan bir sınıf nazariyle baktığından onların toplu gruplar halinde yaşayanlarından zamanla kadılıklar ve sancaklar teşkil etmiş ve bu suretle onlar idarî ve malî bir teşkilata da tâbi tutulmuşlardır.[6]

Türkmenler, XVI. yüzyılda İl veya Ulus adları altında muhtelif gruplara ayrılmışlardı. Bu illerin bazıları Osmanlı devleti tarafından istiklâllerine son verilen eski siyasi câmialarının kalıntıları olup, onların adlarıyla anılıyordu.

Türkmen illeri genellikle boy veya tâife adını taşıyan teşekküllerden meydana geliyordu ve bu tâifeler boy beyleri tarafından idare olunuyordu.[7] Beyler, boy içerisinden cesareti, malî kudreti, doğruluğu ile tanınan kimseler arasından seçim yolu ile iş başına gelirlerdi. Bu seçim devlet tarafından tasdik edildikten sonra, onlara bir beylik beratı gönderilirdi. Gerektiği zaman, yeni yönetimde âcizlik gösterdikleri veya kendisine bağlı olan aşiretlere zulmettikleri zamanlarda, devletin bunları azletme yetkisi de vardı.[8]

Türkmen defterleri incelendiğinde, boy beyliğinin umumiyetle irsî bir müessese olduğu anlaşılıyor. Çünkü, Haleb Türkmen tâifelerinde 1520-1536 yılı tahrir defterlerinde görülen beyler aynı boy ailesi efradından olan kimselerdir.[9] Beyliğin ırsî olarak intikal ettiği boylarda, boy ailesinin yanı sıra bir torun grubunun mevcudiyeti de görülüyor ki bunlar, konar-göçer teşekküllerin idarecileri ile beraber bir aristokrasi teşkil ediyorlardı.[10] Türkmen tâifeleri, muhtelif cemâatlere (oymaklara) ayrılmışlardı. Her cemâatin başında kethüdâ denilen oymak başları vardı[11] ve bunlar oymaklara, Türkmen Kadısı’nın veya Türkmen Emini’nin (=Türkmen Nazırı) arzı ile atanırlardı.[12] Fakat kethüdâlar hakkında oymak ahalisinin kefaletleri lâzım olduğu gibi, kanunen tayin edilmiş olan vergilerini Türkmen eminlerine (ya da has voyvodalarına) vermeyi taahhüt etmeleri de şarttı. Bundan sonra daha ziyade bu hususun hükümet tarafından kabul edildiğine dair bir berât gönderilirdi. Eğer oymağı idarede başarılı olamazlarsa ve vergi toplamada ihmalleri görülürse oymak halkının şikâyetleri ve has voyvodalarının bu durumu onaylamaları ile görevlerinden azledilip yerlerine daha uygun birisi seçilirdi.[13]

Türkmenler, en fazla koyun ve keçi beslerler ve geçimlerini büyük ölçüde bunlardan sağlarlardı. Ayrıca, bazı Türkmen gruplarının at, katır ve eşek gibi yük ve binek hayvanları ile manda besledikleri de görülmektedir. Türkmenler besledikleri koyun ve keçilerin miktarına göre devlete vergilerini (ağnam resmi) yıllık olarak öderlerdi. Öte taraftan her yetişkin erkek durumuna göre vergi mükellefiydi. Muayyen miktarda koyunu olan evli kişiler “hane”, yeterli miktarda veya hiç koyunu olmayan evli kişiler “bennâk”, bekâr olup da koyunu olmayanlar ise “mücerred” statüsünde idiler ve vergileri buna göre tayin edilirdi. Haneler besledikleri her iki koyun için 1 akçe, her manda (câmûs) için de 6 akçe vergi verirlerken,[14] bennâk olanlardan 12 akçe (bennâk resmi),[15] mücerred olanlardan da 6 akçe (mücerred resmi)[16] vergi alınırdı. Türkmenlerden, ağnâm resminden başka, bir sancakta kışlayıp kalanlardan yılda bir defa olmak üzere Mart ayında “otlak ve yatak resmi” olarak, sürü başına-ki her sürüdeki koyun adedi 300’dür-birer koyun alınırdı.[17] Ayrıca, sancakta kışlayan her hane, “resm-i duhân” adıyla, 12 akçe vergi öderdi.[18]

Türkmenler hâs (padişah hassı) reâyâsı oldukları için “serbest” statüde idiler. Bu sebeple sancakbeyi ve subaşılarının bunlara müdahale etmeye salâhiyetleri yoktu. Türkmenlere ait her türlü rüsûm Türkmen eminleri tarafından toplanıyordu. Türkmenlerden hayvancılığın yanı sıra zirâatle de meşgul olanlar vardı. Bunlar, ağnam vergilerini Türkmen eminine, resm-i çiftlerini ve öşürlerini ise bulundukları yerlerdeki sahib-i arz’a (yani toprak gelirinin sahibine) verirlerdi.[19]

Türkmen illerinin hukukî davalarına Türkmen Kadıları bakardı. Bunların muayyen bir yeri olmayıp, tayin edildikleri oymaklarla beraber şehirden şehire gezerlerdi.[20] Aynı zamanda askerî hizmetlerde kendilerinden de istifade edilen Türkmenlerin alaybeyleri vardı. Haleb ve Şam Türkmenleri’nin alaybeyleri olduğu gibi,[21] 30 Kasım 1554’te Salur ve Çoğun Türkmenleri için de müstakil bir alaybeylik teşkil edilmiştir.[22] Alaybeyleri bulundukları yerlerdeki yolların güvenliğini sağlamakla da görevlendiriliyorlardı. Mesela, Şam Türkmenleri alaybeyi olan Mehmed’e, Kudüs ve Mısır’a giden yolların emniyetini temin etmesinden dolayı, 1 Nisan 1561’de terakki verilmiştir.[23]

Türkmenler konar göçerlikten vazgeçerek davarlarını dağıtıp ziraatla meşgul olurlarsa yörüklükten çıkarlar, raiyyet yani çiftçi olurlardı. Tahrir zamanı on yıldan ziyâde hangi köyde sâkin oldukları yazılmış ise raiyyet resmini o köyün sipahisine verirlerdi.[24] Meselâ, Haleb Türkmenleri arasında yer alan Çoğun adlı cemâat, Antakya nahiyesinin Karaca Tut ve Saraycık köylerine 40-50 yıl önce gelip yerleştikleri ve koyunları da olmadığı için, 1550 yılı tahriri sırasında, Türkmen Defteri’nden[25] ihraç edilerek raiyyet kaydedilmişlerdir.[26]

II. Suriye’de Yaşayan Türkmenler

XVI. yüzyılda Suriye’de konar-göçer olarak yaşayan Türkmenler, Haleb ve Şam Türkmenleri ile Salur ve Çoğun Türkmenleri’nden müteşekkildi.

1. Haleb Türkmenleri

Türkmen illerinin başında Haleb Türkmenleri’ni[27] saymak lâzımdır. Çünkü bu il, diğer illerin teşekkülünde önemli bir rol oynamıştır. Hatta bu sebeple onun hakkında Türkmen Uluslarının anası tâbiri dahi kullanılabilir. Zirâ, Oğuz teşekküllerinin ekserisi bu il arasında bulunuyordu.

Haleb Türkmen ili, adını taşıdığı vilâyetin batı ve kuzey taraflarında yaşıyordu. Haleb’in doğu ve güney taraflarında il’in münferit bazı teşekkülleri de vardı. İl’e bağlı kabilelerin bir kısım şubeleri eskiden beri Sivas taraflarında yaylağa çıkarlar ve orada Dulkadirli (Zulkadirli) teşekkülleriyle birlikte Yeni İl’i teşkil ederlerdi. Yine ona mensup bir kısım cemâatler de Bozulus’un Şam Türkmenleri kolunu meydana getirmişlerdir.[28]

Haleb Türkmenleri XVI. yüzyılın ikinci yarısında idarî bakımdan bir sancak olarak teşkilatlandırılmıştır.[29] Ayn-i Ali Efendi’nin risâlesinde, Türkmen sancağının önce sâliyâne ile idare edildiği ve sonra ref’ olunarak iltizama verildiği anlaşılıyor.[30] Buna göre, sâliyâne ile idare edildiği senelerde vergi hasılatından sancakbeyinin sâliyânesi verildikten sonra, ziyâdesi miriye zabt ediliyordu. İltizama verildiği senelerde ise sancakbeyliği yirmi bin floriyi devlet hazinesine vermek ve bâd-i hevâ vergisini kendisi almak üzere Murad Bey’e, 13 Safer 992 (25 Şubat 1584) tarihinde ise, yine aynı şart üzere zu’amâdan Kalender’e verilmiştir.[31]

Haleb tahrir defterleri (Türkmen defterleri) tetkik edildiği zaman, Haleb Türkmen İli’nin Beğdili (Beydili), İnallu, Köpeklü Avşarı, Gündüzlü Avşarı, Beyliklü (Beğlik Avşarı), Harbendelü, Bayad ve Peçenek-Şah Meleklü olmak üzere 8 tâifeden[32] ve çok sayıda müstakil cemâatlerden[33] meydana geldiği görülmektedir. Bu müstakil cemâatlerin bazıları (meselâ, Eymîr, Döğer, Karkın, Kınık ve Kızık), geçmişte birer Oğuz boyunu teşkil eden ve XVI. asırda Haleb Türkmenleri arasında yer alan büyük teşekküllerdi.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ